NASIL BİR SİSTEM GELECEK?


NASIL BİR SİSTEM GELECEK?
 

Öyle görünüyor ki eğer herhangi bir engel ortada görünmediği takdirde
Başkanlığa doğru koşar adım gidiyoruz…
Gidiyoruz da…
Varacağımız yer, yani ülkemize örtülecek sistem ne mene bir şey,
işte bu hemen her şeyden daha önemli…
Şimdi burada bir algı yanılması yaratılmaktadır…
Deniyor ki; “Başkanlık ülkemize mutluluk getirecek…”
“Türkiye’nin önünü açacak…”
Hatta o kadar iddialı sözler kullanılıyor ki…
İş Türkiye’nin uçmasına kadar varıyor…
Elbette İnsan bunu duyunca sormadan edemiyor…
Bu parti 13 yıldır iktidarda değil mi?
Neden bugüne dek uçulmadı da bundan sonra uçulacak…
Ne değişti?
Yanıt hazır..
Başkanlıkla yönetilmediğimizden…
Hem başka neden olabilir ki.
Tek eksiğimiz o.
Onu da tamamladık mı bizi kimse tutamaz…
Sonunda ne olur…
İş nereye varır…
Onu da birlikte göreceğiz de…
Olay şu…
Başkanlık sistemi için hiç kimse seçimi falan beklemiyor…
Hatta 400 milletvekili gibi bir öngörüde bulunuluyordu ya…
Şimdilik ona da fazla bir ihtiyaç olacağa benzemiyor…
Aslında süreç…
Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesiyle birlikte başlamıştı…
Şimdi ise olgunlaştırılıp taşları adım adım döşenmektedir…
“Anayasa buna engel değil mi?”
“Biz parlamenter sistemle yönetilmiyor muyduk” gibisinden herhangi bir düşünce
aklınıza gelirse de kovun gitsin…
Ne demişti içişleri bakanı…(AS: Efgan ALA!)

“Bu anayasayı tanımıyorum.”

Peki, ya iktidar milletvekili bu konuyla ilgili ne söylemişti anımsıyor muyuz?
Neyse sizi fazla yormayayım.

“Eğer bu anayasayı paramparça etmezsek namert olalım!” demedi mi?

Tüm bunlara parlamenter sistemin bekleme odasına alındığı da eklenince…
Nasıl bir sistemle yönetildiğimiz çok açık değil mi?
Başkanlık…
Şimdi burada duralım ve soralım…
Nasıl bir başkanlık?
Meksika’da var.
ABD’de var.
Hangisi?
Baştan şu kadarını söyleyeyim…
Bizde istenen başkanlık sistemi ABD’deki değil…
Hem ABD’de yargının bağımsızlığı konusu çok önemli olduğu gibi, o ülkede 2 meclisli bir sistem yürürlüktedir. (AS: “Check & Balance – Denge – Denet sistemi çok etkili işler.)

Öyle bizdeki gibi yasaları torbaya doldur…  Kimse ne olduğunu anlayıncaya dek yasalaşsın türünden herhangi bir uygulamaları da yok…
Geriye ne kalıyor, Meksika tipi başkanlık…
Peki, yıllardır değişmedik bir yerini bırakmamalarına karşın anayasaya bu denli saldırılmasının nedeni ne olabilir??
Çünkü eldeki anayasa hala ulus devleti, üniter (AS: tekil) yapıyı savunuyor…
Hazretler de bunu istemiyor…
Sıkıntıları bu…

02–04–2015
Nusret KEBAPÇI

ÖCALAN’ın 21 Mart 2015 Nevruz İletisi Üzerine


ÖCALAN’ın 21 Mart 2015 Nevruz İletisi Üzerine


Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazılarımızda – söylemlerimizde hep sorup durduk PKK’lılara – ayrılıkçı Kürt kardeşlerimize :

1. Emperyalizmle işbirliği yaparak özgürlük -bağımsızlık savaşı verilebilir mi?
2. Emperyalizmin özgürlüğüne – bağımsızlığına kavuşturduğu bir halk var mıdır?
3. Mazlum, anti – emperyalist savaşla kurulan Türkiye’ye bu başkaldırı niyedir?
4. Apo – PKK hiç yüzü kızarmadan, işbirlikçisi emperyalizme nasıl çatabilmektedir?
5. Tarihte hangi sol – emperyalizm karşıtı örgüt, ABD – AB emperyalizminin
her türlü açık desteğini hem de onlarca yıl alabilmiştir??

*****
Dolayısıyla, PKK emperyalizmin maşası bir bölücü örgüttür.
40 yıldır bölgede kardeş kanı dökmektedir. Elleri fevkalade kanlıdır.
Kürt kardeşlerimizin kurtarıcısı bir örgüt olmayıp, emperyalizmin taşeronudur.
Hedefi, bölgede BOP kapsamında İsrail güdümünde kukla Kürt devleti kurarak
Kürt kardeşlerimizi sonsuza dek emperyalizme sömürge – uşak kılmaktır.

Oysa şimdi Kürt kardeşlerimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit haklara sahip 1. sınıf yurttaşlarıdır. Kopenhag Ölçütleri bağlamında tüm hak ve özgürlükleri elde etmişlerdir.
Sorun şu ya da bu etnik kümenin, inanç kümesinin hak ve özgürlükleri değil;
tüm Türk halkının / ulusunun 1. sınıf bir demokrasi olması sorunudur.

Vee “Türk” sözcüğü bir etnik kümenin adı değildir!
“Türkiye Cumhuriyetini kuran halkın – ahalinin adıdır.”
Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün tanımı budur. Bu çağrı bir uygarlık çağrısıdır :

 “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına / ahalisine TÜRK MİLLETİ denir.”

ULUS DEVLET olarak emperyalizme bu topraklarda set çekmenin çağrısıdır.
Bu tarihsel – gerçekçi sosyolojik bilimsel temelli çağrı görülmez de ayrışmaya
çanak tutulursa, 40 yıldır pisi pisine ödenegelen çok acı bedeller daha da büyüyebilecektir.

Kürt kardeşlerimizin ezici çoğunluğunun bu kanlı emperyalist bölünme oyununa gelmeyeceklerini ummak istiyoruz.

AKP hükümetinin de aklını başına alarak, bu yaşamsal ülke – ulus bütünlüğü sorununu seçimlere alet etmemesini diliyoruz.

Bay RTE ve AKP iktidarının bu bağlamda düştüğü derin çatlak ibret vericidir.
İzlenen sözde “açılım” politikalarının ürkünç (vahim) sonuçlarını sezen Erdoğan,
ürkü (panik) içindedir. Hükümet ise seçim öncesinde emperyal odakları karşısına almak istememektedir.

Oysa bir siyasal kadronun en başta gelen görevi ülkesini ve halkını iç savaştan, bölünmekten korumak değil midir?

Ülke – Ulus birliği, tüm sorunların büyülü çözüm anahtarı değilse nedir??

*******

95 yıl önceki Said-i Kürdi’nin ibret dolu mektubunu paylaşalım     :

Int. Herald Tribune Gazetesi’ne Paris Kürt Enstitüsü imzasıyla verilen ilanla (10.12.1920) güya Kürtleri temsilen kimi isteklerde bulunmuşlardır. Gerçek Kürtleri temsil etmeyen kimilerinin, Kürtlerin tarihi geçmişine bütünüyle zıt olarak ayrı bir yol izledikleri görülmektedir. 95 yıl önce yayımlanan mektubu anımsayalım :

1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlıların üzerine bin bir hesap yapılırken,
kimi Ermeni ve Kürtler de ayrılıp kendi devletlerini kurmayı düşünürler. İşte bunlardan
bir Kürt Paşası ile Ermeni Paşası, ilginçtir ki; yine Paris’te 2 ulusu temsilen anlaşma imzalarlar.

Bu gelişmeyi duyan Said Nursi, iki büyük Kürt aşireti reisi ile birlikte bu anlaşmanın Kürtleri temsil etmediğini, Kürtlerin Osmanlılardan ayrılma düşüncesinde olmadığını
ve daha birçok gerçeği dile getirmiştir. Bugün yine aynı merkezlerde, benzer misyonla yüklü adamlar ve yabancı parmağıyla kışkırtmalar sergileniyor. Said Nursi ve arkadaşlarının o zaman İkdam Gazetesi’ne ve Sebil-ür Reşad Mecmuası aracılığıyla kamuoyuna duyurduğu gerçekleri, bugün aynı gereksinimle, ibret alınması için, dikkatinize sunuyoruz.. (İkdam, 22 Şubat 1336, 7 Mart 1920, sayı: 8273)

*****

İkdam Ceride-i Muteberesine!

Evvelki günkü gazeteler, Paris’te Şerif Paşa ile Ermeni heyet-i murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir anlaşma yapıldığını yazarak,
Kürt kamuoyuna açıklamada bulunuyorlardı. 4.5 yy’dan beri İslam birliğinin özverili ve cesur koruyucu ve yandaşları olarak yaşamış ve dinsel töreye sadakati yaşam amacı bilmiş olan Kürtler; henüz beş yüz bine varan şehitlerinin kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerinin, gözleri oyulan ihtiyarlarının anılarını acılarla anarken; İslamiyetin zararına olarak, tarihsel ve yaşamsal düşmanlarıyla anlaşma imzalamak yoluyla; salabet-i diniyeleri hilafında iftirak-cûyane âmâl takib edemezler. Binaenaleyh, Kürd vicdan-ı millisinin bu tarz tahassüsüne muğayir hareket eden zevatı da tanımazlar.. Ve yegane emelleri de; vahdet-i dinî ve millîlerini muhafaza olduğundan, keyfiyyatın izahına
delalet buyurulmasını 
muhterem gazetenizden istirham ediyoruz.

‘Boğos Nubar ile Şerif Paşa arasında akdedilen mukaveleye en müskid ve beliğ cevap, vilayat-ı şarkiyede Kürd aşairi rüesası tarafından çekilen telgraflardır. Kürdler camia-i İslamiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler mutlaka makasıd-ı mahsusa tahtında hareket eden ve kürdlük namına söz söylemeye selahiyettar olmayan beş on kişiden ibarettir. Kürdler, İslâmiyet nam ve şerefini i’la için beşyüzbin (500 000) kişi feda etmişler ve makam-ı hilafete olan sadakatlerini, isar ettikleri kan ile bir kat daha te’yid eylemişlerdir.

Ma’hud muhtıranın esbab-ı tanzimine gelince: Ermeniler Vilâyat-ı Şarkiyede ekall-i- kalil derecesinde bulundukları için asla bir ekseriyet teminine.. ve ne kemiyyeten, ne de keyfiyyeten Şarkî Anadolu’da iddiayı temellüke muvaffak olamayacaklarını son zamanlarda anladılar.. Maksadlarına, Kürdler namına hareket ettiğini iddia eden
Şerif Paşa’yı alet etmeyi müsait ve muvafık buldular. Bu suretle Kürd ve Ermeni davası ortada kalmayacak ve Şarkî Anadolu’daki iftirak âmâli mevki-i fiile çıkmış olacaktı.

İşte, bu gaye ile o ma’hud beyanname müştereken imzalandı ve konferansa takdim olundu. Ermeniler’in maksadı Kürdleri aldatmaktan başka bir şey olamaz. Çünkü ileride Kürdlerin kemiyyeten hal-i ekseriyette bulunduklarını inkâr edemeseler bile, keyfiyyeten, yani ilmen, irfanen kendilerinden dûn oldukları bahanesiyle, Kürdleri bir millet-i tabie haline getirecekleri muhakkaktır. Buna ise, aklı başında olan hiçbir Kürd taraftar değildir. Zaten Kürdler bu beyannameye yalnız sözle değil, bilfiil muhalif olduklarını isbat ediyorlar.

Kürdlük davası pek mânâsız bir iddiadır..  

Çünkü her şeyden evvel Müslümandırlar.. Hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine isal eden hakiki müslümanlardan… Binaenaleyh, Ermenilerle aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez. “El İslâmü cebbeti’l asabiyyete’l cahiliyyete” İslam, uhuvvet-i İslamiyeye münafi olan kavmiyyet davasını men’ eder.” 

Esasen bu, tarihe ait bir şeydir.. Kürdlerin asıl ve nesepleri ne olursa olsun, İslâmdan iftiraka vicdan-ı millîleri asla müsaid değildir. Bununla beraber, Kürdlerin Arap kavm-i necibi ile ırken alâkadar bulunduğu hakâik-i tarihiyedendir. İslamiyyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsuru İslam aleyhine olarak menfî surette intibah hasıl etmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürdleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler esasat-ı İslâmiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir iki kulüpte toplanan beş on kişiden ibaret!.. Hakiki Kürdler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafaa olarak kabul etmiyorlar.

Onların vekili ve Kürdlük namına söz söyleyecek ancak Meclis-i Mebusan-ı Osmaniyedeki mebuslar olabilir. Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor… Kürdler, ecnebî himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ediyorlar.  Eğer Kürdlerin serbestii inkişafını düşünmek lazım gelirse; bunu Boğus Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i âliye düşünür.

Hülâsa: Kürdler bu hususta kimsenin  tevassut ve müdahalesine muhtaç değildirler…

Sadatı Berzenciye’den Dava Vekili Ahmet Arif Hizan Sadat-ı Kiramından
İhtiyat Binbaşısı Muhammed Sıddık Ulema-i Ekrad’dan

Said-i Kürdî 
İkdam, 22 Şubat 1336, 7 Mart 1920, sayı: 8273

*****

Evet dostlar,

Said-i Kürdî 7 Mart 1920’de İstanbul’da yayımlanan İKDAM gazetesine yukarıdaki mektubu yolluyor ve yayımlanıyor. Kürtlerin Ermenilerin ve Batılıların oyununa gelmeyeceğini uzun uzun ve gerekçeleriyle açıklıyor. Aradan 95 yıl geçti.
Ama ayrılıkçı Kürtler aynı filmi sergiliyorlar.. Bu kez sahnede APO var..
Tarihten hiç ders almamışa benziyorlar.
Durum gerçekten hazindir. Günümüzün ayrılıkçı Kürtçü kadroları Said-i Kürdi’den daha geride ve daha gericidirler.

*****

Halkımız, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde elbette bu nazik – kritik değerlendirmeleri yapacak ve bölücü siyasal kadro ve partilere oy vermeyecektir..

Sevgi ve saygı ile.
23.03.2015, Ankara

Not : Yazının pdf formatı için tıklayınız…

OCALAN’in_21_Mart_2015_Nevruz_Iletisi_Uzerine

Dersim Tartışmaları.. / Tunceli-Dersim Debates..


Dersim Tartışmaları.. 

Dostlar,

“Dersim tartışmaları” hakkındaki 5 sayfalık kapsamlı yazımızı,
içeriden biri, bir Dersim’li – Tunceli’li olarak dikkatinize sunuyoruz.

Sorun ciddi, nazik ve kritiktir.

Bu bakımdan son derece özenli bir dil kullanılmıştır.

Herkesin ama herkesin son derece yapıcı ve sorumlu davranması gereği çok nettir.

Bu makalemizi okumak için lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Dersim_tartısmalari_30.5.12

Sevgi ve saygı ile.
30.11.11, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

************************************

Dostlar,

Maalesef, yerli ve yabancı “iyi saatte olsunlar”, gene sütre gerisinden ve berisinden körüklemekle meşguller..

“Siyaset” denen gerçekte soylu uğraş bu denli mi kirletilebilirdi?
İç – dış politikada tıkanınca zaman kazanma, prim devşirme adına etik ve erdemden
bu denli mi yoksun davranılabilir?

Vıcık vıcık siyaset – siyasetçi Türkiye’nin hangi derdine deva olacaktır?
Tam da tersine ek ve karmaşık sorunlar doğurmaktadır kökü dışarıda AKP siyaseti..
12 yılı geçti bu partinin tek başına siyaseti.. Ülkenin hangi köklü sorununu
köktenci, akla uygun – ülke çıkarlarıyla örtüşük olarak çözdü?
Alevi – Bektaşi inancını utanmadan sömüre sömüre zamana oynadı.
Tek bir eylem yeter not vermeye :

  • Zorunlu din dersleri AİHM kararına karşın neden kaldırılmıyor?
    Cemevleri neden ibadet yeri değil?
    Laik – seküler düzene – yaşama neden sürekli balta darbeleri indiriliyor?

Temel ve ivedi sorun bunlardır..  Acı acı güldüren Dersim popülizmi değil!

3 yıl önce 30.11.2011 günü yayımladığımız

DERSİM TARTIŞMALARI başlıklı 5 sayfalık yazımızı, o toprakların bir bireyi,
çok ağır travmanın doğrudan sonuçlarını yaşamış ve yaşayan biri olarak,
bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

Okumak için lütfen tıklar mısınız??

Dersim_tartısmalari_30.5.12

Ulusunun öğretmeni Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Paşa‘ya saygıyla..

Sevgi ve saygı ile.
25 Kasım 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN : HALKEVLERİNE GEREKSİNİM

Dostlar,

Cumhuriyetimizin ağabeyi (1922 doğumlu) Sayın Dr. Ali Nejat ÖLÇEN,
kronolojik yaşının çok gerisinde olan biyolojik yaşı ile, kendisini var eden
ATATÜRK Cumhuriyeti’ne sahip çıkmayı sürdürüyor.

Bu bağlamda önceki gün, 19.2.14 günü BCP’de (Bağımsız Cumhuriyet Partisi)
bir konferans verdi :

  • HALKEVLERİNE GEREKSİNİM..

Ali_Nejat_Olcen_19.2.14_BCP'de_Konferans

 

 

Sayın Ölçen’in bu sunumunu izlemeyi çok isterdik ancak AÜTF’deki derslerimiz buna izin vermedi. Sağolsun Birsen gidip izledi, birkaç değerli fotoğraf da getirdi.
Dr. Ölçen, inanılmaz bir özenle, konuşmasının metnini de hazırlamış, çıktısını alarak çoğaltmış ve izeyicilere dağıtmıştı. Kendisinden telefonla rica ederek dosyanın
sanal örneğini rica ettik, sağolsunlar bizimle cömertce paylaştılar ve web sitemize koymamıza izin verdiler.

 

Atatürk Cumhuriyeti’nin Ekin (Kültür) Devrimi‘nin önemli kurumlarından olan HALKEVLERİ (ve Halk Odaları) ne yazık ki, DP (Demokrat Parti) iktidar oluduğunu izleyen yıl kapatıldılar (1951) ve başlıca kitap varlıkları, klasiklerin çevirileri,
temel yapıtlar vahşetle darmadağın edildi, sobalarda yakıldı; binaları karakol yapıldı.

Devrimi omuzlayacak kuşakların yetiştirilmesi, Osmanlı düzeni din – tarım imparatorluğunun tutucu feodal artıkları ve uzantısı siyasal kadrolarca engellendi.

Dr. Ölçen, bu darmadağın edişin (tar-u mar) birkaç hazin fotoğrafını da eklemiş çalışmasına. Yakın tarihin canlı ve bilinçli bir tanığından, Halkevlerinin 3 yıl Genel Yazmanlığını da üstlenmiş, Köy Enstitülerini yakından izlemiş Sn. Ölçen’den, “Ali Nejat Efendi” den bu hazin karşıdevrim girişimini öğrenmeyi önemsiyoruz. Sayın Ölçen’e şükranla bu dosyayı paylaşıyoruz.

Dr. Ölçen’in şu dizelerinin altını çizmek gerekiyor :

*****

“…Özetlediğim bu 4 kurum, Ke­malist devrimlerin halkla birlikte halkın içinde
doğ­masını sağlayacak öncü kuruluşlar oldular. Sa­nayileşme kültürü böyle doğacak ve emper­yalizme karşı Mustafa Kemal Atatürk’ün ya­rattığı ulusal bilinç kendisini koruma­nın araçlarına böyle sahip çıkabilecekti. Bu 4 te­mel kurum,
Ulus Devlet‘i yaratan öncü kuruluşlar oldular.

Özetle:

  • Türk Tarih Kurumu’nun öğretisiyle Tarihimizi ta­nımamız
  • Türk Dil Kurumu’nun bulgularıyla Türkçe düşün­meyi öğrenmemiz,
  • Halkevlerinde bir araya gelerek ortak ulusal kül­türü yaratmamız,
  • Köy Enstitüleri ile sanayi sektörünün araş gereç ve ürünleriyle tanışmamız, gerekliydi.

Çağdaşlaşmanın temeli bu 4 kurumu, uluslaşmanın aynı zamanda 4 boyutunu bir arada, kendi tarihimizi, kendi dilimizi, kendi kültürümüzü ve kendi sanayimi-zi yaratmanın öncüleri oldular, birbirlerini tamamla-yan bir bütün oluştu­rdular..”

*****
Konuşma metninin tümünü okumak için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

HALKEVLERINE_GEREKSINIM_19.2.14

Sevgi ve saygı ile.
21 Şubat 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Çözülen Devlet, Ulusal Bilinç…


Çözülen Devlet, Ulusal Bilinç

portresijpg

 

 

Prof. Dr. Kemal Arı

 

 

(-Ey Büyük Atatürk! Ne Büyük Adammışsın!)

İşte böyleee…
Bilim yasalarını koymuş:
Çağdaş demokratik devlet, ulus bilinci üzerine, güçler ayrılığı temeli üzerinde çoğulculuk, katılımcılık ve özgürlük kavramlarının gelitirilmesiyle oluşur…
Birey özgür değilse; devleti oluşturan üç güç; yani yasama, yürütme ve yargı birbirinden ayrı ve bağımsız değilse; her üçü de gücünü ulustan almıyorsa;
bu devletin modern bir devlet olması beklenemez…

Demek ki neymiş?

Gerçek bir demokrasi, ancak ulus bilinci üzerinde gelişebilirmiş. Ulus bilincine ulaşamamış toplulukların özerklik, federallik vb. gibi yapıları; uzun süreçte zaten birbirinden kopmaya çok uygun yapılardır.
Oluşum gönüllü ve doğallık temelinde değil; zorlama ve dayatma ile olur.
O nedenle altını çiziyoruz:

Ulusal” ve laik devlet; gerçek bir demokrasi için “olmazsa olmaz”dır.
Tarihi sürece bakarsanız avcı – toplayıcı topluluklar, site (kent) devletlerine;
site devletleri tarım imparatorluklarına; tarım imparatorlukları feodal yapılara; feodal yapıların ulus devlete, ulus devlet sanayi devletiyle birlikte adım adım demokratik devlete dönüşmüştür.

Bunu tarih adeta gözlerine sokuyor insanın.
Ve biz de tuttuk, demokratikleşelim diye; ulus devletimizden utanır olduk,
alt etnik kimliklere yöneldik ve milletimizin bayrağından, andından, adından utanır hale geldik…
Bunlarla başlamıştı çözülüş.
Ve bugün, bütün hızıyla sürüyor…
Bunu zaten yaşayarak görüyoruz.

Yaşanan devlet krizi; bize bu bilimsel gerçeğin geçerliliğini açık biçimde
ortaya koyuyor.
Yok, cemaatlerdi, tarikatlardı; ulus devlet bir öcüydü de denilerek,
ulus kimliği için için kemirildi. Ne güzel bunları, sivil toplum örgütlenmeleri diye yutturmaya çalışıyorlardı!

Şeyh irşad eder, ardından işaret eden; müritler topluca şeyhin iradesini
dine hizmet sayarak eyleme geçer…
Bu da demokrasiye hizmet etmek olurmuş ha!
Ulus ve laik devlet yapısıyla karşı karşıya iki temel olgu bu…
Bakın ne yazmış bir gazete yazarı son durumları anlatırken:

Cemaat ve hükümet arasında yaşananlar bir savaşmış ve savaşlarda da yasama, yürütme ve yargı güçleri olmazmış; hepsi için yasama çatısı altında işbirliği yapılırmış!

Hani, Kurtuluş Savaşı’nda, ta Ankara’ya dek Yunan ordusu ilerlediği zamanlarda bile, Atatürk’ü demokrat değildi diye suçluyordu birileri!
Şimdi yaşadığımız savaş, öyle mi?
Hayır savaş değil, çözülüş…
Ama unutmayalım; her çözülüş, en ateşli anına ulaştığında,
çözümü de kendi içinde ortaya çıkarır…
Devletin kılcal damarlarına kadar sızan habis ur gibi cemaatçilik ve benzeri yapılar; ulusun doğal bağlantılarını ve işleyiş düzeneğini işlemez hale getirdi. Böylece kurumların birbirlerine güvensizlik duyguları güç kazandı.
Ve üstelik bu yapıya çıkıp birileri, “Ne istediler de vermedik?” diyebildi.
Verilen kimin; veren kim ve verileni alan kim?

Millete ait olan, ancak ve ancak yine millete döner.
Herhangi millet dışı bir yapıya değil.
Oysa asıl güç, milletten, yani ulustan alındığına göre; ulusun egemenliği;
yani yasama, yürütme ve yargı ulus için çalışır ve onun isteklerini yerine getirir. Onun için çalışır. Siyasetçi millete efendilik yapmaz,
millete ancak hizmet verir.

O nedenle Büyük Atatürk;

  • “Millete efendilik yoktur; hizmet etmek vardır!” 

demiştir.

Ya bugün şu günlerde yaşadıklarımıza bakarak; ülkemizin ne denli büyük bir tehlikeli eşikten geçtiğini görebiliyor muyuz?

Ey büyük Atatürk!

Ne büyük bir dahi imişsin ki; o olağanüstü öngörülerinle, daha o günlerden
bu günleri görebilmişsin!

Ve onca yaşadığın zorluğa karşı, ne büyük mücadeleler içinden başarıyla çıkarak; tebayı ulus, kulu yurttaş, ümmeti millet yapmış; bundan milli egemenlik kavramını yaratmış; onu cumhuriyete ve giderek demokrasiye yöneltebilmişsin…
O toplum, geleceğe umutla bakıyordu.
Ya şu günlerimize bakın!
Ur bedeni kaplamış…
İçten içe boğuyor ve işleyemez duruma getiriyor.
Bedenin kendini koruma refleksleri adeta zararlı varlıklar tarafından sarılmış…
Adalet duygusu ağır bir yara almış.
Ve hasta beden her an;

kapıya kadar dayanmış olası büyük bir ekonomik çöküntü,

toplumsal çalkantılar ve siyasal krizler ardı ardına dizilmiş…

Ve ülke, içte bu çözülme sürecini yaşarken; dışarıdan gelecek büyük tehlikeler, başta Suriye politikasının çökmesi ve ardından gelen öteki olaylarla birlikte; kendisine yakışmayan bir görüntü ve algı içine yuvarlanmış.

Başkaları Türkiye’yi gittikçe demokratikleşen ülke olarak görmüyor;
gittikçe kurumları çözülen, birbirleriyle mücadele içine giren;
yargının bağımsızlığını yitirerek, siyasal erkin vesayeti altına giren bir yapıda algılıyor.

Yani içteki ateşe bir de dışta uç vermiş başka ateşler katıldı katılacak…
Görüldüğü gibi, yakın gelecek çok daha çetin zorlukları yanında getirecek.

O halde çözüm ne?

Ulusal bilinci yeniden canlı tutmak…

Daha diri duruma getirmek…
Toplumsal sorunlara karşı, kamuoyunun daha gözünü açması ve ülke sorunlarıyla ilgili olarak daha çok kafa yorması ve bilinçlenmesi…

Ulusal bilinç ve gerçek ulus egemenliğinden başka dayanacağımız
hiçbir güç yok…

Bu bilinçle, her bulunduğumuz gün, bir sonraki güne ulusça hazır olmalıyız.