Koronavirüs’ün Altın Anahtarı

Koronavirüs’ün Altın Anahtarı

Ayşegül ÇAKMAK

https://www.haberekranda.com/2020/07/19/koronavirusun-altin-anahtari/ 19.07.2020

Elazığ doğumlu. Gakkoş yani.

Bilmeyenler için yazmak gerek…

Gakkoş; kardeş, ağabey, amca, kendini bilen yiğit, mert, delikanlı demektir.

İlk ve ortaokulu Gaziantep’te, liseyi ise Van’da okudu.

Van Lisesi’ni birincilikle bitirdi.

NATO bursunu birinci olarak kazandı. İngiltere’de dil eğitimi aldı.

Hacettepe Tıp Fakültesi’ne girdi. Halk Sağlığı Uzmanı oldu. Cüzzam Hastanesi’nde Başhekimlik yaptı.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümü’nü de bitirdi; hem Tıbbiyeli hem Mülkiyeli Türkiye’de tek kişi.

Sağlık Hukuku alanında da uzmanlaştı.

Gazetelerde tıbbi ve politik köşe yazdı.
****
Kimden mi söz ediyorum?

Prof. Dr. Ahmet Saltık’tan…

Gerçekte O’nu Korona salgını ile ekranlarda sıkça görmeye başladık. Gazetelerde de demeçlerini okuduk.

Kendisini izleyen ve okuyanlara, en yalın ve anlaşılır bir dille birikimlerini, bildiklerini, deneyimlerini bir Gakkoş edasıyla anlattı, paylaştı.

‘Gözünü budaktan, sözünü dudaktan‘ hiç esirgemedi. 

Doğru bildiği neyse yalnızca onu söyledi…

Kimi kez övüldü, kimi kez de eleştirildi.

Korona virüs nedir? diye sordum, çoğumuzun bilmediği;

-Virüs, bakterilerden çok daha basit yapıda boyutu 100 nanometre, bir mikronun onda biri, yani metrenin önce milyonda birini düşünelim, bunu da 10’a bölelim yani bir metrenin on milyonda biri diye yanıt verdi.

-Çıplak gözle görülmesi hayal ötesi. Mikroskopla, ışık mikroskobuyla bile göremiyoruz. Ancak, elektron mikroskobuyla görebiliyoruz diye ekledi.

Yani canlı diyemiyoruz, ölü diyemiyoruz; ancak insan hücresi içinde varlığı söz konusu.

-Koronavirüs Ailesi’nden olan bu virüs geçirdiği bir mutasyonla (=EVRİM ile!) çok hastalık yapabilir, çok yayılabilir… Çok öldürücü olma nitelikleri kazandı. Dünyada büyük bir hızla yayıldı.

Prof. Saltık’ın dediği gibi; Bu virüs, mutasyon (=EVRİM) geçirerek, hastalık yapma özelliği kazandı. Şimdilerde bir yandan da keşke tersine bir mutasyon (=EVRİM) geçirse de, hastalık yapma ve yayılma yeteneği azalsa diye umut ediyoruz!

  • Çözüm ise, bilimsel akılcılıktan ayrılmamakta…

Prof. Dr. Ahmet Saltık, “Türkiye’nin kurullara değil, kurumlara sahip olması gerek. Kurumlarımız olmadığı için ad hoc “kurul” oluşturuluyor; siyasetin güdümünde..”

“Öte yandan, Türkiye olarak bu virüse karşı bir ilaç ve aşı geliştirmemiz olanaklı değil. BSL4 düzeyinde viroloji laboratuvarımız yok. Bunun için de yeni Koronavirüs’e karşı aşı ve ilaç üretimi yapamıyoruz” diyerek acı bir gerçeği gözler önüne serdi.

Koronavirüs’ten ve ileride yaşanması olası olan bu tür salgınlar için, yönetimsel (idari) ve akçalı (mali) açıdan özerk, bilimsel olarak özgür, saydam kurumlara gereksinimimiz olduğuna dikkat çekti.

Yani, salgın hızlanıyor. Eldeki anti-viral ajanlar çok etkili değil. Aşı için bir güvence yok. Uzun yıllar aşı geliştirilemeyebilir. Bu hastalıkla birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekebilir. Virüs, tersine bir evrim (mutasyon!) geçirir, hastalık yapma yeteneği ya da doğada var olma yeteneği yok olursa dünyamızdan çekip gidebilir…

Maske konusunda da Prof. Ahmet Saltık, TSE’nin (Türk Standartları Enstitüsü) asgari maske standardı tanımlaması, üretilmesi, kullanılması ve denetlenmesinin koşul olduğunu söyledi.

Market ve AVM’lerde ise ‘Tek Yönlü Müşteri Trafiği’ uygulamasına geçilmesini önerdi.

  • Altın Anahtarın “İnsanlararası Koru(n)ma Uzaklığını 1.5 metre olarak tutmakolduğunu belirtti…

İşimiz kolay değil ama başarabiliriz…

Önce millet olarak birbirimize kenetlenmeliyiz, ardından da küresel işbirliğine gereksinimimiz var.
===================================

Dostlar,

Genç ve yetenekli yazar Sn. Ayşegül Çakmak‘a, değerbilir yazısı için teşekkür ederiz..

  • https://www.haberekranda.com

adresli sitede birbirinden değerli makaleler, haberlere yer vermekte..
Önceki gün bizimle de 35 dk. dolayında bir telefon söyleşisi yaptı.
Çözümledikten sonra onu da web sitesinde yayımlayacak
Biz de bekliyoruz heyecanla.

Sevgi ve saygı ile. 19 Temmuz 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Siyaset Bilimci – Kamu Yönetimi (Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

15 Temmuz’un ‘TRAVESTİ’ kahramanı!

15 Temmuz’un ‘TRAVESTİ’ kahramanı!

AYŞEGÜL ÇAKMAK
15 Temmuz 2020
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır.)
Abdullah, 17’sine gireli, henüz 17 gün olmuştu. O gece, Abdullah, Şamil ve Emir isimli iki kardeşi ve babasıyla beraber restoranda yemek yiyip, sohbet etti. Restorandan ayrılıp eve uğrayıp, diğer iki kardeşini annesine bırakan Abdullah, altıncı katta oturan annesine el salladı.

Otomobile binip babasıyla beraber Kısıklı’ya doğru yola çıktı.
Çok uzun bir zaman geçmemişti ki; Annenin telefonu çaldı.
Arayan kardeşiydi. Telaşlı bir ses tonuyla:
-Abla, eniştem kalp krizi geçirmiş. Bilgin olsun. Hangi hastanede olduğunu araştırıyorum. Dondu kaldı bir süre.
Sonra elinden düşen telefonu aldı, ısrarla aramaya başladı.
Cevap veren olmadı. Oğlu Abdullah’ı aradı…
Yanıt alamadı. Hem arıyor, hem de bağırıyordu…
-Hala kendini delikanlı sanıyorsun!
Şamil ve Emir ise ne yapacağını bilmeden bekliyordu.
Hazırlandı. Evden çıkmak istedi. Çocuklar ‘biz de geliyoruz’ dedi.
Durdu… Siz kalıyorsunuz dedi. Emir’in telefonu çaldı. Arayan bir kadındı…
-Babanızla, abiniz vurulmuş. Doğru mu?
O an her şey durdu. Atladığı gibi aracına yola koyuldu. Soluğu hastanede aldı.
Bir kan birikintisiyle karşılaştı. Üstünden atladı.
Hastane kan gölüne dönmüştü adeta.
Öyle ki; Doktor ve hemşirelerin, hasta bakıcıların bile ayakları kayıyor, kan pıhtılarının üzerine düşüyorlardı.
Tarih, 15 Temmuz 2016 Cuma idi… Vatan hainleri darbeye kalkıştı.

Eşi Erol OLÇOK ile oğlu Abdullah Tayyip OLÇOK’u 15 Temmuz’da şehit veren Nihal OLÇOK, bilinmeyen bir gerçeği, o hain gecede canını ortaya koyan bir travestinin yaptıklarını anlattı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın çalışma arkadaşı, AK Parti’nin kurulmasında büyük etkileri olan, partinin ismini, logosunu, sloganlarını bulan ve partinin kurumsal kimlik çalışmalarını hazırlayan Erol Olçok ile birlikte vatanı savunmak için Boğaz Köprüsü’ne giden oğlu Abdullah Tayyip şehit düştü.

O gece 251 vatandaşımızı kaybettik. 2194 kişi de yaralandı, gazi oldu.
2016’nın Aralık ayında hain saldırıda oğlunu ve eşini kaybeden Nihal Olçok’un telefonu çaldı. Kendisini arayan bir travestiydi…
Tanışmak istediğini, o geceyle ilgili anlatacakları olduğunu söyledi.
Nihal Olçok önce dinledi. Arayacağını söyleyip kapattı telefonu.
Bir kaç gün sonra kendisini arayan numarayı arayıp, buluşmak için randevulaştı.
İlk karşılaştıklarında gözüne çarpan B.’nin olaydan 5 ay geçmesine rağmen izlerini taşıdığı geçmeyen yaraları oldu. Sohbet, çok çok uzun sürdü. Nihal Olçok, dinledi.
Karşısında, dünyada yaşanan bütün kötülüklerin sorumlusu olarak kendisini gören birisi vardı. Acıyı insandan daha çok hisseden bir kişilik ve duygusal bir travesti.

O gece, hain saldırıyı yaşamış, kendine ait motosikletle kalkışmaya direnen dokuz vatandaşımızı defalarca gidip gelerek hastaneye yetiştirmiş bir travesti.
Ve o gün, yüreğe oturacak son sözü söyledi Nihal Olçok’a…

-O gece taşıdıklarımın içinde oğlunuz Abdullah’ın da olmasını isterdim.
Bu sözün üstüne ne söylene bilinir ki?
Nihal Olçok ile travesti B.’nin görüşmeleri devam etti.
Nihal Hanım ona Can, o ise Nihal Hanım’a Canan dedi…
Bilinmeyen, hiç duymadığımız bir tarihi gerçeği anlattı Nihal Hanım…
15 Temmuz hain saldırıya direnen ve hainlere karşı mücadele eden üçüncü bir cinsiyetin olduğu gerçeğini ifade etti. Bilmediğimiz bir anektod paylaştı…
Ve o tarihten bir süre sonra B. yani Can silikonlarını çıkarttırdı.
Erkek oldu. İstanbul’dan ayrıldı, Güney’e yerleşti…
Eşi ve evladını şehit veren, Gelecek Partisi’nin kurucuları arasında yer alan, bir taraftan da Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Nihal Olçok, Türkiye’ye kırgın olduğunu ifade etti.

Son söz olarak şunu söyledi: Abdullah öldü ama Can doğdu…
=======================================
Dostlar,

İyi güzel de, bu tablonun gerçek sorumluları kimler?
TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu Raporunu kimler, nasıl ne neden yok etti?
Hiçbir yerlerde yedeği yok mudur? Gün olur, gerçekler ortaya çıkar.

Ve “Bu olay bize Allahın bir lütfu” söyleminin yaman kodları da çözülür.
***

  • Son 4 yıldır 15 Temmuz gecesi baslayan, birkaç gün süren mide bulantısı yaşıyorum!
  • Kendimi Reichstag yangını içinde buluyorum, karabasanlardan kurtulamıyorum..Halbuki taa 27 Şubat 1933’te yaşanmış o senaryo, tarih ve arşivler unutmuyor!!??

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

19 Mayıs’ın SIRRI!

19 Mayıs’ın SIRRI!

İstanbul Beşiktaş’ta Yıldız Sarayı’na yakın olan Serencebey Mahallesi’ndeki bir konağın bahçesinde bir grup genç çocuklar, toplanmış spor yapıyorlardır.

Kimi güreşiyor, kimi jimnastik hareketleri yapıyor. Kimi de halter kaldırıyordur.

Birden konağın bahçesine polisler gelir, gençleri toplayıp Beşiktaş Karakolu’na götürürler.

İçlerinde askeri öğrencilerin de olduğu gençler, karakolun bir köşesinde korku ve şaşkınlıkla beklemeye başlarlar.

Bir polis memuru gelir…

‘Hakkınızda ihbar var. Konağın bahçesinde toplanıp ne yapıyordunuz?’ diye sorar.

Gençlerden Hüseyin Bereket, ‘spor yapıyorduk ‘ diye cevap verir.

Neyse ki; İş anlaşılmış, gençlerin futbol oynamadığı ortaya çıkmıştır.

Çünkü futbol oynamak yasaktır. Şeytan icadıdır futbol…

Seryaver Mehmet Paşa’nın araya girmesiyle de gençler sürgüne gönderilmekten kurtulmuşlardır.

Padişah affetmiştİr üstelik…

Ve hatta beden hareketleri yapmalarına izin bile verilmiştir.

Yıl 1902… Devir, Sultan 2. Abdülhamid devri;

Bırakın spor yapmayı iki kişi yan yana geldiği vakit kuşkuyla bakılır hafiyeler hemen saraya ihbar ederlerdi.

Sarayın desteğini alan gençler, 1903 Mart ayında Bereket Jimnastik Kulübü’nü kurarlar. Gençler kulübe araba ile gelip gittiklerinden halk, onlara ‘arabalılar takımı’ adını verir.

2. Meşrutiyet’e karşı çıkan yobazlar, İstanbul’ da ayaklanırlar.

İsyanı bastırmak için aralarında Mustafa Kemal’in de bulunduğu hareket ordusu, Selanik’ten yola çıkar.

Genç ve sporcu subaylar gericilerin ayaklanmasını bastırdıktan sonra Bereket Jimnastik Kulübü’ndeki gençlerle tanışırlar.

Ancak…

Devrimci subaylar bir teklifte bulunurlar.

Kulübün adı Beşiktaş Jimnastik Kulubü olsun. İşte BJK’nin kuruluşu ve ismi böyle doğmuştur.

Bitmedi…

Yüzbaşı Şeref BJK’nin eskrim takımının kaptanıydı. İstanbul işgal edilmiş, Mondros Ateşkes Antlaşması gereği Dolmabahçe’nin önünde Yüzbaşı Şeref 120 askeri ile birlikte silahlarını teslim etmişti.

Yüzbaşıya silahını teslim etmek çok ağır gelmiş, bunalıma girmişti.

Bir müddet sonra…

Yüzbaşı Şeref, Beşiktaş’ta bir balıkçı kahvesinde otururken yanına bir balıkçı gelir.

‘Ağam okumam yazmak yoktur, tekneme yazı yazar mısın?’  diye sorar…

Balıkçının elindeki  boyayı alır ve sorar: Teknenin adı ne?

Balıkçı, gülen gözlerle ‘Kardelen’ der.

Yüzbaşı Şeref Harp Okulunda öğrendiği  ‘hat’ ile Kardelen yazar.

Balıkçı çok beğenir… ‘Ağam sana bir borcum var’ der.

Morali bozuk olan Yüzbaşı Şeref divan kurulu üyesi olduğu Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne gider….

Kendisini işe yaramaz hissediyordur…

Adı gibi şerefiyle yaşamak istiyor ama çaresizdir…

Birden ayağa kalkar…

Tavan arasına sakladığı baba yadigarı tabancasını alır. Elinde kalan son mermiyi sürer, tabancayı şakağına dayar.

Tam sıkacakken Bahriye Subayı Ahmet Fetgeri odaya dalar.

‘Dur ne yapıyorsun?’ deyip, hemen silahı Yüzbaşı Şeref’in elinden kapar…

’Çaresizliğini anlıyorum ama umut Anadolu’dan doğuyor. Mustafa Kemal ve arkadaşları Samsun’a gittiler” der.

Birkaç dakika önce canına kıymak isteyen Yüzbaşı Şeref’in gözleri parlar.

İşittiği sözler, onu kendisine getirmiştir.

Arkadaşına sarılarak, ‘söz veriyorum tabancamdaki son mermiyi düşmana karşı kullanacağım’ der.

Kafaya koymuştur Anadolu’ya gidecektir. Ama nasıl?

Aklına balıkçı gelir. ‘Kardelen tekne ile gidebilirim’ der.

Beline tabancasını sokar, Ahmet Fetgeri’ye sarılır, vedalaşır.

Tam kulüpten çıkacakken Ahmet Fetgeri bir torba uzatır…

‘Bunu al. Ama söz ver, Anadolu’ya gidinceye kadar açmayacaksın’ der.

Yüzbaşı Şeref, Kardelen Teknesi’ne binip yüzlerce subay gibi gizlice Anadolu’ya gider ve gazi olur…

Torbanın içinde ne mi vardır?

O dönem, azınlıkların futbol takımlarının Pazar günü oynanan lig maçları vardır. Beşiktaş Jimnastik Kulübü bu maçlarda oynamak için defalarca başvurmasına karşın hep reddedilmiştir.

Sonunda, Beşiktaş Kulübü “Türk İdman Birliği” adı altında Türk takımlarının mücadele ettiği bir lig kurar.

1919’da bu ligin ilk şampiyonu olur.

Ödül ise “Ertolhd” marka bir futbol topudur.

Yüzbaşı Şeref’in torbasında işte bu futbol topu vardır…

Ahmet Fetgeri ilk kupa ödülünü Anadolu’ya göndermiştir. Aynı zamanda BJK’nin başkanlığını da yapan Fetgeri 19 Mayıs’ın ‘Gençlik ve Spor Bayramı’ olarak kutlanmasıAtatürk’e öneren ilk isim olur… Ve kabul edilir.

Yıllar sonra Ahmet Fetgeri’ye bir kadın gelir. Ve bir torba verir.

‘Nedir bu bacım?’ diye sorar

Kadın cevap verir:

İstiklal Savaşı’nda şehit düşen kocamın vasiyetiydi, size vermemi istedi.

Ahmet Fetgeri: Adın ne bacım?

Kadın yanıt verir: Kardelen

Mustafa Kemal Atatürk, doğum gününü soranlara ‘Anam, mayıs ayında’ derdi. O halde 19 Mayıs doğum günüm olsun’ demiştir.

Atam doğum günün kutlu olsun.

19 Mayıs Gençlik Ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun.

Ayşegül ÇAKMAK / Kartal Gözü

‘Al Anne Bombanı Getirdim!’

‘Al Anne Bombanı Getirdim!’

Ayşegül ÇAKMAK
https://www.haberekranda.com/2020/05/09/al-anne-bombani-getirdim/, 10 Mays 2020

Kumrular gibi koklaşan bir aşkın çocuğu o. Adı Kumru…

Babasını 1988’de kaybetti. Annesiyle birlikte yapayalnız kaldı Kumru. Babasının ölümü öğretmen olan annesini çok etkiledi. İcabında çabuk sinirlenen bir insan olmuştu. Çalışkan, zeki ve otoriter bir anne…

Tarih 5 Ekim…

Kumru, akşam saatlerinde annesiyle birlikte gittikleri yerden eve döndü. Kapıda asılı Ekspres Kargo’dan gelen ve üzerinde ‘kargonuzu gelip alın’ yazan ihbarnameyi gördü.

Annesi çok telaşlandı. ‘Kim yolladı?’, ‘Ne yolladı?’ sorularını arka arkaya sıraladı.

Kumru, annesine ‘merak etme ben yarın gider alırım’ dedi ve dalga geçerek de ‘Belki de bombadır’ diye ekledi…

Kumru, 6 Ekim Cumartesi günü Ankara Çankaya’daki evinden çıktı. Kuzgun sokaktaki kargo şirketine gitti. Annesini çok telaşlandıran paketi alıp eve dönecekti.

Arabasını park etti. Kargo şirketine girdi. İhbarnameyi görevliye uzattı. Beklemeye başladı.

Koliyi imzalayarak aldı. Yırtık olan pakette iki kitap gördü. Arabasına döndü. Paketi yan koltuğa bıraktı. Arabasını çalıştırıp eve doğru yola çıktı.

Eve girdi. Girişte bulunan mermerin üzerine paketi bıraktı. ‘Bomba imha’ konusunda eğitimli annesine, ‘Bombanı getirdim’ diye seslendi.

Annesi üst kattan aşağıya indi. Paketi aldı. Yırtık olan yerden baktı. ‘Kitapmış, bomba değilmiş’ dedi.

Kumru, ‘E herhalde. Yani… Ne olacaktı? Şaka yaptım’ yanıtını verdi.

Annesi makası eline aldı. Paketin ipini kesti. Paketi açamayınca yan yana olduğu kızı Kumru’ya ‘Biraz zor açılıyor. Bunun içinde bir şey mi var, nedir? Yine de sen benden uzak dur. Ben bunu dışarıda açayım’ diyerek Kumru’yu uzaklaştırdı. Merdivenlerden çıktı.

Bu konuşmaların geçtiği esnada evde bir işçi de banyoda çalışıyordu. Şofbeni tamir ediyordu.

Kumru, banyoya doğru gidiyordu ki…

Büyük bir patlama sesi duyuldu.

Annesinden ayrılalı 30 saniye bile olmamıştı. Korkmuştu.

Banyodaki şofbene baktı. Yerinde duruyordu. İşçi, donup kalmıştı. Hızla yukarıya çıktı. Her yer toz duman ve cam kırıkları…

Duman insan boyu seviyesinde. Göz gözü görmüyordu.

Kumru, ‘anne, anne’ diye seslendi. Ses yoktu.

Dumanlar dağıldığında annesini yerde yatarken gördü. Sol kolu başının altından geçmiş, havada duruyordu. Ama ucunda eli yoktu. Donup kaldı.

Hastaneye kaldırılırken, sadece eli değil, iki bacağı ve bir kolunun koptuğu, gözünün de yerinde olmadığı fark edildi. Kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

Türkiye’de suikaste kurban giden ‘İLK ANNE’ olarak kayıtlara geçti. Aynı zamanda, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk kadın öğretim üyesiydi.

Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Ortaçağ ve Türk-İslam Tarihi Bölümü’nde aldığı eğitimin yanı sıra, Devlet Konservatuarı Opera Bölümü’nü de tamamlamış, iki fakülteden de mezun olmuştu.

Tarihçi, siyaset bilimci ve politikacıydı… 1990’da İslami bir terör örgütü tarafından üstlenilen bombalı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Adı Doç.Dr. Bahriye Üçok’tu. Anneydi… “Sen benden uzak dur “ diyerek her anne gibi evladını korumak istemişti. Öyle de yaptı.

Kızı o saldırıdan sonra evlenmedi. Anne olamadı, annesinin ateşiyle yandı,”bombayı anneme kendi ellerimle verdim insan her şeye alışıyor ama bu olaya alışmam mümkün değil”diyerek yürekleri burktu. Hayatı hiçbir zaman eskisi gibi olmadı.

Cennete uğurlanan tüm ANNELERİN önünde saygıyla eğiliyor,

fedakar ve cefakar bütün ANNELERİN ve ANNE adaylarının

ANNELER GÜNÜ’nü kutluyorum…