45 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi..

45 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi..


Dostlar,

45 yıl sonra 12 Mart 1971 askeri darbesi için aşağıdaki yazımızı bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

Ekleyelim ki; derin şaşkınlık içindeyiz (!), 45 yıl sonra Türkiye, nasıl da 12 Mart 1971 askeri darbesi öncesi koşullara benzer bir kıskaç ortamında gene??

Tarih tekerrür mü ediyor??
Niye?
Tarih, ondan gerekli dersi çıkaramayan “aptallar” için yinele(n)mez mi?
Biz aptal mıyız???
Biz aptal mıyız????
Biz ap – tal …..

Sevgi ve saygı ile.
12 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

*********

43 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi

Dostlar,

12 Mart 1971 askeri darbesi yapıldığında Hacettepe Tıp Fakültesi’nde
1. sınıf öğrencisiydik. Bir anımızı aktararak başlayalım :

Hacettepe Tıp Fakültesi kütüphanesinde ders çalışmaktaydık.
Kaynak araştırırken bir kitap gözümüze ilişti :

  • MARKSİZM ve GERİLLA SAVAŞI..

Dikkatimizi çekti, ödünç aldık akşam evde okumak üzere. Tuzluçayır’da bir gecekonduda kiracı idik. Emniyet Komiser Yardımcısı babamız Artvin’de
Şark hizmetinde” idi. EGO otobüsünden son durakta indik ama daha 10 dakika kadar yürümemiz gerekiyordu. Tepede, yol ağzında bir asker, elinde silahı ile nöbetteydi. Başımıza çook işler açabileceği korkusuna kapıldığımız kitap çantamızdaydı.
Ya bizi durdurur ve ararsa? “Tehlikeli” üstelik de kırmızı renk ciltlenmiş bu “Kitabı” (?) bulursa halimiz ne olacaktı? Ailenin büyük çocuğu bizdik, babamız uzaklardaydı.
Bacaklarımız titremeye başlamıştı. Geri dönemezdik, deyim yerinde ise “çaktırmamak” da gerekliydi. Bütün hünerimizi (!) kullanarak, 1-2 dakikalık süreci saatlermişçecine, büyük gerilimle yaşayarak evimize doğru yürüdük. Yüreğimiz göğsümüze sığmıyordu..

Neyse, korktuğumuz başımıza gelmemişti..

Gece bir miktar karıştırdık ve sabah ilk iş olarak iade ettik bu “belalı” (!) kitabı.
Daha sonrasında da endişemiz bitmedi. Ya o kitap bir “tuzak” idiyse ve biz fişlendiysek?

***********************

Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç Hazretlerine..

Sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığını ve “bu elbisenin” ülkeye bol geldiğini, daraltılması gerektiğini buyuruyordu. Demesi oydu ki; 1961 Anayasası’nın getirdiği demokratik hak ve özgürlükler rejimi sorunun temel kaynağıydı.

Gerçekte ise “sorun” çok kaynaklıydı.. Türkiye İşçi Partisi, adil seçim sistemi
(Ulusal Artık –
Milli Bakiye) sayesinde 15 sosyalist milletvekilini TBMM’ye taşımıştı (1965). TBMM’de ezber bozmaktaydılar. Çetin Altan harika konuşmalar yapıyordu.
İsmet İnönü, CHP Genel Başkanı olarak, “CHP’nin Ortanın solunda olduğunu” açıklamak zorunda kalmıştı.

İşçi hareketleri, sendikalar, öğrenci eylemleri, üniversitelere yansıyan
68 Fransa Üniversite Gençliği Eylemleri, ekonomide gelinen bıçak sırtı,
16 Şubat 1969 Beyazıt Kanlı Pazar’ı, 15-16 Haziran 1970 işçi eylemleri..
 vb.

O zamanki adıyla “anarşi” ülkede kol geziyordu. Necip (soylu) halkımız,
“anarşik eylemlere” karışanlara “anarşit” diyordu. Gerçekte bu terimin doğrusu “Anarşist” idi. “Anarşizm” bir ideoloji idi kurulu düzene karşı kullanılan.
Bu ideolojiyi benimseyen ve uygulayanlara ise “Anarşist” denmekteydi.

“Anarşi” ve “Anarşitler”, “solcu ve yıkıcı” olarak niteleniyordu. Ülkenin ulusal varlıklarına sabotajlar düzenliyorlardı (!). Kökleri dışarıda idi. Marksist-Leninist idiler!
Örn. Marmara araba vapurunu batırmışlar, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’ni yakmışlardı! Sonradan bu eylemlerin provokasyon olduğu kanıtlanmıştı ama
amaca da ulaşılmıştı ne yazı ki..

Asker ve polisle çatışıyordu “bu anarşitler..”, banka soyuyorlardı.

“Anarşitleri” ihbar eden ve yakalanmalarını sağlayan “sayın muhbir yurttaşlar
hatırı sayılır para ödülü almaktaydılar.

*****

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında ise bu kez “anarşi” yerine “terör”, “anarşit” yerine “terörist” gelmişti. Gene bir Marksist-Leninist örgüt ile karşı karşıya idik.
Kökü gene dışarıda idi, yıkıcı ve bölücü idi..

Senaryo yineleniyordu “yeni kurban aktörler ve yeni retorik” ile..

*****

Bu gidişe bir “dur denilmesi” zamanı gelmiş hatta geçmekteydi de..

12 Mart Muhtırası hazırlandı12 Mart 1971‘de Genelkurmay Başkanı
Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur‘un imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay‘a  verildi ve Demirel hükümeti istifaya zorlandı. Muhtıra’da şöyle denildi :

  • Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
  • Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.
  • Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize… 

Süleyman Demirel, Başbakanlık koltuğunu terk etti, şapkasını alıp gitti..
Zaten, O’nun deyimiyle “Ülke 70 sente muhtaç” durumda idi.
Belki de hakkında hayırlı olurdu bu mola.. (kendi deyimiyle 6 kez gitti, 7 kez geldi!)

“12 Mart Balyoz hareketi ve büyük gözaltı” başladı.
Hukuk Profesörü Nihat Erim Başbakan oldu ve bir hukukçunun başına gelebilecek
en ağır yıkımı kendi diliyle başına sardı, hukukun en temel ilkelerinden birini çiğnedi :

“Makable şamil kanun yapacağız..” buyurdu.
(Geçmişe yürürlüklü yasa yapacağız..)

Büyük atasözüdür, “Dilim dilim, başıma giydirir kara kilim..”

Ülke genelinde sıkıyönetim, balyoz gibi “anarşit” lerin üzerine indirildi.
Toplumda ve Ordu’da “sol” hatta “Kemalizm” adına hemen tüm ögeler (unsurlar)
tasfiye hatta imha edildiler.. 12 Eylül kalanları temizledi.. AKP ile ise “eradikasyon” (kökünü kazıma) devrede.. Hatta Ordu’nun tasfiyesi..

Bu kez günah keçilerinin jargonu “Darbeci”!
AKP Hükümeti tam bir paranoya içinde..
Uçan kuşlar, esen yeller, akan sular… her şey ama her şey AKP’ye DARBE’yi anımsatıyor!

Onmaz bir politik paranoid bozukluk ve türevi darbe obsessif- kompülsif bozukluğu..

Bu yüzde yüzlerce yurtsever, öncü, gazeteci, yazar, asker… yıllardır içerde..
Balyoz mu demezsiniz, Ergenekon mu, Askeri Casusluk mu…?
Gırla komplo AKP hükümetine karşı..
Düşmanını yarat, yalanı büyük söyle ve belki, bir süre sonra sen de inan!
Ne hazin seyran..
Neyse ki bu günlerde biraz tavsadı bu hezeyan..

*****

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan..
“3 Fidan” 20’li yaşlarında idam edildiler.
Oysa hiçbir yaralama ve öldürme eylemleri olmamıştı.

******************

1961 Anayasası’nın 35 maddesi değiştirildi ve Muhtıra’nın başındaki komutanın
Bu anayasa bol geliyor..” bağlamındaki yakınmasının gereği yapıldı.
Anayasa Hukuku Profesörü Nihat Erim Başbakan iken..

Rejim zap-ü rapta alındı.. “Anarşit” ler temizlendi ve “anarşi” durdu(ruldu)!

Necmettin Erbakan, sağcı-dinci-milliyetçi-muhafazakar ilk partisini kurdu ve
hatırı sayılır oy aldı.. Önlenemeyen yükseliş başlamıştı ve 12 Eylül sonrasında,
Anayasa Mahkemesince birkaç kez kapatılıp ertesi gün yenisi açılan
Erbakan partilerinden Refah Partisi 1. parti oldu ve Çiller’li DYP ile
Refah-Yol Koalisyonunu kurdu,

Erbakan Başbakan bile oldu!

  • 12 Mart 1971 Darbesi Erbakan’ı iktidar yaptı..
  • 12 Eylül 1980 Darbesi de O’nun “Milli Görüş Gömleğini Çıkaran”
    ayrık otu çocuklarını, RT Erdoğan – Abdullah Gül ve takımını iktidar yaptı.

İşte size son 40 yılın kısa bir siyasal-tarihsel panoraması..

Veee, son darbe de bu 2 kritik dönüşümde kullanılarak işlevini şimdilik tamamlayan,
NATO süreçlerinde 1952’den bu yana “başkalaştırılan” (metamorfoza uğratılan)
TSK’ya vuruluyor..

Sonrası mı.. yazmaya gerek var mı?

***************************

Ama bu lanetli “Yeni Sevr” (BOP!) mutlaka bozulacak.

Büyük Atatürk‘ün hedefe attığı şaşmaz ok yoluna devam edecek :

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
12.3.14, Ankara
(Geçen yıl bu gün yazdığımız yazının güncellenmiş biçimidir..
yazının pdf formatı için : 43_Yil_Sonra_12_Mart_1971_Darbesi)

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet SALTIK’ın kısa özgeçmişi (CV) 1953’te Elazığ'da doğdu (14.11). İlk-ortaokulu Gaziantep'te okudu (1961-68), Van Lisesini 1971’de (birincilikle) bitirdi. NATO bursuyla (birincilikle) İngiltere’de dil eğitimi aldı (1971). Aynı yıl Hacettepe Tıp Fakültesi'ne girdi. 1976'da Londra Tıp Fakültesi’nde staj yaptı. 1977'de İstanbul Tıp Fakültesini bitirerek tıp doktoru oldu. Keban'da 1 yıl SSK hekimliği ve yeraltı maden işletmesi hekimliği yaptı. 1978'de Hacettepe Tıp Fakültesi'nde Halk Sağlığı dalında tıpta uzmanlık eğitimine başladı ve 1981'de İstanbul Tıp Fakültesinde uzman doktor oldu. 1981-82 arasında Elazığ Lepra (Cüzzam) Hastanesi Başhekimliği yaptı. 1982’de Elazığ ve Kocaeli Sağlık Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Elazığ'da 6 yıl kadar muayenehane hekimliği yaptı (1982-88 başı), kağıt ve çimento sanayisinde işyeri hekimliği, yaptı. 1986'da ABD / Texas School of Public Health’te eğitim aldı. (4 ay) 1987'de Elazığ Halk Sağlığı Bölge Laboratuvarı Müdürü oldu. Yerel Fırat Gazetesinde 1 yıl, günlük tıbbi ve politik yazılar yazdı. 1988’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı'na Yrd. Doçent olarak atandı ve bu Anabilim Dalı'nı kurdu, 16 yıl yönetti. 9 Ekim 1990'da Doçent, 17 Ocak 1996’da profesör oldu. Edirne Tabip Odası yöneticiliği ve 2 dönem seçimle Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yüksek Onur Kurulu Üyeliği yaptı (1992-96). Hacettepe Üniv. Sağlık Bilimleri Enst. de Biyoistatistik masteri (tezsiz) yaptı. Mayıs 2004 sonrası Ankara Üniversitesi Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. 10’u aşkın derneğin kurucusu, yöneticisi ya da üyesi. EĞİTİM-İŞ Sendikası Üyesi. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Edirne Şubesi başkanı (1996-2000) sonra Onursal Başkanı, ADD Gn. Mrk. Onur Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyelikleri ve Genel Başkan (Baş)Danışmanı, Genel Başkan Yardımcısı (2004-6)... ADD Bilim - Danışma Kurulu yazmanı (2010-14). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü) bitirdi (2011-16). Türkiye'de tek TIBBİYELİ + MÜLKİYELİ.. Uzmanlık alanında 257 yerli, 48 adet yabancı (toplam 305) bilimsel bildirisi, yayını, kitap ve bölümleri var. Birçok bilimsel tıp dergisinin yayın danışmanı. Cumhuriyet Gazetesi’nde (22 adet), Atatürkçü yayın organlarında 600'e yakın makalesi yer aldı. Google'da yaklaşık 5,5 milyon kez kez site edildi. Kemalizm, Aydınlanma, sağlık hakkı ve politikaları… İş ve Meslek Hastalıkları, Küreselleşme.. gibi konularda Türkiye’nin her yerinde, Kıbrıs’ta, Almanya’da, Belçika’da, Avusturya’da (Üniversitelerde 92, Lise ve İlköğretimde 90+, askeri birlik ve polis okullarında 12+).. toplam 1495 adet -çoğu görsel- konferanslar verdi ve 200’ü aşkın radyo-TV konuşması yaptı (1996 sonrası rakamları). Okuma-yazmayı, tıp eğitimi vermeyi, Türk Halkının hak ettiği eşit ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişmesi ve Yüce Atatürk’ün açtığı ışıklı yolda sonsuza dek ilerlemesi için bilimsel akılcılıkla çaba göstermeyi, yaşamının başlıca erekleri ve keyifleri olarak algılıyor. Sağlık Hukuku master eğitimi sürüyor (tez döneminde). Evli, 1 çocuklu. Saygılarımla. 15.01.2017 Prof. Dr. Ahmet SALTIK Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Mülkiyeliler Birliği Üyesi profsaltik@gmail.com www.ahmetsaltik.net facebook.com/profsaltik https://twitter.com/profsaltik İ l e t i ş i m : Telefon : 0312 595 6000 / 8624 (iş) 0312 363 8990'dan (pbx) Cep : 0532 661 8498 Belgegeçer : 0312 319 8236 (Anabilim Dalı) Posta adresi : Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD, Cebeci Hastanesi, Dikimevi / ANKARA

“45 Yıl Sonra 12 Mart 1971 Darbesi..” üzerine 4 yorum

  1. “Harbiye’nin kuruluşu çağdaşlaşma tarihimizin belki en önemli olayı oldu diyebiliriz. Bundan sonraki dönemin belli başlı olayları, bu kurumun eğitiminin sağladığı askeri ve düşünsel etkiler, bu kurumun siyasal gücü elinde tutanlara karşı tutumu, mezunlarının askeri, siyasal ve kültürel yaşamda aldıkları yerler göz önünde tutulmadan anlaşılamaz. Kul sisteminin yok oluşu ile eski Osmanlı geleneğinden kopuşun yerine, II. Mahmut’un kurucusu olduğu Yeni Osmanlı Devleti’nin toplumla devlet arasındaki ilk bağlantısını kuran kurum olduğu gibi, bu bağlantının sarsıldığı zamanlarda oynadığı rol ulusal birliğin gelişimine, ileride göreceğimiz aşamalarda da hizmet ettiği gibi sözünü ettiğimiz Osmanlı’ya ve onun simgesi olan padişahlığa bağlılığını da en sonunda bu okulun yetiştirdiği Mustafa Kemal ile koparmıştır. Harbiye ve Ordu, siyasal olayların inip çıkmalar içinde aldığı rollerle geçen aşamalardan sonra, Türk ulusal birliği ve bağımsızlığı lehine bu bağı koparan ilk kuruluş olmuştur.” (Berkes)

    “Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur. Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.” (Atatürk)

    Sevgili Ahmet Hocam,

    Yaşımın kemale erdiğini iddia etmek için henüz erken olsa da, çeyrek yüzyıla yaklaşan ömrümde ülke olarak yaşadıklarımızın hem beni, hem de benim kuşağımı derinden etkilediğini iddia etmek zannederim isabetli olacaktır.

    Düşünce dünyamın gelişmesinde en büyük etkiye sahip iki kişi, babam ve 18 Ekim 2011’de aramızdan ayrılan sevgili anneannemdir. Çocukluğuma ait, gözümün önüne getirebildiğim ilk imge, 90’ların ilk yarısına ait: Cumhuriyet gazetesini koltuğunun altına sıkıştırmış, apoletlerindeki 3 yıldızıyla babam. O dönem Manisa’dayız. Doğumumdan sonraki yıl, Artvin’deki hudut bölük komutanlığı görevinden sonra tayini Ege’ye çıkmış. Ailemizin bir araya gelmesi için fazladan bir sene beklemek zorunda kalmışız. Zaten subay çocuklarının yazgısı budur: Yayatlarımızın hatırı sayılır bir bölümünde baba yolu gözlemiş olmak en önemli ortak özelliklerimizdendir. “tayin”, “terfi”, “temdit”, “şark” sözcükleriyle tanışıklıklarımız epey eskilere dayanır.

    Manisa’dan sonraki görev yeri Bingöl olunca, bir kez daha ayrılık vakti gelir. Ege’deyken hiç ummadık bir anda çıkan yurtdışı görevini saymazsak tabii.

    Subaylar, silah ve arkadaşlık üzerine yemin ettikten sonra tüm bunları göze almışlardır.

    Çocukluğumdan bir başka anı: Anneannemin evi,
    tam karşımızda yüzlerce -belki binlerce- kitabı yıllardır taşımaktan bitkin düşmüş bir kütüphane. Sohbet ediyoruz, duvarda çakmak çakmak bir çift mavi göz bizi izliyor. Üniformalı, yakışıklı bir adam. Beni O’nunla tanıştıran anneannem, 30’lu, 40’lı, 50’li yılları anlatıyor. “İlkokula başladığım yıldı, eve geldim, bir de baktım ki herkes hüngür hüngür ağlıyor. Atatürk ölmüş.”, “Babam Reyhaniye’ye kaymakam olarak atandı, Cihan Harbi başlamış, kıtlık bir yandan, salgınlar bir yandan.”, “Kolej mezuniyetime kısa bir süre kala iktidara Demokrat Parti geliyor.”, “Fakültede hocam olmuş, sonra Dekan seçilmiş Sıddık Sami Onar, öğrencilerini korumaya çalışırken polislerce hırpalanıyor, akıl alır şey değil.”, “Halk Partili bürokrat kıyımı başlayınca, babamın valilik kararnamesi iptal ediliyor, 50’ler karabasan (kâbus) gibi çökmüş üzerimize.”

    “Siz isterseniz Hilafet’i bile geri getirebilirsiniz!” (DP’li Başbakan Adnan Menderes)

    “60’ın baharında ise Ordu, cehennemlerin kudurduğunun farkına varıp, kanla irfanla kurduğu Cumhuriyet’e sahip çıkıyor! Mutluyuz, hem de çok mutluyuz! Tankların üzerine karanfiller atıyoruz: Türk Ordusu! Çok Yaşa!”

    *

    Evde gergin bir ortam: Annem hızlı hızlı makyaj yapmaya çalışıyor, babam ise ayna karşısında, hazırlanmış bile. Belinde kılıcı. Orduevi’nde bir resepsiyon var o gece. Haliyle davetli değilim, ama onların peşine takılacağım, kafaya koymuşum .. Nasıl olsa kendime bir arkadaş bulurum.

    Gece sonlandı sonlanacak, annem beni çağırıyor, hemen kalabalığın olduğu yere doğru seğirtiyorum. Medeni bir ortamdayım, oraya ait hissediyorum kendimi, o gün olduğu gibi bugün de. Elime bir bayrak tutuşturuyorlar, hep bir ağızdan söylüyoruz, ben de güfteye hakim olduğum ölçüde eşlik ediyorum:

    “Yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler!”

    Ben böyle bir ortamda büyüdüm. İnançlı bir Cumhuriyetçi olarak yetiştirildim.

    Ortaokul 2’deyim, evde bir matem havası, herkesin yüzünden düşen bin parça. Aylardan Kasım, seçim sonuçları açıklanmış, AKP tek başına iktidar olmuş
    (3 Kasım 2002). Olaya tam anlamıyla hakim değilim, ama kötü bir şeyler olduğu muhakkak. Ne de olsa haftanın belli günleri, Cumhuriyet’te Erdal Atabek, Attila İlhan gibi yazarları okuyor, sonra da yemek masasında tartışıyorum, bir şeylerin ters gittiğini görebiliyorum.

    Yıllar geçiyor, bu sefer bir ilkbahar, 2007 İlkbahar’ı… Dünya görüşüm oturmaya başlamış, ne de olsa geride bıraktığım yılları harıl harıl okuyarak, düşünerek, tartışarak geçirmişim. Ama geçen yıllar, beraberinde daha büyük tehditler getirmiş Cumhuriyet’e, fincancı katırlarını ürkütmemek gibi bir dedi kalmamış kimsenin; aksine, züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibi, ilerliyorlar. Gazi’nin koltuğuna talipler, O’nun Çankaya’sına.

    Neyse ki endişelerimi paylaşan bir dolu insan var, yalnız değilim. Ha, bir de tam o sırada Genelkurmay ses veriyor, içimiz umutla doluyor. 29 Nisan’da Çağlayan’dayım, yüzbinlerin arasındayım: Ne bir taşkınlık, ne bir hırsızlık, ne bir taciz. Bizleri oraya getiren tek şey var: Cumhuriyet’e bağlılığımız.

    Ama işler umduğumuz gibi gitmiyor.

    Merhum Tevfik Çavdar’ın “Bir İnkilabın Günbatımı” adlı bir kitabı vardır. Bu hüzünlü başlık, bence geldiğimiz noktayı çok iyi özetliyor.

    Sözü daha çok uzatmayayım. Bunu söylemek bana derin bir üzüntü veriyor, ama ne yazık ki, “sol mememin altındaki cevahir” kararmaya yüz tuttu. Gazi’nin emanetine sahip çıkamadık, Cumhuriyet’i koruyamadık, cehaletin kökünü kurutamadık, yenildik.

    Sevgili Hocam,

    90 yıl sonra Sevr’i bir kez daha yırtıp atabilir miyiz, bilemiyorum. Artık sağlıklı düşünemiyorum.

    Ama kırgınım, hem de çok:

    Hani hepiniz cumhuriyetin ölmez birer koruyucusuydunuz (nigahbanıydınız), efendiler? Hangi ara “idare-i maslahatçı” oluverdiniz? Silah arkadaşlarınız bir bir tutsak edilirken nasıl sessiz kalabildiniz? Vatanseverlerin üzerine basınçlı su sıkılması buyruğunu verirken vicdanınız neredeydi?

    Şu sıralar dilime pelesenk olmuş iki dizeyle son noktayı koyuyorum:

    Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini;
    Yok mudur kurtaracak baht-ı karanın mâderini?

    Saygılar sunarım. 12.3.13

    1. Sevgili Kardeşim Arda,

      Aydın’ın “umutsuz olma” hakkı yoktur.

      Çünkü umutsuzluk bilimsel bir olgu değildir.

      Belli koşullar belli sonuçları doğururlar. Aydın bu kurala bağlı kalır.

      Büyük Atatürk de böyle yaptı. Senin de sorduğun soruya olumlu yanıt verdi.. Namık Kemal’in o karamsar sorusuna – saptamasına

      – Bulunur bahtı karanın materini kurtaracak…

      dedi.. Samsun’a bunun için çıktı.

      Sonrası da “kurtuluş için koşulları hazırlamaktı.

      Halkımız çok eğitimli olmadığından, kimi süreçleri ancak yaşayarak algılayabilecek.

      Biz onları uyandırarak, eğiterek ve örgütleyerek bu “yaşayarak algılama” sürecine hız ve güç katacağız. Onları örgütleyeceğiz.. Ve bu koşullarda elbette “bahtı karanın anası” kutulacak..

      Yorumunu gecikerek farkettğim için bağış dilerim.

      Ayrıca yazında belirgi arılaşma var, kutlarım.. (hoşgörünle çok az katkı gerekti..).

      Son olarak, ülkemiz,n sorunlarına kafa yormanı çok saygıdeğer bulduğumu belirtmek isterim.

      Sevgi ve saygı ile.
      Ankara, 16.3.13; 03:3

      Dr. Ahmet Saltık
      http://www.ahmetsaltik.net

  2. Sevgili Kardeşim Ahmet Bey,
    Güzel yazınız bende o yıllardaki Hacettepe günlerimi anımsattı. Sanırım bir çeşit nostalji…Biz, Eşim ve ben, 1970 yılı ortalarında Doktoralarımızı İngiltere de tamamlayıp,1965 sonunda ayrıldığımız Hacettepe Üniversitesi’ne, yeniden dönmüştük.Uzunca yıllar Yurt dışında kalınca (Sınavla kazanılan Devlet bursuyla) ve Yurduna yeniden kavuşunca doğrusu içinde bulunduğumuz anarşi ortamını pek açıkca anlayamıyor ve değerlendiremiyorduk.Ama gidişatın iyiye doğru olmadığını kestirebiliyorduk.Yine o yıllarda iyi anımsarsınız, ben rahmetli Prof.Dr.Altan Günalp ile birlikte ‘Genetik ve Moleküler Biyoloji Komitesi’nin dersinize giriyordum.
    12 Mart 1971 günü büroma doğru koridorda ilerlerken değerli dostum (O yıllarda Hacettepe Ekonomi Bölümü öğretim görevlisi olan) Sayın Ali Nejat Ölçen karşıma çıktı ve “haberleri duydunuz mu ? ” diye sordu. “Hayır” dedik.”Ordu muhtıra verdi!” dedi.
    Ben 1960’ta (Ankara Fen Fakültesi’nde) bir üniversite öğrencisi iken 27 Mayıs’ı yaşamış bir kişi olarak kafam karışmıştı,ama o anda renk verememiştim.Belki biraz ümitlenmiş bile olabilirim-ordumuza duyduğum saygı nedeniyle olsa gerek…Sonrası çok güzel özetlediğiniz gibi gelişti ve öylece izleyen süreçte bu günlere geldik. Ömrümüz “Ne olacak bu memleketin hali?” diye sormakla geçiyor.Ama her zaman bir şekilde aydınlığa kavuşacağımızı umdum.Şimdide öyleyim.Bu kısa yanıt ya da yorum yazımı bir şiirle kapatıyorum (Yazarını bilmiyorum,kendisinden özür diliyorum).Size ve çevrimde olanlara en iyi dilekler, ve sevgiler sunuyorum. A.Nihat Bozcuk.

    “Ah ne kahraman,ne cesur,
    Ne güzel çocuklardık,
    Her yeni günü ümitle,
    Nasıl da kucaklardık…

    Ah kaldırımlar biliyor,
    Bir devir muhteşemdik.
    Güz güneşinden hüzünlü,
    İlk yazdan şendik.”

  3. Ben Türk Halkı’nın büyük çoğunluğunu genelde suçlamam. Ben kendini aydın sayan gerçekte paraya ve makama tapan ilkesizlere kızarım. Ben cahillere kızmam. Ben genelde yarı cahillere kızarım. Ben umudunu yitirenlere kızarım. Bu Vatan benim. Bu topraklar benim. Bu cennet vatanın her şeyi benim. Ben bunlara sahip çıkmayanlara kızarım. Sayın Ahmet Saltık, birikimi, inancı ve yüreği ile beni etkileyen aydınlarımızdan biri. Örgütlenmemiş beyinler değerlerini aydınlığa çeviremezler. Zaten en büyük sorunda bu. Vatansever aydınlar güçlerini birleştiremedikleri sürece kişisel çabaların başarıya ulaşması mümkün değil. O nedenledir ki Atatürk’ten sonra zulüm hakim oldu. Çünkü kötüler birleşti; iyiler seyretti…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir