1961 Anayasasının, Petrol Yasasının, Atatürkçü Düşünce Derneğinin bedelini canıyla ödeyen savaşçı: Prof. Dr. Muammer Aksoy

1961 Anayasasının, Petrol Yasasının, Atatürkçü Düşünce Derneğinin bedelini canıyla ödeyen savaşçı:
Prof. Dr. Muammer Aksoy

Lütfü KIRAYOĞLU (Elk. Müh)

Ülkemizin NATO kıskacına sokulması, aynı zamanda Aydın kıyımının da sistemli hale gelme sürecidir. Sistemli aydın kıyımı muhalefeti susturmanın ötesinde kitlelere korku salma, sindirme ve demokrasinin rafa kaldırıldığı darbelere giden yolu hazırladı. 12 Eylül anıları belleklerde çok taze olduğu gibi, 1990’lı yıllarda yeniden başlayan aydın kıyımı, ülkeyi Amerikancı FETÖ’cü darbe girişimine sürükledi.
Bugün, 1990’larda yeniden yükselen aydın kıyımının ilk halkası olan Muammer Aksoy cinayetinin 30. yıldönümü. 31 Ocak 1990 günü evinin önünde öldürülen (AS: arkasından kurşunlanan) Prof. Dr. Muammer Aksoy’u bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.
Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Eşref Bitlis. Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı ve diğer siyasi cinayetler, sonuçta tertipçiler için çok pahalıya mal olabilir. Kitlesel tepkiler çığ gibi büyür. Cinayetleri işletenlerin artık bu aydınlarımıza tahammülü kalmamış, tepkileri göze almışlardır. Onlar için artık gelecekteki “büyük” hedef önemlidir.

KATLEDİLMELERİ İÇİN ÇOK NEDENLERİ VARDI.

Katledilen aydınlarımızın “ortadan kaldırılması” için o kadar çok neden vardır ki, tetikçilerin ve arkasındaki güçlerin kimliği konusunda kafalar karışır. Tıpkı Uğur Mumcu cinayetinde olduğu gibi… Silah kaçakçısından, bölücüsüne, şeriat özlemcisinden, darbecisine, intihalciden, rüşvetçisine pek çok kesim şüphelidir. Bu arada esas failler yeni cinayetleri tezgâhlamaktadır.
Prof. Dr. Muammer Aksoy cinayeti de böyledir.

Muammer Aksoy 1917 yılında Antalya’nın İbradı ilçesinde doğdu. Babası Numan Aksoy uzun yıllar milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. 1939 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Zürih Üniversitesinde doktora yaptı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde bir Süre çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1957 yılında DP iktidarının üniversiteler üzerindeki baskısını protesto etmek içim görevinden istifa ederek CHP üyesi oldu. 27 Mayıs 1961’den sonra yeniden üniversiteye dönerek Siyasal Bilgiler Fakültesinde göreve başladı ve Profesör unvanını aldı. 1961 yılında (AS: 1960 olacak) kurulan Anayasa Komisyonunda çalıştı ve Komisyon Sözcüsü olarak özgürlükçü bir anayasanın hazırlanmasının öncülerinden oldu. Muammer Aksoy’u katledenler ve katline sevinenler O’nun bu görevini hiç “unutamadı”.

AKSOY’UN ANAYASASI DEĞİŞTİRİLİRKEN KENDİSİ DE HAPSE ATILDI

Aksoy 1960’lı yılların ilk yarısında ülkemizin ulusal çıkarlarına aykırı Petrol Yasası ve petrol rafinerilerinin yabancı şirketler yararına çalışmasına dikkat çeken çalışmalar yaptı. Türk halkının dikkatini bu yöne çekti. Aynı dönemde baskı gören devrimci aydınların, öğretmenlerin davaları ile işçi davalarını gönüllü takip etti. 12 Mart 1971 darbesi sırasında (AS:  Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, 15-16 Haziran 1970 direnişinden sonra, ‘Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı’ demişti.) darbeciler 1961 Anayasasının “lüks” olduğunu ve Türk halkına “bol” geldiğini söyleyerek değiştirirken, Muammer Aksoy’u da pek çok devrimci aydın ile birlikte hapse attılar. 1961 Anayasasındaki pek çok özgürlükçü madde değiştirilirken devrimci gençler işkenceden geçirilip darağacına gönderildi. (AS: 1961 Anayasasının 35 maddesi değiştirildi) 12 Mart sonrası tırmandırılan şiddet ortamında, bir yandan kahvehane baskınları, gençler arasında silahlı çatışmalar tırmandırılırken, Alevi-Sünni çatışması ile Maraş, Sivas, Çorum gibi illerde katliamlar tertip edildi. Buna paralel olarak Doğan Öz, Bedri Karafakioğlu, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Abdi İpekçi gibi pek çok aydınımız da “faili meçhul” denilen cinayetlerde katledildi. Bu tertip ve cinayetlerle darbe için ortam “olgunlaştırıldı” ve 12 Eylül 1980 günü “bizim oğlanlar” faşist bir darbe ile ülkemiz demokratik gelişimine en büyük darbeyi indirdi. Yüzbinlerce tutuklu, binlerce dava dosyası, yaşı büyütülen gençlerin idamı (AS: Erdal Eren!), işkenceler hep “Atatürkçülük” perdesi ardına saklanarak yürütüldü.

“BEN ATATÜRKÇÜ DEĞİLİM”

12 Eylül döneminde ülkeye bütün kötülükler “Atatürkçülük” maskesi ile yapılırken Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Nadir Nadi, olanlar karşısında “Ben Atatürkçü Değilim” adlı eserini yayınladı. Ancak Muammer Aksoy daha devrimci bir tutum ile tam da Atatürkçülük zamanı geldiğini tespit ederek 50 Cumhuriyet Aydını ile birlikte 19 Mayıs 1989’da Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurdu. ADD hızla gelişirken derneğin kuruluşunun üzerinden 8 ay geçmişti ki, 31 Ocak 1990 günü Muammer Aksoy Ankara’da evinin önünde katledildi.

ÜLKESİNE VE DEVRİMLERE BAĞLILIĞINI CANIYLA ÖDEDİ

Muammer Aksoy, özgürlükçü 1961 Anayasasına katkılarının, Petrol Yasası konusundaki ciddi uyarılarının, devrimci gençlerin, öğretmenlerin ve işçilerin davalarına gönüllü bakmasının, Atatürkçüleri derleyip toparlayan ADD’yi kurmasının bedelini kanı ve canı ile ödemişti. Aksoy ailesi devrimci bir kökten geliyordu. 1970’li yıllarda kardeşi Prof. Dr. Muzaffer Aksoy da ayakkabı işçilerinde kan kanserine yol açan Benzen (Benzol) zehirlenmesine karşı yaptığı çalışmalarla dikkat çekmiş ve hedef haline gelmişti. (AS: 1984’te ILO İşçi Sağlığı ödülü aldı.)
İsmet İnönü’nün bir yurt gezisinde Aksoy’ların doğup büyüdüğü Antalya’nın İbradı beldesine uğradığında “burada ne yetişir” sorusuna “adam yetişir” yanıtı aldığı yıllardır kulaktan kulağa dolaşır. (AS: Bu ilçede 18 Nisan 2005’te 2 Aydınlanma konferansı vermiştik : Ulusal Egemenliğin Anlamı, İlköğretim Okulu öğrencilerine ve  Lise öğrencilerine)

“DEVRİME KARŞI KOYAN MUHALEFETİN ÖZGÜRLÜKTEN VE YASADAN YARARLANMA HAKKI…”

  • Muammer Aksoy tam bir Atatürk devrimi hukukçusu ve
  • Atatürk devrimlerini özümsemiş bir cumhuriyet aydını idi.

Toplumun çıkarlarını her zaman bireyin çıkarlarının üzerinde gördü. Cumhuriyet Savcılığı yapmadı. Ancak Cumhuriyetin gerçek bir savunucusu oldu. Atatürk 9 Ekim 1925’te Cumhuriyet savcılarına şöyle sesleniyordu:

  • “… Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla, ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibariyle de Türk Ulusunun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet savcılarımızın devrimin gerekleri etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmalarını asıl görevlerinden sayarım.”
  • Bütün düşüncelerin üzerinde olan kamu hukuku ve kamu yararının korunmasının, devlet ve hükümet gücünün mutlaka sağlanması ve korunmasıyla mümkün olabileceğini önemle hatırlatırım. Özgürlüğü ve yasaları bir alet gibi öne sürerek, ulusun en küçük bir yararını bile tehlikeye atmak hakkına hiç kimse sahip değildir. Devlet halinde yaşayan uygar uluslarda özgürlük ulusun emrindedir; yüksek yararlarının gerektirdiği şekilde genişletilir, sınırlanır ve belirlenir. Yakın tarihimizde ve eski zamanlarda dinlerin, zorba hükümdarların, rahipler ve çıkar sağlayanların elinde bir baskı aracı olması gibi çağımızda kesinlikle izin verilemez ve hoş görülemez.
  • Devrime karşı koyan muhalefetin özgürlükten ve yasadan yararlanmaya hakkı yoktur. Bireyin değil, bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve devletin yararı her düşünceden önce gelmelidir. Sınırsız bireysel özgürlük ve kişisel çıkar peşinde olanlar, kendi emellerini, çıkarlarını ulusun yüksek çıkarları ve özgürlüğünden üstün tutanlardır. Sınırsız kişisel özgürlükler, kişisel çıkarlar, uygar ve düzenli toplumları, devletleri yıkarak anarşiyi ve çoğunlukla da zorbalığı yaratır. Anarşi ve zorbalık, doğrunun yanlışa, zayıfın güçlüye yenilmesi sonucunu doğurur.
  • “Uygar uluslarda, yasa ve özgürlük, yüksek çıkarların korunması için düzenlenir ve kabul edilir. Çağdaş devlet kurmaya ve bu kuruluştan yararlanmaya karar veren toplumlarda bu, kesin bir şart ve zorunluluktur. Birey yok, toplum vardır. Zorbalık ve monarşiyle yönetilen ülkelerde, yasa ve özgürlük bir kişinin veya sınıfın emellerini sağlamaya yarayan bir araç olur. Göçebe veya ilkel topluluklarda, toplumun değil kişinin çıkarları vardır.
  • Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz bir birey yoktur. Cumhuriyet, böyle bir kavramı asla kabul edemez. İnsan hakları yasalarımızın güvencesi altındadır.
  • Zayıf ama haklı olanların en güçlü durumda olmaları, adliyemizin en belirgin özelliği ve ülküsüdür.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün 95 yıl önce söylediği bu sözler, bugünden bakınca bazılarına fazlaca sert görünebilir. Bu sözlerin 1925 yılında meydana gelen Şeyh Sait ayaklanmasından hemen sonra söylendiği düşünülürse, konu daha iyi anlaşılacaktır. Öte yandan on yıllardır “özgürlükçü anayasa” ya da “bireysel özgürlükler” diye yırtınanların desteklediği bir cemaatin eline fırsat geçtiğinde Türk ulusunun bütününün özgürlüklerine son verecek bir darbe kalkışmasında bulunduklarını hep birlikte yakında yaşadık. Yine bireysel çıkar yerine kamusal çıkar için yaşam boyu mücadele eden Muammer Aksoy’un yaşama hakkının elinden nasıl alındığını da 30 yıl önce acı bir şekilde gördük.

Ülkemizin geleceğini bireysel çıkar peşinde koşanlar değil, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu gibi kamusal yarar uğruna canını verenler kuracaktır. (31 Ocak 2020)

Cinayet, Adalet ve Demokrasi!?


Cinayet, Adalet ve Demokrasi!?

Emre Kongar

24 Ocak – 31 Ocak haftası: Siyasal cinayetleri simgeleyen bir hafta…
“Adalet ve Demokrasi Haftası” deniyor…
Türkiye’nin yakın siyasal tarihindeki siyasal cinayetlerden hareketle,
adalet, özgürlük ve demokrasi özlemini dile getiren bir simge…

Demokrasiyi, adaleti, özgürlüğü, bu uğurda can vermiş olan aydınları anarak arayan bir ülkedeki “demokrasi tarihinin” sefilliği!

***

24 Ocak 1993 Uğur Mumcu’nun katlediliş tarihi…
31 Ocak 1990 Prof. Muammer Aksoy’un katledilişi…

Kamuoyu, bu iki tarih arasındaki haftayı, hem katledilenleri anma, hem de demokrasiyi,
adaleti, özgürlüğü vurgulama haftası olarak belirlemiş.

Bana kalsa, 1 Şubat 1979’da katledilen Abdi İpekçi’nin ölüm tarihine kadar,
bir gün daha uzatırdım bu haftayı.

***

Türkiye bugünlere kendiliğinden gelmedi…
Getirildi:
İktidar kötüye kullanılarak…
Temel hak ve özgürlükler sınırlanarak ve kısıtlanarak…
Demokrasi, çoğunluk baskısı ile yozlaştırılarak…
Din istismar edilerek…
Eğitim gericileştirilerek…
Direnen gerici feodalite ve emekleme aşamasındaki kapitalizm ile
gözü dönmüş emperyalizmin ortaklaşa çabalarıyla…

Askeri darbelerle…
Ve sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi:
Demokrat, laik, Atatürkçü, kamuoyu lideri aydınların, gazetecilerin, yazarların,
öğretim üyelerinin teker
teker katledilmesiyle…

***

Yakın tarihimizde iki farklı cinayet dalgası var:
Birinci dalga, 1970’lerde ortaya çıkan ve tüm ülkeyi pençesine alan, adına “sağ-solçatışması” denilen dönemdir.
Aralarında Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu, Abdi İpekçi, Ümit Doğanay, Cavit Orhan Tütengil ve Ümit Kaftancıoğlu gibi aydınların bulunduğu ilk dalgadaki cinayetler 1980 yılında son buldu.
1990 yılında 31 Ocak’ta Prof. Muammer Aksoy’un öldürülmesiyle,
1980 darbesinin cesaretlendirdiği radikal dinci akımların etkisi altında, yeniden başladı.

Aksoy’un ardından 1990 yılında Çetin Emeç, Turan Dursun, Doç. Bahriye Üçok öldürüldü.
1993 yılında Uğur Mumcu, 1999 yılında da Prof. Ahmet Taner Kışlalı,
2002 yılında Dr. Necip Hablemitoğlu katledildi.

***

Bugün Türkiye’yi “Saray Yönetimi” aşamasına getiren sürecin önemli bir öğesi
bu siyasal cinayetlerdir…

Unutmayın, unutturmayın!

==========================================

Dostlar,

Tüm AYDINLANMA şehitlerimizi sonsuz bir şükran, minnet, özlem ve saygı ile anıyoruz..

Tetikçilerinin ve ardındaki ulusal – uluslararası katil sorumlularının bulunmasını ve yargılanmasını istiyoruz..

  • Devlet tüm yurttaşlarının can güvenliğini
    her durumda ve özürsüz sağlamalıdır.

Bu gün 1 Şubat… Aydınlık yazar (Milliyet başyazarı) Abdi İpekçi 36 yıl önce bu gün katledildi.

Aynı gün, Fransız havayolu Air France, yıllarca Fransa’da siyasal sığınmacı olarak saklanan, Fransa hükümetince korunup kollanan İmam Humeyni, Tahran’da Şah’a karşı yapılan darbe sonrası Devlet Başkanı olmak üzere Tahran’a uçurulmaktaydı..

Rastlantı mı acaba??

Şah Batı hayranı ve müttefiki değil miydi?
Emperyalizm at mı değiştirdi?
Yoksa gücü mü yetmedi İran’da olup bitene..
ABD toprakları yıllarca bu kez Şah ve ailesine mi sığınma yurdu oldu??

Ey insanlık düşmanı lanetli Emperyalizm; kanlı ellerin kırılsın e mi…
İnsanlık onuru seni de yenecek elbet bir gün.. Çok kalmadı, bundan eminiz..

T.C. Devleti, egemen devlet olduğunu aklından asla çıkarmamalı ve yurttaşlarına dönük
bu tür kanlı katil olaylarını mut-la-ka aydınlatarak şaibeden kurtulmalıdır.
Tersi, kaldırılamaz ölçüde ağırdır, utanç vericidir, ızdırap doludur..
Olasılıkları soru olarak sıralamak bile son derece kaygı vericidir :

– TC. Devleti bu cinayetleri önlemekten aciz midir?
– TC. Devleti bu cinayetleri aydınlatmaktan aciz midir? 
– Katil şebekeleri Devletin resmi kurumları içinde mi yuvalanmıştır?
– T.C. Devletinin eli “dışarıda” kanlı mıdır ki, içeride misillemeye muhataptır?
– T.C. devleti ele geçirilmiş ve acizleştirilerek felç mi edilmiştir de bizler habersiziz??
– T.C. devleti ASELSAN’daki yüksek zekalı mühendis vatan evlatlarını niçin korumuyor??
– T.C. İsparta uçağında çok değerli 6 fizikçisinin ölümüne / öldürülmesine yol açan kazayı
   / sabotajı neden aydınlat(a)mıyor??
– T.C. devleti, Jandarma Genel Komutanı katındaki bir orgeneralinin (Eşref Bitlis) uçağının            düşürülerek şehit edilmesinin üzerindeki kanlı örtüyü neden kaldır(a)mıyor??
– …..

Lütfen uzattırmayın, suç sayılabilecek soruları sordurmayın..
ve en birinci görevinizi yapın;

  • CAN GÜVENLİĞİMİZİ HER DURUMDA SAĞLAYIN..

İçişleri Bakanı iken Mehmet Ağar’ın, katledilen Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu‘ya

  • “Tuğlayı çekersem duvar yıkılır ve hepimiz altında kalırız..”

söyleminin anlamını bize / Ulusa açıklayın ve gereğini yapın..

Sizde hiç ar – namus, vicdan – adalet duygusu, Allah korkusu yok mu??

Size etkili eylem – söylem nedir, söyler misiniz, hiç yoktan bilelim..

Sevgi ve saygı ile,
01.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

‘Faili Meçhul’ Utanç…

Ertugrul_Kazanci_portresi

 Av. Ertuğrul L. KAZANCI
Eğitimci / Hukukçu
‘Faili Meçhul’ Utanç…

  • İlerici ve toplumcu düşünce sahiplerini hedefleyen eylemlerin temelinde, ulusal aydınlanmanın yolunu kesmek vardır. Çünkü aydınlanma, halkçılığa dayalı devrimci ve bilimsel bir anlayıştır. Saydamlığı kurabilen ‘Kemalist’ devlet dönemindeki işleyişe göz atınız. Faili meçhul bir hal, tek gizlide kalmış cinayet var mıdır? 

Bir devlet için en büyük umarsızlık, yurttaşların; genel kolluk gücüne ve adalet cihazına ait inancı tartışmasıdır. İster çıkar amaçlı veya tepkisel ya da töre ve husumet gibi öznel dürtülerden kaynaklansın; ister siyasal, sosyo-ekonomik ve kültürel alanlarda halktan yana yer alanlara yönelik toplumsal yankılı saldırılar olsun, mutlaka açığa çıkarılmalıdır. İzleme, inceleme ve soruşturmalarla yargılamalar, kamuoyuna mutlaka güven vermelidir.

İnsanların üzüldüğü, kınadığı ve çözümünü istediği “faili meçhul” olaylar, Türkiye’de aşılamamıştır. Kimliği bilinmeyen kişi veya örgütlerce işlenen suçlar ve özellikle de cinayetler, kamuoyu vicdanında onulmaz yaralar açmıştır.
Öbür yandan; yeterli kanıtlar elde edilememesine dayalı ve ceza sorumsuzluğu doğuran “takipsizlik” kararları ve “zamanaşımı” öğeleri de kimi kez olumsuz yasal zeminler sağlamıştır.

İrdeleme                       :

Öznel nitelikli olanların ötesindeki faili meçhul saldırıların, ilerici dünya görüşüne sahip Cumhuriyetçi ve devrimci kişilere ağırlıkla yöneltildiği gerçektir. Toplumcu düşünce ve davranışlar, aydınlanma karşıtlarında kuşkular uyandırmaktadır. Çünkü bireysel kaygıların dışlandığı kamusal yararlı amaçlar, kendilerinin yaşam alanlarında yoktur. Onların kavlince toplumcu bir çırpınma içindekilere biçilen gelecek, canlarını almaktır!..

İnsanlık tarihine atılan nesnel bir bakış; sömürüye dayalı, ezici, bireyci veya zümreci tavırlı totaliterliği, halkçılığın can düşmanı olarak saptar. Hurafe ve safsataların eşlik ettiği ve fanatik motiflerin hüküm sürdüğü koşullarda,
insani dirlik olamaz. Aydınlanma, karşıt eksenli egemen güçlerin yadsıdığı
asli gerçektir. Çünkü aydın bir kitleyle uğraşmak zordur. Baskıcı yöntem ve karartmalar sökmez. Bağnazlığın desteğinde yol almaksa kolaydır.

Demokratik rejimin doğal yanı, düşüncelerin kayıtsızca savunulmasıdır.
“Hoşa giden veya gitmeyen” ayrımı yapılmadan ve körlemesine “aykırılık” karşıtlığına girilmeden zıtlıklara dayanıklılık gösteriliyorsa, orada demokratik olgunluk var demektir. Yoksa insanlık onurunu hiçe sayan despot siyasetlerin dünyalarındaki yöntemlerle özgür düşünce kaynakları kurutulmaya kalkılıyorsa, çekilecek çileler çoktur.

Faili meçhul utancın bir ülkenin başına gülle gibi düşmesindeki sorumluluk,
halk düşmanlarına aittir. Onlar; ayrımcı, çıkarcı ve sömürgeci odaklara bağımlıdır. Emperyalizme yaslanmış kulvarlarda, iç ve dış bağdaşıkların birlikte kotarılacak işleri arasında, faili meçhul planlamalar da önemli yer tutmaktadır. Bu nedenle devlet; ne emperyalist ve ne de onun buyruklar alan antidemokratik yandaşı olmalıdır. Çünkü böylesi ülkelerde toplum artık zavallı bir yığın ve içinden çıkan aydınlar da saldırı tahtasıdırlar.

Acılar ve devlet                           :

  • Ülkemizde; İpekçi, Mumcu, Kışlalı, Aksoy, Üçok, Hablemitoğlu, Türkler, Dursun, Köksal, Bedri Karafakioğlu, Gaffar Okkan, Ümit Doğanay, Çetin Emeç, Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Ahmet Özkan ve nicelerine ilişkin faili meçhuller aydınlanabildi mi? Eşref Bitlis konusu ne oldu? Cavit Orhan Tütengil’in yargıdaki dosyası yitirilmedi mi?

Devlet; halk organizasyonudur. Eğer “ideal bir devlet” varsa, ilerici ve toplumcu ölçütlerde olması gereken kamu düzenine kastedenlerin yakasından tutar,
ortaya çıkararak cezalandırır. İnsani ölçütlere dikkatli yönetimler için bile en çarpıcı olumsuzluk, ülkesindeki faili meçhulleri çözememektir. Hele devletlerin siyasal erkleri, güven vermeyen hükümetlere geçerse, meçhullüklere gizemli şallar da atılabilir. Devletin “ceberrut” bir yönetsel eğilime düşmesi sonucunda “hukuk dışılıkla” birlikte anılması olağanlaşabilir. Felaket de budur.

Faili meçhul haller
, emperyalizmin bu ülke ve halkın işlerine karıştırılmaya başlandığı dönemlerden bu tarafa doğru gelmiştir. Suç sınırlarını aşmış özel merkezlerin, 1955’lerden sonra Türkiye’de belirmeye başlaması savları da

hep gündemde değil midir?

Sonuç                           :

Halkçıdevrimci özgüvenle yoğrulmuş saydamlığı kurabilen “Kemalist” devlet işleyişine göz atınız. Faili meçhul bir hal, tek gizlide kalmış cinayet var mıdır?
Aydın ve demokrat bir Türkiye ancak; Atatürk ilke ve esaslarına bağlılıktan esinlenen kamu anlayışıyla özdeştir. (Cumhuriyet 24.01.2013)