95. YILINDA SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

95. YILINDA
SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

Dostlar,

Bu bağlamda önceki yıllarda yazdıklarımızı yeniden paylaşalım..
1 Kasım 1922 idi Mustafa Kemal Paşa’nın başında olduğu yeni kurulmakta olan Türk devletinin saltanatı kaldırması. Lozan görüşmelerine Sevr’e imza koyan Osmanlı Saltanatı da çağrılınca, Kemal Paşa’nın sabrı taşmıştı. Gerçekte içinden çürümüş bu kuruma daha fazla dayanılamazdı. Halifelikten ayrılarak Saltanat kaldırıldı. Zaten Sevr’i onayladıkları için Millet Meclisince “hain” ilan edilmişlerdi.

Kutluyoruz bu büyük Devrimci adımı atan eylemcileri.. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere O’nun dava ve silah arkadaşlarını. Ne var ki, geçen yıla göre AKP = R.T. Erdoğan saltanatı son 1 yılda biraz daha pekiştirildi. Hele gayrımeşru = geçeresiz = yok hükmünde olan 16 Nisan 2017 halkoylamasının kıl payı farkla “evet” yönünde çıkarılmasının ardından Erdoğan AKP’li Cumhurbaşkanı oldu ve eylemli olarak yarıbaşkanlık rolü üstlendi. Uluslararası kamuoyu Türkiye’yi bir saltanat, diktatörlük gibi görmeye başladı, dışlamalar, vize yasakları vb. başladı!
O denli ki, CHP Gn. Bşk. Yrd. Bülent Tezcan, AKP Gn. Başkanı Erdoğan için “Faşist diktatör, diktatörün şeddelisi” ifadelerini kullandı ve saatler içinde hakkında adli inceleme başladı ve Erdoğan suç duyurusunda bulundu..

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan eleştirilerinde, siyaset yaparken AKP Gn. Başkanı gibi davranıyor, ağır – ölçüsüz bir dil kullanıyor sıklıkla ama benzer – yakın ton ve dozda eleştiri aldığında Cumhurbaşkanı kalkanının ardına geçerek bu sıfatla davacı oluyor!? Bu durum siyaset etiğine asla sığmadığı gibi adil, hakkaniyetli, dürüst, eşitlikçi, hukuka uyarlı değil ve silahların denkliği ilkesine de açıkça ters düşüyor.

  • 2019 yerel – genel ve Cumhurbaşkanlığını da AKP = Erdoğan alırsa karşı devrim tamamlanabilir!

Türkiye’de pek çok insan bu ciddi tehdit ve tehlikenin ayrıdında; sorun dağınıklıkta. Etkili bir siyasal önderlikle AKP = RTE karşıtı toplum kesimlerini bir seçim ittifakında toplamak olanaklı. Dileriz bu siyasal girişim önümüzdeki aylarda gerçekleşir ve Türkiye 21. yy’da çağdışı bir yönetime savrulmaktan kurtulur.

AKP = RTE saltanatına da bir kez daha sağduyu diliyor;
– Cumhuriyetin temel değerlerine saldırıya son vermeye,
– Anayasaya tam saygılı olmaya,
– laik – demokratik – sosyal – hukuk devletine içtenlikle bağlı kalmaya çağırıyoruz.

Bu halk başkasını asla kabul etmiyor ve bir yolunu bulup bu gibileri başından defetmeyi
mutlaka başarıyor..

Sevgi ve saygı ile. 01 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

=====================================================
94. YILINDA SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

Dostlar,

Önceki yıl bu gün,

“90. YILINDA SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

başlıklı bir makalemizi sizlerle paylaşmıştık.. Artık “94 yıl önce..” oldu.. Ama minik bir farkla : Artık nur topu gibi bir “yeni Saltanat” ımız var..

– AKP Saltanatı.. : 2002 – ….
Recep Tayyip Erdoğan Sultan Saltanatı : 2002 – …
– Tayyipgiller Saltanatı : 2002 – …
Devr-i AKP Saltanatı : 2002 – ….
– Reis saltanatı.. uğruna idam cezası geri getirilmeye çalışılıyor..
– Başkanlık Saltanatı
– Türk tipi Başkanlık saltanatı )!?)
– %90 ABD benzeri Başkanlık Saltanatı!
– Halife-Sultan saltanatı.. (Irak ve Suriye “Topraklarımdan çekil; vururum!” diyor?!)
……
Ya da benzerleri.. Acaba gelecek yıl ne adlar koyabiliriz?
Koyabilir miyiz? Yazabilir miyiz??
Uğruna memleketin tüm tersanelerine girildi, tüm kaleleri işgal edildi…..
Ama direneceğiz.. Parlamenter Demokrasiyi koruyacak, güçlendirecek ve Cumhuriyetimizi taçlandıracağız. 1876’da başlamıştık Parlamento’lu yaşam kavgamıza.. Onun gerisine kimler düşürebilir ki Türkiye’yi?? Hangi güç ya güçler??

Sevgi ve saygı ile.
01 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com
============================================
90. YILINDA SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

Dostlar,

Günümüzden 90 yıl önce bu gün, Devrim tarihimizin en önemli dönemeçlerinden biri yaşandı. Ulus’taki küçük, mütevazi binada toplanan yurtsever milletvekilleri, 600 yıllık kadim Osmanlı Saltanatına son verdiler! Söylemesi dile kolay.. Bozkırın ortasındaki
25 bin dolayında nüfusu olan bir Anadolu kasabasının bağrında toplanan Milletin Meclisi, İstanbul’daki Halife-Sultanı artık tanımadığını tüm dünyaya ilan ediyordu.

30 Ağustos 1922 büyük utkusu ve 9 Eylül 1922’de emperyalistlerin maşası işgalci Yunanların denize dükülmesinin ardından, Batı emperyalizmi sıcak savaşa son vermek zorunda kalmıştı. Lozan’da barış görüşmelerine başlanacaktı. Batılı emperyalistlerin işlerine geliyordu 2 başlı bir Türkiye. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları elbette bu oyunu yutmayacaklardı. Ayrıca diyalektik olarak, çürümüş ve
içi boşalmış Osmanlı Saltanatı’na son ölümcül darbeyi vurmanın da tam zamanıydı.
Taktik ve strateji ustası Gazi Mareşal ve TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa,
tarihin deterministik gereklerini yerine getirmde çekince göstermedi. Aşağıda SÖYLEV‘inden aktardığımız paragraf, 31 Ekim / 1 Kasım 1922 gecesi
TBMM Komisyonunda Saltanatı kaldırmada ayak sürüyen vekillere söylendi.
Devrim, kararlılığını elbet vurgulayacak ve demir yumruğunu gerektiği yerde kaçınılmaz biçimde indirecekti. Yapılan, tam da buydu.

Kısa makalemizi ilgi ve bilginize sunarız.

Sevgi ve saygı ile.
1.11.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

SALTANAT’IN KALDIRILMASININ ANLAMI

Şu sözler, son (36.) Osmanlı Padişahı Halife-Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in :

     “Koşullar ne denli ağır olursa olsun kabul edelim. İngiltere’nin doğudaki bize dost politikası değişmemiştir. Daha sonra bağış ve iyiliklerini kazanabiliriz.”

Ardından, Paris Konferansı’nda Vahdettin’in Sadrazamı ve damadı Ferit Paşa, İzmir için İngiliz işgalini önerir. Buna karşılık, ekonomik, parasal, hukuksal bağımsızlık.. gibi en yaşamsal istemlerden vazgeçer. Hatta, Bakanlıklarda İngiliz Müsteşar bulunması, illerde vali yardımcılığı görevini İngiliz konsolosların yapması ve maliyenin tümüyle İngilizlerin denetimine bırakılması bile Vahdettin tarafından önerilir. Yeter ki, son Osmanlı Padişahı “Halife-Sultan” VI. Mehmet Vahdettin taht ve tacından geri kalmasın. Ülke parçalanmış, açıkça sömürgeleşmiş, ulus tutsaklaşmış ve vatan toprakları bir avuç kalmış olsa da..

Ülkeyi böylesine satan, hain bir Osmanlı saltanatının daha fazla tutulmasının ulusa hiçbir yararı olmadığı ortadayken, Lozan Konferansı’na bağlaşıklarca taraf olarak çağrılınca, Mustafa Kemal Paşa’nın sabrı taşar. Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca emperyalistlerle işbirliği yaparak ülkeyi arkadan hançerleyen Osmanlı Saltanat kadrosunun artık ulusa daha fazla ihanetine katlanılamazdı. Mustafa Kemal Paşa ve Türk ulusu “ya bağımsızlık ya ölüm” ilkesiyle şanlı Kurtuluş Savaşı’nı verirken, Vahdettin ve tayfası düşmanla işbirliği içindeydiler. Yıllarca savaş alanlarında kan, can ve gözyaşıyla kazanılan ulusal bağımsızlığın ve utkunun Lozan Konferansı’nda masada tehlikeye atılmaması gerekiyordu.

İşte bu gerekçelerle, 1 Kasım 1922’de Saltanat ve Hilafet birbirinden ayrılarak Saltanatın kaldırılması, TBMM’de Mustafa Kemal Paşa’nın şu kararlı sözlerinin ardından oybirliği ile kabul edildi :

  • “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır… Fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir.”

İşgalci İngiliz dostlarının (!), kendisinin istemini izleyen gün Malaya zırhlısıyla 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan Malta’ya kaçırdıkları son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in (Osmanlı tarihinde hiçbir padişahın düşmana sığınmak gibi davranışı görülmemiştir!) Halifeliği de kaldırıldı ve yerine Abdülmecit Efendi seçildi. Böylece ulus yönetiminin demokratikleşmesi ve Cumhuriyet rejiminin yerleşmesi için çok önemli bir adım daha atılmış oldu. Kimi aymazların dediği gibi Mustafa Kemal Paşa diktatör olsaydı, kendisine önerilen Halife-Padişah makamını kabul ederdi. Oysa O, en “büyük yapıtım” dediği Cumhuriyet’in, TBMM istenciyle seçilen demokrat Cumhurbaşkanı olmayı yeğlemiştir.

Böylelikle; Padişahın tebası-kulu olan insanımız, Cumuriyetin yurttaşı olma yolunda çok önemli bir kazanım sağlamıştır. Egemenliğin kaynağı, gökyüzünden yeryüzüne indirilerek Anadolu Aydınlanma Devrimi’nin en önemli adımı atılarak, Türkiye’nin çağdaş dünyada kendine yaraşır yeri pekiştirilmiştir.

Türk Ulusu’na; Anayasamızın 2. maddesinde 6 temel niteliği tanımlı –insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik bir sosyal hukuk devleti– olan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetimizde sonsuza dek onurlu bir yaşam dileriz.

Sevgi ve saygı ile.
1.11.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı


Dostlar
,

Sayın Hüseyin Akbulut seçkin bir keman sanatçısı ve aynı zamanda sanat yöneticisi.
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefliği, Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı.. üstlendiği kamu sanat yönetmenliği görevlerinden..

Bu sitede daha önce,

“Devlet Sanat Kurumlarını Tasfiye Yasa Tasarısı”

(http://ahmetsaltik.net/2013/06/05/devlet-sanat-kurumlarini-tasfiye-yasa-tasarisi/5.6.13)

ve

“Devlet Tiyatroları Kapanmanın Eşiğinde!”
(http://ahmetsaltik.net/2013/06/21/ devlet-tiyatrolari-kapanmanin-esiginde/, 21.6.13)

başlıklı 2 önemli ve uyarıcı yazısını yayımlamıştık .

Bilindiği gibi geçtiğimiz aylarda AKP saltanatı, bir de DEVLET TİYATROLARINI KAPATMA terörü estirmişti. Sözde özelleştirme idi yapacağı ama bal gibi,
ülkemizin sanat – kültür yaşamını kurutmaktı hedef..

Biraz Türkiye’nin araya giren başkaca gündemi, özellikle de kamuoyunun ve sanatçıların kararlı direnci ile “sorun” ötelenmişti.

İrticanın çağdaş sanata – ulusal kültüre dayancı (tahammülü) düşünülebilir mi?

İstanbul AKM (Atatürk Kültür Merkezi) yıllardır “bakım – onarım – restorasyon” gerekçesi ile devre dışı..

Ankara AKM (Atatürk Kültür Merkezi) yıllardır adeta panayır yeri olarak kulanılmakta.

Kars’taki İNSANLIK YONTUSU (yapımcısı Sayın Mehmet Atay) ilkel
Afgan Talibanları’ndan hiç de geri kalmayan biçimde, Başbakan RT Erdoğan’ın
ucube talimatı ile “ucube” değerlendirmesi sonucu Allah-u Ekber nidalarıyla
başı kesilerek
 dehşet veren bir vulgarlıkla / vandallıkla ortadan kaldırılmadı mı?

Sayın Akbulut, yukarıda adı geçen makalesinde ciddi uyarılarda bulunmuştu
sorunun ağırlığı ve derinlerdeki devasa boyutları hakkında. Bu makalesinde sürece ilişkin olarak, AKP’nin “somut yasa tasarısı” taslağından söz etmekte.

Söz konusu yasa tasarısının nasıl Atatürk Cumhuriyeti‘nin 90 yıla varan sanat – kültür kurumlarını, yapılanmasını, varsıllığını, insangücü birikimini darmadağın (tar-u mar) etmeyi içerdiğini açıklıyor Sn. Akbulut ve insan dehşete kapılıyor.. Sokaktaki sıradan / günlük yaşayan yığınlara ek, çok geniş çevrelerin de sorunun ürkünçlüğünden (vahametinden) yeterince haberli olduğunu söylemek son derece güç..

Oysa, Evrim kuramının yaratıcsı dahi bilgin Charles Darwin‘in uyarısı,
tüyler ürpertici bir geçeğe işaret etmektedir :

Darwin_ve_Toynbee

Aşağıdaki makaleyi okuyunuz (anlama dokunmadan dilinde epeyce arılaştırma yapmak zorunda kaldık Sn. Yazarın hoşgörüsüyle..).

Sn. Akbulut, bir de, çok varsıl sanatçılık yaşamı ve üst düzey sanat yönetmenliği, bürokratik görevleri nedeniyle alana tanıklıklarını, doğrudan gözlem ve deneyimlerini aktardığı son derece önemli bir kitabı geçtiğimiz ay yayımladı. Bu kitabı da sitemizde sizlere tanıtmaya çabaladık :

Daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız.
Sn. Akbulut’a anlamlı, değerli, yol gösterici savaşımı için şükran borçluyuz.

Turkiye'nin_Kultur_ve_Sanat_Siyaseti

  • AKP’nin ülkemizin çağdaş birikimlerine, kurumlarına, insangücüne dönük dizgesel (sistemli) yıkım tasarım ve eylemlerinin mutlaka durdurulması gerek.
    Ülke Ortaçağa çekilerek bir dinci – faşist federe
    İslam Cumhuriyeti tasarımı yaşama geçirilmeye çalışılmakta. AKP, tek başına güçlü iktidarının
    12. yılına girdi ve “hayal ötesi” düzeyde yol aldı! Türkiye gündeminin en can alıcı sorunsalı (problematiği) bu iktidardan kurtulmaktır. Türkiye aydınları, siyasetçileri… örneği görülmemiş bir tarihsel örgütlü imece eylemi sergileyerek
    bu kuşatmayı yarmak zorundadır ve yaracaktır.

Sevgi ve saygı ile.
20 Kasım 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı

portresi

 

Hüseyin Akbulut
Eski Kültür Bakanlığı Müsteşar Yrd.

 

“Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı” ülkemiz sanat ve kültürünün geleceği için tehlike oluşturmaktadır.

Söz konusu tasarı 2012 Nisan ayının 29’unda Başbakan’ın kendi ifadesiyle, “sanatçıların yönetime istedikleri gibi verip veriştirmesine” kızarak “devletin istediği oyunlara sponsor olmasına” olanak vermek üzere tiyatroları özelleştireceğini bildirmesinin ardından hazırlandı. Tasarı henüz yasalaşmadan, uygulamanın ne yönde olacağının ilk işareti olarak Ekim 2013’te Gezi’ye destek veren muhalif tiyatrolara
Kültür Bakanlığı desteği kesildi.

Tasarının içeriği

Tasarının örnek aldığı Avrupa’daki sanat yapılanması ile tasarının öngördüğü yapı kesinlikle örtüşmemektedir. Tasarı başlıca şu hususları içermektedir:

● Söz konusu tasarı, Kültür Bakanlığı bünyesindeki üç genel müdürlüğü
(Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü
ve orkestraların bağlı olduğu Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü) lağvediyor.
Paralel olarak, Devlet Tiyatrosu Kanunu ile Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Kuruluş Kanunu’nu yürürlükten kaldırıyor.

● Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) kuruluyor. Kurumun idari ve mali özerkliğe sahip olduğu belirtiliyor.

Kurumun karar organı Türkiye Sanat Kurulu’dur.
Üyelerin atamasını Bakanlar Kurulu yapar.

● Kurumun temel hizmet birimleri olan beş adet destekleme grup başkanlığının görevi kuruma verilen projeleri incelemektir.

● Destek miktarı: Proje giderlerinin % 50’sini aşmaz.

● Kurumun gelirleri esas olarak şunlardan oluşur:

● Hazine yardımı,

● Başbakan tarafından gereksinime dayalı (ihtiyaca binaen) yapılacak aktarımlar,

● Milli Piyango İdaresi bilet satışlarından ayrılan tutarlar.

*****

Tasarı neden vahim?

Tasarının en tehlikeli yönleri, kültür ve sanatı kamu sorumluluğunun dışına itmesi ve getirilmek istenen yapının gerçekte özerk olmamasıdır.

Tasarıdaki haliyle Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yönertsel açıdan özerk değildir, çünkü:

● Kurumun yönetim organı Türkiye Sanat Kurulu’nda herhangi bir sivil toplum kuruluşu, yerel yönetim veya sanatçı temsili yoktur.

● Söz konusu tasarının esinlendiği belirtilen İngiliz Sanat Kurumu ile karşılaştırıldığında TÜSAK, devlet memuru statüsünde eleman istihdam eden bir kamu kuruluşu kimliğindedir ve tümüyle hükümete bağlıdır.

Oysa İngiliz Sanat Kurumu özerk (otonom) ve hükümet dışı bir kuruluştur.
Kültür Bakanlığımız başmüfettişinin 30.04.2004 tarihli bir raporu da İngiliz Sanat Kurumu’nu, “Hükümetten tümden bağımsız olarak çalışan” bir kuruluş biçiminde tanımlamıştır: İngiliz Sanat Kurumu Başkanı Alan Davey’in tarafımıza iletmiş olduğu kuruluş yasası (Royal Charter) ve öbür belgelere göre Kurumun yapısı kısaca şöyledir:

İngiliz Sanat Kurumu’nun karar organı Ulusal Kurul, yürütme organı ise yürütme kurulu ve onun başkanıdır. Ulusal Kurul, İngiliz Sanat Kurumu’nun yönetim kurulu olarak
görev yapar, başkan dahil 15 üyeden oluşur. Üyelerin ve başkanın atanmasını
kültür bakanı yapar. Ancak, bu üyeler ve başkan devlet memuru değildir ve yılda birkaç kez toplanırlar. Üyeler ücret almaz. Ulusal Kurul, 5 bölge kurulu ile birlikte çalışır ve karar alır; gerektiğinde Kültür Bakanlığı’na “danışır”. Her bölge kurulunun 15 dolayında üyesi vardır. Bölge kurulları tümüyle özerk yapılardır, üyelerin yarısına yakınını yerel yönetimler seçer, geri kalanının atamasını halka açık bir yöntemle ulusal kurul yapar.

TÜSAK akçal (mali) açıdan da özerk değildir. Bu husus TÜSAK’ın en çok tartışmaya açık ve en belirsiz (muğlak) yönlerinden biridir, çünkü özerk olmayan
parasal destekle amaçlanan, sanat değil biattır.

● Hazine yardımı bir cari aktarım (transfer) niteliğindedir ve Türkiye’nin bütçe geleneğinde bu yardımların merkezi bütçeden dağıtımı konusunda nesnel (objektif) ölçütler yokturr.

● Milli Piyango İdaresi özelleştirme listesindedir ve her an özelleştirilmesi beklenmektedir.

● Başbakan’ın yapacağı belirtilen aktarımların anlamı ise şudur:
Kurumun harcama tutarını ve yöntemini Başbakan belirleyecektir.

● Tasarıyla devletin eldeki sanat kurumları kaldırılacak (lağvedilecek) ve bu alanlarda artık sanatçı istihdam edilmeyecektir. Proje başı çalışmaya uygun olmayıp,
süreklilik gerektiren opera, bale, senfonik müzik ortamı zayıflayacak ve konservatuvarlara giden öğrencilerin azalması sonucunda giderek yok olacaktır.
Devlet kuruluşlarının ayağına gittiği Anadolu kentleri bu yapıtlardan yoksun kalacaktır. Görüştüğümüz senfoni, bale ve opera kuruluşları, %50 finansman desteği oranını “tehlikeli” olarak nitelediler. Yöntem olarak ise bu tür kuruluşlara proje başına finansman değil, programın tümünün finansmanının uygun olduğunu belirttiler. Söz konusu tasarının sağladığı ana destek türü, ençok %50 oranında proje başına finansman iken İngiliz Sanat Kurumu fonlarının her yıl yarıdan çoğunu düzenli fonlanan kuruluşlar”a özgülemektedir (tahsis etmektedir).

Tasarı ile hükümet anayasal suç işliyor!
Çünkü TÜSAK’ın özerk olmayan yapısı kültür hakkının özgürlüğünü sağlamaktan uzaktır ve hükümet görevini yerine getirmemektedir. İki nedenle:

1- Anayasanın “Sanatın ve Sanatçının Korunması” başlıklı 64. maddesine karşın sanatı özgür bırakmak kılıfı altında sanatı ve sanatçıyı koruma görevini
terk etmeyi öngörüyor.

2- Hakkın varlığından daha önemli bir husus, hakkın özgürlüğüdür.
Devletin kültürü finanse etmesinin amacı kültüre fon sağlamak değil,
kültürü pazar ekonomisinden korumaktır. Bütün Avrupa Birliği üyesi ülkelerin anayasalarında kültür alanı bir haktır, aynı zamanda pozitif bir haktır. Yönetim (idare) hukuku uzmanı Prof. Ülkü Azrak’ın ifadesiyle:

“Yani Devletin hem gölge etmeyeceği hem de destekleyeceği, iki yanlı bir özgürlüktür bu.”

● Türkiye’nin uluslararası karşılaştırmalı konumu göstermektedir ki, Türkiye’de devletin sanat ve kültür alanındaki işlevi sona ermemiştir. Çünkü, hanehalkı ve genel bütçe
kültür giderleri kısa-orta erimde kültürün özelleştirilmesi için yeterli ve uygun değildir. Eurostat 2011 istatistiklerine göre, eğitim düzeyimiz ortalama 6 yıldır ve Türk hane halkı sinema, tiyatro ve konsere yılda yalnızca 6 € dolayında ayırıyor. Genel bütçe fiili harcamalarında da 2000-2010 dönemi boyunca öbür bakanlık ve kuruluşların payları artarken, kültürün payı binde 2’de sabit tutulmuştur.

Sonuç….

Yerel yönetim ve sponsorluk teşvikleri ciddi, tutarlı ve yerleşik duruma gelmeden
sanat ve kültür etkinliklerini piyasaya terk etmek, ortalama vatandaşın kültüre erişimini ciddi boyutta, hatta tümüyle kısıtlayarak kültür hakkını ihlal eder. Örneğin İngiliz Kraliyet Operası’nın 2010-11 dönemi 109.5 milyon sterlinlik bütçesinin %40’ı sponsorluk ve hediyelik eşya geliridir. Başka bir deyişle, İngiliz kültür ve sanatı, sanat tüketicisi ve koruyucusu olan bir orta sınıfın ve yüksek burjuvazinin güçlü desteğine dayanmaktadır. Türkiye’de böyle bir yapı yoktur. Altyapısı ve dayanakları oluşturulmadan, başka bir ülkenin modelini uygulamaya kalkmak ve üstelik bunu nalıncı keseri örneği yapmaya çalışmak, eldeki sanat kuruluşlarının teker teker yok olmasından başka bir sonuca götürmez.