Mustafa Gazalcı: Yeni müfredat değişiklik taslağı kabul edilemez!

Yeni müfredat değişiklik taslağı kabul edilemez!

Mustafa Gazalcı

Müfredat (Öğretim konuları, izlence)
Müfredat, öğretim konuları demektir. Bir derste okutulacak konuları içeren program, izlence demektir. Müfredat Arapça bir sözcük, yerine herkesin benimseyeceği Türkçe bir sözcük konmalı. İzlence,  öğretim konuları gibi…

Öğretim konularının belirlenmesi yaşamsal derecede önemli… Gelecek kuşakların nasıl biçimleneceği bu konu başlıklarıyla (müfredatla) ortaya çıkıyor.

Yöntem yanlışlığı:

Milli Eğitim Bakanlığı masa başına yaptığı, kendisine yakın olan Eğitim-Birsen sendikasıyla paslaşarak hazırladığı bu müfredat değişikliği yöntem olarak yanlıştır.

Böyle önemli değişiklikler uzmanların, eğitim sendikalarının, demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla hazırlanmalıdır. Tıpkı Anayasa değişikliği gibi ders müfredatları değişikliği de
bir oldubittiyle yapılmıştır.

İyi niyetle yapılacak önerilerin dikkate alınacağını sanmıyoruz.

O yüzden bu değişiklik geri çekilmeli yeniden uzmanlar, eğitimciler, üniversiteler ve demokratik kitle örgütleriyle birlikte bilimsel toplantılarda hazırlanmalıdır.

Eğitim dinselleştirdi, paralı duruma getirdi

AKP yaklaşık 14 yıldır tek başına iktidarı döneminde partizanca uyguladığı kadrolaşma sonucunda eğitimi dinselleştirdi, paralı duruma getirdi. Özellikle 2012’de bir dayatmayla getirilen 4+4+4 yasasıyla eğitim, öğretim birliğinden uzaklaştı, niteliği düştü.
2015 PISA sonuçlarında bu açıkça görülmektedir.

Ayrıca AKP 5 yılı dolan kitapları yenileme gerekçesiyle zaten birçok konuyu ders kitaplarından çıkararak ders programlarını dinselleştirme, tarihi çarpıtma yönünde adım atmıştı.

Şimdi ortaya konan müfredat taslağıyla bu değişim kökten yapılmaktadır.

  • Bilimsellik ve laik Türkiye Cumhuriyeti ilkeleri çarpıtılmaktadır.

Değişiklikte Neler Var?

172 sınıf düzeyinde ve 53 ders programı için hazırlanan taslakta değişiklikler yapılmıştır.

* Atatürk ve Atatürkçülüğün içi boşaltılmakta ve daraltılmaktadır.

* İsmet İnönü, Lozan önemsizleştiriliyor.

* Sürekli Osmanlı vurgusu yapılıyor.

* Biyoloji kitabından Darwin’in evrim kuramı çıkartılıyor. Bilimden korkuluyor.

* Demokrasi mücadelesi yalnız 15. Temmuzda yapılmış gibi bir izlenim veriliyor.

*Türkiye tarihi bir bütün içinde vereceğiz diye, Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşu sıradanlaştırılıyor.

* Ülkemizin eğitim tarihinde önemli yeri olan, Köy Enstitüleri, Halkevleri, Mesleki Teknik Eğitimdeki ilerlemeler, eğitim seferberliklerinden yararlanılmadığı gibi, bu konulardan
hiç söz edilmiyor.

Sonuç

Öğrencilere okutulacak öğretim konuları (müfredat) bu biçimde bir oldubittiyle değişemez.

Kısa sürede 10 Şubata kadar görüş alınması bir aldatmacadır.

Eğitim sendikaları (Eğitim-Sen, Eğitim-İş), eğitim kuruluşları, uzmanlar bu değişikliğe karşıdır. Bu değişikliği ancak iktidara yakın Eğitim-Birsen desteklemektedir. O sendika da laik Cumhuriyete, karma eğitime karşıdır.

Kişisel görüşüm, yararı olmayacak şeyler önermek yerine bu taslağın geri çekilmesi için
baskı grubu ve kamuoyu oluşturulmasıdır. ( Tarih Ocak 19, 2017)

Mustafa Gazalcı
ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi

Zeki Sarıhan : MEZUNİYET KONUŞMASI

MEZUNİYET KONUŞMASI

portresi

 

 

Zeki Sarıhan
19.6.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’nin bütün okullarında ders yılını bitiren ziller çaldı. Törenler yapıldı, karneler dağıtıldı.
Öğretmen okullarında da altıncı sınıfların mezun oldukları gün, velilerin de çağrıldığı görkemli bir tören yapılırdı. Bu törenlerde mezunlar adına bir öğrenciden başka beşinci sınıflardan bir öğrenci de uğurlama konuşması yapardı.
30 Haziran 1963 günü yapılacak mezuniyet töreninde, Akpınar İlköğretmen Okulunda beşinci sınıflar adına uğurlama konuşması yapma görevini bana verdiler.
Konuşmamı hazırladım. Önce müdüre okudum. Beğendi, bir kez de edebiyat öğretmenleriyle birlikte dinledi.
Konuşmamı dikkatle temize çektim, yazı makinesinde çoğalttım. Kırlara çıkarak onu ezberlemeye çalıştım. 26 Haziran günü bir nüshasını bırakmak üzere müdürün odasına gittim. Yanında eğitim şefi Şevket Cansu da vardı. Sonradan bir sorun çıkarmaması için…
—Efendim, şuraya bir ibare ekledim, dedim. Mezunlara hitap eden kısımda daha önceki cümle şöyleydi: “Siz aydınlığın meşalesi, çamurlu köy yollarına düşeceksiniz’’
Eklediğim kısımla cümle şöyle olmuştu:
“Siz 17 Nisanların Işığında, ellerinizde aydınlığın meşalesi, çamurlu köy yollarına düşeceksiniz!’’
Müdür metni benden aldı, kalemini çıkardı, bu cümleyi çizecekti ki birden köpürdü.
— Niye değiştiriyon! Sizinle mi uğraşacağız? Niye değiştirirsiniz!’’ diye bağırdı.
Sonra da…
— Sen okumayacaksın! diyerek yazıyı parça parça edip çöp sepetine attı!
Yazıyı hazırlamak ve ezberlemek için gösterdiğim bütün çabalar boşa gitmişti.
Konuşmayı benim yapacağımı bilen öğretmenlerin ve arkadaşların yanında mahcup olmak da vardı. İyice emin olmak için:
— Ben konuşmayacak mıyım? diye sordum. Bundan emin olmak isteyişimin bir nedeni de kürsüye çıkmayacaksam ütü falan yaptırmak gibi gereksiz masraflara girmemekti…
Müdür, sert ve kararlı bir sesle:
— Hayır! Okumayacaksın! dedi.
Soğukkanlılığımı kaybetmeyerek ve bu sonuca aldırmaz görünerek odasından çıktım.
Fakat fena halde onurum kırılmıştı. Bunun yanında Köy Enstitülerinin adından bile ürkülmesi beni üzüyordu.
Bütün insanlığa küskündüm. Artık kimse ile konuşmayacaktım. Artık okulda ne bir görev alacak, ne bir sosyal çalışmaya katılacaktım. Ölecektim! Onlar da öldüğüme sevineceklerdi. “Bana bu yaptıklarından elbet de pişman olacaklar’’dı. “Kendi kendilerinden utanacaklar’’dı. “Müdürümüz çalışkan’’dı “ama anlayışsız ve bilgisiz’’di. “Kendini harcıyor’’du.
30 Haziran 1963 günü okulumuzda mezuniyet günü için büyük bir kalabalık toplandı. Konuşmayı sınıfımızdan başka bir arkadaşa yaptırdılar.
İdarecilerimiz ve öğretmenlerimiz, bazı konularda “İleri gitmemi’’ engelliyor olsalar da
benden vazgeçemiyorlardı. 1964 yılında bu kez mezunlar adına konuşma yapmak için gene beni görevlendirdiler. İdealist bir öğretmen olarak mezun olmaktan ve gideceğimiz köylerde mucizeler yaratma hayalimden duyduğum heyecan konuşmamın her cümlesine yansıyordu:
Altı yıl önce daracık dünyalı köy çocukları olarak bu okula gelmiş ve hümanizmin derin pirizmasından geçmiştik. Şimdi görevimiz geride kalanları kurtarmaktı. Anadolu perişan durumdaydı. Anadolu insanı bozkırın yağmura susamışlığı gibi ışık ve bilim sağanağını beklemekteydi. Halkın alın teri ile kurulmuş bu okullarda yetişen biz halk önderleri, ulusun önüne geçecek, onu kurtaracaktık. Böyle bir ateşle Anadolu’ya dağılıyorduk. Bizimle birlikte Türkiye’nin bütün okullarında ziller çalacaktı. Ardımıza bakmadan gidiyorduk. Bu yolun yolcusuna dönüş yoktu. Nura doğru can atan bir insan seli yaratmadıkça, her bucağını mutlu insanların yaşadığı yer yapmadıkça görevimiz bitmeyecekti. Gerekirse kendimizi Zap Suyu’na vermekten kaçınmayacaktık. Her birimizin mezarı bir köyde kalacaktı. Türk zaferlerinin en büyüğü, gerilikle yapılan bu savaşta kazanılacaktı. Bozkırı şenlendirecek ve Anadolu’da dünya cenneti kuracaktık…
Dinleyicilerden bazıları ağlıyordu…
Konuşmamın tam metni, Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonunun aylık yayın organını Birlik Dergisinin Ağustos 1964 tarihli sayısında ‘’Mesleğe İlk adım’’ başlığı ile yayımlandı.
Bilmem şimdiki mezunlar da böyle bir ruhla yetişiyor ve bu ruhu konuşmalarına yansıtıyorlar mı? (19 Haziran2016)

===================================

Dostlar,

Zeki Sarıhan öğretmenimize şükranlarımızı sunarak bu enfes yazısını paylaşıyoruz..

Tatil “hayırlı olsun” diyelim gene de..

Acaba “tatil boyunca” AKP, haşat duruma  getirilen Eğitim Sistemimizde daha hangi yıkıcı uygulamalar getirecek?? Belli değil mi??

Reis geçen ay emir buyurdu Sadrazam Binali Paşa hükümetine :

– Bundan sonra Milli Eğitimde öncelikli hedef “müfredat”…
Yani, daha da dinci – kinci – imam hatipli mücahit kuşaklar yetiştirmek..

Bir boyutu da MİLLİ EĞİTİM VAKFI... Bu vakıf, “paralel” Milli Eğitim Bakanlığı gibi çalışacak ve FETÖ vakıflarını tasfiye ederek onların yerini alacak.. Yani Fethullah cemaatinin tedrisatı (özellikle eğitimi demedik!) yerine AKP cemaatının “tedrisatı” konacak..

Laik, demokratik, akla-bilime dayalı, karma, sorgulayıcı, 21. yy. insanı yetiştirme değil;
tüm okulları İMAM – HATİP yapma! Dayatmalar sürüyor.. TOKİ’ye yeni bina yaptırılmıyor,
eldeki okullar özellikle dayatma ile imam hatiplere dönüştürülüyor.. Kinle, bilerek ve isteyerek..

Yeni Bakan da Mill Savunma’da üstün başarılarından sonra “ödül” (!) ve “misyon” için geldiği Milli Eğitim Bakanlığı’nın adına takmış durumda.. “Eğitim” yerine “Maarif” olmalıymış..
Dileriz (!) bu yaz tatili rehavetinde tüm bunlar yapılır ve 2016-17’ye AKP-RTE,
2023 hedeflerine = Anadolu Federe İslam Cumhuriyeti’ne esaslı bir adım daha atmış olarak güven ve umutla beraberce yürürler..

Bu uğursuz yürüyüşün – giderek daraltılan yeşil kuşağın bir an önce kırılması gerekiyor.. 

“İyi tatiller” Türkiye!

Sevgi ve saygı ile.
19 Haziran 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Erdal ATABEK : Nobel Ödülü dersleri…

Nobel Ödülü dersleri…

Cumhuriyet, 12 Ekim 2015


Bir bilim insanımız Prof. Dr. Aziz Sancar kimya dalında Nobel ödülünü iki meslektaşıyla paylaştı. Değerli kardeşim Orhan Bursalı haklı bir coşkulu sevinçle, süreci izleyen yakın bir dostu olarak konuyu bize aktardı.

Bu olaydan duyulan haklı gururu yaşadığımız zaman bile ibret vericidir.
Ülkemizin gündemine bakarsak iç açıcı hiçbir olay yaşamadığımız ortadadır.

Koalisyon kurulmasını engelleyerek ülkeyi yeniden seçime götüren Cumhurbaşkanı Japonya’dadır. Başbakan seçim gezilerindedir. Terör yeniden can almaya başlamış, ülke kan gölüne dönmüştür. Ülke gene siyasal iktidar eliyle ayrışmış, Türk-Kürt ayrımı, Sünni-Alevi ayrımı, dindar olan olmayan ayrımı ülkeyi bölmeyi sürdürmektedir. Bu ayrımdan seçimde yararlanmak isteyen iktidar stratejisi, her türlü seçim hilesine açık bir durum yaratmaktadır. Ülkenin dış politikası gene siyasal iktidar elinde iflas etmiş, dünya devlerinin arasında sıkışmış duruma düşmüştür.

Şimdi, bu ortamda “İşte bir Türk Nobel aldı” diye havalara zıplayacak yerde,
bu olayı doğru okumanın zamanıdır.

Ders 1   : Nobel ödülünü bir bilim insanımız almıştır. Burada “Türk” kimliğiyle övüneceğimiz yerde bilimin safsataya üstünlüğünü görmeliyiz. “Dünya insanı” kimliğini kendi ait oluşumuzun üstüne çıkarmalıyız. “Hac” sırasında yaşanan kazada kaç kişinin öldüğü önemlidir. Türk hacıları azdı diye sevinmek insanlık düşüncesine uymaz. “Filanca uçak kazasında Türk yolcu var mıydı?” diye araştırmak da öyledir. Aziz Sancar bu ödülü “bilim insanı” olarak almıştır. Ülkemizde bilimin durumunu sorgulamamız gerekir.

Ders 2   : Prof. Dr. Aziz Sancar, 1947 yılından beri Amerika’dadır. Orada çalışmaktadır. Çalışmalarını orada sürdürmüştür. Acaba Aziz Sancar Türkiye’de olsaydı şu anda ne yapıyor olacaktı? Bizim akademisyenlerimiz ne durumdadır? Nasıl desteklenmektedir? Üniversitelerimiz ne durumdadır? Üniversite rektörlerini iktidar yandaşı yapmaya uğraşmanın dışında bir ilgi duyulmakta mıdır? Yeni üniversite açmakla övünenler, üniversitelerde neler yapıldığını
merak etmekte midirler?

Ders 3   : Nobel ödüllü bilim insanımız Prof. Dr. Aziz Sancar’ın anne babasının okuma yazma bilmediği açıklanıyor. Bu konu bize Köy Enstitüleri’nin serüvenini açıklamıyor mu?
Eğer Köy Enstitüleri köy ağalarının kentteki uzantıları tarafından kapatılmasaydı,
Türkiye bugünkü Türkiye mi olurdu? Kesinlikle olmazdı. Daha aydınlık, daha uygar,
daha çağdaş bir Türkiye’miz olurdu.

Köy Enstitülerini kapattık, imam hatip okullarını açtık. Öğretmenin yerine imam geçti.
Bilim yerine dualarla yolumuzu aradık. Ama Nobel Ödülü’nü bilim aldı. Ders budur.

Ders 4    : Aziz Sancar çalışkan bir öğrenci olmuş. Disiplinle çalışmış. Amerika’daki çalışmalarını da aynı disiplinle yürütmüş. Kırk yıl azimle bıkmadan usanmadan çalışmış. DNA’nın kendini onarma mekanizmasını bulmuş. Bu elbette bir ekip çalışmasıdır ama Aziz Hoca kendi payına büyük bir iş yapmış. Buradaki ders, bugün eğitimini bitirip ya patron ya
CEO olmak isteyen gençlerimiz için de yaşamsal önemdedir. Yükseliş, azimle, disiplinle, çalışarak elde edilir.

Ders 5   : Alain de Button, yeni kitabı “Haberler”de bir haberin nasıl okunması gerektiğini
çok iyi anlatıyor. Okunmasını öneririm.

Olaylara bakış kültürümüzün temel yanlışı “sonuçlara sevinmek ya da üzülmek”tir.
Bu bakış açısı kültürümüzün defektidir. Eğer sonuçlara bakmak yerine “nedenlerianlamak yolunu seçsek olaylardan yararlı sonuçlar çıkarabiliriz.

Sonuca sevinmek (ya da üzülmek) yerine “süreci anlamak, süreci analiz etmek” yolunu seçersek rastgele yaşamak yerine bilinçli yaşam yolunda bir adım atabiliriz.
Yapabilir miyiz acaba?
Yapan yapar. Yapamayan bakar.
Son ders de budur.

=================================

Dostlar,

Meslek büyüğümüz Dr. Erdal ATABEK, derslerle dolu bir yazı yazmış..
Ustaca kurgulamış ve bağlamış..
Prof. Aziz Sancar’ın NOBEL başarısına nasıl bakılması gerektiği dersleri var yazıda.
Yerindedir, öğreticidir.. Bu dersleri alalım..

Ama Sayın Atabek lütfen izin versin de, Prof. Sancar Türk olduğu için de
ayrıca, ek olarak (fazladan!) sevinelim..
Çünkü O “bizden – içimizden” biri ve bunu yüksek sesle, övünerk dile getiriyor..
Bağrından geldiği Türk Ulusu’nun kültürünü yaşıyor ve yaşatıyor..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ÜNİVERSİTELERİN ÜZERİNDEKİ HAYALET: BOLOGNA SÜRECİ !

ÜNİVERSİTELERİN ÜZERİNDEKİ HAYALET: BOLOGNA SÜRECİ !


portresi

Prof. Dr. Ayhan FİLAZİ
Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi
afilazi@gmail.com 


Bologna Süreci Nedir?

Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere’nin Dışişleri Bakanlarının 1998’deki Sorbon Bildirisi ile öncülük ettiği Bologna Süreci, 19 Haziran 1999’da İtalya’nın Bologna kentinde toplanan 29 Avrupa ülkesinin yükseköğretimle ilgili Bakanlarınca Bologna Bildirgesi‘ne imza atmasıyla başlayan bir süreçtir.  Türkiye’nin 2001’de katıldığı bu süreç, günümüzde 47 ülkede uygulanmaktadır. Hedef Avrupa yurttaşlarının hareketliliğini, istihdam edilebilirliğini ve tüm kıtanın gelişimini sağlamak için Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın (AYA) oluşturulması, Avrupalılığın yalnız Avro, banka ve ekonomi olmadığı; kültürel, sosyal, bilimsel ve teknolojik olarak daha bütünsel bir Avrupa olduğunun gösterilmesidir.  Bildirgede ülkelerin yükseköğretimde yapılacak reformları gerçekleştirmede kararlı oldukları vurgulanmış olup, AYA’nın yaratılması için çok önemli görülen hedefler öne çıkarılmıştır.  Bu hedefler arasında kuşkusuz en önemlisi Avrupa Yükseköğretim Sisteminin uluslararası rekabet gücünün artırılmasıdır. Yani birçok gerekçe arasında “rekabet” öne çıkmaktadır.

Bologna Süreci‘nin en kapsamlı amacı, kulağa oldukça hoş gelen söylemlerdir. Yani,

– uluslararası işbirliği ve akademik değişime dayanan bir AYA yaratmanın yanı sıra
– hem Avrupalı öğrenciler ve hem de dünyanın öbür bölgelerinden gelen öğrenci ve çalışanlara bu alanı çekici kılmaktır.
– AYA’nın öngörüleri öğrencilerin, mezunların ve yükseköğretim personelinin hareketliliğini kolaylaştırmak, gelecekteki kariyerlerine ve demokratik toplumlarda etkin yurttaşlar olarak yaşama hazırlanmalarını sağlamak
– ve kişisel gelişimlerini desteklemek, demokratik ilkelere ve akademik özgürlüğe dayanan, yüksek nitelikli yükseköğretime yaygın bir erişim önermektir.

Bu sürece üyelik hükümetler veya devletlerarası herhangi bir anlaşmaya dayanmamaktadır. Bologna Süreci kapsamında yayımlanan bildirilerin yasal bir bağlayıcılığı da bulunmamaktadır. Süreç tamamen her ülkenin özgür iradeleri ile katıldıkları bir oluşumdur ve ülkeler Bologna Süreci’nin öngördüğü hedefleri kabul edip etmeme hakkına sahiptirler. Bologna Sürecinin oluşturmayı hedeflediği AYA içerisinde yer alan ülke vatandaşları, yükseköğrenim görme ya da çalışma amacıyla Avrupa’da kolayca dolaşabileceklerdir. Böylece Avrupa, gerek yükseköğretim ve gerekse iş olanakları açısından dünyanın diğer bölgelerinden kişiler tarafından tercih edilir hale getirilecektir.

Bologna Süreci Ne Getiriyor?

Bologna Sürecini savunanlar genellikle bu sürecin üniversitelerin özerkliğini ön plana çıkardığını, kamuya hesap verebilirliğini, fırsat eşitliğini, yaşam boyu öğrenmeyi, öğrenci ve öğretim elemanı değişimi gibi taraflarını ön plana çıkarmaktadır. Ancak süreç ile ilgili bildirgenin satır aralarında yer alan ifadelerle uygulamaların niteliğine ve sonuçlarına bakıldığında işin iç yüzü ortaya çıkmaktadır.

Bildirgede yer alan “Bir medeniyetin canlılığı ve etkinliği, o medeniyetin kültürünün diğer ülkeler üzerinde yarattığı etki ile ölçülür. Avrupa yükseköğretim sisteminin, dünyada bizim olağanüstü kültürel ve bilimsel geleneklerimizin gördüğü ilgiye eşdeğerde bir ilgi gördüğünden emin olmalıyız” demekle zaten bunu kaleme alanların ruhsal durumunu göstermektedir. “Olağanüstü kültürel ve bilimsel gelenekler” söylemi bilimsel bir anlatım değildir ve bilim yuvası olması gereken üniversite kavramıyla bağdaşmayan tümüyle kendi kültürünü üstün gören faşist bir söylemdir. Çünkü bilimde hiçbir şey olağanüstü değildir. Her şeyin mutlaka her zaman sorgulanması, eleştirilmesi ve geliştirilmesi gerekir.

Sorgulanmayan hiçbir şey gelişmeye açık değildir.

Böyle bir anlatm daha başlangıçta Avrupa’nın kültürel ve bilimsel geleneklerinin olağanüstü olduğunu kabul etme tutuculuğuna yol açar ki, üniversitelerde tutuculuğa yer yoktur.

Günümüzde hem kamu hem vakıf üniversitelerinde amaç ve süreç birliği söz konusudur. Amaç, yükseköğretimde daha çok parasallaşma; süreç ise yükseköğretimin içeriğinin piyasalara yönelik olmasıdır. Bu durum aslında neo-liberal politikaların Türkiye’de uygulanmaya başladığı 1980’li yıllarda başlamış ve 2000’li yıllarda özellikle AKP iktidarıyla hız kazanmıştır. Bologna sürecinin de desteklediği yükseköğretimin parasallaştırılması yanında, sermayedarların çocuklarına daha görkemli, çok servisli bir eğitim yaşamı sunulması ve öğretim üyelerinin piyasa ile ilişkilerinin sağlamlaştırılması da hedefler arasındadır.  Zaten Bildirgede “Avrupa işgücü piyasasında aranan nitelikleri karşılayacak düzeyde eğitim” demekle bu sürecin toplumsal gönenç yerine işgücü piyasasının gönencine (refahına) yönelik olduğunun altı çizilmektedir. Toplumsal beklentiler ile iş dünyasının beklentileri genellikle birbirine zıttır. İş dünyasının yalnızca çıkarını düşündüğü gözden uzak tutulmamalıdır.

Türkiye’de Bologna süreciyle birlikte yükseköğretimde piyasalaşma gözle görünür biçimde hızlanmıştır. Özellikle yeni kurulan vakıf üniversitelerinin sayısındaki sıçrama ve kamu üniversitelerinde kurulan paralı programlardaki artış bunu doğrular niteliktedir. Türkiye’yi AB içinde görmek istemeyen ve öbür az gelişmiş ülke vatandaşlarını da topraklarına kabul etmeyen AB ülkelerinin, Bologna süreciyle Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok az gelişmiş çevre ülkesini de sürece katmasında temelde 2 hedef bulunmaktadır. İlki AB kökenli çok uluslu şirketlerin Türkiye gibi çevre ülkelerden yeterli bilgi ve beceri düzeyine ulaşmış ucuz, niteliksiz (vasıfsız) işçi istemlerinin karşılanması; ikincisi de bu ülkelere Bologna Süreci içinde yer alan “yaşam boyu öğrenme” gibi yapılanmalarla esnek emek – üretim süreçlerini iş piyasalarının kuralları olarak benimsetip kabul ettirilmesidir. En son açılan üniversitelerle birlikte Türkiye’de 109’u Devlet olmak üzere Üniversite sayısının toplamı ne yazık ki 193’e ulaşmıştır.  Bu denli çok Üniversite açılması ciddi bir nitelik düşüklüğünü göstermesinin yanı sıra, Bildirge’de sözü edilen işgücü piyasalarına daha çok sunu (arz) sağlanması, böylece rekabetin artırılarak işgücüne ödenen ücretin düşmesinin sağlanması açısından anlamlı olmalıdır.

Türkiye’nin bu süreçten çıkarı, 1980’de başlayan eğitimde piyasalaşmanın sürmesi niteliğinde olmasıdır. Buna ek olarak yeni sürecin küresel iş piyasalarına yönelik olması Türkiye’nin küresel ekonomiyle daha da bütünleşmesine neden olacaktır. Yalnız doğal olarak nitelikli (kalifiye) eleman bağlamında merkez Avrupa ülkelerine göre çok geri olan Türkiye, bu ülkelerin taşeronluğunu üstlenecektir. Böylece hem Türkiye AB kökenli çok uluslu şirketlere ucuza teknik beceri sahibi niteliksiz (vasıfsız) işçi sağlayacak, hem de bu şirketler, emek-yoğun ve az verimli olduğu için yapmaya üşendikleri kimi üretimleri Türkiye gibi çevre ülkelere yaptırarak bu ülkeleri kendi taşeronları olarak kullanacaklardır.

Sonuç

Türkiye’nin kısaca Fulbright anlaşması diye bilinen ve Türkiye ile ABD arasında Milli Eğitim Alanında İkili İşbirliğini öngören Anlaşmanın 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı yasayla TBMM’den geçmesiyle başlayan, Köy Enstitülerinin kapatılması ve eğitimin neredeyse tümden emperyalistlerin çıkarına terkedilmesiyle başlayan çarpıklık, Bologna Süreci ile iyice çarpılmaya devam etmektedir. Zaten amacı olumsuzluğu düzeltmek değil, tümden iş dünyasının beklentilerini karşılamak olan süreç, yavaş yavaş meyvelerini vermeye başlamıştır. Bologna Sürecinin etkisi ve özellikle sağlık alanında yapılan değişim ve dönüşümle Türkiye’de sağlık sisteminin can damarı konumuna sahip üniversite hastaneleri parasal bunalımla (mali krizle) boğuşmaya başlamış ve en son olarak Türkiye’nin en köklü hastanelerinden İstanbul Üniversitesi’ne bağlı İstanbul Tıp ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinde bıçak kemiğe dayanmıştır. Hastaneler, çoğu medikal firmalara olmak üzere piyasaya 322 milyon TL borçlanarak iflasın eşiğine dayanmış ve tıbbi gereçler satın alımı için yapılan ihalelere ödeme yapılmadığı gerekçesiyle hiçbir firmanın katılmadığı belirtilmiştir. Sağlığın en iyi kazanç getiren sektörlerden biri olduğu hesaba katılırsa, bu yapılanlara şaşırmamak gerekir. Kuşkusuz öbür üniversitelerde de benzer sorunlar yaşanmaktadır.

Bologna Süreci, her zaman uluslararası sermayenin çıkarlarına yönelik bir eğitim sistemi yapılanmasından yanadır. Bunların başında iş piyasalarının esnekleşmesine yönelik yaşam boyu eğitim ile teknik beceri sahibi az nitelikli emek gücü geliştirmeye yönelik 2 yıllık meslek yüksekokullarının kurulma çalışmaları gelir. Bunun yanında YÖK, yükseköğretim yetişeğinin (müfredatının) daha çok özel sektöre ve piyasalara yönelik olmasını zaten desteklemektedir. YÖK aynı zamanda üniversitelerin piyasanın gereksinimlerine uygun, iyi öğrenci yetiştirme dışında bir toplumsal görevinin olmamasını ve üniversitelerin toplumsal olaylarda görüş sergilememesini istemektedir. Zaten varolan iktidarın temel eğitimde yapmış olduğu 4+4+4 ümmet eğitimi sistemi de üniversitelerin bu çarpıklığını destekler niteliktedir. Bir ülkede eğer yalancılık, hırsızlık, yolsuzluk, çıkar gibi değerler prim yapmaya başlamışsa; o ülkenin eğitim sisteminin toplumsal göneneç ve ulusal değerlere göre yeniden yapılandırılması ivedilik göstermektedir. Bu biçimde sürecek bir eğitim sistemi ne yazık ki hem ülkenin hem de ulusun bütünlüğünü yok edecektir.

=======================================

Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Ayhan Filazi, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji – Toksikoloji bilim dalı öğretim üyesidir. Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Yardımcılığı görevi de yapmıştır. Düşünen, yazan ve toplumsal sorumlulukları olan yurtsever bir aydınımızdır. Hayvancılık politikaları başlıca ilgi alanlarındandır. Bu değerli yazısını web sitemizde yayımlamamıza izin verdiği için kendilerine teşekkür ediyoruz.

Bu yazısında, cafcaflı sözlerden – süreçlerden biri olan “Bologna Süreci” ninin içyüzünü açıklamaktadır. (EĞİTİM İŞ  EKENEK Dergisi, sayı 4, güz 2015, syf. 450-52) Özellikle 1980’ler sonrası KüreselleşTİRme süreçlerinin hızlanması ile yaşam alanları neredeyse bütünüyle parasallaştırılmış (moneterleştirilmiş) ve “serbest piyasa” güdümüne sokulmuştur.

Akademia artık salt toplumsal gereksinimlere dönük bilim üretmemekte, sermaye çevrelerinin kazanç beklentileri AR-GE alanının içeriğini egemenliğine almış bulunmaktadır.

Daha da ürkünç (vahim) olanı, “postmodern bilimkarabasanı” dır ki, burada artık  “sipariş bilim” batağına saplanılmaktadır. Bilim etiği ayaklar altındadır ve uluslararası sermaye gereksinim duyduğu tezlere – görüşlere pak ala “bilimsel kılıf” sağlayabilmektedir.

Gelinen aşama dehşet vericidir ve insanlığın gerçek anlamda yepyeni küresel ahlak – etik kuralları demetine ve etkinlikle yaşama geçirilmesine olan gereksinim ivedilik kazanmıştır. Bu nasıl başarılacaktır? “Bologna Süreci” vb. araçların tam tersi işlevli olduğu gerçeği karşısında, bu ciddi küresel sorun üzerinde kafa yorulmalıdır

Şu makalemizi okumak ister misiniz ??

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

KÜRT MESELESİ

KÜRT MESELESİ

“Efendiler, bu vesile ile muhterem milletime şunu
tavsiye ederim ki:
sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar
çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i aslîyi,
çok iyi tahlil etmek dikkatinden,
bir an dahi feragat etmesin!...”
Mustafa Kemal Atatürk

 
Portresi_gulumseyen

Prof. Dr.. D. Ali ERCAN
Değerli arkadaşlar, 
Kısa süre önce sizlerle paylaştığım bir iletide,
Ülkemizdeki Kürt sorununa ve HDP’nin seçim başarısına değinmiştim. (Kurtler_ve_HDP_Ali_Ercan
Kürt sorunu aslında 100 yıllık bir sorundur.. 1. Dünya savaşında donanmasını petrol gücüyle yürütmek isteyen ve bu nedenle Orta Doğu petrollerine gözünü dikmiş olan İngilizlerin yardım ve desteğini alan “Kürdistan Teali Cemiyeti” ve “Kürt Azadi Cemiyeti” (Kürdistan Bağımsızlık Komitesi) … gibi İngiliz muhibbi (sempatizanı) dernekleri, Ali Galipleri,
Yusuf Ziyaları, Şeyh Saitleri unutmayalım..  
İstiklal Savaşı sırasında ve Cumhuriyet döneminde bir düzine Kürt isyanı çıkmıştır.
Bu isyanlarda ölen asker sayısı İstiklal Savaşı sırasında 
(İnönü, Sakarya, Dumlupınar) ölen asker sayısının yaklaşık 2 katıdır; yani Batı cephesinden çok Doğu cephesinde savaştı Türk Ordusu.
 
1921’de Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken, Koçgiri isyanını başlatan Alişer ve 3 bin silahlı adamı TBMM’ni arkadan vurmak için Tunceli üzerinden Sivas’a doğru ilerliyordu. 1925’te Mustafa Kemal, Petrol zengini bir bölgenin, Musul ve Kerkük bölgesinin Misak-ı Milli‘ye dahil edilmesi için uğraşırken, tüm planları altüst eden Şeyh Sait isyanı baş göstermiştir. Musul’u kurtarmaya gidecek kuvvetler isyanı bastırmak için kullanılınca, fırsat elden kaçmış ve 400 yıldan beri Osmanlı toprağı olan (ve gelecek umutlarını Türkiye’ye bağlamış yüz binlerce Türkmen’in de yaşadığı) bu bölge İngiliz denetiminden kurtarılamamış, topraklarımıza katılamamıştı. (Bkz. Milli Micadele’de İşbirlikçiler; Milli_Mucadelede_ Isbirlikciler_Ali_ERCAN)
 
Mustafa Kemal‘in Cumhuriyet Ordusu, bu isyanları ödün vermeden,
isyanın adına ‘terör’ diyerek sorunu saptırmadan, bütün olanaklar kullanılarak, şiddetle ve kısa sürede bastırmıştır. 1940’lara gelindiğinde, 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti Doğu Anadolu’da sınırları güvene almış, asayiş ve sükûnu
tesis etmişti; “Devlete isyan” fikrini kafalardan silerek, tüm yurttaşları kucaklayan bir
Laik Cumhuriyetin eşit Yurttaşları olmak bilincine ulaştırmaya çabalamıştı… Özellikle 1940 sonrasında bölgede kurulan (Pamukpınar, Cılavuz, Erciş, Dicle, Pulur) Köy Enstitülerinin Genç Türkiye’nin çağdaşlık projesine büyük katkıları olmuştur. Her şeye karşın,
Toprak Reformunu gerçekleştiremeyen, Ortaçağ sosyal yapılarını kökünden kazıyamayan Cumhuriyet için bu bölge sürekli sorunlar yumağı olagelmiştir.
Mustafa Kemal‘in ölümünden epey sonra cesaret toplayan Ermeni Diyasporası‘nın faaliyetini, ardından Kürt ayrılıkçı hareketinin başlayışını görüyoruz. 30 yıldır süregelen bu ‘düşük yoğunluklu iç savaş’ Devlet tarafından yaklaşık 10 bin, İsyancılar tarafından yaklaşık 30 bin, toplamda 40 bin insan ölümüne mal olmuştur. Türkiye’nin bu savaş nedeniyle 30 yıllık maddi kaybının ~300 milyar $ olduğu hesaplanıyor. Bu hesaba yalnızca askeri harcamalar değil,
savaş nedeniyle yitirilen üretim, iş gücü vs. tüm ekonomik yitikler de dahildir.
Dolayısıyla 1 ‘teröristin’ * ölümü Türkiye’ye ~10 milyon dolara mal olmuş demektir
Oysa 10 milyon dolara değil bir kişiyi, dağa çıkmış olanların tümünü, -ABD, İsrail, Emperyalizm yaveleri okumadan- Devlete Millete yararlı yurttaşlar haline getirmek
işten bile değildir. Türkiye’nin yıllardan beri nasıl bir Vatan haini işbirlikçiler-acizler-vurdumduymazlar-geri zekalılar-saftirikler koalisyonu tarafından yönetildiği
apaçık görülüyor. 
 
Ve bu yitiklerin insan kaybının, zaman kayının, para kaybının, özetle ‘Ülkenin geleceğinin kaybı’ nın sonu ne zaman gelecek, akan kan ne zaman duracak, bilinmiyor… Görünen o ki; Türkiye’de Devleti yönetenlerin basiretsizliği, öngörüsüzlüğü, beceriksizliği, teknik kadroların yetersizliği, bilgisizliği böyle sürdükçe, başta silah ve petrol tacirleri, uyuşturucu kaçakçıları olmak üzere Bölge bataklığından nemalanabn grupların ve yarattıkları ‘kontrollu kaos’
(AS: denetimli karmaşa) ortamında sömürü düzenini sürdüren emperyal güçlerin planları
tıkır tıkır işleyemeye devam edecek demektir. 30 yıldır bu sorun çözülemedi.
Bu kafa ile çözüme erişileceğini de sanmıyorum.Kaygılarımla… æ
12 Eylül 2015
_____________________

* Aslında bunlara hiç gocunmadan ‘ayrılıkçı, isyancı’ veya ‘gerilla’ demek gerekir;
ama bizim her şeyi bildiğini sanan kimi aklı evvellerimiz, gerillanın özgürlük savaşçısı anlamında “kutsal bir kavram” olduğunu ileri sürerek itiraz edebilirler. Polemiğe girmemek için, ben de terörist diyeyim. Oysa Gerilla hiç de sanıldığı gibi, özel ve kutsal  bir kavram değildir. Gerilla da fırsat bulduğunda terör eylemleri yapar. PKK’nin yıllardır Türkiye’ye karşı yürüttüğü organize savaş, açıkça ayrılıkçı bir isyan hareketidir; istilacı bir yabancı güç olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun düzenli Ordusuna, güvenlik güçlerine karşı yürüttükleri “gayr-i nizami harp” şeklidir, gerilla savaşıdır.
Terör ve terörist diyerek gerçeği görmezden gelmeyelim, kendimizi aldatmayalım.
Halktan geniş çapta destek alan, kadınlı-erkekli sayıları on binlere varan ve 30 yıldır Dünyanın en büyük 10 Ordusundan birine kafa tutan, varlığını inatla sürdüren bir örgüt var karşımızda.
***
Bu arada dikkat ettiniz mi, yukarıda, “…PKK’nin…” dedim; yani PE-KE-KE dedim.
Çünkü bizim alfabemizde KA diye bir harf yoktur.. KE vardır. 29 harfimizin okunuşları
(adları) şöyledir:
 
a, be, ce, çe, de, e, fe, ge, yumuşak ge, he, ı, i, je, ke, le, me, ne, o, ö, pe, re, se, şe, te,
u, ü, ve, ye, ze. 
Dolayısıyla alfabemizde ka, ha, er- aş, eyç, en, ti, vi, şeklinde okunan harfler yoktur..
Ce-Ha-Pe şeklinde söyleyen, Atatürk’ün alfabesini bilmeyen CHP lileri, Te-Ka diye anons
(AS: duyuru) yapan THY personelini (AS: çalışanını) , Pe-Ka-Ka veya Ka-Ka-Te-Ce veya er-aş negatif diyen Türkçe’ye saygısız cahilleri duydukça üzülüyorum. æ
(AS: Biz de Ali hocamızdan daha arı bir Türkçe diliyoruz..)

======================================

Dostlar,

Sayın Prof. Ercan’a teşekkür ederek ve yazdıklarına katılarak makalesini paylaşıyoruz.
Ayrıca 2 önemli dosya da bu yazının ekleri.. Metin içinde erişkeleri (linkleri) verilmiştir.

– Kürtler ve HDP
– Milli Mücadele’de İşbirlikiler

Sevgi ve saygı ile.
12.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : Ali hocamızdan daha arı bir Türkçe diliyoruz..