Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne Katılma Koşulları Açıklandı


Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülüne Katılma Koşulları Açıklandı

portresi


ANKARA –
Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne
2014 yılı için katılma koşulları açıklandı.

Her yıl düzenlenen Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne,
2014 yılı için katılma koşulları şöyle:

 

–        Ödüle aday olan yapıtlarda Ceyhun Atuf Kansu’nun şiir anlayışı göz önüne alınarak, çağdaş bir dünya görüşü ve dil bilinci temel ölçüt olacaktır.

–        1 Şubat 2013 – 1 Şubat 2014 arasında yayımlanan bütün şiir kitapları ödüle katılabilir. Ayrıca, Ödül Yazmanlığı, bu kitaplar arasından, çeşitli nedenlerle katılamayan kimi yapıtları da, ödüle aday olarak gösterebilir.

–        Çeşitli nedenlerle kitap halinde basılmamış, ancak kitap bütünlüğü taşıyan
şiirlerle de ödüle aday olunabilir.

–        Seçici kurul; Adnan Binyazar, Müslim Çelik, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş,
Bahar Gökler (ailesi adına), Emin Özdemir, Sevgi Özel’den oluşmaktadır.

–        Ödül kazanan yapıt, Ceyhun Atuf Kansu’nun ölüm yıldönümü olan
17 Mart 2014 tarihinde açıklanacaktır.

–        Ödüle son katılma ve aday gösterilme tarihi 1 Şubat 2014’tür.

–        Ödül, tek bir şiir yapıtına (kitap ya da kitap bütünlüğü taşıyan şiirlere) verilecektir.

–        2014 yılı için ödülün parasal tutarı 500 Türk Lirası’dır.

–        Ödüle aday olacak yapıtlar, şairin adı, açık adresi ve kısa yaşam öyküsüyle birlikte
7 adet kitap ya da 7 kopya dosyayla (Işık Kansu, Ahmet Rasim Sok. No: 14 Çankaya / ANKARA) adresine gönderilecektir.

–        Ödüle katılan yapıtlar, sahiplerine geri gönderilmeyecektir.

*****

 Daha önce ödül alanlar                          :

1986 yılında konulan Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü‘nü, ilk olarak 1993 yılında Sıvas’ta yitirdiğimiz Behçet Aysan “Eylül” yapıtıyla kazanmıştı.
Ardından, sırasıyla ödülü alan şairler ve yapıtları şöyle:

1987’de Şükrü Erbaş, “Yolculuk”, 1988’de Emirhan Oğuz, “Ateş Hırsızları Söylencesi”, 1989’da Müslim Çelik, “Peryavşan”, 1990’da Salih Bolat, “Karşılaşma”, 1991’de
Ahmet Ada, “Aşk Her Yerde”, 1992’de Hüseyin Yurttaş, “Kod Adı Mansur”, 1993’te Hidayet Karakuş, “Sesini Bana Bırak” ve 1994’te Abdülkadir Budak, “İmzası Gül” adlı yapıtlarıyla ödülü aldılar.

1995 yılında da ödül, “Sürek Avında Dünya” adlı kitabıyla Ali Cengizkan‘a verildi.
1996’da Gültekin Emre “Taşı Sula”, 1997’de Oya Uysal, “Uçuruma Düşen Nehir” adlı yapıtıyla ödülü kazandı. 1998’de “Suyla Sınanmış Şiirler” ile Ahmet Uysal, 1999’da
“Suç Duyurusu” ile Hicri İzgören, 2000’de “Yer Bezinden Bir Köle”  ile Hüseyin Peker, 2001’de “Ateşin Düştüğü Yer” ile Arif Berberoğlu, 2002’de “Sözümüz Vardı” ile
Ahmet Özer, 2003’te “Kumral Gökkuşağı” ile Turgay Fişekçi, 2004’te “Yalnız Karanfil Sokağı” ile Aydın Hatipoğlu, 2005’te “Yorgun Denge” ile Hüseyin Atabaş, 2006’da da “Dünya Tutulması” ile Çiğdem Sezer, 2007’de “Dün Bugün” ile Cengiz Bektaş,
2008’de  “Sesler, İncelikler” ile İlyas Tunç, 2009’da “Çıkrık” ile Süreyya Berfe,
2010’da “Adalar Kitabı” adlı dosyasıyla Aydın Şimşek, 2011’de “Melez Zamanlar” ile Ferruh Tunç, 2012’de “Başka Tufan” ile Selami Karabulut, 2013’te de “Avluda Kuş Sesleri” adlı yapıtıyla Halim Yazıcı kazandı.

Dil Derneği Ödüllerini Kazananlar Belli Oldu

 

Dil Derneği Ödüllerini Kazananlar Belli Oldu..

DİL DERNEĞİ KERİM AFŞAR ÖDÜLÜ MUSTAFA BALBAY’IN

30 Ekim 1993’te yitirdiğimiz Ömer Asım Aksoy’u dilci ve devrimci kişiliğiyle yaşatmak, düşünce ve yapıtlarını gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla Aksoy Ailesiyle
Dil Derneği tarafından düzenlenen Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü bu yıl
öykü dalında açılmıştır. Adnan Binyazar, Şemsettin Ünlü, Hidayet Karakuş, Hakan Akdoğan ve Sevgi Özel’den oluşan seçici kurul ödülü oyçokluğuyla
Berat Alanyalı’nın Ömrün Yazı (Bilgi Yayınevi, 2012) adlı öykü kitabına vermeyi kararlaştırmıştır.

Berat Alanyalı Ankara doğumludur. İTÜ Edebiyat Fakültesinin Klasik Filoloji Bölümünü bitirmiştir. Dergi, radyo, televizyonlara haber ve metin yazmakta, öykü ve inceleme dalında ürün vermektedir. Ömrün Yazı ikinci öykü kitabıdır. Berat Alanyalı’ya ödülü
26 Eylül 2013 Perşembe günü, Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapılacak
81. Dil Bayramı töreninde verilecektir.

Ölümünün 20. yılında Ömer Asım Aksoy’u saygıyla anıyor, Berat Alanyalı’yı kutluyoruz.

*******

Dil Derneği Kerim Afşar Ödülü, 26 Eylül 2003’te yitirdiğimiz, Dil Devriminin ödünsüz savunucusu Kerim Afşar’ın Türk tiyatrosuna verdiği emeği ve sanatçı kimliğini gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla düzenlenmiştir. Kerim Afşar’ın eşi Leyla Afşar’la Dil Derneği’nin birlikte düzenlediği ödül,
“oyun yazarları”nı özendirmek için 2005’ten bu yana verilmektedir.

Ahmet Levendoğlu, Üstün Akmen, Gülşen Karakadıoğlu, Zeynep Kaçar ve Leyla Afşar’dan oluşan
seçici kurul ödülü oyçokluğuyla Mustafa Balbay’ın Yargıtatör adlı oyununa vermeyi kararlaştırmıştır.

Gazeteci Mustafa Balbay, Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisiyken tutuklanmıştır;
4 yılı aşkın bir süredir hapistedir. İzmir’den milletvekili seçilmiştir; ancak seçimle kazandığı bu hakkı kullanamamaktadır. Tutuklanmadan önce de birçok kitap yazan Balbay, türlü olanaksızlıklara karşın zindanda da üretmeyi sürdürmüş,
birbiri ardına kitaplar yazarak düşüncenin tutuklanamayacağını kanıtlamıştır.

Mustafa Balbay’ın ödülünü 26 Eylül 2013 Perşembe günü, Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapılacak 81. Dil Bayramı töreninde ailesi alacaktır.

Ölümünün 10. yılında Kerim Afşar’ı saygıyla anıyor, Mustafa Balbay’ı kutluyoruz. 

                                                           Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

                                                                       Sevgi Özel

==================================

Dostlar,

Biz de, üyesi olduğumuz Di Derneği yöneticilerine emekleri için teşekkür ediyor,
ödül alanları kutluyoruz…

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 14.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

SESSİZ ÇIĞLIK EYLEMİNDE NELER SÖYLEDİK??


SESSİZ ÇIĞLIK EYLEMLERİ, KOLLUK VAHŞETİ ve R.T. ERDOĞAN ÜZERİNDEN;
HALK AYAKLANMASININ SOSYAL PSİKOLOJİK İRDELEMESİ

Dostlar,

Sessiz Çığlık” eyleminde bu Cumartesi de katıldık.
Kitle sayısal olarak önceki haftadan daha küçüktü.
Ankara tatile çıkıyor galiba.. diye düşündük.
Ama tekerlekli sandalyesinde bir kadın da oradaydı!
Hasdal’da, Hadımköy’de, Maltepe’de, Silivri’de, Sincan’da… zindanlarda tutsak
ya da rehin alınan asker – sivil yurttaşların yakınları idi gene bir avuç..

Ellerinde “sevdiceklerinin” fotoğrafları vardı.. Yer yer kollarının var gücüyle yukarı kaldırıyor, yorulunca da sıkı sıkı göğüslerine bastırarak tutuyorlardı.

Kadınlar, ağızları bağlı örgü örüyorlardı. Hava çok sıcaktı..

Bir gezgin (mobil) sesbüyütürden (hoparlör) marşlar çalınıyordu…
Güzelim Harbiye Marşı da!
Basın olarak Ulusal Kanal ve Başkent TV dışında mikrofon görmedik ama
en az 5-6 kamera üçayaklarının (tripod) üzerinde çekim yapmaktaydı.

Geçen hafta, birşeyler söylemek istediğimizi düzenleyiciye belirtmiştik. O hafta tümüyle “sessiz çığlık” idi yapılan.. Ağızlar bağlı, kadınlar eşlerine çorap – hırka vb. örüyor; fotoğraf ve posterler de zaten dilsiz..

Siyasal iktidar belki bu “dil” den anlardı !?

Ama olumlu gelişen bir şey olmuyordu..

Bu hafta ilk sözü, Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Sayın Av. Erdem Akyüz aldılar. Bırakalım hukukun özünü, yani her somut olayda gerektiğinde hukuk yaratarak adaleti gerçekleştirmeyi; apaçık, net, pozitif hukuk kurallarının (normlarının) bile nasıl ayaklar altına alındığından örnekler verdi. Uluslararası normların da.. Dehşet verici bir tablo idi. Çünkü Hukuk içinde kalarak hak arama ve adaletsizliği dışlama (bertaraf etme) olanağı kalmamıştı.. Peki ne yapılacaktı?

Karşımızda hukuku pervasızca çiğneyen, yargıyı büyük ölçüde siyasallaştırmış bir iktidar vardı. Nasıl savaşım verilecekti? Silahlar denk değildi.. Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Sayın Av. Erdem Akyüzü dinlerken kafamızda bu acı çağrışımlar dolaşmaktaydı.

*******************

Pablo_Neruda_Halkin_gercek_gucu

Mikrofon bize uzatıldığında aşağı – yukarı ve şunları söyledik (yazarken eklemeler yaptık) :

Ülkemizin değişik zindanlarında yıllardır tutsak / rehin alınan asker – sivil yurttaşlarımızı saygı ve sevgi ile selamlıyoruz. Verdikleri ulusal dava savaşımının (mücadelesinin) ortaklarıyız.

Bu günler de elbet bitecektir. Onurlu ve dik duruşları nedeniyle onlarla övünüyoruz..

Biz bu gün burada salt bilimsel bir değerlendirme yapacağız. 40 yılı aşan tıp birikimimizi
öne çıkaracağız. Politik söylemler iktidarı çok rahatsız ediyor. Belki bilimsel gerçekler işe yarar??

Pekii.. Bir canlı, bir toplum neden ÇIĞLIK atar?

Tehlikede olduğunu, yardıma gereksinimi olduğunu başkalarına duyurmak için..
Bu davranışın Tıpta, Psiko-biyolojide karşılığı, Hans Selye’nin STRES KURAMI’dır. Canlılar strese sokulduklarında ÇIĞLIK atarlar.
Bu çığlık doğası gereği seslidir ve hatta olabildiğince yüksek şiddette
(dBA) ve tizdir ki duyulma olasılığı artsın.

Ne var ki, 1 yıla varan süredir bu eylemler SESSİZ ÇIĞLIK olarak yürütülüyor.
Hem çığlık atılacak hem de bu eylem, doğasına aykırı olarak SESSİZ olacak!
Aşkolsun bu halka, helal olsun bu insanların sabır, olgunluk ve yaratıcılıklarına!
Ancak bu sessiz çığlıkları da duyan yok! Oysa seslisinden etkili olur diye umulmuştu!

Çare neydi? Çare, hükümeti rahatsız edecek eylemlerde.. Bu belirlemenin de payı olsa gerek ki, 1 aydır bu kez “İNTİFADA” (sesli mi sesli çığlık!) sergilenmekte. İşte bu tablo siyasal iktidarı epey ürküttü ve o ölçüde de orantısız şiddet hatta vahşet kullanmaya başladı.

Oysa sağduyunun gereği, bu insanların ne dertleri olduğunu anlamaya çalışmayı gerektiriyordu. Ardından da demokratik uzlaşma kültürünün gereği olarak istemleri olabildiğince, hukuk içinde karşılamak..

Ne ki, tam tersini gözlüyoruz.. Gittikçe artan kolluk şiddeti..
Bu bir kısır döngüdür ve Sistem Kuramı’na göre yıkım doğurur.
Yıkılacak olan Halk değilse kimdir? Elbette siyasal iktidardır!

– 5 insanımız öldü,
– 13 insan gözünü yitirdi,
– çok sayıda insanın yüzünde sabit izler kalacak
(Adli tıp deyimi ile Çehrede sabit eser)..
– 60 dolayında ağır yaralı var. Kafatası kırılanlar, kaburgaları kırılanlar,
halen yoğun bakımda olanlar..
– 8 bini aşkın resmi kayıtlı yaralı var..

Bir de milyonlarca gönlü kırıklar..
Yani psişik travma alanlar ki olumsuz etkileri bırakın yaşam boyu sürmeyi, kuşaklar boyunca aktarılabilecek olanlar.. Özellikle can yitikleri!

Ne oluyoruz?? Ülkede iç savaş mı var??

Ve araçlarını bu denli ölçüsüz, orantısız, hukuk dışı ve yaralama – öldürme erekli kullanan polise parasal ödül (Osmanlı Ulufesi?) 2 anlama gelebilir :
Ya açık bir psikolojik savaş ya da tam bir düşünsel karmaşa (mental konfüzyon)!
İki seçenek de birbirinden sakıncalı AKP yönetimi ve ülkemiz için.

Çok talihsiz bir saptama ki, ülkenin tepe yöneticisi “kör gözüm parmağına” tutumu içinde. Hem de inatla, gözü kara biçimde.. Kolluk tek tutamağı gibi, tek koruyucusu gibi, öylesine bir algı içinde. Halkının en az yarısını kendisine “düşman” görmekte.
Oysa demokraside ötekileştirme yoktur, çoğunluk baskısı olamaz, çoğulculuk temeldir. En az sayıdaki insanların bile hakları korunur. İktidarınız değil %50 (ki gerçekte matematiksel olarak hiç %50 olmadığı gibi halen çok daha düşük, AKP azınlık iktidarı!), % 80 bile olsa, mutlak sınırlarınız vardır :

TEMEL İNSAN HAK ve ÖZGÜRLÜKLERİ!
Bunun da çerçevesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi – AİHS‘dir ve
Türkiye bu Sözleşme’ye taraftır, hukuksal olarak bu üstün hukuk normlarıyla bağlıdır (Anayasa md. 90)!

  • Bu olaylar AİHM’ne taşınacak ve Türkiye çok sayıda davada ciddi mahkumiyetler alacaktır. AKP iktidarının siyasal – tarihsel ömrü ve işlevi tamam olmuştur.

Toplumsal olaylarda kolluk, güvenlik önlemi alırken, sağlık hizmetleri için de koridorlar açmak zorundadır. YAŞAM HAKKI kutsaldır ve her şeyin üzerindedir. Devletin de
1. görevi yurttaşın can – mal güvenliğini sağlamaktır. Polis bunu becerememekte,
Sağlık Bakanlığı da görevini gereği gibi yapmamaktadır. Oluşan kabul edilemez hizmet boşluğu, gönüllü hekimler tarafından Türk Tabipleri Birliği örgütlemesi ile kapatılmaya çalışılmış ve çok sayıda acil sağlık hizmeti gereksinimi yerinde karşılanmıştır.
Bu yapılmasa idi tablo çok daha ağır olabilirdi. Hükümet en azından bu katkıyı şükranla karşılamak yerine, bir başka irrasyonel davranışla sağlık personelini ellerini
arkadan kelepçeleyerek
gözaltına almıştır! Yetkili Cumhuriyet savcısı bu açık yasa dışı davranışa nasıl göz yumabilir? Bırakın arkadan kelepçelemeyi, normal kelepçenin de koşulları yoktur! Bu kişilerin kaçma olasılığı, kendisine ya da çevresine zarar verme olasılığı.. Hangisi vardı? Üstelik elleri arkadan kelepçelenen insanın özel olarak korunması gerekir.. Gözaltına alınırken itilir kakılırsa ve düşerse kendisini ciddi – ağır yaralanmalardan nasıl korur? Yoksa amaç – murat tam da bu mudur? Tam da bu tür vahşet midir parasal ödül (başa bela Yeniçeri ulufesi!) getiren? Oysa sağlık çalışanlarının savaşta bile dokunulmazlığı vardır. Kendilerine ateş edilmez,
tutsak alınmazlar.. Hipokrat yemini ve Tıbbi Deontoloji Tüzüğü,
hekimleri her durumda gereksinim sahiplerine tıbbi yardımla yükümlü kılar.

Bir de Sağlık Bakanlığı’nın soruşturma işlemi.. Tam bir trajik-komedi!
Türkiye Barolar Birliği Sağlık Bakanlığı hakkında, çok yerinde bir girişimle
suç duyurusunda bulundu. Türk Tabipleri Birliği de bugünkü kongresinde Bakanlığı kınadı ve bu yardımın gerektiğinde sürdürüleceğini açıkladı
(Başkan, tıbbiyeden sınıf arkadışımız sevgili Prof. Özdemir Aktan’ın ağzından).

  • Biz de diyoruz ki; BARİ SAVAŞ HUKUKU UYGULAYIN!

 

Sessiz_ciglik_konusmamiz_30.6.13

 

 

 

 

 

 

 

Polisin kullandığı basınçlı suya gelince : Bir kez basıncı çok yüksek, çarptığı insanları savurup yere seriyor.. Bu ciddiyaralanma, sakatlanma hatta ölüm riski demektir. Gözünüze gelirse kesin olarak parçalar ve kör edebilir. Bu bakımdan basıncının azaltılması ve 45 derece açı ile yere sıkılması gerekir. En fazla diz altı düzeyinde insana sıkılabilir çok zorunlu kalınırsa..

İçine “ilaç” koymaya gelince.. İstanbul Valisi beyefendi “Suya kimyasal değil ilaç konuyor” buyurmuş. Özürü kabahatini öyle aşkın ki.. Bir kez ilacı yalnız hekimler kullanır. Böylesi bir amaçla kullanımı hekimlerin de yetkisinde değildir. İlaç kullanımı hekimler için ciddi tıbbi – yasal yükümlülükler de doğurur. Vali bey güya “kimyasal kullanmıyoruz” demeye getiriyor ama bilgisi her ilacın bir “kimyasal” olduğunu ayırtedemeyecek durumda! AKP’nin valisinin bu hallerini art alana itersek, tablo vahimdir. Kolluk, basınçlı suyu hatalı ve vahşice kullanmakla yetinmemekte, boyalı kimyasal katarak insanları damgalamaktadır. Ayrıca bu boyalı kimyasallar deride yangı tepkimesi oluşturarak insanların canlarını ek olarak yakmaktadır. Beklenen, her araç mübah olarak protestocuları dağıtmaktır. RT Erdoğan’ın asabı bozulmakta, tahammül edememekte, kalabalıkları zaafiyet olarak görmekte ve Bakanına kesin talimat vermektedir : DAĞITIN!

  • Polis de “DAĞILIN LAN DAĞILIN” buyurmaktadır.

An gelir, Halepçe vb. örneklerdeki gibi halkına kimyasal silah kullanma eşiğine gelirsiniz, uyaralım.. Bu sulara hiçbir kimyasal katılMAmalı ve yukarıda belirttiğimiz kısıtlarla kullanılmalıdır.

BİBER GAZI sorunu.. Başbakan “olağandır, polis kullanır..” deme zorunluğunu neden duyuyor? Danışmanları O’na, AİHM’nin Nisan 2012’de Ali Güneş davasında Türkiye’yi mahkum ettiğini, 10 bin € tazminat ödendiğini neden söylemiyor?? Ya da RTE bilmezden mi geliyor? Bu gazların içeriği nedir? Bir hekim olarak benim bunları bilmem gerekir ki, etkilenenlere uygun sağaltım verebileyim, varsa özgül antidotunu kullanayım. TTB İçişleri Bakanlığından sordu ancak yanıt yok.. Oysa Anayasa md. 74 “gecikmeden” yanıt yükümlüğü yüklüyor İdareye!

Kapalı mekanlara asla sıkılmamalıdır, kitleler uyarılmadan kullanılmamalıdır.
Düşük yoğunlukta ve havaya 45 derece açı ile atılmalıdır. Bu koşullarda bile insanlar zarar görürse, AİHM kararı uyarınca Devlet – Kolluk zincirleme sorumludur ve
Devletin zararı hatalı kamu görevlisine rücu (geri yükleme) zorunluğu vardır.

40 yılı aşan tıbbi birikimimizle rahatlıkla söyleyebiliriz ki;

  • Başbakan R.T. Erdoğan’ın ruhsal duygudurumu (İng. mood) ülkemizi yönetebilecek durumda değildir.

Her gün yazılı basın ve TV’lerden bu durum açık ve net olarak izliyoruz.

  • Başbakan zorunlu bir “mola” almalıdır.

Bir yurttaş olarak, tam donanımlı bir Üniversite hastanesinden “görevini sürdürebilir” raporu almasını istiyoruz. Başbakan buna zorlanmalıdır. Türk Tabipleri Birliği,
Türk Psikiyatri Derneği, Adli Tıp Uzmanları Derneği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği HASUDER, Türk Psikologlar Derneği.. bu bağlamda baskı grubu olmalıdır.

TÜBA, TÜBİTAK, Üniversiteler etkisizleştirilmiştir
, sesleri çık(a)mamaktadır!
Başbakanın buna yanaşmayacağı kesin gibidir. O zaman “yokluğunda” (gıyabında) rapor düzenlenebilir.. Bu rapor istemi bir demokratik meşru direniş yöntemidir. Çünkü bu kişinin davranışları kamuoyu önündedir.  Panik bozukluğu içindedir. Bilerek ve isteyerek
gerçek dışı açıklamalarda ve tahriklerde bulunmakta, halkını yanıltmaya ve ayrıştırmaya çalışmaktadır. Realiteden kopmuş gibi bir görünümü vardır, bu durum çok tehlikeli
bir dissosyasyona neden olabiliir. Dissosyatif sendromlar tıpta ağır tablolardır,
kişilerin hak (ve fiil) ehliyetlerini ciddi düzeyde sınırlamak gerekebiir. Ayrıca ruhsal kapasitesinde apaçık bir regresyon izlenmektedir; geçen hafta Kayseri mitinginde kalabalıklara 2 kez “kadanızı alırım sizin” gibi üzerinde çooook durulması gereken
bir abartılı duygusal tepki göstermiştir. Regresyon, puerilizm eşiğinde ciddi midir?

Bu kritik soruların yanıtını merak ediyoruz.
Gerçek durum bu ise, RT Erdoğan’ın tıbbi raporla en azından bir süre görevinden ayrılması ve tedavi edilmesi gerekebilir.
Durumun ortaya konması 5 kişilik bir Psikiyatrist kurulunun raporunu gerektirir.
Bunu istemeliyiz.

Bu arada; Devletin başı olan kişi, neden bu denli atıldır neden, neden?

Sonuç olarak :  İktidar panik içindedir, halk, deyimi yerinde ise “teneke çalmaktadır”. Eylemler tüm dünyada haklı, meşru ve de çooook yaratıcı bulunmaktadır.
Sağduyu herkesten çok R.T. Erdoğan’a ve AKP yöneticilerine düşmektedir.
Bürokrasi de, yasaya aykırı emirleri uygulamamalıdır. Allah’tan ümit kesilmez; Çankaya’da oturan AKP’li zat da, hidayate erişir mi acaba?? Göreceğiz.

Siyaset kurumu, bu inanılmaz güzellik ve incelik (zarafet) taşıyan halk direnişine
benzer yaratıcılıkla önderlik etme yükümü altındadır.
Bu, dayanılmaz, karşı konulmaz, ertelenemez asal bir tarihsel sorumluluktur.
Aksi takdirde dere, akacağı yatağı kendi potansiyeli ile bulacak ve
kapsamlı bir politik tasfiye kaçınılmaz olacaktır.

Adnan Binyazar‘ın söylemiyle

  • “Son sözü, tarihin en kritik yerinde hep direnenler söyleyecektir!”..

Direniş şehidi, polis kurşunu kurbanı Ethem Sarısülük de bu dövizi taşıyordu vurulduğunda.. Elinde başkaca hiçbir şey yoktu..
Ama mahkeme, katil polis Ahmet Şahbaz’ı “nefsi müdafa” bağlamında salverdi!?
Dayan yüreğim dayan..

Dayanacak ve örgütlü savaşımla (mücadele) ile bu deli gömleğini de
mutlaka yırtacağız
.

Herkese ama herkese sabır, kolaylık ve kesin bir sağduyu diliyoruz.

Umutsuzluk ATATÜRK’ün devrimci halkına yakışmaz, bilimsel değildir, duygusaldır.

Felsefeci Prof. Ahmet İnam, “Umutsuzluk Ahlaksızlıktır” diyor bu adı taşıyan kitabında!

Adnan_Binyazar_son_sozu_hep_direnenler_soyler

Önümüzde 3 D modeli duruyor..

Diren Türkiye!

Dik dur Türkiye!

Dev-ri-le-cek-ler !!!

Yazımız pdf olarak da okunabilir :

 

HALK_AYAKLANMASININ_SOSYAL_PSIKOLOJIK_IRDELEMESI

Sevgi ve saygı ile.
30.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Ruhlarını satanlar

ADNAN BİNYAZAR
binyazar@gmail.com

Ruhlarını satanlar

Suriye’de süregelen vahşete ilişkin aşağıdaki haberi okuyunca, “Demek, ruhunu satacak kadar alçalıyor şu insanoğlu!” dedim içimden:

“Her kafa kesimine 50 bin lira!”

Muhalif gruplar arasında eylemini sürdüren Cabir Mustafa Şehabi, bir başka tugaydan Hayr Derviş’in önerisiyle, aylık maaşının yanı sıra, keseceği her kafa için 50 bin lira aldığını söylüyor. Hayr Derviş, Muhammed Dip Naime adlı polisi hedef gösterir. Şehabi, kuzeniyle birlikte polisin yerini saptar. Şehabi, buyruğu yerine getirerek Dip Naime’nin kafasını gövdesinden ayırır!

Olayı Şehabi’den dinleyelim:

“İkinci gün Naime’yi, sürekli alışveriş yaptığı bir sebze pazarından dönüşü sırasında kaçırıp yakındaki bir okula götürdük. Yere yatırdık. Kuzenim ayaklarından tuttu. Ben de sürekli üzerimde taşıdığım bıçağı boynuna dayayıp boğazından kestim. Cesedi bir torbaya koyup mezarlığa gömdük.”

Şehabi, operasyonu gerçekleştirip 50 bin lirasını alır, daha sonra iki kişinin daha kafasını keserek, 100 bin lirayı da cebine indirir.

Sorular, sorular… Üretim değiş tokuşunun yerini para aldıktan sonra mı insan soyu böylesine canavarlaştı? Uygarlaşmış kafa, tavuk kesilirken acı duymasın diye önlemler alırken, nasıl oluyor da paraya ruhunu satan insanlar türüyor aramızda? Hayvan bile, var oluşunu sürdürmek için kendi türünden olana dokunmazken, insan, nasıl üç kuruş için iradesini başkasının kölesi kılabiliyor! Şehabi ve onun soyundan olanların, işkembesini tıka basa doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen canavar ruhlu yaratıklardan ne farkı var?..

Shakespeare, kim bilir nasıl bir olay yaşadı da, paraya

“Seni bütün insanlığın ortak orospusu seni!
Sen değil misin millet sürülerini birbirine düşüren?” dedi?

O’a göre, para insanın gözünü, vicdanını da körleştirir:

Cehennemliği cennetlik eder;
İğrenç cüzamları sevdirir insana;
Hırsızları başköşeye oturtup
Şanlar, şerefler, alkışlarla senatörler arasına sokar.
Yıpranmış dullara koca bulduran odur;
Hastaneyi, çıbanlı hastaları tiksindiren kadına
Gül kokuları sürer, nisan güneşleri getirir!”
(Atinalı Timon, Çev. Sabahattin Eyuboğlu, Remzi Kitabevi, İst. 1985, s. 122).

Varlıklı bir aileden gelmesine karşın, Shakespeare’den on altı yüzyıl önce yaşayan Plutarkhos da aynı mantıkla düşünüyor:

“Herkes bilir ki, eğer para ortadan kaldırılacak olsaydı, dolandırıcılık, hırsızlık, soygunculuk, kavgalar, dövüşler, fesatçılık, cinayetler, vatan hainlikleri, bozgunculuklar ve cellat tarafından öcü alınan, ama önlenemeyen tüm suçlar bir anda yok olup giderdi. Eğer para ortadan kalksaydı, korkular, kaygılar, tasalar, düşkünlükler ve uykusuz geceler de ortadan kalkardı. Para tümden yok edilebilseydi, her şeyden çok paraya gereksinim duyan yoksulluktan eser kalmazdı.”
(Sözün Özü, Çev. Celâl Üster, Can Yayınları, İst. 2010, s. 242).

Çağımızın insanına göre paranın ortadan kalkması hayal bile edilemez.

Yokülkelerde (utopia) bile parasızlığı öngören bir yönetim biçimi öngörülmüyor. Plutarkhos’un isteği gerçekleşip para ortadan kaldırılsaydı,
belki ülkesi Yunanistan bugün krizden krize sürüklenmez, halkın kulağı,
Avro patronlarının ağzından çıkacak bir çift sözde olmazdı…

Para bir değer. Ona değer biçen de insan. Bu değer, yaşamı güzelleştirme yolunda kullanılmadıkça, para her türlü kötülüğe yol açacaktır. Oysa hep sömürü yolları aranacağına insanca bir paylaşım düzeni kurulabilseydi, ne Şehabi ne de ona paranın parlak yüzünü gösteren Derviş, ruhunu satıp kendi türünün kanına girerdi.

Kuşkusuz, Irak petrollerinde, Türkiye’nin yerüstü, yeraltı zenginliklerinde gözü olan bir sermayeden de söz edilmezdi…

(Cumhuriyet Pazar Dergi 16.09.2012)

Vicdan kirlenmesi..

Cumhuriyet Pazar Dergi 12.08.2012

ADNAN BİNYAZAR
binyazar@gmail.com

Vicdan kirlenmesi

Honoré de Balzac’ın, yaşadığı yıllarda Fransa’nın nasıl ahlaksal bir çöküntü içinde olduğunu anlatan Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti adlı romanında (Çev.: Aysel Bora, Can Yayınları) yer alan şu satırları okuyup, bu gün içinde bocaladığımız vicdan kirlenmesini düşününce midem bulandı:

“Gazeteciliğe vaktiyle bulaşmış ya da hâlâ bu işin içinde olan herkes küçümsediği adamlara selam vermek, baş düşmanına gülümsemek, en pespaye durumlarla uzlaşmak, kendisine saldıranlardan aşağı kalmamak için onların yaptığını yapıp ellerini kirletmek gibi acımasız bir zorunluluk içindedir.”

Balzac, iktidardan iktidara post değiştiren, o gün ak dediğine bugün rahatlıkla kara derken utanmayan, uzlaşmacı, vicdan çöküntüsüyle kalemlerini kirleten kişiliksiz gazetecileri ne güzel betimliyor!.. Oysa bu tür adamlar, yalnızca vicdan ve kalemlerini kirletmekle kalmaz, erdem sahiplerine onur kazandıran ak sayfaları karartarak, toplumsal ahlakın bozulmasına da ortam hazırlar. Uçakta birkaç saatliğine koltuk kapma uğruna, gerçek düşüncesinden sapıp ona buna yaranma duygusuyla onurunu ayaklar altında çiğneten kişinin ahlakı da yoktur vicdanı da.

Balzac, aynı sayfada, düşünce sapkınlığının insanı ne hallere soktuğuna da değiniyor: “İnsan, göre göre kötülüklere alışır, yapılanları boş verir; önce yapılan kötülükleri onaylamaya başlar, sonunda kendisi de (aynını) yapar. Hiç durmadan utanç verici ve sonu gelmeyen uzlaşmalarla lekelenen ruh zamanla pörsür, asil düşüncelerin zembereği paslanır, bayağılığın zıvanaları yıpranır ve kendi kendine dönüp durur. Karakterler gevşer, yetenekler yozlaşır, güzel bir eser yaratma inancı uçar gider. Yazdığı sayfalarla gurur duymak isteyen kişi, vicdanın er geç kötü işler olarak işaret edeceği berbat makalelerle kendini harcar.”

Karakteri gevşeyen, yetenekleri yozlaşan, ruhu pörsüyen bir adamın vicdanı da çürüğe çıkar. Bozkır Aydınlığında Aşk adlı kitabımda da değindiğim gibi “Vicdanın dikeni zehirlidir. Yüreğine vicdan dikeni batanın huzuru, anında sonu gelmez cefalara dönüşür. Huzura erdiğini sandığı an, dikenin zehri bütün bedenine yayılır.” Stefan Zweig da Sabırsız Yürek adlı romanında “Vicdan anımsadıkça, hiçbir suç unutulmaz,” diyor.

Vicdansızlığın nerelere vardığı; bir gazetecinin, Malatya’nın Doğanşehir ilçesi Sürgü beldesinde gece davul çalma tacizinden çıkan Sünni-Alevi çatışmasına, “Aleviler Müslüman mahallesinde salyangoz satarlarsa tıpkı Sivas’ımızda olduğu gibi sizi yakarlar,” diye çıkışı anlatmaya yetiyor.

Vicdanın insanın kişilik donanımında ne denli önemli olduğu şundan da bellidir ki -son yıllarda yaşadığımız olaylar onu gösteriyor- Balzac, vicdanı, hiç yanılmayan yargıçla bir tutarak içimizde onun öldürülmemesi gerektiğini öngörür. “Vicdan” kavramının toplumun hemen her kesiminde yozlaşması, yargının tartışılır hale getirildiği bir ahlak çöküntüsünün sonucu değil de nedir?

Günümüzde, aydınlanmacı bir döneme duyulan kin ve intikam duygusu ancak erdemli kişilere özgü vicdan gibi yüce bir değeri nasıl ayağa düşürdü de iyinin yerini kötüler aldı! Bir toplumda kin odaklarının, değersizliği insanlık değeri gibi yutturacaklarına inananların olması ne acıdır!

Ekranlara dadanan kimi adamlar, -‘gazeteci’ demeye dilim varmıyor-, ihanetlerini örterken ilkelliklerini sergiliyor. Nasıl da duyarsızlar; erdemli insanların onları görmemek için ekran kararttıklarını anlamazlıktan geliyorlar. İsteseler de anlayamazlar. Anlasalardı, kötülüklerinin toplumu nerelere sürüklediğinin ayrımında olurlardı…