Sehven demokrasi

Zafer Arapkirli

Sehven demokrasi

Herhangi bir ayıbı, yamuk-yumuğu, yolsuzluğu, hırsızlığı, kepazeliği ortaya çıkardın mı, önce okkalı bir hakaret işitiyorsun.

Ardından hemen “sopa gösterme”. Malum “asarım keserim, dilini koparırım, valideni bellerim…” babında bir “çirkeflik.”

Bunlarla örtülemeyecek, belgeli-kanıtlı bir şekilde “çaktın” mı da en ucuz ve en bayat numaraya başvururlar. Şu mahut, “sehven” numarası. En pişkin, en yüzsüzce “sıyrılma” egzersizi.

Bu işin geçmişi uzun yıllar öncesine kadar dayanıyor. Hatırlar mısınız, Ergenekon kumpası sanıklarından (halen CHP İzmir Milletvekili) emekli Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin başına gelenleri? Utanmaz bir kumpasçı, gözaltına aldıkları Teğmen Çelebi’nin telefonuna bazı numaralar yüklemeye çalıştığı sırada suçüstü yakalanınca “sehven” deyip işin içinden sıyrılmaya çalışmıştı da rezil kepaze olmuştu kumpasçılar. Pek çoğu bunun gibi suçüstü yakalanmadı ama Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, OdaTV, Cumhuriyet gazetesi, Gezi kumpas davaları sürecinde pek çok benzer “sehven şerefsizlik” hadiseleri bu ülkenin kapkara “hafıza disk”ine tarihi lekeler olarak kazınmıştı.

Ama bu “sehven” işini moda edindiler.

Geçenlerde, bir eski ünlü siyasetçinin “hakem” olarak vazife yaptığı bir mahkemede “Lehine karar çıkardığı bir büyük inşaat şirketinin yönetim kuruluna atanması” ortaya çıkınca, hemen bu “sehven can simidi”ne sarıldılar. “Aa.. Öyle mi yapmışız? Yok canım. Sehven yapılmış bir açıklama o. İletişim kopukluğu şeysi” diye utanmazca su yüzüne çıkmaya çalıştılar. Oysa, atanma kararı, ilgili kamu kuruluşuna “babalar gibi” bildirilmişti.

Bir başka hadisede, Ana Muhalefet Partisi’nin bir milletvekili Sağlık Bakan Yardımcısı’nın da dahil olduğu bir bilimsel bildiri metninde “COVID-19 olgularının şubat ayından itibaren kaydedildiği” bilgisinin yer aldığını açıklayınca… Yine, “Aa.. Öyle mi? Yok canım. Sehvendir o. Yapar mıyız öyle şey.. Dil-kalem-klavye sürçmesi” mealinde bir yanıt veriliyor.

Yakın geçmişte, resmi belgelerde, bildirimlerde, tablolarda yer alan ve “ortaya çıktığı anda yüzlerini kızartacak” her türlü istihbarat, malumat ve veriye aynı muameleyi yaptılar, göz göre göre:

“Sehven yazılmış, sehven söylenmiş, sehven yer almış…”

Zaten, TÜİK’ten TFF’ye, Sağlık Bakanlığı’ndan Merkez Bankası’na, Milli Eğitim’den Ticaret Bakanlığı’na kadar, yayımladıkları her bir sayfa duyuruya güven kalmamış bir rejimden söz ediyoruz.

Bir de tam anlamı ile “kör parmağım gözüne” niteliğindeki ayıplar suratlarına vurulduğunda, pişkin pişkin “sehven” diyerek işin içinden sıyrılma çabası…

Olmuyor hanımlar/beyler.

Bu ülkenin itibarı sizlerle ağır yaralar aldı, alıyor ve öyle anlaşılmakta ki o koltuklarda, o makamlarda oturmaya devam ettiğiniz sürece almaya da devam edecek.

İçeride ve dışarıda “itibar”, altın varaklı koltuklarla, altın işlemeli su-şerbet bardakları ile milyon liralık gıcır gıcır, siyah renkli, tercihan tepesinde arkasında ön ızgaralarında mavi-kırmızı çakarlı, iri kıyım ve kırmızı plakalı araçlarla olmuyor.

İtibar tam da budur işte: Sözüne, yaptığına, açıkladığına güvenilmek ya da güvenilmemek meselesidir.

Bir sıçrarsın “sehven”, iki sıçrarsın “sehven”.. Üçüncü de “üç paralık” olur itibarın.

Üzgünüm Leyla.

Seçmece virüs

Şimdi de tıp kitaplarını yeniden yazmaya başladılar.

Virüs denen kahrolası yaratığın, “insan seçtiğini, kitle seçtiğini” öne süren teoriler geliştirdiler.

Mesela, kahvehanelerde insanların birbirlerine bulaştırabileceğine ama mekânın adı “cafe” olunca virüsün daha kibar ve insaflı davranabildiğini iddia ediyorlar.

Mesela, konser salonuna, tiyatro salonuna “gıcığı” olan bu melun “Covid hayvanı”nın, cami cemaatine ve AVM müşterisine dokunmaktan imtina edebileceğini söylüyorlar.

Mesela, baro seçimi için toplanacak avukatlara “acımasızca davranabilme ihtimali” olan virüs hazretlerinin siyasi parti kongresinde “mum gibi” edilebileceğine dair bir yerlerden fetva aldıkları sanılıyor.

Yapmayın hanımlar/beyler…

Bu ülke sizinle rezil ü rüsva oluyor.

RÜZGARA KARŞI TÜKÜRENİN.. 

RÜZGARA KARŞI TÜKÜRENİN.. 

Zahide Uçar ile ilgili görsel sonucu

Zahide Uçar
z_eucar@yahoo.com.tr

Bir söz vardır; ‘Rüzgara karşı tükürülmez’. Ya da; ‘Rüzgara karşı işenmez.’ Neden? Çünkü rüzgara karşı yaptıklarınız dönüp suratınıza yapışır da ondan.

-Türk Ordusu’nun Barış Pınarı Harekatı ibretlik sonuçlar doğurdu. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olan Akıncı; ‘1974’te biz adına Barış Harekatı desek de bu bir savaştı ve akan da kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır. Bu nedenle bir an önce diyalog ve diplomasinin devreye girmesi en büyük dileğimdir’ yorumu yaptı.

Akıncı AKP siyasetinin doğurduğu bir kişidir. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devletinin kahraman lideri rahmetli Rauf Denktaş’a yapmadıklarını bırakmadılar. Denktaş’ı Kıbrıs’ı Rum adası haline getirecek Annan planına evet demeye zorladılar. Denktaş’ı çözümsüzlük üretmekle suçladılar. Türkiye’de bulunduğu zamanlarda yaptığı açıklamalardan rahatsız olup; ‘Git kendi ülkende konuş’ diyen AKP’nin Genel Başkanıydı. Ülkende konuş dedikleri Denktaş, AB ülkelerinin soykırım iftira ve yaptırım kararlarına karşılık Türkiye adına Avrupa’da mücadele etti. Denktaş’a eziyetleri bununla da bitmedi. Ergenekon kumpasına dahil etmeye kalktılar, Denktaş niyet edenlere meydan okudu. O dönem AKP Genel Başkanı’nın Akıncı’nın bir başka akıldaşı Talat ile telefon konuşması yayınlandı. O konuşmada Talat’a Denktaş’ı kast ederek; ‘O kişiye fazla şey yapma. O’nun işi zaten bitti’ bağlamında sözler söylüyordu.  Kısacası, Denktaş’ı kahrından öldürdüler. Akıncı AKP politikasının bir sonucudur. Bugün şiddetle eleştirdikleri, hatta örtülü olarak tehdit ettikleri Akıncı, AKP’nin Kıbrıs Konusunda izlediği yanlış politikanın sonucudur. Şimdi kendi eserlerini beğenmiyorlar.

-Suudi Arabistan, BAE, Filistin, Kuveyt, Irak, Mısır ve diğerleri… Müslüman devlet dedikleri devletler, Barış Pınarı Harekatı’nı kınadı. Biz şaşırmadık da, ümmetin lideri(!) çok öfkeli. Ben ise filmi geri sardım. Tahtı ile birlikte otele gelen Suudi Kralı’nın ayağına otele giden dönemin C. Başkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan geldi aklıma. Kral’ın sandıkla getirdiği hediyelerinin akıbeti de meçhule yazılmıştı … Kral için devlet gelenekleri ayakaltına alındı. Yetmedi, Kral ölünce ÜÇ GÜN yas ilan ettiler. Bayrağımız Türk Düşmanı Kral için yarıya indirildi. O dönem AKP Genel Başkanı, ‘köpeklerine Arap adı verdiler’ diyerek Türk Milletini Suud’a ihbar ediyordu. Şimdi şaşırmış gibi yapıyorlar. Oysa 17 Ağustos 1999 yılında yaşadığımız büyük depremde dünya yardıma koşarken Suudi Arabistan ortada yoktu. Çok eleştirilince günler sonra zoraki bir şeyler gevelediler.

Filistin… Siyasal İslamcıların siyaset malzemesi olarak kullandığı bir ülke… Türk Dünyasının acılarına sırtını dönüp, Türk Milletine dayattıkları ülke… Onlar da Barış Pınarı Harekatı’nı kınadı iyi mi? Biz şaşırmadık. Çünkü dün ihanet edenin, bugün de ihanet edeceğini biliriz. İsrail ile aynı tarafta yer aldı diyorlar. Bu ilk değil ki… Bir konsolosumuz anlatmıştı. Bölge ülkeleri ile yapılan bir panelde Konsolosumuz, ‘Osmanlı sonrası Ortadoğu kargaşadan kurtulamadı’ deyince 2 ülke itiraz edip, tepki gösteriyor. Biri İsrail, öbürü Filistin… Konsolosumuz çok şaşırdığını söylemişti.

İşte bu yüzden, önyargısız tarih bilgisine sahip olmak çok önemlidir. Tarih bilgisi bağışıklık sistemidir. Tarih bilginiz ne denli zenginse, bağışıklık sisteminiz o ölçüde güçlüdür. Yoksa köksüz bir ot gibi savrulursunuz. En ufak rüzgarda bile sökülüp gidersiniz.

-Bugün Trump’ın Erdoğan’a gönderdiği bir mektuptan söz ediliyor. Hakaret dolu, aşağılık bir dille yazılmış. Erdoğan’ı PKK’nın sorumlusu ile masaya oturmaya davet ediyor. Şaşırtıcı mı? Değil. Yılmaz Polat’ın anlatımıyla; ‘CİA’nın Pençesinde açılım’ yapmadılar mı? Öcalan ile Anayasa yapmaya kalkmadılar mı? Öcalan’ın verdiği listeyle asker tutuklamadılar mı? Türk Devletine Habur’da diz çöktürmediler mi? Bütün bu rezilliğe razı olmuş bir siyaset var karşımızda. O zillete razı olursanız, her türlü zillet önünüze gelmeye devam eder. Sarı öküz değil, öküz sürüsünü feda ettiniz. Ne uğruna? Saltanat ve iktidarda kalabilmek uğruna… Günlerdir Türkiye’yi tehdit edip aşağılayan Trump’a hak ettiği yanıt verilmedi. Mektubu çöpe attık diyorlar. Milletlerarası ilişkide böyle bir usul var mı?

Verilmesi gereken yanıt, ABD üslerini kapatmaktır. Gerisi hikaye…

Sahi, ABD’de yaşayan Burak Erdoğan için durum nedir?

Ben gene geçmişe döneceğim. ABD Ordusu’nun 04 Temmuz 2003’te Türk Özel Kuvvetleri askerlerinin başına çuval geçirmesini hatırlıyorum. Dönemin Başbakanı Erdoğan, Dışişleri Bakanı Gül, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök bu olaya sessiz kaldı. Erdoğan protesto NOTASI verecek misiniz sorusuna karşılık, ‘Bakın, nota dediğiniz konu müzik notası değildir. Aklınıza esince nota verilmez’ dedi. Türk Milleti bu acıyı hiç unutmadı. Oysa Azerbaycan, ülkesine Ermeni bir sanatçıyı almadı diye Azebaycan’a nota vermişlerdi…

Çuval rezaletinden üç yıl sonra Ergenekon kumpası başladı. Kumpas asıl hedef olan askere yöneldi. En aşağılık iftiralarla Türk Askeri derdest edildi. Bu sürecin sonucunda CIA aparatı Fetö ve uyuyan ajanları Ordunun kılcal damarlarına kadar yayıldı. Ordunun ve devletin sırları dış düşmana servis edildi. En acısı neydi biliyor musunuz? 

CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey’in 2003’te 1 Mart Teskeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra 26 Mart’ta Utah Üniversite’sinde verdiği ‘Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD’ adlı konferansta, AKP lideriyle anlaşarak ‘Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını’ söylemesiydi.(1)

Bu söyleşi basında çıktığında AKP tarafından tekzip edilmedi. Üç maymunu oynamayı tercih ettiler. Kendilerine Beyzbol sopası gösteren Obama’ya telefonda; ‘Sesini özledim’ diyen AKP Genel Başkanı’nı hiç unutmayacağım. ABD’nin Irak işgali sırasında ABD askerlerinden çok Türk TIR sürücülerinin öldürülmesini hiç unutmadığım gibi…

-Bugün Barış Pınarı Harekatı’na destek veren ülkeler yalnızca Türk Dünyası, Türklerin ülkeleridir. Ve benim zihnim gene gerilere gidiyor. AKP’nin Ermeni açılımı geliyor aklıma… Türk düşmanı, Karabağ katillerinin ülkesi Ermenistan açılımı…14 Ekim 2009 tarihinde Bursa’da oynanan Türkiye-Ermenistan maçından önce Atatürk Stadyumu’na girişlerde Azerbaycan Bayraklarının içeri sokulmayıp çöp kutusuna atılmasını hatırlıyorum. Ergenekon Kumpasından önce Azerbaycan’dan Kadın vekiller ülkemize gelirdi. Milli söylemleri AKP’nin yönetimini rahatsız etmiş olmalı ki, onlara da adres olarak kendi ülkelerini gösterdiler iyi mi?

-Yunan karşısında bile biz Türkler suçlandık. Erdoğan;

‘Faşizan bir tutumla azınlıkları gönderip iyi mi yaptık?‘ dedi. Buna karşılık Yunan Başbakanı; ‘Tarihi bir itiraf’ açıklaması yaptı. Oysa mübadele denilen şey, karşılıklıdır. Yunanistan’da yaşayan Türkler de Türkiye’ye gönderildi. Ayrıca Yunanistan’ın yok ettiği yüz binleri bulan Türk katliamının sanırım bir kıymeti yoktu(!)..Şimdi Yunan Türkiye’ye savaş açma çığlıkları atıyor iyi mi? Ege’de Türk adalarımızı hibe ettikleri Yunan… 

AKP’nin Suriye Politikası ABD’nin BOP’ne hizmet etmiştir. Şimdi Türk Askeri Suriye’de AKP’nin yanlış Amerikancı Suriye politikasının Ülkemize verdiği zararı en aza indirmeye çalışıyor. Peki AKP ne yapıyor? Bizim askerimiz, bizim evlatlarımız üzerinden siyasal rant elde etmeye çalışıyor. Harekat kararı için yalnızca AKP’lilerle toplanıp muhalefeti dışlıyor. Ötekileştirici yaklaşım aynen devam ediyor. Zannedersiniz ki, harekata katılan asker bütün milletin askeri değil, sadece AKP’lilerin çocukları… Cehalet işte budur. Dışarıya karşı ülke bütünlüğünü sağlayamayan bir yapının ciddiye alınmayacağını anlamaktan aciz zavallı bir siyaset(sizlik)…

  • Türkiye’nin çıkarı Suriye rejimiyle birlikte hareket etmeyi gerektiriyor.

Suriye Devleti ile birlikte yapılmayan harekat, askeri olarak kazanılsa da (askerimizden kuşkumuz yok), siyaseten kadük kalmaya mahkumdur. İstediğimiz sonucu alamayız. Öncelikle bu gerçeği belirtmek zorundayız.

***
AKP iktidara gelir gelmez bir yasa çıkardı. Devlete karşı işlenen suçları, hükümete karşı işlenen suçlar olarak değiştirdiler. O süreçte Baykal ve CHP uyudu. Şimdi devlete saydıranlar ceza almıyor. Hakkında dava açılmıyor. Hükümeti eleştirenler derdest ediliyor.

Kendini devletin üzerinde gören bir kafa, o ülkeye bir menfaat sağlayabilir mi?

Devlet olmasa hükümet olur mu? Gücünü devletten değil de, başka mecralardan almaya kalkan bir akla kim saygı duyar?

İşte Trump denen soytarı bu cesareti AKP’nin 17 yıllık gayri milli politikasından cesaret alarak o mektubu yazabildi. ABD ile bir olup Türk Ordusu’nu kafeslersen, kendi Ordunun onurunu korumaz, koruyamazsan, devletin geleneklerini, kuruluşunu, Kurtuluş Savaşını, kurucu liderini aşağılarsan,

ARTIK KENDİ ONURUNU KORUYABİLMEN MÜMKÜN DEĞİLDİR!

17 yıldır rüzgara karşı tükürdünüz. Şimdi hepsi suratınıza yapışıyor. Olan da bizim koskoca ülkemize oluyor. Ders almayı bilene bundan daha büyük ders olur mu?

NOT   : Bizler ülkemiz için hep doğruları yazdık. Sizler bu eleştirileri düşmanlık olarak algıladınız. Yalakalarınızın, iktidarınızdan yemlenen asalakların bütün yanlışlarınızı alkışlamasını dostluk sandınız. Az kaldı, devran döndüğünde gemiyi ilk onlar terk edecek, ilk önce onlar satacaktır.

Bu sözümü de bir yere not edin!.

(1)Kaynak Yeniçağ: Türk Ordusu’nu kafesledik

ERGENEKON: Emperyalist bir proje…

ERGENEKON: Emperyalist bir proje…

ALEV COŞKUN
Cumhuriyet
, 23.12.18

Ergenekon’un bize öğrettiği en önemli ders: Ergenekon, Türkiye’nin pazarlanmasını, bölünmesini temel olarak hedef almıştır. Atatürk’ün aydınlanma devrimlerini ve çağdaşlaşmayı savunan, ulusal çıkarları korumak isteyen aydınlar yetersiz ve örgütlenmeden uzak kaldıkları zamanlarda FETÖ tipi örgütler her zaman yeniden yaşam alanı bulacaklardır.

[Haber görseli]
İ. Selçuk, T. Saylan,  K. Okkır,  Ali Tatar  M. Tekin   K. Kozinoğlu

Türkiye Cumhuriyeti’nin 95 yıllık yaşamında, dış destekli en korkunç, en tehlikeli yıkım projesi, Ergenekon adı verilen hareket ve aynı adla açılan davadır. 
Bu yazı, büyük bir emperyal proje olan Ergenekon Kumpası konusunda altı kırmızı ile çizilen cümlelerle tarihe not düşmek için kaleme alınmıştır.
On bir yıl önce, 2007 yılında başlayan Ergenekon hareketi ve davası 2018 yılının Kasım ayı sonunda tamamen çöktü. Davanın savcısı, “… toplanan kanıtlar hukuka aykırı olup bu nedenle davada Ergenekon adını taşıyan bir örgütün varlığı ispatlanamamıştır.” dedi. 
Yargıtay 16. Ceza Dairesi de bir süre önce Ergenekon için “…proje yok, toplantı yok, örgüt organları yok, bu nedenlerle örgüt yok” demişti. Ancak bu yargılara varmak için ne yazık ki zulüm ve hukuksuzluklarla dolu on yılın geçmesi gerekmiştir.

Düğmeye basılma 
Ergenekon Kumpas Projesi için düğmeye 2007 yılında basıldı. Hemen ardından TSK’nin onurlu komutanları ve aydınlar Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Bir süre sonra, 2450 sayfalık iddianame ve 600 klasörlük dava ortaya çıktı. 
Davanın ilk aşamasında, şimdi firar etmiş olan FETÖ’nün savcı ve yargıçlarıyla siyasal iktidar kol kola birlikte hareket ediyorlardı. Davanın Savcısı Zekeriya Öz’ün emrine Başbakan tarafından zırhlı bir Mercedes araba gönderilmişti. Kuşkusuz bu hareket “ben senin arkandayım” anlamına geliyordu. (AS: Başbakan Erdoğan “Ben bu davanın savcısıyım..” demişti hatta!)

Projenin ayakları 
Ergenekon, emperyalist bir projedir. 1. ayağı Türkiye Cumhuriyeti’nin TSK ve MİT dahil stratejik kurumlarının, 2. ayağı da Cumhuriyet gazetesinin ele geçirilmesini hedefliyordu. 
Nitekim dava, değişik davaların da birbirine eklenmesi sonucu devasa bir dosyaya dönüşmüş, davaya Danıştay saldırısı ile Cumhuriyet gazetesine atılan bomba girişimleri de eklenmişti. 
Bu nedenle, dava kapsamında ilk gözaltına alınanların başında, Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk geliyordu. 
21 Mart 2008 günü sabaha karşı, İlhan Selçuk’un evi basıldı, kitapları tarumar edildi, kendisi apar topar emniyet müdürlüğüne götürüldü. Psikolojik baskı metotlarıyla üç gün süren sorgulama yapıldı. Daha sonra çıkan iddianamede İlhan Selçuk için şunlar vardı:

1. İlhan Selçuk, gündemi belirlemek amacıyla kendi gazetesinin bahçesine bomba attırmıştır.
2. Danıştay saldırısını planlamış ve Yargıç Mustafa Yücel Özbilgin’in tasarlayarak öldürülmesine teşebbüs etmiştir. 
3. İlhan Selçuk çok akıllıdır, cep telefonu kullanmamaktadır. Bu nedenle Ergenekon örgütünün başıdır. 
Bu derece deli saçması bir iddianame ile karşı karşıya idik.

İkinci Cumhuriyetçiler 
Tutuklamalar, telefon dinlemeleri, evlerin ve ofislerin basılması, talan edilmesi, her şeye el konulması, insanların yaşamlarının tersyüz edilmesi karşısında ne medyada ne de sosyal arenada sesini yükselten fazla kişi vardı. 
Bu deli saçması iddialar karşısında, “Ergenekon büyük bir hukuksuzluktur, zulüm yapılıyor, ceza Hukukunun temel kuralları çiğneniyor, yargısız infaz yapılıyor, insanlar hukuksal dayanaktan yoksun gözaltına alınıyor, zindanlara tıkılıyor” denildiğinde; 
Ünlü İkinci Cumhuriyetçiler, “yetmez ama evetçiler” olan bitene kol kanat geriyor ve hemen şu yanıtı veriyorlardı: 
“Ama bunlar darbeci… 12 Mart ve 12 Eylül’de ne haksızlıklar ne zulüm ne yargısız infazlar yapıldı” diyerek eski günlere gönderme yapıyorlardı. Böylece geçmişte olanlardan, Ergenekon’un haksızlıklarına ve hukuksuzluklarına meşruiyet çıkarıyorlardı. 
Ergenekon davası sürecinde aralarında Kuddisi Okkır, Muzaffer Tekin, Ali Tatar, Prof. Dr. Türkan Saylan, İlhan Selçuk ve Kaşif Kozinoğlu yaşamlarını yitirdi.

Sadece Türklerin işi değil 
Ergenekon’un hemen başlarında, o tarihlerde artık emekli yaşamına girmiş olan eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Demirel“Bu iş sadece Türklerin işi olamaz… Bu ciddi bir organizasyon işi, burada mutlaka yabancı parmağı var” dedi (Akşam, 1 Aralık 2008) 
İlhan Selçuk yazdığı yazılarda ilk önce “Ergenekon planı”, adını verdiği bu projeye yeni bir isim buldu: “Ergenekon Rejimi.” 
Bu tanımlama doğruydu, çünkü Ergenekon projesi sonunda Türkiye’de yeni bir rejimin yaratılmasını amaçlıyordu.

Basın ayağı: Zaman ve Taraf 
Ergenekon bir yandan siyasal iktidarın desteğini alırken, projenin basın destekçileri de Zaman ve Taraf gazetesiydi. Taraf gazetesinin başını çeken yazıişleri müdürü eşi CIA görevlisiydi ve bu husus herkesçe biliniyordu.
Nokta dergisinde, genel yayın yönetmeni Alper Görmüş, “Darbe Günlükleri”ni yayımlıyordu. Sabah gazetesinin Ankara temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş, yazdığı yazıda “Ergenekon Analiz ve Yeniden Yapılandırma” belgeselinden söz ediyor ve bu belgenin zarf içinde kendisine gönderildiğini ileriye sürüyordu. 
Taraf gazetesi, sadece manşetlerde, yorumlarda değil, eylemli olarak da Ergenekon’a destek veriyordu. Gazetenin çalışanı

  • Mehmet Baransu, düzmece belgeleri bir bavulla savcıya teslim ediyordu.

Benzer bir rolü gazetenin yazarlarından Yıldıray Oğur da yerine getiriyordu. 
Yasemin Çongar, Taraf’taki 14 Ocak 2009 tarihli yazısında, Zaman gazetesinden İhsan Dağı’ya gönderme yaparak, aslında projenin içeriğini ve amaçlarını açıklıyordu. İlhan Selçuk, bir gün sonraki “Ergenekon’da ABD/ NATO Parmağı…” başlığını taşıyan yazısında, bu durumu analiz ediyordu. Sözü İlhan Selçuk’a bırakalım: 
“Çongar diyor ki: Ergenekon’un TSK içinden sökülüp atılması gerektiğine inanmış ordu mensupları var. İhsan Dağı dünkü Zaman’da ‘Rus Yanlısı Darbeye Ergenekon’ başlıklı bir makale yazdı, bazı satırları birlikte okuyalım: Amacı dışına çıkan ve ‘Rusçu’ bir kliğin kontrolüne giren Türk Gladio’su artık korunup kollanmıyor… Elli yıldır Batı güvenlik sistematiğinde bulunan bir ordunun Rusya yanlısı, NATO, ABD ve AB ile işbirliğine karşı ‘Rusçu’ bir kliniğin eline geçmesine seyirci kalınır mı?” 

Yasemin Çongar yazısını şöyle sürdürüyor: 

“Washington’da Türk ordusunun ‘gitgide Batı’dan kopan unsurlarıyla, Rusya’nın etki alanına giren, AB sürecini baltalamaya çalışan, Kıbrıs’ta çözümü engelleyen, demokratikleşmeyi içine sindiremeyen, 1920’lerin zihniyetine tutsak, (…) giderek Türkiye toplumundan da kopuk’ bir kurum olarak algılanmaya başlandığını gözledim…”

Amerikan tezgâhı 
İlhan Selçuk yazısını şöyle sürdürüyor: 
“Vaktiyle Cumhuriyet’te çalışmış olan Yasemin Çongar’ı kutlarım… Ergenekon’un Amerikan tezgâhı olduğunu ondan başka hiçbir kişi bu yetkinlikle anlatamazdı. Ama, yazıda asıl CIA kokusu bir başka yerden çıkıyor… Çongar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde iki eğilim olduğunu da Fethullahçı İhsan Dağı ile birlikte ustaca dile getiriyor… Neymiş ordudaki iki eğilim?… Ergenekoncular… Ve karşıtları…” (Cumhuriyet, 15 Ocak 2009) 
Çongar’ın bu yazısının analizinden şunlar çıkıyor: 
1. TSK içinde iki eğilim vardır, Ergenekoncular ve karşıtları 
2. Ergenekoncuların amacı, Rusçu bir kliğin denetimine giren Türk Gladio’sunu koruyup kollamaktadır. 
3. 50 yıldır Batı güvenlik sisteminde bulunan Türk ordusunun, Rusya yanlısı bir kliğin eline geçmesine seyirci kalınamaz. 
Bu analizden şu çıkıyordu, “Ergenekon davası TSK’yi Nato ekseninde korumak için yaratılmıştır.” İlhan Selçuk, başka bir yazısında “Ergenekon”u “karşıdevrim” olarak niteliyordu.

Tarihe düşülen not 
Şimdi, sözü uzatmadan kalın harflerle tarihe not düşelim: 
1. Ergenekon, başlangıç tarihi olan 2007 yılından, 15 Aralık 2015 tarihine kadar siyasal iktidardan destek almıştır. Başbakan Erdoğan, Meclis kürsüsünden bu davanın savcısı olduğunu ilan etmiştir
2. Ergenekon uluslararası bir projedir. Bu proje, binlerce km ötede planlanmış, Türkiye’de FETÖ cemaatine bağlı Emniyet mensupları, savcılar ve yargıçlar tarafından yürütülmüştür
3. Ergenekon’un temel hedefi TSK’yi ele geçirmektir. Onurlu komutanlar ve T.C.’nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Silivri zindanlarına gönderilmiştir. TSK’nin Genel kurmay Başkanı terör örgütü başı olarak nitelenmiştir. TSK’nin kozmik odasına girilmiştir.
4. Ergenekon, ulusalcı komutanları ve aydınları hedef almıştı. Prof. Haberal, Prof. Alemdaroğlu, Prof. Hilmioğlu, Prof. Yurtsever, Prof. Manisalı gibi ilim adamları içeriye alınmıştı. Gazeteciler, İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan içeriye alınmış, bu süreçte birçok kişi yaşamını yitirmiştir. 
5. Ergenekon’a basın dünyasında özel olarak kurulduğu artık bilinen Taraf gazetesi ve Zaman gazetesi en büyük desteği vermiştir
6. Ergenekon’a “yetmez ama evetçi” dönek solcular en büyük desteği vermişlerdi. Bu kişiler Ergenekon aracılığıyla, “Türkiye’nin bağırsaklarının temizlendiği”ni söyleyecek kadar akıl ve mantık sistemlerini yitirmişlerdi. Bu durum tarihsel açıdan dönek solcular için en büyük utanç kaynağı olmalıdır.
7. Ergenekon, Türk devletinin, emperyal güçler tarafından ele geçirilmesi projesidir. Özellikle TSK’nin çökertilerek, FETÖ sistemi kanalıyla tamamen CIA’nın eline geçmesinin sağlanmasını hedefleyen bir emperyal projedir. 
8. Ergenekon, Türkiye’nin parçalanmasını, bölünmesini temel olarak hedef almıştır.

Ergenekon’un bize öğrettiği en önemli derse gelince :

  • Atatürk’ün aydınlanma devrimlerini ve çağdaşlaşmayı savunan, ulusal çıkarları korumak isteyen aydınlar yetersiz ve örgütlenmeden uzak kaldıkları zamanlarda FETÖ tipi örgütler dış desteği arkalarına alarak her zaman yeniden yaşam alanı bulacaklardır.
    ====================================

    Cumhuriyet Vakfı Başkanı eski bakan, deneyimli yazar – siyasetçi – bilim insanı Sn. Dr. Alev COŞKUN‘u, tarihe not düşen bu önemli belgesel yazısı için kutluyoruz, teşekkür ediyoruz..

    Dr. Ahmet SALTIK
    24.12.2018, Ankara

Emin ÇÖLAŞAN : Türkiye nereye?

Türkiye nereye?

Emin ÇÖLAŞAN
SÖZCÜ, 15 Ekim 2017

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

Sevgili okurlarım, laiklik anayasamızın en önemli maddelerinden biri. Laiklik her şeyimiz. Uygarlığın ve çağdaşlığın simgesi.
O kadar ki, cumhurbaşkanı bile o makama seçildiğinde, Meclis kürsüsünde “Laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma…” diye namusu ve şerefi üzerine yemin ediyor! Aynı yemini bugünkü dünya liderimiz de etmişti, herhalde unuttu gitti!
Türkiye’de bir süredir olanları hep birlikte hayret ve ibretle izlemeyi sürdürüyoruz.
Din ticareti ve din sömürüsü aldı başını gidiyor.
* * *
İş o boyuta vardı ki, şimdi nikah kıyma yetkisi imamlara verilmek üzere. İlgili yasa kısa bir süre sonra AKP ve onun küçük ortağı MHP‘nin oylarıyla Meclis’te kabul edilecek.
Böylece toplum bir kez daha bölünmüş olacak.
Örneğin kamuda işe alınma sınavlarına girenlere sorulacak:
– Evli misin? 
Yanıt evet olursa bir soru daha sorulacak:
– Nikahını kim kıydı?
Evlendirme memurunun kıydığını söyleyen kaybedecek, imamın kıydığını söyleyen kazanacak ve işe alınacak.
* * *
Bu işin Türkçesi, Medeni Kanun’la kazanılan haklar çöpe atılacak.
Mecelle, fıkıh ve Osmanlı’nın din kanunları 1926 yılında kaldırılmış, Medeni Kanun kabul edilmişti. İmam nikahları artık geçerli olmayacaktı.
Medeni Kanun Atatürk döneminin dört dörtlük eserlerinden biridir.
İlk resmi nikah 14 Ekim 1926’da kıyıldı. (AS:Medeni Yasanın yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926’dan 10 gün sonra) Aradan tam 91 yıl geçti, gericilik bu kez nikah masalarında hortlatılacak. Bu iktidar acaba medeni nikahın hangi zararını, hangi sakıncasını gördü ki şimdi imam nikahını yeniden getirmeye kalkışıyor? Bu sorunun bir tek yanıtı var:
Din sömürüsü ve toplumun din duygularını gıdıklamak.
* * *
Din ticaretinin ve din sömürüsünün hangi kurumlarda hangi boyutlara ulaştığını bugün sizlere iki fotoğrafla göstereyim. İlki, İstanbul Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürü Cemil Boz‘un makam odası. Şu manzaraya, arkasındaki tablolara bakınız!

15szt05b_ant_ist_izm_ank_trb_yeni_siyahi

Arapça mıdır, Farsça mıdır, Osmanlıca mıdır, ne olduğunu anlaşılmayan yazılar, harfler… Bir tek Türkçe yazı yok. Ayıptır be… Bu şahıs İstanbul’da çok önemli. Gençlik ve sporla ilgili her yetki, harcanan yüz milyonlarca lira onun emrinde. Bu kafalar sadece İstanbul’u değil Türkiye’yi yönetiyor, daha fazla ne demeli!
* * *
aÖteki fotoğraf Bursa Uludağ Üniversitesiyle
ilgili.
(http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/emin-colasan/turkiye-nereye-2-2049600/)
============================
Dostlar,

Sayın Çölaşan çok çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor ve insanı bunaltan bir soruya yanıt arıyor.. Hepimizi bu sorunun yanıtını bulmaya çağırıyor gerçekte :

* Türkiye nereye??

Yarın, 17.10.2016 günü TBMM genel kurulunda söz konusu hükümet tasarısı görüşülebilir. 130 dolayında madde içeren kırkambar bir torba yasa eskinin “bonmarşe” leri gibi; binbir çeşit.. Ne ararsanız var içinde.

Dün Cumhuriyet‘te sübyan mekteplerinde 5-6 yaşlarında ihram ve fes giydirilmiş  küçücük çocukların yaşamdan kopartılarak uhrevi yaşama yönlendirmeleri nedeniyle annelerine yaşamın kötü olduğunu, ne zaman öleceklerini söyledikleri… haberi fotoğraflı olarak vardı. (15.10.17)

  • Sıbyan mektepleri çocukları böyle zehirliyor… “Anne ne zaman öleceğiz, burası çok sıkıcı..
Mahalle aralarında hızla yayılan ve denetimden bağışık (muaf) tutulan sıbyan mektepleri çocukların yaşamını kabusa çeviriyor. Ailelerine günahkar diye bakıyor, bir an önce gerçek saydıkları dünyaya göçmeyi hayal ediyor… (haberin tümü : http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ turkiye/844971/Sibyan_mektepleri_cocuklari_boyle_zehirliyor…__Anne_ne_zaman_olecegiz__burasi_cok_sikici_.html veya Subyan_mektepleri_cocuklari_boyle_zehirliyor_anne_ne_zaman_
olecegiz).

El kadar çocuklar yaşam sevinci yerine depresyona sokularak hiçliğe itiliyor ve daha yaşamadan ölümü arzular duruma sürükleniyorlar! Bu yapılanların din adına ve dine uygun olduğu söylenebilir mi? Hz. Muhammed’e ait olduğu belirtilen bir hadiste “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama sarılma ve yarın ölecekmiş gibi  ahirete hazırlık” dinamik bir denge içinde önerilmiyor mu?

Bu yapılan hiçbir dine sığmayacağı gibi, hastalıklı bir toplum yaratarak Türkiye’yi çağdan koparır. En açık anlatımıyla insanlık düşmanı bir girişimdir. Siyasal iktidarın çanak tutmasıyla bu hazin tablolar ülkemizde yaşanmaktadır. Ancak artık bir “dur” deme zamanı gelmiş çatmıştır.

Ne işe yarar, bir işe yarar mı bilemiyoruz ama bir kez daha uyaralım ve çağrı yapalım :

AKP = RTE bu çağdışı ve insanlık düşmanı tablonun doğrudan sorumlusudurlar. Her şeyin bir sınır vardır. Türkiye haddinden fazla dincileştirilmiş, yozlaştırılmıştır. Yapılanların büyük oranda Din ile de ilgisi yoktur ve laiklik çok derin yara almıştır. Dayatılanlar ve gelinen yer açıkça Anayasaya aykırıdır, anayasayı çiğneme suçudur. Toplumda gerilim son derece yüksektir ve bu durum çok tehlikeli gelişmeler doğurabilir.

Basından öğreniyoruz, “Kadınla tokalaşmak ateş tutmaktan daha korkunç” diyen rektör hakkında suç duyurusu yapılıyor (Cumhuriyet portalı, 16.10.17). Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, “Bir kadınla tokalaşma için ateş tutmaktan daha korkunç” diyen Adıyaman Üniversitesi Rektörü Mustafa Talha Gönüllü hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu kişiyi Erdoğan atadı ve yapısını bilmiyor muydu? Gene mi kandırıldı??

2016 Mart’ında 14 Mart tıp haftası nedeniyle bir üniversite bize konferans için salon vermemişti. Rektörü FETÖ’den gitti.. Uludağ Üniversitesi’nde bir zamanlar Atatürk aşığı bir rektör, meslektaşımız ve ADD’de çalışma arkadaşımız Prof. Mustafa Yurtkuran vardı ve biz orada konferans vermiştik. Bu rektör Ergenekon kumpasına kurban edildi. Bu üniversitenin sürüklendiği yere bakar mısınız? Kamu kurumları ADD’ye salon vermekten korkuyor, özel salonlar kiralanıyor ücreti ödenerek. Ama AKP’li belediyeler yandaş vakıflara koca koca hazır binaları ücretsiz veriyorlar toplumu daha da dinci kılmak için!

AKP = RTE‘yi bir kez daha sağduyuya ve dini siyasete daha çok alet etmememeye çağırıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 16 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Prof. Mehmet Haberal Dünya Organ Nakli Derneği Başkanı seçildi.

Türkiye’yi gururlandıran haber

Prof. Dr. Mehmet Haberal, 105 ülkeden 6700 organ nakli uzmanı üyenin internet aracılığıyla oy kullanarak katıldığı seçim sonunda, Dünya Organ Nakli Derneği Başkanı seçildi.

Türkiye’yi gururlandıran haber

(AS :  Bizim katkımız yazının altındadır..)

Prof. Dr. Mehmet Haberal, 105 ülkeden 6700 organ nakli uzmanı üyenin internet aracılığıyla oy kullanarak katıldığı seçim sonunda, Dünya Organ Nakli Derneği Başkanı seçildi.

Prof. Dr. Mehmet Haberal, dünyanın en büyük ve en saygın organ nakli derneğindeki yeni görevine 2016-2018 döneminde “Seçilmiş Başkan” olarak başlayacak, görevini 2018-2020 döneminde Dünya Organ Nakli Derneği Başkanı kimliğiyle sürdürecek. Prof. Haberal’ın yeni başkan seçildiği haberi, derneğin tamamına yakın üyelerinin katılımlarıyla Hong- Kong’da yapılan ve kuruluşun 50. yıldönümünün de kutlandığı 26. Dünya Organ Nakli Genel Bilimsel Kongresi’nde açıklandı.

Prof. Haberal, Üçüncü Millenyum’un başladığı 2000 yılında Roma’da düzenlenen 18. Dünya Organ Nakli Bilimsel Kongresi’nde de meslektaşları tarafından onurlandırılmış, o kongreye dünyanın her köşesinden katılan 5 binin üzerindeki organ nakli uzmanı tarafından “Dünyanın en başarılı 14 organ nakli uzmanından biri” seçilmiş ve Papa tarafından verilen “Organ Nakli Öncüleri” yazılı madalyanın sahibi olmuştu.

105 ülkeden 6700 organ nakli uzmanının üye oldukları bu saygın kuruluşunun başkanı seçilmesinden sonra yaptığı konuşmasında Prof. Haberal, önce Atatürk’e, sonra meslektaşlarına şükranlarını bildirdi. Prof. Haberal şöyle dedi:

  • “Konusunda, dünyanın en büyük ve en saygın kuruluşu olan yarım yüzyıllık Dünya Organ Nakli Derneği’ne başkan seçilebilmemi başta, ülkemin kurucusu ve milletimin çağdaş bilgilerle yetişmesini sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyum. Bu nedenle önce, Atatürk’e minnet ve şükran duygularımı bildiriyorum. Ayrıca, benim için gurur verici kararlarıyla, dünyanın bu uzak köşesinden bana, özellikle büyük özlemini duyduğumuz bugünlerde milletime güzel bir haber göndermek olanağı sağlayan dünyadaki tüm meslektaşlarıma sonsuz teşekkürlerimi bildiriyorum.”

Prof. Haberal derneğin 50. kuruluş yıldönümünün de kutlanacağı 2016 yılı toplantısının İstanbul’da yapılması için 2008 yılından başlayarak tüm üyelere özel tanıtım kitapları ve CD’leri göndermiş, 2010 yılında yapılacak kent seçiminde yarışacak üç aday kentten birinin İstanbul olmasını sağlamıştı. Bu çalışmasından kısa bir süre sonra Prof. Haberal, 13 Nisan 2009 tarihinde “Ergenekon kumpası” kapsamında tutuklanmış ve 300 bin adet basılan ve dört dilde yayımlanan “Suçum Ne?” başlıklı bir kitap yazmasına ve aynı soruyu her duruşmasında yargıçlar kuruluna sormasına karşın kimsenin bilemediği ve açıklayamadığı nedenden 4,5 yıl Silivri Cezaevi’nde kalmıştı.

Dünya Organ Nakli Derneği Başkanı Jeremy Chapman ve yönetim kurulu üyeleri, derneğin 50. kuruluş yıldönümü kutlama toplantısı ve 26. Dünya Organ Nakli Bilimsel Kongresi’nin yapılacağı kentin seçimini 2010 yılının üçüncü ayına değin beklettiler ve…Sonunda İstanbul’u aday kent listesinden çıkarmak zorunda kaldılar. Yöneticilerin bu kararının nedeni, Başkan Jeremy Chapman’ın, Ergenekon soytarılığı kapsamında Silivri Cezaevi’ndeki meslektaşı Prof. Dr. Mehmet Haberal’a gönderdiği 16 Şubat 2010 tarihli ve “Lütfen bize hak ver” dediği şu mektubunun satırlarında yeralmakta:

“Sevgili Mehmet,

Dünya Organ Nakli Derneği’nin 2016’daki Genel Kongresi’nin İstanbul’da yapılması kararı için daha fazla bekleyebilmemizin olanaksız olduğunu bildirmek zorundayım. Şu an içinde bulunduğun durum göz önüne alındığında, Türkiye Organ Nakli Derneği’nin 2016 yılında İstanbul’da senin öncülüğünde bir kongre düzenlemesinin mümkün olmayacağı konusundaki görüşümüzü, en iyi niyetle senin anlayacağından eminim. Ayrıca, seni haksız yere tutuklayan Türk makamlarına, daha önceleri yaptığımız gibi bir işbirliğinde bulunmayı bu kez önermek istemiyoruz. 2016 yılı Genel Bilimsel Kongremizin yapılacağı kentin seçimini, bu nedenler sonucu, İstanbul’un dışında kalan öteki iki aday kent, Buenos Aires ve Bangkok arasında yapmaya karar verdik. Derneğimizin 2010 Küresel Profesörlüğü’ne ilişkin yerleri tespit ettiğimde seninle tekrar temas kuracağım.

Sağlığın ve iyiliğin için en iyi dileklerimle,
Jeremy.”

Sabriye Aşır
Odatv.com, 22.08.2016
====================================

Biz de çok gururlandık dostlar..

Sn. Prof. Haberal meslek büyüğümüzü kutluyoruz gönülden..

Hele Başkan seçildikten sonraki şu sözleri için kendisini ayakta alkışlıyoruz :

  • …başkan seçilebilmemi başta, ülkemin kurucusu ve milletimin çağdaş bilgilerle yetişmesini sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyum. Bu nedenle önce, Atatürk’e minnet ve şükran duygularımı bildiriyorum

    Diliyoruz AKP – RTE biraz aynaya baksınlar ve ders çıkarsınlar..
    Erdoğan o kumpas davalar açıldığında Başbakandı ve

  • “Ben bu davanın savcısıyım..” diye gürlüyordu. Ergenekon soytarılığı davasının kumpasçı savcısı Zekeriya Öz‘e Başbakanlığın zırhlı özel aracını sunmuştu.

    Bir Başbakan böylesine derin ve vahim “kandırılabilir mi?” yoksa birileri, bu masallara inanmamızı isteyerek bizi ti’ye almayı sürdürüyor mu??

Sevgi ve saygı ile.
22 Ağustos 2016, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com