Etiket arşivi: Doç. Dr. Bahriye ÜÇOK

Kurtuluşun İlk Adımı 19 Mayıs 1919; 103. Yılında ADD 33 Yaşında!

Kurtuluşun İlk Adımı
19 Mayıs 1919; 103. Yılında

ADD 33 Yaşında!

Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın, 3 yıl 3 ay 22 gün süren kutlu yürüyüşünün 19 Mayıs 1919’da Samsun Limanı’nda atılan İLK ADIM’ının 103. yıldönümünü kutluyoruz. 

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

103 yıl sonra yine iç ve dış sorunlarla boğuşuyoruz. Yine emperyalizm boğazımıza çökmüş, ülkemizi bölmek için oyun üzerine oyun kuruyor. Yine karanlık güçler ve hain işbirlikçileri iş başında. Üstelik günümüz koşullarının yarattığı, sayıları milyonları bulan ve demografik yapımızı tarumar eden geçici (!) sığınmacılar ve benzeri başka sorunlarımız da var. 1919’un karanlık tablosundan farklı olarak, güzel yurdumuz bir silahlı işgal altında değil tabii, ama kimi zihinlerin işgal edildiği gün gibi ortada.

Bütün bu olumsuzluklara karşın;

  • Yüz yıl önce Ulusal Kurtuluş Savaşını zafere ulaştıran, Cumhuriyeti kuran, Aydınlanma Devrimleri ile Ulusumuza çağ atlatan Mustafa Kemal Atatürk’ün rehberliği gibi,
  • Türk Ulusu’nun bağımsızlık tutkusu, Laik Cumhuriyet ve demokrasiye bağlılığı gibi,
  • 103 yıl önceye göre çok daha eğitimli ve zengin (nitelikli) insan kaynağımız gibi,
  • Milli Mücadeledeki cesaret ve kararlılıklarını sürdüren kahraman kadınlarımız ve her yaştan gençlerimiz gibi,
  • Kemalist düşünceyi ve Cumhuriyet değerlerini yeniden halkımıza ulaştıran, deneyimli, eğitimli, gözü pek devrimci kadrolara sahip, ülke sathına yayılmış ve
  • 33 yıl önce bugün kurulmuş ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ gibi

ufkumuzu aydınlatan, umudumuzu yükselten, Ulusumuzu yüreklendiren çok önemli değerlerimiz var.

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi (AS: silah bıraktırma) sonrası, 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa, Boğaz’a demirlemiş emperyalist donanmasını gördüğünde -Ulusuna duyduğu güvenle- “Geldikleri gibi giderler” demiş ve asla terk etmediği bu inançla İstanbul’da geçirdiği 6 ay boyunca kafasında kurguladığı zaferin planlarını ilmek ilmek örmüş, kendisini hayalci bulanlara karşın Bandırma vapuruna binme cesaretini gösteren 18 adsız kahramanla Samsun’dan başlayarak Türk Milleti’ni ayağa kaldırmıştı. (AS: 3 yurtsever Hekim idi!)

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Geldikleri gibi giderler” sözü, işgalcilerin kendiliklerinden gidecekleri hayaline değil, akıl ve bilim temelli YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM şiarına (AS: ilkesine) dayanıyordu.

Amasya Genelgesinden Erzurum Kongresine, Sivas Kongresinden, Büyük Millet Meclisi’ne, Birinci ve İkinci İnönü zaferlerinden Sakarya ve Dumlupınar’a, İzmir rıhtımından Mudanya’ya, Lozan’a, Montrö ve Hatay’a kadar hep ANTİEMPERYALİST ve TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE hedefli KEMALİST İDEOLOJİ izlenecekti.

Bu tarihin en haklı, en ahlâklı ve en namuslu mücadelesini veren Kuvayı Milliyecilerin önü, emperyalist işgalciler kadar, Osmanlı Sarayı’nın Vahdettinleri, Damat Feritleri, Ali Kemalleri, Kuvayı İnzibatiyecileri, Anzavur Ahmet çeteleri ile gerici isyancılar ve emperyalizmin kadim işbirlikçileri dinci yapılanmalar tarafından da kesilmek istendi. Tıpkı bugün ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’nin önünün kesilmek istenmesi gibi. Tıpkı Kurucu Genel Başkanımız Prof. Dr. Muammer Aksoy’un Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurduktan 8,5 ay sonra katledilmesi gibi. Tıpkı kurucumuz Doç. Dr. Bahriye Üçok’un, Genel Başkan Yardımcımız Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın paramparça edilmeleri, Genel Başkanımız Şener Eruygur ve pek çok yöneticimizin iktidar destekli FETÖ kumpas davaları ile zindana atılmaları gibi…

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için, Toros dağlarında, Istrancalarda, Kaçkarlarda, Antep’te, Ege’de yanan çoban ateşleri umut ışığı olmuş, yurdun her köşesinde kurulan Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleri ile Kuvayı Milliye örgütleri O’nun milletin azim ve kararını harekete geçirme çabasına omuz vermede halka önderlik etmişti. Günümüzde de ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ, Mustafa Kemal’in Askeri olan on binlerce üyesi ve bugünün Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olma bilinci ile Atatürk’ün 20 Ekim 1927 günü GENÇLİĞE HİTABE’si ile verdiği görevinin başında, Milletinin hizmetindedir.

103 yıl önce güneş bir 19 Mayıs sabahı Samsun’dan doğmuştu.

O GÜNEŞ YENİDEN DOĞACAK, inanıyoruz.

Çünkü; Ulusumuza güveniyoruz. Çünkü Türk Ulusu “Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile,
âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” 
diyen o büyük devrimciyi
hiç yanıltmadı, yine yanıltmayacaktır.

19 Mayıs 1919’da Samsun’dan yola çıkan Mustafa Kemal Paşa ile dava ve silah arkadaşlarını, Türkiye Cumhuriyeti’ne kanları ve canlarıyla yaşam veren Kemalist Devrimcileri şükran ve saygıyla anarken;

  • ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİMİZ’in kurucularını ve ödenemez emekleri ile bugüne ulaştıran yüz binlerce Atatürkçüyü minnetle yad ediyor, yaşamlarını sürdürenlere sağlık ve esenlik diliyoruz.

Atatürkçü Düşünce Derneği olarak;

  • KEMALİZM’in namus sesini bir SİS ÇANI gibi yurdumuz semalarına asma
  • Ve yeniden Atatürk Cumhuriyeti’ne ulaşma azim ve kararımızı yineliyor,

Aziz Milletimizin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyoruz.

Saygılarımızla…

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL MERKEZİ
===========================================
Dostlar,

Yukarıdaki iletiyi biz de bütünüyle (“aynen” yerine) benimsiyor ve paylaşıyoruz.

Değerli meslektaşımız, ADD Genel Başkanı Sayın Dr. M. Hüsnü Bozkurt ve çalışma arkadaşlarını, ölçüsüz özverileri, kısa sürede ulaştıkları somut ve büyük başarı nedeniyle içtenlikle kutluyoruz. Bundan sonraki hizmetleri için de gönülden destekliyoruz.

Ulusumuzun da ADD’yi bu tarihsel – ulusal savaşımında gereğince ve yeterince destekleyeceğini umuyor ve çok kıdemli bir ADD üyesi / neferi olarak bu çağrıyı bir de biz yapıyoruz.

Çalışmaları ve nasıl destek olabileceğinizi görmek için lütfen ADD web sitesini ziyaret ediniz :

www.add.org.tr..

Üye olmak, bağış yapmak, burs vermek, duyuruları – yazıları…. paylaşmak için…

CIA Ankara istasyon Şefi Graham Fuller, 2008’de Türkçeye çevrilen “Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabından : (Bu tweet iletimiz 32 bini aşkın insan tarafından okundu..)

  • “Türkler Kemalizmi terkedip ılımlı İslamı benimsemeli. Ilımlı İslam Kemalizmi silme amaçlı karşıdevrim ve karşısında Türk ordusu ile ulusalcı aydınlar; tasfiye edilmeleri gerek”

ADD saflarında ULUSAL BİRLİK dışında kurtuluş var mı??
Batı emperyalizmi Sevr‘i çöpe atmadı…
Vargücüyle uygulamaya çalışıyor, gecikmeyle de olsa.
***
Güncelliği nedeniyle buraya ekleyelim :

Eğer Atatürk Havaalanını pistlerini kırarak ranta açmak / yağmalamak VATAN HAİNLİĞİ değil ise, başka hiçbir şey değildir!
Bu işi yapanlar gerçekten vatan haini değil iseler, bunu kanıtlamak için derhal yıkımı durdursun!

Sevgi ve saygı ile. 21 Mayıs 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
ADD Bilim Kurulu 2. Başkanı, 30 yıllık üye / nefer
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

‘Al Anne Bombanı Getirdim!’

‘Al Anne Bombanı Getirdim!’

Ayşegül ÇAKMAK
https://www.haberekranda.com/2020/05/09/al-anne-bombani-getirdim/, 10 Mays 2020

Kumrular gibi koklaşan bir aşkın çocuğu o. Adı Kumru…

Babasını 1988’de kaybetti. Annesiyle birlikte yapayalnız kaldı Kumru. Babasının ölümü öğretmen olan annesini çok etkiledi. İcabında çabuk sinirlenen bir insan olmuştu. Çalışkan, zeki ve otoriter bir anne…

Tarih 5 Ekim…

Kumru, akşam saatlerinde annesiyle birlikte gittikleri yerden eve döndü. Kapıda asılı Ekspres Kargo’dan gelen ve üzerinde ‘kargonuzu gelip alın’ yazan ihbarnameyi gördü.

Annesi çok telaşlandı. ‘Kim yolladı?’, ‘Ne yolladı?’ sorularını arka arkaya sıraladı.

Kumru, annesine ‘merak etme ben yarın gider alırım’ dedi ve dalga geçerek de ‘Belki de bombadır’ diye ekledi…

Kumru, 6 Ekim Cumartesi günü Ankara Çankaya’daki evinden çıktı. Kuzgun sokaktaki kargo şirketine gitti. Annesini çok telaşlandıran paketi alıp eve dönecekti.

Arabasını park etti. Kargo şirketine girdi. İhbarnameyi görevliye uzattı. Beklemeye başladı.

Koliyi imzalayarak aldı. Yırtık olan pakette iki kitap gördü. Arabasına döndü. Paketi yan koltuğa bıraktı. Arabasını çalıştırıp eve doğru yola çıktı.

Eve girdi. Girişte bulunan mermerin üzerine paketi bıraktı. ‘Bomba imha’ konusunda eğitimli annesine, ‘Bombanı getirdim’ diye seslendi.

Annesi üst kattan aşağıya indi. Paketi aldı. Yırtık olan yerden baktı. ‘Kitapmış, bomba değilmiş’ dedi.

Kumru, ‘E herhalde. Yani… Ne olacaktı? Şaka yaptım’ yanıtını verdi.

Annesi makası eline aldı. Paketin ipini kesti. Paketi açamayınca yan yana olduğu kızı Kumru’ya ‘Biraz zor açılıyor. Bunun içinde bir şey mi var, nedir? Yine de sen benden uzak dur. Ben bunu dışarıda açayım’ diyerek Kumru’yu uzaklaştırdı. Merdivenlerden çıktı.

Bu konuşmaların geçtiği esnada evde bir işçi de banyoda çalışıyordu. Şofbeni tamir ediyordu.

Kumru, banyoya doğru gidiyordu ki…

Büyük bir patlama sesi duyuldu.

Annesinden ayrılalı 30 saniye bile olmamıştı. Korkmuştu.

Banyodaki şofbene baktı. Yerinde duruyordu. İşçi, donup kalmıştı. Hızla yukarıya çıktı. Her yer toz duman ve cam kırıkları…

Duman insan boyu seviyesinde. Göz gözü görmüyordu.

Kumru, ‘anne, anne’ diye seslendi. Ses yoktu.

Dumanlar dağıldığında annesini yerde yatarken gördü. Sol kolu başının altından geçmiş, havada duruyordu. Ama ucunda eli yoktu. Donup kaldı.

Hastaneye kaldırılırken, sadece eli değil, iki bacağı ve bir kolunun koptuğu, gözünün de yerinde olmadığı fark edildi. Kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

Türkiye’de suikaste kurban giden ‘İLK ANNE’ olarak kayıtlara geçti. Aynı zamanda, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk kadın öğretim üyesiydi.

Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Ortaçağ ve Türk-İslam Tarihi Bölümü’nde aldığı eğitimin yanı sıra, Devlet Konservatuarı Opera Bölümü’nü de tamamlamış, iki fakülteden de mezun olmuştu.

Tarihçi, siyaset bilimci ve politikacıydı… 1990’da İslami bir terör örgütü tarafından üstlenilen bombalı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Adı Doç.Dr. Bahriye Üçok’tu. Anneydi… “Sen benden uzak dur “ diyerek her anne gibi evladını korumak istemişti. Öyle de yaptı.

Kızı o saldırıdan sonra evlenmedi. Anne olamadı, annesinin ateşiyle yandı,”bombayı anneme kendi ellerimle verdim insan her şeye alışıyor ama bu olaya alışmam mümkün değil”diyerek yürekleri burktu. Hayatı hiçbir zaman eskisi gibi olmadı.

Cennete uğurlanan tüm ANNELERİN önünde saygıyla eğiliyor,

fedakar ve cefakar bütün ANNELERİN ve ANNE adaylarının

ANNELER GÜNÜ’nü kutluyorum…

Diyanet’e kınama…


DHA Açıklamam             :

DİN İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı’nın, ilişki ile gebeliğin olanaklı olmadığı durumlarda başvurulan ’Taşıyıcı anneliğin’ İslam dini açısından uygun olmadığını;
nikahlı olmayan kişiler arasında başlayıp sonuçlanmayan tüp bebek uygulamasının, insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle
caiz olmadığını açıklaması üzerine;

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Ayşegül Akbay YARPUZLU şu açıklamayı yaptı;

Taşıyıcı annelik, tıbbi bir uygulama olarak, tüm dünyada yaygın ve iyi bilinen
bir üreme tekniğidir. Uygulandığı durumlar, yumurtalık, rahim ya da üreme yolları cerrahi müdahele ile çıkarılmış ya da aldığı çeşitli tedaviler yüzünden gebe kalması sakıncalı ve hatta; 
frajil-X sendromu gibi, dişiden kaynaklanan genetik bozukluklar gibi üreme sorunlarında olduğu gibi, baba adayı ile cinsel birliktelik yaşayan ancak fizyolojik gebelik seçimini tercih etmeyen kişilerin ve hatta eşcinsel çiftlerin tercihiyle de olabilmektedir.

Bugün bilim dünyası, bırakınız taşıyıcı anneliği, yapay rahim ile türler arası gebeliği tartışmaktadır.

Bireylerin, cinsel yaşamları, cinsel tercihleri, zevkleri ve kararları, tümüyle bireysel seçim ve tercihleri ve aynı zamanda özel yaşamlarıdır. Geleneksel sosyal baskılara aykırı olsa bile, herkes seks ve üreme konusunda yöntem ve sonuç kararını kendi bilinç ve tercihiyle verir.

Diyanetin, bilimsel anlamda çağı ve güncel tıbbi uygulamaların teknik ve kişisel
etik boyutlarını derinlemesine takdir etmesini beklemiyorum. Ancak, böyle bir
rutin uygulama için, engelleyici fetva verilmesi de son derece hatalı bir yanlış yönlendirmedir. Umarım, yaptıkları hatayı toplumun geleceği adına geri alabilirler.

Yapılan açıklamayı, cinsel özgürlükler, bilinçli ve karşılıklı rızaya dayanan
çoklu beraberlikler ve farklı cinsel tercihlere saygı ve nihayet üreme teknolojilerinin geleceği adına kınıyorum.’

24.03.2015, Ankara

================================

Dostlar,

Yukarıdaki açıklamaya biz de katılıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu ne yazık ki, hep yapageldiği gibi
gene bir bilimsel ilerlemeye, uygulamaya kerameti kendinden menkul akıl ve bilim dışı anlaşılmaz gerekçelerle karşı çıkıyor..

Dinin işlevi bu mudur?
Bilimin insanların sorunlarına çözüm üretmesine karşı çıkmak mıdır?
Diyanet gene safsata üretmeyi sürdürüyor..
Rahmetli Prof. İlhan Arsel, yaşamı boyunca bu uyarıyı yaptı durdu..
O’na ülkesinde yaşama hakkı tanımadılar.. Çok uzun yıllar ABD’de yaşamak zorunda kaldı ve çok değerli yapıtlarını – kitaplarını ne yazık ki orada yazabildi,
orada vatana özlem içinde öldü.. Bu zulme kimin hakkı olabilirdi?
Din adına kimi din baronları O’nu (Prof. İlhan Arsel’i) aforoz ettiler adeta..

Turan Dursun‘un bu olanağı yoktu, dinci yobazlar alçakça katlettiler O’nu..
Çünkü sorguluyordu gerçek dini!
Safsata ve hurafelerden ayırmaya çalışarak gerçek dinbilgini olma çabasındadydı.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Bahriye ÜÇOK da
türbana karşı olduğu için dinci yobazlarca alçakça katledildi..

Dincilerin safsatalarını, yobazlıklarını, hurafelerini eleştirmek zinhar yasak.
Sorgulamak mekruh ve günah-ı kebir..
Sormadan – düşünmeden itaat et, iman et, biat et… denilmekte.
Din değil, dinciler araya girmekte yalın kılıçlarını çekerek..
Dinciler, saltanatlarının sorgulanmasından fena halde rahatsız..
Kilisenin başına geleni biliyorlar.. Ama çare yok..
İslam dini de reformunu yapacak, hurafelerden arınacak ve
laik – seküler düzende kendine verilen uhrevi konuma razı olacak..
Gönüllerde – vicdanlarda yaşanacak, kamusal alana asla müdahale edemeyecek.

DİB’nın artık kaldırılması gerek..
Ne arıyor laik – seküler bir ülkede kamu örgütlenmesi içinde??
DİB Anayasa’nın 24. maddesini apaçık çiğnemeyi pervasızca sürdürüyor..

Unutulmasın; DİB, kendiliğinden fetva verme – üretme makamı değildir..
Sorulursa “görüş” belirtir, işte o denli.
Bu bildirme salt “görüş” niteliğindedir, asla bağlayıcı “fetva” değildir.
Bir kez daha görülüyor DİB’in artık oyalanmadan kaldırılma gerekçesi..

Bilim dünyası “kiralık rahim / anne” konusunu 30 yıldır konuşuyor, uyguluyor..
Kilisenin gıkı çıkmıyor.. Bizim DİB’e ne oluyor Allahaşkına?

Büyük Atatürk‘ün sözlerini kulağımıza küpe etmeliyiz :

  • “Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin
    bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın çıkarına uygundur; biliniz ki o bizim dinimize uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin çıkarına, İslamın çıkarına uygunsa kimseye sormayın. O şey dinseldir.
    Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı,
    son din olmazdı.” (1923, Atatürk’ün S.D. 2, s. 127)

Sevgi ve saygı ile.
30.03.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Dil Derneği 27 Yaşında!

 

Dil Derneği 27 Yaşında!

Dil_dernegi

 

 

 

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Dil Derneği, kuruluşunun 27. yılını kutlayacak..

Cumhuriyet Gazetesi’nin Kültür Merkezinde..
Bu Cumartesi, 26 Nisan 2014 günü saat 14:00 sonrası..

Bilindiği gibi Yüce ATATÜRK‘ümüzün en önemli kalıtlarından olan
Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu 12 Eylül’ün faşist darbecilerince kapatılmıştı. Yerine bir devlet dairesi olarak
Atatürk KültürDil ve Tarih Yüksek Kurumu oluşturulmuştu.
Bu kurumun da neleri yaptığını ya da yap(a)madığını son 30 yılda yaşayarak gördük.

Oysa ATATÜRK, bu 2 kurumu Dernek statüsünde, bürokrasinin dışında özerk olarak yapılandırmış ve gerekli akçal (mali) kaynakları da kendi cebinden sağlamıştı.
Anadolu halkının, Osmanlı’nın 600 yıldır gaspettiği özgürlüğünü geri kazanması ve tarihsel – kültürel özüne dönebilmesi için dil ve tarih çalışmalarını yaşamsal önemde buluyordu. Darbeciler ya da akıl hocaları da herhalde bu stratejik işlevin ayırdında idiler ki; caaanım kurumları tasfiye ettiler ve Dil ve Tarih araştırmalarını engellediler.

İşte Dil Derneği, bu olup bitenleri gören yurtsever aydınlarca 27 yıl önce oluşturuldu (liste aşağıdadır..) Bu 34 devrimci aydının bir bölümü bizim hekim meslektaşlarımızdır.
Kendilerini şükranla anıyoruz..

Dil Derneği1982 Anayasası ile Türk Dil Kurumu özerk bir kurum olmaktan çıkarılıp hükümete bağlı bir birim durumuna getirilince, dilde özleştirme yanlılarının kurum dışında kalması üzerine, 22.4.1987‘de kuruldu. Dernek, Bakanlar Kurulu’nun 24.7.2002 günlü 2002-4812 sayılı kararıyla kamu yararına çalışan derneklerden sayıldı.

Duyuru posteri aşağıdadır.
Dilsever Atatürk Devrimcilerini bekleriz..

Sevgi ve saygı ile.
25 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Dil Derneği Kurucuları     : Dr. Haldun Özen, Sevgi Özel, Ali Püsküllüoğlu,
Prof. Dr. Cevat Geray, Beşir Göğüş, Mustafa Ekmekçi, Attila Göktürk, Prof. Dr. Aydın Köksal, Tahsin Saraç, Orhan Asena, Talip Apaydın, Refet Erim, Ali Dündar, Salim Şengil, Adnan Özyalçıner, Prof. Dr. Necip Bilge, Ahmet Maruf Buzcugil, Ali Rıza Önder, Prof. Dr. Türker Alkan, Doç. Dr. Bahriye Üçok, Prof. Dr. Coşkun Üçok, Prof. Dr. Cahit Talas, Prof. Dr. Bahri Savcı, Gülten Akın, Prof. Dr. Tahir Hatiboğlu, S. Suphi Karaman, Mehmet Aydın, Berin Taşan, İskender Özturanlı, Yılmaz Dağdeviren, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Ahmet Yıldız, Prof. Dr. Metin Özek, Yahya Kanbolat

Türban – Peçe Ve Kara Çarşaf Üstüne!


Türban, Peçe Ve Kara Çarşaf Üstüne!

Turkkaya_Ataov_Portresi_Ataturk'lu

 

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

 

 

Birkaç yıl önce, kimilerimizde “aman, Malezya gibi olmayalım!” kaygısı vardı. İşittiğimize göre, o Müslüman ülkede sokaklar sıkma-başlı hanımlardan geçilmiyormuş. Subay adlarının başında da oldukça sık (“Hacı Albay, Hacı General” gibilerden) “Hacı” eklemesi bulunduğu savı dolaşıyordu. Ancak,
ben Malezya’ya uluslararası bir toplantı nedeniyle gittim. Söylendiği gibi çıkmadı. Şimdi, bizim sokaklarımızda daha fazla türbanlılar dolaşıyor. Ankara’ya yakın bir Orta Anadolu üniversitesinde iki yıl önce bir konuşmam oldu; toplantı salonu türban defilesi gibiydi; dışarıda okul yerleşkesi de öyle…

Sözü gene Malezya’ya getireyim. Önce, Malezya’nın ancak %60’ı Müslüman; %20’ye yakını Budist, %10’a yakını Hıristiyan ve yaklaşık %6’sı da Hindu. Üniversitedeki konuşmalarda dinleyiciler arasında türbanlılar da vardı,
başı açıklar da. Söz alan hanımlar, özellikle başı açık olanlar, iyi birikimli,
bilimsel konuşmalar yaptılar. Benim tebliğimin bütünü, hiç değişikliğe uğramadan, hem orada, hem Viyana’da kitap biçiminde basıldı…

Biz kendimize bakalım. Türban 2000’den önce ilk ortaya çıkıp üniversite kapılarını zorlamağa başladığında, benim Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bir dersime sıkma-başlı iki öğrenci de girmiş, sağ yanda en ön sırada yan yana oturmuşlardı. Bu konu bir yasa, yönetmelik, fakülte kararı konusu olduğundan, ben hiçbir müdahalede bulunmadım. Ancak, dersler Haziran sonu ve Temmuz başına sarkınca, ben de sınıfa ceketsiz ve kısa kollu gömlekle girmek zorunda kaldım. Ne var ki, yalnız iki hanım kız tepeden tırnağa örtülüydüler. Ankara’nın bilinen yaz sıcağında, üstlerinde gri pardösü, bileklerine değin uzanan kolluklar ve ayaklarında kalınca siyah çoraplar eksik değildi. Bu ikisinden biri birden bayıldı. O sıcakta böylesine giyimin sonu ancak bu olabilirdi. Olayı kısa keseyim, bu ‘dini bütün’ öğrenciyi iki kız ve bir erkek arkadaşın eşliğinde
kendi aracımla hemen üniversite hastahanesine götürdüm.
Ancak orada doktorun odasında ayılabildi.

Bu vesileyle çevreme şunları söylediğimi anımsıyorum: Afrika’da Sudan, Kenya ve Nijerya gibi bu anakaranın en sıcak ülkelerine gittim. Oralarda kalabalık Müslüman halklar da var. Örneğin, yaklaşık 170 milyonluk Nijerya’nın (daha çok kuzey) yarısı Müslüman. Başkent üniversitesinde halka açık konuşmam da oldu. Okul yerleşkesinde başı açık kadın heykelleri de vardı. Özellikle kız öğrenciler
o sıcakta (ister istemez, diyelim) oldukça açık giyiniyorlardı. Halk oyunları
prova ve gösterilerini de izledim. Kimilerinin göğüsleri bile açıktı.
Kapanmasalar, Ankara’daki öğrencimiz gibi, en azından düşüp bayılacaklardı. Giysinin iklimle kuşkusuz bağlantısı var.

Sözü genelde İslâm’a ve kapanmaya getirelim. Kimi sözcülerimiz yurt içinde ve dışında Türkiye’de kadının saçını kapama hakkını elde ederek özgürlüğe kavuştuğunu ileri sürdüler. Hiç değilse, güvenilir bir ansiklopedide “Kadın Hakları” maddesine bir baksınlar; konunun tarihsel geçmiş ve kapsam yönlerinden ne denli zengin olduğunu biraz olsun anlasınlar.

Şu genelleme haksız sayılmaz:

İnsanlığın yarısı olan kadınların geri kalmışlığının genelde Müslüman toplumlarda görülmesinin akılcı bir anlatımı olmalıdır. ABD’de bir kadının henüz başkan ya da başkan yardımcısı seçilmediği doğru, ama İslâm dünyasında yadsınamayacak geriliğe çıkar yol arayanlar az değil. Ancak, kimi İslâmcı ulema “kadın haklarını” bir Batı düşüncesi, bu yoldan da İslâm-dışı olarak kabul eder. Eski Türklerde kadının seçkin yeri gibi istisnaları şimdilik bir yana koyalım.
Öte yandan, kadını erkeğe (kavuşturan değil ama) yakınlaştıran ilk düşünce İslâm’daydı. Bunun altını önemle çizmek istiyorum. “Bilgisizlik çağı” anlamında “Cahiliyye” denilen İslâm-öncesi Arabistan’da kızların canlı gömüldükleri bile oluyordu. Boşanma, miras, mülk hakları yoktu. İslâm bilgi edinmeyi iki cins için (külli muslimin ve muslimatin) gerekli gördü. Peygamber’in zamanında kadınlar da onunla birlikte savaştılar; Uhud’da Peygamber’in yaşamını bir kadın kurtarmıştı; Anadolu kadını da mermi taşıdı ve savaştı. Peygamber, Cemile adlı bir kadının, kocasının itirazına karşın, boşanmasını onaylamıştı. Ama Mısır Meclisi bu yönde yasa sunan Mubarek’in aynı tavrına 2010’da karşı çıktı. Eşinden tokat yiyen kadın Peygamber’e danışınca, yanıtı “İzhabi vas iktasi (Sen de ona vur).”

İslâm’ın başlangıcında başı ve yüzü kapama diye bir şey yoktu.
Hele Suudîlerde “abaya”yı ve İran’da da “çadır”ı Kur’an’da boşuna aramayalım.

Kara çarşaf ortasında yalnız iki gözün görünmesi de cahilce bir komedidir.

Günümüzde kölelik olmadığından, onu köleden ayıracak baş sarmasına
gerek yok. Müslüman kadın siyahlara bürünmeden önce mahalle imamının değil, Kur’an’ın ne dediğini bilsin. Müslüman kadının önündeki engeller yanlış
din eğitimi, haklarından habersizlik, erkek dayatması, yoksulluk ve düşük
okur-yazarlıktır. Keşmir’de sözde Müslüman erkek yüzünü ve başını kapamayan kadına asit atıyor. Bizdekinin tersine, Kuveyt’te Meclise (daha yeni) seçilen kadınlar peçe ve türbanı reddettiğinde dışarı çıkarılınca, davayı
Yüce Mahkemede kazandılar. Şeriat’taki donukluk ilerisi için pusula olamaz. Kadını İslâm adına geride tutan Şeriat’ı “Tanrı buyruğu” sanan bilgisiz ulemadır. Bu yakıştırmanın aldatmaca olduğunu bilen erkekler de kendi buyurganlıklarını tehlikeye atmamak için susup otururlar.

Kimileri kendi çıkarlarına uygun hadislere, yani Peygambere atfedilen sözlere onay verdiler. Oysa, Kur’an ile hadis iki ayrı dünya gibidir.

İmam Buharî 600.000’den fazla hadis toplamıştı.

Büyük çoğunluğu “rivayet” ya da şunun bunun uydurmasıydı. Peygamber ve Ebubekir onların toplanmasını bile yasaklamışlardı. İslâm’da “kadın hukuku” denen kavramın yaşı en az bin yıldır. Şimdi, 2014’teyiz. Atatürk Türkiye’si kadına oy hakkını Fransa, İtalya ve İsviçre’den önce tanıdı. Hintli ozan
M. İkbal’e göre de, İslâm’da reform yapmış olan yalnız Türkiye’dir.

Kadını ikinci sınıf yurttaş yapıp erkeğin (Mümtaz Ali Han’ın deyimiyle) “sahte üstünlüğü”ne (cuti fazilet) teslim eden Kur’an ya da İslâm değil, erkek ağırlıklı Orta Çağ ortamının yanlış yorumlarıydı. Hiçbir İslâm kuramı ya da Kur’an ayeti tek başına, ayrıca dönemin alışkanlıkları, önyargıları ve özel koşulları dışında ele alınmamalıdır. Örneğin, birden fazla evlilik Uhud’da erkeklerin onda-biri şehit olup dullar ve yetimler çoğalınca, gündeme geçici olarak geldi. İslâm’a çağdaş yorum getirmek isteyenler değişen koşulları dikkate aldılar. Örneğin “Hukuk-u Nisvan” yazarı Seyyid Ahmed Han ve “Fıkh el-Kur’an”ı yazan Ömer Ahmet Osmani, ABD’de Kur’an’ı feminist gözle çeviren Lâle Bahtiyar ve Faslı Fatima Mernissi ile Emine Vudud gibi.

  • İslâm’ı bugün kadın açısından yorumlayan kadın-erkek uzmanlara gereksinim var. 

Yoksa gelecek Orta Çağ’ın feodal ve erkekçi önyargılarıyla geriye gidiş olur.

İslâm’ın yalnız geçerli inançlarına bağlı kalmak isteyen Doç Dr. Bahriye Üçok’u öldüren bomba bu dinin kalıcılığına ve çağdaşlaşmasına da atılmış demekti.

Orta Çağ’ın güçlenen İslâm devleti yeni topraklara girdikçe, Roma, Bizans ve Sasani imparatorluklarının eski adetleri de Müslüman topluluğa eklendi. Zaten, Arab’ın kabile inancında kadın “nakıs-ul akl”, yani aklı kıttı. Irak, İran, Mısır ve İspanya’daki “fukaha” farklı tellerden çaldılar. Kadın hele Emevî iktidarında haklarını yitirdi, eve kapatıldı, camiye gitmesi bile sorun oldu. Orta Çağ’da kölelik bile yasal ya da töreldi. Ulema kör “taklid”i geliştirdi, yeni düşünce kapısını açan “içtihad”ı yasakladı. Oysa, “adalet” çok önemli bir Müslüman ilkesidir. “Hanımlar evimizin gururudur” deyip onları eve hapsetmek, ilk çıktığında bir devrim olan ve ileriye dönük olması gereken İslâm’la bağdaşmaz. Bugünün kimi uleması da
Orta Çağ kafasının uydurduğu, içinde “Cahiliyye” döneminin alışkanlıklarını barındıran çarpık bir Müslüman dünyasında yaşıyor; günümüz Taliban’ı ve benzerleri de öyle.

Eski düzen savunucularının kendilerine özgü stratejileri var: siyasal iktidarı ele geçirmek, dini kendilerine göre yorumlamak, dini siyasetin aracı yapmak, siyasal yapılanmayı onun çevresinde kurmak, dini kazançlı işlerin dağıtımında kullanmak, basın ve üniversiteler gibi entelektüel kaynakları bu stratejinin desteğine almak ve bir zamanların devrimi olan dini bu kez birilerinin yararına geriye götürmek.
Böyle bir yaklaşımla Kur’an’ın amaçları arasında dağlar kadar fark vardır.

İslâm’ı dikkate almak isteyenlerin,
onun çıkışında ve sonrasındaki tüm koşulları
gereği gibi değerlendirmeleri beklenir.