Etiket arşivi: İstanbul Üniversitesi

UĞURSUZ ÜNİVERSİTE

UĞURSUZ ÜNİVERSİTE  (*)

portresi

 

Suay Karaman

 

 

Değerli katılımcılar,

Adalet ve Demokrasi Haftası olarak adlandırılan 24-31 Ocak arasında başta Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy olmak üzere yitirdiğimiz tüm yurtsever aydınlarımızı anmaktayız. Yitirdiğimiz tüm değerlerin ışıklar içinde yatarak, bizleri aydınlattığı inancıyla hepinizi dostlukla selamlayarak sözlerime başlıyorum.

Cumhuriyet yönetimi, eski tüzükle yönetilen Darülfünun’u Cumhuriyet Devrimlerine uygun bir şekle getirerek, 1 Nisan 1924’te 493 sayılı yasayla İstanbul Darülfünunu’nu kurmuştur. Genç Cumhuriyet yöneticileri, Darülfünun’dan çok şey beklemişler ancak beklediklerini bulamamışlardır. İstanbul Darülfünunu, genç cumhuriyet aydınlanmacılarının beklediği iyileşmeye, gelişmeye ve ilerlemeye ulaşamadığı gibi, yapılan pek çok devrime ya sessiz kalmış ya da karşı çıkmıştır. İşte uğursuz üniversite böylece ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu yüzden eğitim alanında köklü değişiklikler yapılarak, 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. 1933 Üniversite Devrimi ile yeniden kurulan üniversite, özerk bir yapıya kavuşmamasına karşın belirli dönemlerde atılımlar yaparak, bilimsel niteliğini ve devrimci çizgisini yükseltmiştir.

18 Haziran 1946’da 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılarak, üniversiteler hem bilimsel, hem de yönetsel özerkliğe kavuşmuş ve yönetimde katılımcılık ilkesi getirilmiştir. 27 Mayıs 1960 Devriminden sonra 28 Ekim 1960’ta çıkarılan 115 sayılı yasa ile 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu’nun bazı maddeleri özerkliği genişletici şekilde değiştirilerek, katılımcı yönetimi ve demokratikleşmeyi artırıcı nitelikler sağlanmıştır. Üniversitelerin özerk oluşları da, ilk kez 1961 Anayasası’nın 120. maddesinde açık ve net biçimde yazılarak güvence altına alınmıştır. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından 7 Temmuz 1973’te, hem antidemokratik, hem demokratik hükümler içeren 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılmıştır. Antidemokratik hükümler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince, önceki yasalara göre en özgürlükçü yasa konumuna gelmiştir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra 6 Kasım 1981 tarihli 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu (YÖK) çıkarılmıştır. Bu yasa, Ocak 1981’de Şili’deki faşist cuntanın çıkardığı yasanın kötü bir kopyasıdır. Bu yasayla çağdaş, demokrat ve özerk üniversite yok edilmiştir. Üniversitelerimiz 35 yıldır bu yasayla yönetilerek, uğursuz üniversiteye kalıcı geçiş sağlanmıştır. Bu YÖK dönemini uğursuz üniversite olarak anmak yanlış sayılmaz. YÖK yasasıyla birlikte üniversitelerde toplu tasfiyeler başlamış, akademisyenler susturulmuş, öğrencilere disiplin cezaları verilmiştir. Özerklik tümden ortadan kaldırılmış, yöneticiler atamayla gelmiştir. Üniversite harçları artırılmış ve eğitimin özelleştirilmesinin yolu açılmıştır. Şimdi bu uğursuzlukların bazılarını yakından görelim.

YÖK’ün kurucusu ve 1981-92 arasında on bir yıl YÖK Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr. İhsan Doğramacı döneminde üniversiteler açık açık doğranmıştır ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası gerekçe gösterilerek yüzlerce ilerici akademisyenin görevine son verilmiştir. İhsan Doğramacı, üniversitelerden özgür düşünceyi kovmak için pek çok şey yapmış, bilimden ve aydınlanmadan yana olan her şeye savaş açmıştır. İstediği kişilerin, sahte jüri kurarak doçent olmasını bile sağlamıştır. Bir devlet kurumunun başındaki kişi olarak, Bilkent Üniversitesi adıyla ilk özel üniversiteyi kurmuştur. Böylelikle eğitimin piyasalaşması adına önemli bir adım atılmıştır.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın ilk basımı 1952’de 14. ve son basımı 2000 yılında yapılan “Annenin Kitabı” başlıklı bir çocuk bakım kitabı bulunmaktadır.  Bu kitabında ABD’li bilim insanı Dr. Benjamin Spock’un (1902-98) ilk baskısı 1946’da yapılan “Çocuk Bakımı ve Eğitimi” (Baby and Child Care) adlı dünyaca ünlü kitabından, kaynak göstermeden alıntılar (aşırma/intihal) yaptığı, ilk kez 29 Kasım 1981 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Uğur Mumcu tarafından yazılmıştı. Bu olayın hukuksal süreci 10 Mayıs 2006 tarihinde Doğramacı lehine sonuçlanmıştır ancak vicdanlarda Doğramacı aklanmamıştır. Bu işin peşini bırakmayan Prof. Dr. Hasan Yazıcı, 15 Nisan 2014’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığı davayı kazandı ve İhsan Doğramacı’nın aşırma (intihal) yaptığına karar verildi. İşte böyle bir kişinin üniversitelerin başına geçmesi, uğursuzluk olarak değerlendirilmelidir. Bu olaydan cesaret alarak, günümüzde de birçok akademisyen aşırma yapmaktadır ve uğursuz üniversitede artık aşırma olağan sayılmaktadır.

Gericiliğe ve tarikatlara bırakılan üniversitelerde imamların da içinde olduğu bazı gruplar, etkinliklere katılmaya başlamıştır. 1994’te Erciyes Üniversitesi’nin açılışını Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz yapmış ve şunları söylemişti: “İlim ve akıl, dini teyit eder. İlmi öğrenin, yayın; gizleyip günaha girmeyin.” Gelinen bu nokta bilimi ve üniversiteyi derinden yaralamış ve küçük düşürmüştü. Ancak tepki veren olmaması, uğursuz üniversitenin hızla yayılmasını sağlamıştır.

Şimdi sizinle ilginç bir örnek paylaşacağım. 2006 yılında TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Prof. Dr. unvanıyla işe başlayan, Çin Halk Cumhuriyeti, Sincan Uygur özerk bölgesinden gelen Alimcan Ziyai adlı bir kişi aynı zamanda üniversitede rektör danışmanı oldu. Bu unvanlarıyla birçok yerde konferanslar veren bu kişinin, Urumçi Üniversitesi ile yapılan yazışmalar sonucunda, lisans eğitiminin bile olmadığı ortaya çıktı. Bu yüzden TOBB ETÜ Rektörlüğü tarafından 2008 yılında görevine son verildi. Bu kişi daha sonra Nisan 2009’da Gazi Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksekokuluna, Eski Çince Eğitimi için Yrd. Doç. kadrosuyla alınmak istendi. Ancak jüride bulunan Çin’in Sincan Uygur özerk bölgesinde doğmuş ve Xinjiang Üniversitesi Tarih Fakültesinden mezun olan Doç. Dr. Varis Çakan, Urumçi Üniversitesi ile yazışarak, Alimcan Ziyai’nin makale ve evraklarının sahte olduğunu ve diploması olmadığını belgeleyerek, geçer not vermedi. Bunun üzerine Doç. Dr. Varis Çakan jüriden çıkartılarak, yerine Konya Selçuk Üniversitesi Türk Dili Bölümünden Yrd. Doç. Dr. başka bir akademisyen atandı. Böylece Alimcan Ziyai, Mart 2010’da Gazi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu Çince bölümünde Yrd. Doç. Dr. olarak göreve başlatıldı, hem de hiçbir belgesi olmadan! Üstelik 2547 sayılı YÖK yasasına göre, profesör olarak atanan bir kişi, başka bir üniversiteye yardımcı doçent olarak atanamazken…

Günümüzde uzmanlık alanının dışında ders veren, bilgisiz ve yetersiz birçok akademisyenlerin olduğu uğursuz üniversitelerde, sahte diplomaların ve unvanların uçuştuğu, merkezi sınavlarda sahteciliklerin yapıldığı, bilimin nasıl film haline getirildiği, tüm değerlerin para ile ölçüldüğü bir ortamda öğrencilerin bilgi ve kültür düzeylerinin en alt düzeylerde yetiştirildiği tüm açıklığıyla görülmektedir. Aile şirketi gibi olan üniversiteler de vardır; ailenin tüm bireyleri aynı üniversitede akademisyen olarak ya da idari kadrolarda görev yapmaktadırlar.

Sabancı Üniversitesi’nde Prof. Dr. Cemil Koçak, velilere verdiği konferansta “Aslında onbaşı bile olamaz” dediği büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk için şunları söylemişti: “Yarbay Mustafa’nın Çanakkale zaferiyle uzak yakın bir ilişkisi yoktur. Zafer; Alman generali Liman von Sanders’e aittir. İstanbul hükümeti ve Alman generali, Yarbay Mustafa’yı 5-10 kişiyi bile yönetmekten aciz bularak gözden uzak kalsın diye Gelibolu’ya göndermiş. Yarbay Mustafa döneminin en yeteneksiz askeriydi. Tesadüfler ve şansı yaver gitmeseydi, emekli olacak, kahve köşelerinde sürünüp gidecekti.” Ülkesinin yakın tarihini bilmeden tarih konferansı vermeye kalkan böyle bir profesör ile bu akademik unvanları böylelerine verenler, uğursuz üniversitenin görüntüsüdür.

Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fikret Adanır, Hamburg’daki bir panelde sözde Ermeni soykırımını kabul ettirmek için tarihimizi ve arşivlerimizi kirleterek, Türkiye’ye, Osmanlı’ya ve Türkler’e iftira kusarak; “Türkler soykırımı yapmasalardı ulus olamazlardı..” gibi gerçek dışı söylemlerde bulunmuştu.

Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bertil Emrah Öder, “Yeni Anayasa’dan Türklük kalkmalı. Anayasa’nın temeli din olmalı” demişti. CHP parti meclisinin eski üyesi ve Anayasa Hazırlık Komisyonu çalışma grubunda olan Bertil Emrah Öder, laiklik kavramının tartışmaya açılmasıyla özgürlükler alanının genişleyeceğini ileri sürmüştü.

Koç Üniversitesi’nin düzenlediği “Öz yönetim nedir?” konulu panelde konuşan HDP milletvekili Sabahat Tuncel, PKK teröristlerinin kazdıkları hendekleri savunarak, bu hendekleri neden kazdıklarını ve bu bölgelerde öz yönetimin nasıl geliştirildiğine ilişkin fikirlerini aktardı.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla düzenlenen paneldeki konuşmasında; “Hendekler yeni mücadele mekanizmalarıdır. Özyönetim öz savunmayla gelir” ifadesini kullanarak, teröristlerin kazdığı hendeklere övgüler yağdırdı. Bu gibi panellerin olduğu uğursuz üniversitelerden ve diğer uğursuz üniversitelerden bazı uğursuz akademisyenler de, yayınladıkları bildirilerle, PKK terör örgütüne desteklerini sunmuşlardır.

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı’nın, Tayyip Erdoğan’ın elini öpmek için yerlere kadar eğilmesi, üniversitelerin ortaçağ karanlığındaki medreselere doğru kayarak, uğursuzlaştığını göstermesi açısından önemlidir. Muş, Alpaslan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nihat İnanç; “Düşünebiliyor musunuz, amfide film gösterimleri, tiyatrolar, konserler düzenliyorlar..” diyerek ODTÜ yönetimini hedef alan söylemleri de uğursuz üniversite içinde değerlendirilmelidir.

Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Sarıoğlu’nun, çocuk pornosu arşivlediği ortaya çıkarılmıştı ve bu akademisyenin yabancı dergilerde tek bir yayını olmadan Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) üyeliğine atandığı belirlenmişti. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker’in söylemleri insanın kanını donduracak niteliktedir: “Kadın yüzünü de kapamalı, Kadının evden çıkması caiz değil, Saç boyama caiz değil, Parfümlüye cennet haram, Dekolte giyinen, tahrik eden kadının tecavüze uğraması sürpriz değil.”

Şimdi Diyanet İşleri Başkanı ki kendisi de akademisyendir, uğursuz üniversitelerde bir moda başlattı: her üniversiteye cami yapımı kampanyası. Bilim yuvalarına, ibadet yerleri yapılması için düğmeye basıldı ve uğursuz üniversiteler cami yapma yarışına başladılar. Hatta Ege Üniversitesi kampüsünde cami yapılabilmesi için imar planında değişiklik bile yapıldı.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in; “Sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekün bir savaşın içine soktu.” söylemi, aklı örümcek ağıyla sarılmış bir ilahiyat profesörü için normal görülebilir. Aydınlanma Devriminden payını alamayanların bulunduğu uğursuz üniversite, ülkemizi hızla ortaçağ karanlığına sürüklemektedir.

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan insanlıkla, vicdanla, ahlakla bağdaşmayacak açıklamalar gelmektedir. Laik ülkede fetva adı ile topluma yutturulmak istenen bu saçmalıklardan bazıları şunlardır:

  • Nişanlılar el ele tutuşamaz,
  • Müslüman bir kişi Alevi bir kızla evlenemez,
  • Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir.Ülkemizde 196 kamu ve özel üniversite bulunmaktadır ve içlerinde 86 ilahiyat fakültesi vardır. Bu fakültelerde üç binin üzerinde akademisyen çalışmaktadır. Ama hepsi uğursuz üniversite üyesi olduğu için, bu saçmalıklara seslerini çıkartamamaktadırlar.

Uğur Mumcu’nun 27 Haziran 1975’te Kanıksamak” adlı yazısında “Demokratik bir toplum için en büyük tehlike, yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlığını yitirmesidir. Yaşadığımız olaylar demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. Unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.” sözlerini anlayamayan uğursuz üniversite ve akademisyenleri ile sorunları aşmak olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi kararlarına göre siyasal İslam’ın simgesi olan türban ile bugün yükseköğretimde derslere girmek yasaktır. Bu konuda Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da, siyasal İslam’ın simgesi olan türbana geçit vermemektedir. Ancak Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Rennan Pekünlü, türbanlı öğrencileri sınıfa almadığı gerekçesiyle açılan davada, iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Öbür benzer davaları da sürmektedir. Uğursuz üniversite budur işte.

YÖK’ün ağır baskısı sonucunda, üniversite personeli suskun duruma getirilmiştir. Ülkemizde hukuk yok edilirken, hukuk fakültelerinden ses çıkmamaktadır. Sanat katledilirken, güzel sanatlar fakültelerinden ve konservatuvarlardan ses duyulmamaktadır. Buna benzer daha birçok örnek sıralanabilir. Her şeyin para karşılığı olduğu bu uğursuz üniversitelerle, ülkemizin aydınlığa kavuşacağına inananlar, en basit deyimle saftırlar.

Üniversite, gençlere yalnızca bilgi veren yer değil, yaşamda doğru davranış yolunu bulmaya çalıştıran, bunun için de düşünme alışkanlığı veren yerdir. Uğursuz üniversiteler, Uğur Mumcu’nun fikirlerini özümseyen yurtsever akademisyenlerle aydınlanacak, uğurlanacaktır. Bundan hiç kuşkunuz olmamalıdır, Atatürk’ün ilke ve devrimleri yolumuzu aydınlatacaktır. Uğurlu, aydınlık ve çağdaş üniversitelerde buluşmak üzere hepinize saygılarımı sunuyorum.

İlk Kurşun Gazetesi, 1 Şubat 2016.
(*) 23. Adalet ve Demokrasi Haftası çerçevesinde 28 Ocak 2016’da TÜMÖD’ün düzenlediği “Uğur’suz Üniversite ve Gençlik” adlı etkinlik konuşması.

======================================

Dostlar,

23. Adalet ve Demokrasi Haftasını dün kapatmıştık.. Ancak çok değerli dostumuz, düşün ve eylem insanı, 27 Mayıs Devrimcilerinden Suphi Karaman‘ın oğlu Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. sevgili Suay Karaman‘ın yukarıdaki yazısını paylaşmadan edemezdik. Bize bu gün ulaştı ve bu çok önemli derlemeyi mutlaka site okurlarımıza sunma gereği duyduk. Bu yazı, tarihçileri açısından önemli bir not düşeüme işlevi de taşıyor. Bizim de üyesi olduğumuz TÜMÖD’ün Genel Yazmanı olan Sayın Suay Karaman’a salt yüreklilikle konuşmakla kalmayıp bir de konuşma içeriğini yazılı metne dönüştürdüğü ve yayımlayarak paylaştığı için teşekkür etmeliyiz ve ediyoruz..

Biz de bu sürece yakından tanıklık ettik. 1971’de 4936 sayılı Üniversiteler yasasına göre tıp öğrencisi olduk. 1973’te 1750 sayılı Üniversiteler yasası sürecinde tıp eğitimimizi tamamladık ve asistanlığımızda Ankara’da TÜMAS üyesi olduk.. 12 Eylülcüler 2547 sayılı YÖK düzenini getirdikten sonra (6 Kasım 1981) 1988’de İdari Yargı kararıyla Üniversite’ye atanarak öğretim üyesi olduk.. Sistemle boğuşa boğuşa ilerledik.. Doçentliğimiz de yargı kararıyla alınabildi.. Bu 2 süreci değişik zamanlarda sitemizde yazdık. Doğramacı biz Hacettepe’de öğrenci ve asistan iken rektör idi.. Öğretim üyeliğine başladıktan sonra  da yıllarca YÖK başkanı olarak gene “patronumuz” (!) idi.. Tanık olduğumuz öyle çok olay var ki.. Zaman zaman bu sitede yansıttık. Emekliliğimiz yaklaştı (Kasım 2020) ama özerk – özgür bir üniversitede keyifle çalışamadık. Özgürlük alanımızı, dğerlerimizi bizler yaratmaya, genişletmeye çabaladık hep..

Yitiren ülke ve kuşaklar olmuştur ve giderimi (telafisi) neredeyse olanaksızdır.
Ancak AYDINLANMA kazanacaktır yine de.. Bizler, Mustafa Kemal’in çocukları olarak;

15 Temmuz 1921, Sakarya Savaşı sürerken Ankara’da Maarif Kongresi toplayan Mustafa Kemal Paşa’nın şu yönergesi (direktifi) rehberimiz oldu, olmayı sürdürecek :

  • “Ulusal bir eğitim programından söz ederken, eski devrin bütün hurafelerinden sıyrılmış, Batı’dan ve Doğu’dan gelen yabancı etkilerden uzak ve ulusal yapımızla uyumlu bir kültür kastediyorum.”

    Büyük ATATÜRK‘ün 1 Kasım 1937 TBMM konuşmasındaki sözleri de :

  • “..Büyük Davamız, en uygar ve en kalkınmış Millet olarak varlığımızı yükseltmektir.
    Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde köklü, bir inkilap yapmış olan Büyük Türk Milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek zaruriyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu nedenle, okuyup yazmak bilmeyen tek vatandaş bırakmamak; memleketinin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanı yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli ilkeleri en kısa zamanda sağlamak, Kültür Bakanlığının üzerine aldığı ağır zorunluluklardır.

    İşaret ettiğim ilkeleri, Türk Gençliğinin beyin yapısında ve Türk Milletinin bilincinde daima canlı bir halde tutmak, üniversitelerimize ve yüksekokullarımıza düşen başlıca görevdir..”

Sevgi ve saygı ile.
1 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ÜNİVERSİTEDE KARMA EĞİTİME NASIL GEÇİLDİ?


Dostlar,

AKP “sivil darbecilğini” sürdürüyor..

Ülkedeki her-kes ve tüm kurumlar, dışarıdan da işbirlikçi bularak, iktidara geldiği
14 Kasım 2002’den bu yana sürekli olarak hükümetlerine karşı darbe peşindedirler!

Bu siyasal paranoya rolü ile AKP gerçekten “büyük işler” (!) kotardı.
Listelemeye kalksak sayfalar tutar..
Laik rejime vurulan darbeler ve TSK’ya itiraf ettikleri kumpas en başlarda.
Toplumu kutuplaşma derecesinde ayrıştırarak oy tabanını tahkim etmeyi de eklemeliyiz..

Son sinsi adımlardan biri de “kızlara özel meslek lisesi”..
Eğitimin “karma” özelliğini de kaldırmak hevesleri..
Alçak perdeden alınıyor, MEB (Milli Eğitim Bakanlığı Valiliklere yetki veriyor
bir “genelge” ile.. Kamuflajı bile hazır.. Valilikler yerel gereksinimlere göre
adım atacak.. “Halkın istekleri” (!?) karşılanacak.. Acaba hangi bilimsel araştırmada bu yönde istek belirdi halktan, açıklayabilirler mi??
Halkın 1. gündemi bu mu, yoksa İŞSİZLİK mi örneğin??
Okulun tabelasında “kız lisesi” denilmeyecek ve yalnızca “meslek liseleri” için
bu uygulama yapılacak.
MEB ateşi maşa ile tutuyor..
Valiler “yasa dışı emir” ile okka altına, bizden anımsatması..

Gerekçe kız öğrencilerin lisede okullaşma oranını artırmakmış!
Oysa 4+4+4 ucubesi ile onbinlerce “kız çocuğu” okulundan oldu ve
“çocuk gelin” yapılarak törenle ırza geçme ritüelleri yaşandı bu ülkede..

Ne denli içtenliksiz ve zeka fukarası bir taktik..
El alem sersem varsayılıyor..
Kamuoyundan gelecek tepkilere göre de ince ayar yapılacak..
MEB genelgesini (idari işlem) iptal için Danıştay’da dava açılacak..
Ya da Valiliklerin bu yöndeki somut “genel işlemi” ne..
AKP diretir ve yasal düzenleme yapılırsa AYM’ne (Anayasa Mahkemesi) gidilecek..
AYM iptal kararı verse de yapılanlar yanlarına kar kalacak..

Bir yandan ülkenin makro gündemi (örn. Cumhurbaşkanı seçimi) bir yandan ayrıntılar düzeyinde gündem ile halk bunaltırcasına oynanıyor.
Tam bir psikolojik savaş ile ülkenin DNA’sı değiştiriliyor..
Cumhuriyet’in temel değerleri tanınmayacak biçimde yozlaştırılıyor..
Boyunlarında, AYM’nin kadük olan “laikliğe karşı eylemlerin odağı olma” suçlaması asılı iken üstelik.. Pervasız ve gözü kara…
Tarihten hiç ders almaksızın..

Tutsakevlerinde ülkenin kahramanları ölüyor, intihar ediyor..
1 Mayıs gösterilerinde örtük sıkıyönetim ile halka kan kusturuluyor.

Bunlar sivil – yasal – “AKP hukuku” dayanaklı darbe olmuyor da meşru savunma hakkını kullanan halk kesimlerinin Cumhuriyeti savunma direnişleri darbe oluyor.

Bu oyun artık tavsadı.. İçten de, dış dünyadan da kimsecikler “yemiyor”..

AKP büyük bir hızla kendi sonuna koşuyor..
Tipik “political suicide!” (siyasal özekıyım – intihar)
Başkaca “düşman”a gerek yok..
Keşke sağduyu egemen olsa da artık frene bassalar ve ülkenin yakıcı – ağır – bunaltıcı gerçek gündemine eğilseler..
Balyoz vb. uyduruk kumpas davaların  masum kurbanlarını salıverseler..
Ekonomide çalan alarm çanlarını duysalar..
Güneydoğuda çalan bölünme – isyan tam tamlarını – davullarını duysalar..

Uzayan iktidar böylesine mi kör – sağır – dilsiz kılarmış??

*****

Sn. Zeki Sarıhan’ın aşağıda sunduğumuz makalesinden öğrendiğimize göre

  • Osmanlı’da 1921’de kızlı – erkekli karma eğitime geçilmiş… 

93 yıl sonra AKP suları tersine akıtmaya çabalıyor!..

Yazıklar olsun..
Ama nafile bir uğraş..
Biraz da az eğitimli kendi tabanını oyalama..
5. sınıf bir siyaset mühendisliği / satrancı hamlesi..

Sevgi ve saygıyla
5.5.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================

ÜNİVERSİTEDE KARMA EĞİTİME NASIL GEÇİLDİ?

Zeki_Sarihan_portresi 

Zeki Sarıhan

 

 

 

Türk kadınlığının sesini ve yüzünü topluma göstermesi vatan savunması içinde gerçekleşti. Balkan ve 1. Dünya Paylaşım Savaşlarında erkekler askere alınınca onlardan boşalan kimi devlet dairelerine ve işyerlerine kadınlar alındı.
Zaten Tanzimat’tan beri (1839) Batı’nın etkisiyle kadınların da toplumsal yaşama katılmaları gibi bir akım güçleniyordu.

İstanbul Üniversitesi birkaç kez açılıp kapandıktan sonra 1900’de yeniden faaliyete geçti. Burada yalnız erkek öğrenciler öğrenim görüyorlardı. Kız öğrenciler için öğretmen okulu gibi eğitim kurumları varsa da, onların üniversiteye girebilmeleri ancak 1914’te kabul gördü. İnas Darülfünunu (Kız Üniversitesi) adıyla bir üniversite açıldı. “Açıldı” dediysek, bu ayrı bir üniversite değildi. Aynı üniversitede kızların okuduğu bölümdü. Darülfünun’da erkekler öğleye kadar, kızlar da
öğleden sonra okuyordu. Yani kızlarla erkekler karşılaşmıyorlar, aynı dersanelerde bulunamıyorlardı.

Şimdi bu görüş bize çok saçma gibi görünebilir ama o zamanın idaresi ve anlayışı henüz kızlarla erkeklerin birlikte okumalarına izin vermiyordu.

Ancak Üniversitenin kız öğrencileri de erkek öğrencileri de karma eğitimden yanaydılar.

 Vatan savunması bir araya getiriyor

Kadınların yüzlerini açıp mitinglerde ilk kez kalabalıklara hitap etmesi gibi,
aynı salonlarda erkeklerle birlikte bulunmalarına da İzmir’in işgali vesile oldu.
Bu olayın birebir tanığı olan bir üniversite öğrencisinin anılarından aktaralım:

18 Mayıs 1919 günü, Üniversitenin erkek öğrencileri derslere girmeyerek
İzmir’in işgalini görüşmek üzere konferans salonunda toplandılar.
Bu işgale karşı neler yapılması gerektiği konusunda hararetli konuşmalar başladı.

Toplantı öğleye dek bitmedi. Öğretmenlerin de bir bölümü içerideki toplantıdaydı. Ders yapmak için okula gelen kız öğrenciler, erkek öğrencilerin içeride toplantıda olduklarını öğrendiler, bir süre onların çıkmasını beklediler, yan odalarda oturdular fakat toplantının içeriğini öğrenince dayanamayıp içeri girdiler,
erkeklerin arasında boş buldukları yerlere oturdular.

Durumu üniversitenin genel müdürü Naim Bey’e haber verdiler.

– Kızlarla erkekler salonda karmakarışık oturuyor, diye anlatırlar.

Naim Bey, aynı zamanda Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olan memurlardan
İsmail Hakkı’yı çağırdı. Kızların da konferans salonuna gelip gelmediğini sordu. Kızların çarşaflı olarak toplantıya katıldığı bilgisini aldı.
İkisi arasında şöyle bir konuşma geçti:

Karmakarışık mı oturuyorlar?
Evet efendim!
– Olmaz böyle rezalet! Hemen git söyle. Kızları derhal çıkarsınlar toplantıdan.

Bu emir salona iletildi. İdarecilerin verdiği yanıt şöyleydi:

– Yahu biz memleket derdiyle içimiz yanarak toplanmış bulunuyoruz.
Naim Hoca ne kafada? Bu kadar bayağı bir düşünce olmaz.
Kız talebe çıkmayacak! Genel müdüre böyle söyle…

İsmail Hakkı Sunata, Naim Bey’e giderek aldığı yanıtı aktardı.

Naim Bey:

Çağır bana inzibat memurlarını! diye buyruk verdi.

İsmail Hakkı, 4t fakültenin de inzibat memurlarını çağırdı.
Naim Bey onlara şu buyruğu verdi:

Gidin, kız talebeleri çıkarın konferans salonundan!

Birlikte salona döndüler. Dört inzibat memuru yüzlerce kişiye nasıl söz dinletecekti?

Gençler direndiler.

– Çıkmayacaklar, bu bir eğlence toplantısı değil. Hepimizin içi aynı dertlerle yanarken biz kız talebeleri buradan çıkaramayız. Gidin genel müdüre
böyle söyleyin!
 dediler.

İnzibat memurları güya yarım saat kadar kendilerine göre nasihat verdiler.
İsmail Hakkı, Naim Bey’e gelerek erkek öğrencilerin kızların çıkmasına
izin vermediğini aktardı.

Naim Bey,

Durumu derhal Maarif Nezareti’ne bildir! buyruğunu verdi:

Üniversite Maarif Nezareti’ne bağlıdır. Nezarete (Bakanlığa) yazı gönderilir.

Bu arada Nezaretten gelen bir yazıyla üniversite genel müdürlüğü kaldırılmıştır. Durum O’na telefonla da bildirilmiş olmalı ki Naim Bey, makamından ayrılır, gider…

İsmail Hakkı, konferans salonuna döner. Öğrencilere Naim Bey’in görevden alındığını söyler. Gençler derler ki:

– Biz Maarif Nezareti’ne alelacele bir kurul gönderip Naim Bey’in
bu müdahalesini bildirerek şikâyet ettik. Nazır (Bakan), kurula
“Ben icabına bakarım.”
 demiş.

Böylece İstanbul Üniversitesi’nde kızlarla erkeklerin birlikte okuyabilmesi için
ilk adım atılmış olur. Daha sonra kızlar kendiliklerinden erkeklerle aynı derslere girerek emrivakiler yapacaklardır. İnas Darülfünunu 1921’de kaldırılarak üniversitede karma eğitime resmen geçilecektir.

Kaynak   :

İ. Hakkı Sunata, İstanbul’da İşgal Yılları, 2. baskı, İstanbul, 2006,
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 31-32

Naci BEŞTEPE : ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 16 Nisan 2014


Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Naci Beştepe, yüksek zekası ve yurtsever inceliği ile
Çarşamba İğneleri“ni gene gülmece (mizah) ile batırmış hak edenlere..
Yazı aşağıda..
Teşekkür ederiz kendisine..

İki noktada biz kısa birer açıklama yaptık ayraç içinde..

Sevgi ve saygı ile.
16 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=============================================

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 16 Nisan 2014

portresi_kucuk

 


Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE


 

 

GAVAT

AKP Adana milletvekili Küçükay, belediye seçimini Vali Coş’un  vatandaşa “gavat” demesi yüzünden yitirdiklerini söyledi.

Bir gavat nelere mal oluyor…

GERİCİ

Beşir ATALAY, “Yüksek yargı üyelerinden ve generalden cumhurbaşkanı olmaz.”

Gerici-bölücü olamadıklarından…

İTİBAR

AKP’li M. Metiner de RTE gibi AYM kararına saygı duymadığını ve
AYM’nin itibar kaybına uğradığını söyledi.

İtibarsızların itibarından kayıp olmaz…

GEMİCİKCİ

Bilal evdekileri sıfırladı. Burak sudakileri altıladı…

İLAN

Dicle Üniversitesi Rektörü Jale SARAÇ,
türban takacağını genel sekretere ilan ettirdi.

Bireysel tercih, kurumsal ilan…

ÜSTÜN

Hukukun üstünlüğü sıralamasında 97 ülke içinde 76’ıncıyız.
Liderin üstünlüğünde ilk 3’ü garantileriz…

TUZLUK

AKP’nin” tuzluk” dediği milletvekilini Gül, Köşk’te ağırladı.
Vekilden tuzluk, aralar buzluk…

KUTUCU

Kutucu Süleyman şimdi de Ziraat Bankası yönetimine getirilişine Bakan Bağış
“siyasi irade” diyerek sitem etti. (AS: sitem etmedi, gerekçe belirtti)
Kutular öyle değil miydi?…

TERS

TBMM’nde Kamer GENÇ konuşurken AKP’li Şirin ÜNAL arkasını dönerek oturdu.
En çok K. Genç’e güvendiği belli oldu…

TUĞRA

İstanbul Üniversitesi’nin tarihi kapısındaki “T.C.” silindi, Osmanlı tuğrası kondu.
Osmanlı kopyalarına uydu…
(AS: T.C. kısaltması “İstanbul Üniversitesi” sözlerinin başına kondu.)

GİRİŞ

AKP’li M. A. Şahin, Parti genel merkezine gelen ABD büyükelçisinin koluna girdi.
ABD nereye girdi?…