Etiket arşivi: aşırma/intihal

İstenmeyen rektöre açık çağrı

İstenmeyen rektöre açık çağrı

Mademki Boğaziçi Üniversitesi için düşleriniz vardı, neden profesörlüğe yükseltilme ve kadrosuna atanma için başvurmadınız da, özel-vakıf üniversitelerini yeğlediniz? Sıradan bir akademik kadroya atanma koşullarına sahip olmadığınızın, bu seçiminizde etken olduğunu düşünüyorum. Kadrosuna girebilmek için gerekli koşulları taşımadığınız bir üniversitede nasıl rektörlük yapmayı göze alırsınız?

https://twitter.com/birgun_pazar/status/1358299452935700480?s=19 07, Şubat 2021
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)


MUSTAFA ALTINTAŞ*

Bay Rektör,

Rektörün sözcük anlamının “doğruya yönelten yönetici” olduğunu bildiğinizi varsayıyorum. İstenmezliğinizin nedeninin, siyasetçi kimliğinizin yanı sıra, dışarıdan görevlendirilmiş olmanızın ötesinde bilgi, birikim ve etik değerler açısından rektör olarak, Boğaziçi Üniversitesi’ni doğruya yöneltecek kişi olmadığınızın genel bir yargıya dönüşmesidir.

Eylemli öğretim üyesi olduğum 45 yıllık süre içinde (1969-2013) etkin olduğum akademiya dünyasında ne isminizden ve ne de izinizden bilgi sahibi olmadığımdan, hakkınızdaki bilgi kaynağım Vikipedi, Özgür Ansiklopedi ile, 2 Ocak 2021’den bu yana doğan “Boğaziçi Üniversitesi Vakası” içindeki tutum ve açıklamalarınız olacaktır.

2003-2009 yılları arasında, tümü özel–vakıf üniversitelerinde yarı zamanlı, 2008’de doçent olduktan sonra, 2009’dan başlayarak tam zamanlı akademisyen olarak çalışırken, 2016’da profesör olduktan sonra ise, bu kez de özel-vakıf üniversitelerinde rektörlük, sanırım yazgınız olmuş. İlginç olanı, 17 Ocak 2020’de 4 yıl için atandığınız Haliç Üniversitesi Kurucu Rektörlüğü’nü bırakıp, Boğaziçi Üniversitesi için aday olmanız ve 9 aday arasından atamanızın yapılmasıdır.

Özel–vakıf üniversiteleri arasında olduğu gibi, siyasi partiler arasında da sörf yapıp durmuşsunuz. Lisans öğreniminiz döneminde SDHP, 1992-2002 döneminde LDP’de Gençlik Örgütü Başkanlığı, 2002’den sonra ise AKP’de, ilçe örgütü kuruculuğu, il başkanlığı yardımcılığı, 2009’da belediye başkan aday adayı, Haziran 2015 genel seçimlerinde de milletvekili aday adayı olmuşsunuz. Yani, lisans ve lisansüstü öğreniminizi bir yana bıraktığımızda, 2003-2009 yılları arasındaki yarı zamanlı, 2009’dan başlayarak da tam zamanlı akademisyenlik mesleğiniz yanı sıra, ikinci mesleğiniz olan siyasetçiliği birlikte yürütmüşsünüz. Siyasetçi olarak, siyasi parti üyesi olmanız, merkez organlarında görev üstlenmeniz, üniversite birimlerinde yöneticilik yapmadığınız sürece yasaya aykırılıktan söz edilemez. Ancak 2010-2014 yılları arasında Şehir Üniversitesi İşletme Bölüm Başkanlığınız, 2016-2019 yılları arasında İstinye Üniversitesi Kurucu Rektörlüğünüz, 17 Ocak 2020–2 Ocak 2021 arasında üstlendiğiniz Haliç Üniversitesi Rektörlüğünüz 2547 Sayılı Yasanın 59’uncu maddesine aykırıdır. 02 Ocak 2021’de atandığınız Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü de, siyasetçiliğiniz sürüyorsa, yasaya aykırıdır. Yasaya aykırı yönetsel görev üstlenmiş olan size düşen görev, hemen bu yazımı okuduğunuzda istifa etmektir. Bu, sizi, sizi öneren YÖK’ü ve atayan Cumhurbaşkanı’nı rahatlatacaktır.
2010’dan bu yana siyasetçi ve yönetici–akademisyen olmanıza karşın, yürütmekle ödevli olduğunuz Yükseköğretim Mevzuatı’nı bilmediğinizi ele veren bir örneği de, istenmeyen rektör olarak sergilediniz. Rektör Danışmanı olarak DEVA Partisi üyesi bir öğretim üyesini atamanız – kabul etmeyecektir- iki nedenle yanlıştır. Önce, öğretim üyeliğinin yanı sıra kullanılabilecek “rektör danışmanı” denen bir kadro yoktur. Öğretim üyeleri, aynı zamanda, kurul olarak ya da birey olarak kurumların doğal danışmanıdırlar. Danışmanlar, 657 Sayılı Yasaya tabi olarak çalıştırılırlar. Hukuk danışmanı, teknik danışman gibi. İkincisi, atamak istediğiniz siyasetçi 59’uncu maddedeki yasağa girmektedir.
Bay Siyasetçi Rektör,
İstenmezliğinizi gidermek amaçlı olarak YÖK tarafından yapılan açıklamada Boğaziçi Üniversitesi yükseköğretimde hem ulusal, hem de uluslararası ölçekte başarılı ve saygın bir üniversite olarak tanımlanmakta ve bu başarısı nedeni ile, yükseköğretim sistemine kazandırılan “Araştırma Üniversitesi” kategorisine alınmış, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından da desteklenmiş olduğunun altı çizilmektedir. Yani sizin 2021 Ocak’ına kadar sörf yaptığınız özel-vakıf üniversitelerine benzemez. Mademki Boğaziçi Üniversitesi için düşleriniz vardı, neden profesörlüğe yükseltilme ve kadrosuna atanma için başvurmadınız da, özel-vakıf üniversitelerini yeğlediniz? Sıradan bir akademik kadroya atanma koşullarına sahip olmadığınızın, bu seçiminizde etken olduğunu düşünüyorum. Kadrosuna girebilmek için gerekli koşulları taşımadığınız bir üniversitede nasıl rektörlük yapmayı göze alırsınız?
İstenmezliğinizin bir başka nedeni ise, akademik yükselmelerinizde aşırma/intihal yapmakla suçlanır olmanızdır. YÖK Disiplin Yönetmeliği’nde en ağır suç olarak tanımlanan aşırma suçlamasına karşı yaptığınız anlatımlarınız gerçeklik taşımadığı gibi, kabul edilir de değildir. Bu bağlamda size, bağlı bulunduğunuz 2547 Sayılı Yasanın Disiplin ve Ceza İşleri başlıklı 53/b maddesinin (5) nolu “akademik bir kadroya bir daha atanmamak üzere üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezası”nı ve bu cezayı gerektiren “aşırma/intihal suçunu” anımsatmak isterim. Böyle bir cezayı gerektiren suçların ilk sırasında, ”başkalarına ait özgün fikir, metot, veri veya eserleri bilimsel kurallara uygun biçimde atıf yapmadan kısmen veya tamamen kendisine ait gibi göstermek” yer almaktadır.
Bir başka etik dışı davranışınız, özel-vakıf üniversitesinde ancak bir yıl sürdürdüğünüz rektörlük sırasında öğrenciler ile yaşadıklarınız. Öğrencilerin sınavlarda kameraların zorunlu olması kararına tepki göstermeleri üzerine onların tweet’lerine sahte hesapla yanıt verdiğiniz, onları sınavlarda kopya çekmekle suçladığınız ve sonra da ana hesabınızla tarafınızdan gönderilen tweet’leri beğenmeniz gibi yakışıksız davranışlar sergilediğiniz ileri sürülmektedir.

Etiksel açısından üzerinizde ağır bir yük oluşturması ve disiplin soruşturmasını gerektiren bu suçlamalardan arınmadan, değil rektörlük, öğretim üyeliğini bile reddetmeniz gerektiğini düşünüyorum.

İstenmez Bay Rektör,

2547 Sayılı Yükseköğretim Yasasının 59’uncu maddeye göre, militan siyasetçi mesleğiniz ile rektör olmanız mümkün değildir. Bilgi, birikim ve etik değerlerdeki defolarınız, görev tanımı (misyonu); “kurumsal değerleri sahiplenen, yaratıcı ve eleştirel düşünen, özgür ve özgürlükçü, etik değerleri önemseyen, doğa ve çevre bilinci gelişmiş, yerele kök salmış-evrensele açık, bilimsel, sosyal ve kültürel formasyonu ve özgüveni ile üstleneceği mesleki ve sosyal sorumlulukları başarıyla yerine getirecek bireyler yetiştirmek; evrensel boyutta düşünce, bilim ve teknoloji üreterek insanlığın hizmetine sunmak ve bilim, sanat ve kültürün toplumda yer bulmasında ve yaygınlık kazanmasında yardımcı ve öncü olmak.” olan ve yüz elli yılı aşan akademik geleneğinin oluşturduğu kurumsal değerleri; “eğitimde ve araştırmada mükemmeliyetçi /öğrenci odaklı/yönetimde ve akademik yaşamda özerk, özgürlükçü, demokratik ve katılımcı /farklılıklara saygılı, her türlü ayrımcılığa karşı ve fırsat eşitliği konusunda duyarlı/akılcı ve eleştirel düşünceyi özendiren/etik değerlere sahip çıkan/temel hak ve özgürlükleri savunan/Kamusal ve sosyal sorumluluğu önemseyen/küresel sorunlara duyarlı ve çözüm geliştirmeyi amaçlayan/doğa ve çevre sorunlarına duyarlı/mezunlarla bağını güçlü ve sürekli kılan/kurumsal mirasını sahiplenen ve kurum kültürünü sürdürülebilir kılmakta kararlı” olan bir üniversitede sizin görev almanız ve hele hele “doğruya yönelten yönetici” olması gereken rektörlüğü yürütmeniz, kendi genetik kodlarınıza aykırıdır.

Nagehan Alçı’nın sorularına verdiğiniz yanıtları okumazdan önce, rektör adayı başvurusunda bulunurken, genetik yapınıza açıktan aykırı olan misyon ve değerlerinin ayırdında olmadığınız yanılgısına düşmüştüm. Yanıtlarınız, beni düzeltti ve sizin Boğaziçi Üniversitesi’ni, bu özelliklerinden kopartmak için “özel görevli bir siyasetçi-militan” olarak atandığınız gerçeğine eriştirdi. Siz, Boğaziçi’ne, “doğruya yöneltici” rektör olarak değil, orada kriz yaratmak görevi ile gönderildiğinizi, altı ay içinde Boğaziçi Üniversitesi’nin teslim alınıp, biat ettirilme projesinin uygulayıcısı olduğunuzu itiraf ediyorsunuz. Ve bu altı ayın çatışmalı, sert, yıkıcı olacağını da ekliyorsunuz.

Sizin böyle bir projenin uygulayıcısı olarak seçilmesinin nedenlerini, yukarıda sıraladığım defolarınızdan görebilirsiniz. Militanı olduğunuz siyasal çizgi kendisini, “yönetimde ve akademik yaşamda özerk, özgürlükçü, demokratik ve katılımcılığa; farklılıklara saygılı, her türlü ayrımcılığa karşı ve fırsat eşitliği konusunda duyarlılığa; akılcı ve eleştirel düşünceyi özendirene; etik değerlere sahip çıkana/temel hak ve özgürlükleri savunana; kamusal ve sosyal sorumluluğu önemseyene; küresel sorunlara duyarlı ve çözüm geliştirmeyi amaçlayana; doğa ve çevre sorunlarına duyarlılığa” karşıt bir yere konumlandırmıştır. Ve siz, daha ilk gün “kendinize dokunmayı devlete dokunmak” sayar bir ölçüsüzlük yanı sıra, LGBTİ+ Kulübü’nü kapatıp, basılı kitabı suç aracı gibi göstererek farklılıklara saygı duymadığınızı, öğrenci odaklı bir üniversite yöneticisi olabilme doğasına sahip olmadığınızı kendi açınızdan ortaya koyuyorsunuz.

Sonuç olarak size önermem, halkımızın malı, yarınımızı yaratacak gençlerimizin umudu, çorak olan bilim yaşamımızın ender yıldızlarından Boğaziçi Üniversitesi’ni felç etme, temsilcisi olduğunuz siyasal çizgiye çekebilme projesinin aktörü olmaktan vazgeçin. Özünüze, size emek vermelerinden ötürü teşekkür ettiğiniz hocalarınıza, yasa ve etik kurallara saygınız, bu ülkeye ve halkın çocuklarına sevginin kırıntısı varsa verilen görevi iade edin, derim. Bu görev iadesi öncelikle sizi, sizi öneren ve atayanları da rahatlatacaktır, bundan kuşku duymayın. Seçim sizin.

*Eski YÖK Yüksek Disiplin
Kurulu Üyesi, Prof. Dr.

==================================================

Dostlar,

Sn. Prof. Dr. Mustafa Altıntaş hocamızın bu nefis makalesine bütünüyle katılıyoruz..
Saptama, çözümleme ve öneriler bütünüyle yerinde ve gerçekçidir.
Ancak Bay Melih Bulu‘nun bu vb. önerileri dikkate alabileceği konusunda hiç ama hiç “umut” taşımıyoruz.
Çünkü, militanı olduğu siyasal çizginin kendisine yüklediği “misyonu” ne pahasına olursa olsın yerine getirmeye çabalayacaktır.
En etkili çözümlerden biri öğretim üyelerinin elindedir.
Kuşkusuz. öğrencilerin sergilediği itiraz ve direnç baştan sona yasal hatta meşrudur.
Ancak Üniversite başlıca Yönetim Kurulu ve Senato eliyle yönetileceğinden, bu kurulların üyeleri toplantılarda edilgin (pasif) direniş gösterebilirler. Bu da yasal haklarıdır, örn. “SUSMA” hakkını kullanabilirler ve bu kurullar karar alamazsa Rektör görev yapamaz.
Ayrıca 3 rektör yardımcısı atanamayabilir..
Dekanlar da.. Rektör 3 aday bildirecek ve YÖK atama yapacaktır. (Anayasa md. 130/6)
Enstitü Müdürlükleri de bu sıralamada önemli yönetsel görevlerdir.

Öte yandan RTE tarafından 2 fakülte kurulması (RG: 5 Şubat 2021 tarih ve 3519 sayılı Cumhurbaşkanı kararı) ve kadrolaşmanın yolunun açılması işlemi açıkça Anayasa’nın 130. maddesine aykırıdır. Çünkü,

Anayasa md. 130/9 : “Yükseköğretim kurumlarının kuruluş ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve sorumlulukları…. kanunla düzenlenir.” Cumhurbaşkanına böylesine bir yetki veren yasal düzenleme yoktur. Zorlama yorumlarla böylesi bir yetkinin varlığı savunulacak olsa da, Anaysa md. 130/1 “… kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler” belirlemesi gereği, üniversitelerin özerklik koşulu olarak Fakülte açılmasına kendilerinin karar vermesi gereklidir. Dolayısıyla söz konusu Cumhurbaşkanı Kararı hukuka aykırıdır ve Danıştay’da yönetsel yargıya götürülmesi gereklidir. Böylesi bir girişim, Danıştay açısından da bir varlık / yokluk sınaması – sınavı olacaktır.

İktidarın gündem oyunu da olan bu tür gelişmeler ülkemizi gerçek gündeminden uzaklaştırmaktadır. Türkiye’de hala günde 100 dolayında insan salgından ölmektedir.
Salgın nedeniyle sosyal, ekonomik, bilimsel, kültürel yaşam felç sınırındadır.
Biriken sorunlar kritik yaşamsal eşiğe dayanmıştır.
Bu gerilim tablosu sürdürülmemelidir.

Dileyelim ve önerelim ki Sağduyu pek çok alanda egemen olsun.. Örn. başta AKP = RTE‘de, YÖK’te, Bay kayyım rektör Bulu‘da..

BOĞAZİÇİ’ndeki yerden göğe meşru, hukuksal, yasal direniş ulusal ve uluslararası toplumca kuşkusuz, doğallıkla desteklenecektir, desteklenmelidir.

  • Muhalefet birlikte ve etkin yöntemlerle karşı koymak için yeni ve işler stratejiler geliştirmelidir.
    Sevgi ve saygı ile. 09 Şubat 2021, Ankara

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
    Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
    www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
    facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

UĞURSUZ ÜNİVERSİTE

UĞURSUZ ÜNİVERSİTE  (*)

portresi

 

Suay Karaman

 

 

Değerli katılımcılar,

Adalet ve Demokrasi Haftası olarak adlandırılan 24-31 Ocak arasında başta Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy olmak üzere yitirdiğimiz tüm yurtsever aydınlarımızı anmaktayız. Yitirdiğimiz tüm değerlerin ışıklar içinde yatarak, bizleri aydınlattığı inancıyla hepinizi dostlukla selamlayarak sözlerime başlıyorum.

Cumhuriyet yönetimi, eski tüzükle yönetilen Darülfünun’u Cumhuriyet Devrimlerine uygun bir şekle getirerek, 1 Nisan 1924’te 493 sayılı yasayla İstanbul Darülfünunu’nu kurmuştur. Genç Cumhuriyet yöneticileri, Darülfünun’dan çok şey beklemişler ancak beklediklerini bulamamışlardır. İstanbul Darülfünunu, genç cumhuriyet aydınlanmacılarının beklediği iyileşmeye, gelişmeye ve ilerlemeye ulaşamadığı gibi, yapılan pek çok devrime ya sessiz kalmış ya da karşı çıkmıştır. İşte uğursuz üniversite böylece ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu yüzden eğitim alanında köklü değişiklikler yapılarak, 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. 1933 Üniversite Devrimi ile yeniden kurulan üniversite, özerk bir yapıya kavuşmamasına karşın belirli dönemlerde atılımlar yaparak, bilimsel niteliğini ve devrimci çizgisini yükseltmiştir.

18 Haziran 1946’da 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılarak, üniversiteler hem bilimsel, hem de yönetsel özerkliğe kavuşmuş ve yönetimde katılımcılık ilkesi getirilmiştir. 27 Mayıs 1960 Devriminden sonra 28 Ekim 1960’ta çıkarılan 115 sayılı yasa ile 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu’nun bazı maddeleri özerkliği genişletici şekilde değiştirilerek, katılımcı yönetimi ve demokratikleşmeyi artırıcı nitelikler sağlanmıştır. Üniversitelerin özerk oluşları da, ilk kez 1961 Anayasası’nın 120. maddesinde açık ve net biçimde yazılarak güvence altına alınmıştır. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından 7 Temmuz 1973’te, hem antidemokratik, hem demokratik hükümler içeren 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılmıştır. Antidemokratik hükümler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince, önceki yasalara göre en özgürlükçü yasa konumuna gelmiştir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra 6 Kasım 1981 tarihli 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu (YÖK) çıkarılmıştır. Bu yasa, Ocak 1981’de Şili’deki faşist cuntanın çıkardığı yasanın kötü bir kopyasıdır. Bu yasayla çağdaş, demokrat ve özerk üniversite yok edilmiştir. Üniversitelerimiz 35 yıldır bu yasayla yönetilerek, uğursuz üniversiteye kalıcı geçiş sağlanmıştır. Bu YÖK dönemini uğursuz üniversite olarak anmak yanlış sayılmaz. YÖK yasasıyla birlikte üniversitelerde toplu tasfiyeler başlamış, akademisyenler susturulmuş, öğrencilere disiplin cezaları verilmiştir. Özerklik tümden ortadan kaldırılmış, yöneticiler atamayla gelmiştir. Üniversite harçları artırılmış ve eğitimin özelleştirilmesinin yolu açılmıştır. Şimdi bu uğursuzlukların bazılarını yakından görelim.

YÖK’ün kurucusu ve 1981-92 arasında on bir yıl YÖK Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr. İhsan Doğramacı döneminde üniversiteler açık açık doğranmıştır ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası gerekçe gösterilerek yüzlerce ilerici akademisyenin görevine son verilmiştir. İhsan Doğramacı, üniversitelerden özgür düşünceyi kovmak için pek çok şey yapmış, bilimden ve aydınlanmadan yana olan her şeye savaş açmıştır. İstediği kişilerin, sahte jüri kurarak doçent olmasını bile sağlamıştır. Bir devlet kurumunun başındaki kişi olarak, Bilkent Üniversitesi adıyla ilk özel üniversiteyi kurmuştur. Böylelikle eğitimin piyasalaşması adına önemli bir adım atılmıştır.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın ilk basımı 1952’de 14. ve son basımı 2000 yılında yapılan “Annenin Kitabı” başlıklı bir çocuk bakım kitabı bulunmaktadır.  Bu kitabında ABD’li bilim insanı Dr. Benjamin Spock’un (1902-98) ilk baskısı 1946’da yapılan “Çocuk Bakımı ve Eğitimi” (Baby and Child Care) adlı dünyaca ünlü kitabından, kaynak göstermeden alıntılar (aşırma/intihal) yaptığı, ilk kez 29 Kasım 1981 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Uğur Mumcu tarafından yazılmıştı. Bu olayın hukuksal süreci 10 Mayıs 2006 tarihinde Doğramacı lehine sonuçlanmıştır ancak vicdanlarda Doğramacı aklanmamıştır. Bu işin peşini bırakmayan Prof. Dr. Hasan Yazıcı, 15 Nisan 2014’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığı davayı kazandı ve İhsan Doğramacı’nın aşırma (intihal) yaptığına karar verildi. İşte böyle bir kişinin üniversitelerin başına geçmesi, uğursuzluk olarak değerlendirilmelidir. Bu olaydan cesaret alarak, günümüzde de birçok akademisyen aşırma yapmaktadır ve uğursuz üniversitede artık aşırma olağan sayılmaktadır.

Gericiliğe ve tarikatlara bırakılan üniversitelerde imamların da içinde olduğu bazı gruplar, etkinliklere katılmaya başlamıştır. 1994’te Erciyes Üniversitesi’nin açılışını Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz yapmış ve şunları söylemişti: “İlim ve akıl, dini teyit eder. İlmi öğrenin, yayın; gizleyip günaha girmeyin.” Gelinen bu nokta bilimi ve üniversiteyi derinden yaralamış ve küçük düşürmüştü. Ancak tepki veren olmaması, uğursuz üniversitenin hızla yayılmasını sağlamıştır.

Şimdi sizinle ilginç bir örnek paylaşacağım. 2006 yılında TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Prof. Dr. unvanıyla işe başlayan, Çin Halk Cumhuriyeti, Sincan Uygur özerk bölgesinden gelen Alimcan Ziyai adlı bir kişi aynı zamanda üniversitede rektör danışmanı oldu. Bu unvanlarıyla birçok yerde konferanslar veren bu kişinin, Urumçi Üniversitesi ile yapılan yazışmalar sonucunda, lisans eğitiminin bile olmadığı ortaya çıktı. Bu yüzden TOBB ETÜ Rektörlüğü tarafından 2008 yılında görevine son verildi. Bu kişi daha sonra Nisan 2009’da Gazi Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksekokuluna, Eski Çince Eğitimi için Yrd. Doç. kadrosuyla alınmak istendi. Ancak jüride bulunan Çin’in Sincan Uygur özerk bölgesinde doğmuş ve Xinjiang Üniversitesi Tarih Fakültesinden mezun olan Doç. Dr. Varis Çakan, Urumçi Üniversitesi ile yazışarak, Alimcan Ziyai’nin makale ve evraklarının sahte olduğunu ve diploması olmadığını belgeleyerek, geçer not vermedi. Bunun üzerine Doç. Dr. Varis Çakan jüriden çıkartılarak, yerine Konya Selçuk Üniversitesi Türk Dili Bölümünden Yrd. Doç. Dr. başka bir akademisyen atandı. Böylece Alimcan Ziyai, Mart 2010’da Gazi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu Çince bölümünde Yrd. Doç. Dr. olarak göreve başlatıldı, hem de hiçbir belgesi olmadan! Üstelik 2547 sayılı YÖK yasasına göre, profesör olarak atanan bir kişi, başka bir üniversiteye yardımcı doçent olarak atanamazken…

Günümüzde uzmanlık alanının dışında ders veren, bilgisiz ve yetersiz birçok akademisyenlerin olduğu uğursuz üniversitelerde, sahte diplomaların ve unvanların uçuştuğu, merkezi sınavlarda sahteciliklerin yapıldığı, bilimin nasıl film haline getirildiği, tüm değerlerin para ile ölçüldüğü bir ortamda öğrencilerin bilgi ve kültür düzeylerinin en alt düzeylerde yetiştirildiği tüm açıklığıyla görülmektedir. Aile şirketi gibi olan üniversiteler de vardır; ailenin tüm bireyleri aynı üniversitede akademisyen olarak ya da idari kadrolarda görev yapmaktadırlar.

Sabancı Üniversitesi’nde Prof. Dr. Cemil Koçak, velilere verdiği konferansta “Aslında onbaşı bile olamaz” dediği büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk için şunları söylemişti: “Yarbay Mustafa’nın Çanakkale zaferiyle uzak yakın bir ilişkisi yoktur. Zafer; Alman generali Liman von Sanders’e aittir. İstanbul hükümeti ve Alman generali, Yarbay Mustafa’yı 5-10 kişiyi bile yönetmekten aciz bularak gözden uzak kalsın diye Gelibolu’ya göndermiş. Yarbay Mustafa döneminin en yeteneksiz askeriydi. Tesadüfler ve şansı yaver gitmeseydi, emekli olacak, kahve köşelerinde sürünüp gidecekti.” Ülkesinin yakın tarihini bilmeden tarih konferansı vermeye kalkan böyle bir profesör ile bu akademik unvanları böylelerine verenler, uğursuz üniversitenin görüntüsüdür.

Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fikret Adanır, Hamburg’daki bir panelde sözde Ermeni soykırımını kabul ettirmek için tarihimizi ve arşivlerimizi kirleterek, Türkiye’ye, Osmanlı’ya ve Türkler’e iftira kusarak; “Türkler soykırımı yapmasalardı ulus olamazlardı..” gibi gerçek dışı söylemlerde bulunmuştu.

Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bertil Emrah Öder, “Yeni Anayasa’dan Türklük kalkmalı. Anayasa’nın temeli din olmalı” demişti. CHP parti meclisinin eski üyesi ve Anayasa Hazırlık Komisyonu çalışma grubunda olan Bertil Emrah Öder, laiklik kavramının tartışmaya açılmasıyla özgürlükler alanının genişleyeceğini ileri sürmüştü.

Koç Üniversitesi’nin düzenlediği “Öz yönetim nedir?” konulu panelde konuşan HDP milletvekili Sabahat Tuncel, PKK teröristlerinin kazdıkları hendekleri savunarak, bu hendekleri neden kazdıklarını ve bu bölgelerde öz yönetimin nasıl geliştirildiğine ilişkin fikirlerini aktardı.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla düzenlenen paneldeki konuşmasında; “Hendekler yeni mücadele mekanizmalarıdır. Özyönetim öz savunmayla gelir” ifadesini kullanarak, teröristlerin kazdığı hendeklere övgüler yağdırdı. Bu gibi panellerin olduğu uğursuz üniversitelerden ve diğer uğursuz üniversitelerden bazı uğursuz akademisyenler de, yayınladıkları bildirilerle, PKK terör örgütüne desteklerini sunmuşlardır.

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı’nın, Tayyip Erdoğan’ın elini öpmek için yerlere kadar eğilmesi, üniversitelerin ortaçağ karanlığındaki medreselere doğru kayarak, uğursuzlaştığını göstermesi açısından önemlidir. Muş, Alpaslan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nihat İnanç; “Düşünebiliyor musunuz, amfide film gösterimleri, tiyatrolar, konserler düzenliyorlar..” diyerek ODTÜ yönetimini hedef alan söylemleri de uğursuz üniversite içinde değerlendirilmelidir.

Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Sarıoğlu’nun, çocuk pornosu arşivlediği ortaya çıkarılmıştı ve bu akademisyenin yabancı dergilerde tek bir yayını olmadan Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) üyeliğine atandığı belirlenmişti. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker’in söylemleri insanın kanını donduracak niteliktedir: “Kadın yüzünü de kapamalı, Kadının evden çıkması caiz değil, Saç boyama caiz değil, Parfümlüye cennet haram, Dekolte giyinen, tahrik eden kadının tecavüze uğraması sürpriz değil.”

Şimdi Diyanet İşleri Başkanı ki kendisi de akademisyendir, uğursuz üniversitelerde bir moda başlattı: her üniversiteye cami yapımı kampanyası. Bilim yuvalarına, ibadet yerleri yapılması için düğmeye basıldı ve uğursuz üniversiteler cami yapma yarışına başladılar. Hatta Ege Üniversitesi kampüsünde cami yapılabilmesi için imar planında değişiklik bile yapıldı.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in; “Sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekün bir savaşın içine soktu.” söylemi, aklı örümcek ağıyla sarılmış bir ilahiyat profesörü için normal görülebilir. Aydınlanma Devriminden payını alamayanların bulunduğu uğursuz üniversite, ülkemizi hızla ortaçağ karanlığına sürüklemektedir.

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan insanlıkla, vicdanla, ahlakla bağdaşmayacak açıklamalar gelmektedir. Laik ülkede fetva adı ile topluma yutturulmak istenen bu saçmalıklardan bazıları şunlardır:

  • Nişanlılar el ele tutuşamaz,
  • Müslüman bir kişi Alevi bir kızla evlenemez,
  • Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir.Ülkemizde 196 kamu ve özel üniversite bulunmaktadır ve içlerinde 86 ilahiyat fakültesi vardır. Bu fakültelerde üç binin üzerinde akademisyen çalışmaktadır. Ama hepsi uğursuz üniversite üyesi olduğu için, bu saçmalıklara seslerini çıkartamamaktadırlar.

Uğur Mumcu’nun 27 Haziran 1975’te Kanıksamak” adlı yazısında “Demokratik bir toplum için en büyük tehlike, yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlığını yitirmesidir. Yaşadığımız olaylar demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. Unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.” sözlerini anlayamayan uğursuz üniversite ve akademisyenleri ile sorunları aşmak olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi kararlarına göre siyasal İslam’ın simgesi olan türban ile bugün yükseköğretimde derslere girmek yasaktır. Bu konuda Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da, siyasal İslam’ın simgesi olan türbana geçit vermemektedir. Ancak Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Rennan Pekünlü, türbanlı öğrencileri sınıfa almadığı gerekçesiyle açılan davada, iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Öbür benzer davaları da sürmektedir. Uğursuz üniversite budur işte.

YÖK’ün ağır baskısı sonucunda, üniversite personeli suskun duruma getirilmiştir. Ülkemizde hukuk yok edilirken, hukuk fakültelerinden ses çıkmamaktadır. Sanat katledilirken, güzel sanatlar fakültelerinden ve konservatuvarlardan ses duyulmamaktadır. Buna benzer daha birçok örnek sıralanabilir. Her şeyin para karşılığı olduğu bu uğursuz üniversitelerle, ülkemizin aydınlığa kavuşacağına inananlar, en basit deyimle saftırlar.

Üniversite, gençlere yalnızca bilgi veren yer değil, yaşamda doğru davranış yolunu bulmaya çalıştıran, bunun için de düşünme alışkanlığı veren yerdir. Uğursuz üniversiteler, Uğur Mumcu’nun fikirlerini özümseyen yurtsever akademisyenlerle aydınlanacak, uğurlanacaktır. Bundan hiç kuşkunuz olmamalıdır, Atatürk’ün ilke ve devrimleri yolumuzu aydınlatacaktır. Uğurlu, aydınlık ve çağdaş üniversitelerde buluşmak üzere hepinize saygılarımı sunuyorum.

İlk Kurşun Gazetesi, 1 Şubat 2016.
(*) 23. Adalet ve Demokrasi Haftası çerçevesinde 28 Ocak 2016’da TÜMÖD’ün düzenlediği “Uğur’suz Üniversite ve Gençlik” adlı etkinlik konuşması.

======================================

Dostlar,

23. Adalet ve Demokrasi Haftasını dün kapatmıştık.. Ancak çok değerli dostumuz, düşün ve eylem insanı, 27 Mayıs Devrimcilerinden Suphi Karaman‘ın oğlu Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. sevgili Suay Karaman‘ın yukarıdaki yazısını paylaşmadan edemezdik. Bize bu gün ulaştı ve bu çok önemli derlemeyi mutlaka site okurlarımıza sunma gereği duyduk. Bu yazı, tarihçileri açısından önemli bir not düşeüme işlevi de taşıyor. Bizim de üyesi olduğumuz TÜMÖD’ün Genel Yazmanı olan Sayın Suay Karaman’a salt yüreklilikle konuşmakla kalmayıp bir de konuşma içeriğini yazılı metne dönüştürdüğü ve yayımlayarak paylaştığı için teşekkür etmeliyiz ve ediyoruz..

Biz de bu sürece yakından tanıklık ettik. 1971’de 4936 sayılı Üniversiteler yasasına göre tıp öğrencisi olduk. 1973’te 1750 sayılı Üniversiteler yasası sürecinde tıp eğitimimizi tamamladık ve asistanlığımızda Ankara’da TÜMAS üyesi olduk.. 12 Eylülcüler 2547 sayılı YÖK düzenini getirdikten sonra (6 Kasım 1981) 1988’de İdari Yargı kararıyla Üniversite’ye atanarak öğretim üyesi olduk.. Sistemle boğuşa boğuşa ilerledik.. Doçentliğimiz de yargı kararıyla alınabildi.. Bu 2 süreci değişik zamanlarda sitemizde yazdık. Doğramacı biz Hacettepe’de öğrenci ve asistan iken rektör idi.. Öğretim üyeliğine başladıktan sonra  da yıllarca YÖK başkanı olarak gene “patronumuz” (!) idi.. Tanık olduğumuz öyle çok olay var ki.. Zaman zaman bu sitede yansıttık. Emekliliğimiz yaklaştı (Kasım 2020) ama özerk – özgür bir üniversitede keyifle çalışamadık. Özgürlük alanımızı, dğerlerimizi bizler yaratmaya, genişletmeye çabaladık hep..

Yitiren ülke ve kuşaklar olmuştur ve giderimi (telafisi) neredeyse olanaksızdır.
Ancak AYDINLANMA kazanacaktır yine de.. Bizler, Mustafa Kemal’in çocukları olarak;

15 Temmuz 1921, Sakarya Savaşı sürerken Ankara’da Maarif Kongresi toplayan Mustafa Kemal Paşa’nın şu yönergesi (direktifi) rehberimiz oldu, olmayı sürdürecek :

  • “Ulusal bir eğitim programından söz ederken, eski devrin bütün hurafelerinden sıyrılmış, Batı’dan ve Doğu’dan gelen yabancı etkilerden uzak ve ulusal yapımızla uyumlu bir kültür kastediyorum.”

    Büyük ATATÜRK‘ün 1 Kasım 1937 TBMM konuşmasındaki sözleri de :

  • “..Büyük Davamız, en uygar ve en kalkınmış Millet olarak varlığımızı yükseltmektir.
    Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde köklü, bir inkilap yapmış olan Büyük Türk Milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek zaruriyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu nedenle, okuyup yazmak bilmeyen tek vatandaş bırakmamak; memleketinin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanı yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli ilkeleri en kısa zamanda sağlamak, Kültür Bakanlığının üzerine aldığı ağır zorunluluklardır.

    İşaret ettiğim ilkeleri, Türk Gençliğinin beyin yapısında ve Türk Milletinin bilincinde daima canlı bir halde tutmak, üniversitelerimize ve yüksekokullarımıza düşen başlıca görevdir..”

Sevgi ve saygı ile.
1 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com