Suay Karaman : COŞKU..


COŞKU

portresi2

 

 

 

 

Suay Karaman

Büyük kurtarıcımız, eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü, ölümünün
75. yıldönümünde, her zaman olduğu gibi yine en derin saygı, şükran ve özlemle andık. 75. ölüm yıldönümünde bu büyük insanın değeri, her geçen yıl daha da artmaktadır. Atatürk’ün emperyalizme verdiği unutulmaz dersler, günümüzde anısına ve emanetlerine yönelik giderek artan saldırıların asıl nedenidir. Ancak bu saldırılar püskürtülecek ve emperyalizme bir kez daha hak ettiği ders verilecektir.

İlk kez bu yıl saat 21’e dek ziyarete açık kalan Anıtkabir’e, bir milyondan çok insanın gitmesi, Atatürk sevgisinin ve laik cumhuriyet coşkusunun bitirilemeyeceğini kanıtlamaktadır. Benzer görüntüler, öbür illerimizde de sergilendi.

“Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok” diyenlerin,
“bu cumhuriyetin sonu geldi” diyenlerin, bu görüntüler karşısında şaşırmaları doğaldır. Çünkü halkın Atatürk sevgisi, bunları söyleyenlere de günü gelince gereken yanıtı verecektir.

Adana’da halkın Atatürk’e olan coşkulu sevgisi karşısında, siyasi iktidarın Adana Valisi Hüseyin Avni Coş da coşarak, kendisini protesto eden vatandaşı polise göstererek;

  • “O gavatı bana getirin!” dedi.

Hüseyin Avni Coş, müfettişken yine coşarak, başbakanı belediye başkanlığı döneminde aklamıştı. “Gavat” kelime anlamı olarak; karısını başkalarına satan demektir. Bir valinin bu derece düzeysiz, basit ve ilkel bir söylemde bulunması,
ancak AKP iktidarı sayesinde gerçekleşmektedir.

28 Ekim 2010’da, şimdi CHP’nin sessiz milletvekillerinden Oktay Ekşi’nin
Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısında “analarını bile satan işte o zihniyetin marifetleri” sözlerine kızıp, köpürenler “gavat” diyen valiyi “yedirmeyiz” demektedirler.

Atatürk, 16 Kasım 1937 tarihinde Diyarbakır’ı ziyaret etmişti. Bu ziyaretten tam 76 yıl sonra Başbakan Erdoğan, ‘teröre yataklık yapıyor’ dediği Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani ile görüşmek için Diyarbakır’a gitti. Daha önce hükümet için sert sözler söyleyerek, has bir küfür eden Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, kendisini bu kez ‘hoşgeldin’ diyerek karşıladı. Düşmanı dost, dostu düşman yapan emperyalizmi tanımadan, bu topraklara barış gelmesi hayaldir.

“Türkiye terörist devlettir, Apo barış savaşçısıdır” diyen Şivan Perver kod adlı İsmail Aygün isimli sanatçı da, bölünme senaryosunda rol almış ve başbakandan övgü dolu sözler işitmiştir. Şivan Perver ve İbrahim Tatlıses, sahneye çıkınca, başbakanın eşi ağlamıştır. PKK terör örgütü tarafından masum insanlarımız öldürülürken, güvenlik güçlerimiz şehit edilirken ağlamayanlar, bölünme sürecine destek olmaktadırlar.

Başbakan yerel seçimler öncesinde genel af sinyali vererek, bebek katillerini, canileri salıvermek düşüncesindedir.

  • Bölünme sürecinin kolay olmasını sağlamak için Türk ordusu zindandadır, yurtsever insanlar hapistedir ama terör örgütünü dışarı çıkarmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Toplumu uyutarak, ülkeyi bölmeye ve vatanı satmaya çalışanlara dur demenin zamanı gelmiştir.

  • AKP ile Barzani’nin işbirliğini, ABD istemektedir!
  • Ama unutulmamalıdır ki ABD’nin asıl isteği Türkiye’nin bölünmesidir.

Diyarbakır’da bölünme görüşmelerinde, Kürdistan kelimesini kullananlar,
suç işlediklerinin farkındadırlar. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olmakla övünen Tayyip Erdoğan, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda ülkeyi yönetmektedir. Sandık diyerek, demokrasi diyerek halkı kandıranlar, demokrasilerde vatanı parçalama hakkı olmadığını seçimlerde göreceklerdir.

Karısını satanlara “gavat” deniyorsa, ülkesini satanlara ne denmelidir?

Bu ülkenin tarihinde, ‘Vatana İhanet Yasası’ var. Bunu bilmeyenler, emperyalizme meze olmaktan kurtulamayacaklardır.

  • Mustafa Kemal Atatürk’ün;
    “Vatana ihanetin nedeni olmaz, er ya da geç bedeli olur.” sözü,
    siyasal iktidarın kulağına küpe olmalıdır.

Bu ihaneti görmek istemeyenlerin ve sessiz kalanların da, yaşanan olaylardan
aynı derecede sorumlulukları bulunmaktadır.

Her 10 Kasım’da büyük bir coşkuyla Anıtkabir’e giderek, Atatürk’e sahip çıkmak, aslında laik cumhuriyetimizi korumaktır, tam bağımsızlığa sahip çıkmaktır ve emperyalizme karşı olmaktır. Bunu herkesin, özellikle de siyasal iktidarın çok iyi bilmesi gerekmektedir.

  • Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetimizi emanet ettiği gençler;
    bu ülkeyi böldürmeyecektir, vatanı sattırmayacaktır…

(İlk Kurşun Gazetesi, 18 Kasım 2013)

REFERANDUM ve İŞÇİ HAKLARI


Dostlar
,

Merhum Alpaslan IŞIKLI‘nın 12 Eylül 2010 günü yapılan 26 maddelik Anayasa değişikliği halkoylaması öncesinde yazdığı uyarı yazısıdır. Aradan geçen 3 yıla yakın zaman,
Prof. Işıklı’yı doğrulamıştır. Sendikal örgütlenme daha da güç yitirmiştir.

1980’de Türkiye nüfusu 44.4 milyon, toplam istihdam 16.5 m ve sendikalı işçi sayısı 2.2 m idi. Ocak 2013’te Türkiye nüfusu 75,6 milyon, toplam istihdam 24.4 milyon ve
sendikalı işçi sayısı 960 bine indirilmiştir.

1980 – 2012 arasında nüfus % 70+ artarken, istihdam % 48 büyümüş, sendikalı işçi sayısı dramatik olarak düşürülmüştür!

Bugün öyle bir noktadayız ki; toplu-iş sözleşmesi yasasındaki kurallar uygulanırsa,
Türkiye ölçeğinde toplu-iş sözleşmesine oturabilecek sendika sayısı salt 11’dir.
Kimi iş kollarında toplu-iş sözleşmesi olanağı kalmamıştır.

“Yetmez ama evet” çi sözde aydınlar bu olası gelişmeleri göremediler mi?
Hiç ama hiç sanmıyoruz..

O zaman bu güruha gerçekte hangi sıfat yakışır ki??

Sendika_yoksa_ISG_de_yok

 

 

 

 

Sendikal_orgutlenme_eritiliyor

 

 

 

 

 

 

 

 

Alpaslan hocanın yazısı aşağıda.. 

Sevgi ve saygı ile.
16.7.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================================

portresi

 

Prof. Dr. Alpaslan Işıklı

Tüm Öğretim Elemanları Derneği
(TÜMÖD) Genel Başkanı

İlk Kurşun Gazetesi, 17 Ağustos 2010

 

REFERANDUM ve İŞÇİ HAKLARI 

12 Eylül’de (2010) halkoyuna sunulması öngörülen Anayasa değişikliği metninin genel olarak demokratik düzen ve özellikle de demokratik düzenin başlıca temellerini oluşturan yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından içerdiği ögeler ve doğurması olası ciddi tehlikeler, önemli ölçüde açıklık kazanmıştır.

Kuşkusuz, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesine ilişkin hükümler ve düzenlemeler, tüm yurttaşların yanı sıra -emeğinden başka satacak şeye sahip olmayan bir kesim oluşturmaları dolayısıyla-  özellikle işçilerin gereksinim duydukları temel haklarla yakından ilgilidir. Bununla birlikte, halkoyuna sunulacak metin, işçi haklarını doğrudan ilgilendiren bazı hükümler de öngörmüştür. Bu hükümlerin, bazı siyasal iktidar temsilcileri tarafından sanki sosyal haklarda önemli genişlemeler sağlanacakmış gibi sunulmaları dolayısıyla, üzerlerinde ayrıca durulması gerekli görünmektedir.

Asıl Sorun Ekonomik

Bu konuda öncelikle bir gerçeği belirlemekte yarar vardır. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz en temel sorun, özellikle bizimki gibi ülkelerde varlığını duyuran küresel ekonomik bunalımın uzantısı olarak, giderek ağırlaşan işsizlik olgusudur. İşsizlik, yoksullaşmanın ana nedenlerinden birisini oluşturduğu gibi, çalışan kesimin en temel dayanağı olan sendikaların altını oyan ve mücadele gücünü zayıflatan başlıca etkendir. Kuşkusuz, bütün bunların gerisinde yatan ve ülkemize de dayatılmış olan ekonomik modele karşı bir direnmeyi, siyasal iktidarın genel olarak izlediği politikada ve önerdiği Anayasa değişikliği çerçevesinde aramak, boşuna bir çaba olur.

Unutmamak gerekir ki ağırlaşan ekonomik sorunların çözümü, her ülkeden çok bizim yabancısı olmadığımız bir seçeneği hayata geçirmekle sağlanabilir. Bu seçenek, ülkemizde Cumhuriyetin kuruluş yıllarında denenmiş ve hem 2. Dünya Savaşı öncesinde dünyayı kasıp kavuran Büyük Depresyon’un ve hem de ardından gelen 2. Dünya Savaşı felâketinin dışında kalabilmemizi mümkün kılmıştır. Anayasa değişikliği girişiminin bir tür yan sonucu da, bu gerçeklerin gündem dışına itilmesine katkı sağlanması yönünde kendisini göstermektedir.

Bu bakımdan, halkoyuna sunulacak metninde öngörülen işçi haklarıyla doğrudan doğruya ilgili değişikliklerin gerçek niteliğinin açıklık kazanması önem taşımaktadır.

Kamu Görevlilerinin Toplu Sözleşme Hakkı 

Halkoyuna sunulacak metin, geniş anlamda işçi kesiminin bir parçasını oluşturan kamu görevlilerinin toplu sözleşme hakkını tanıyan bir değişiklik getiriyormuş gibi görünmektedir. Gerçekte ise, bu konuda yeni bir hak tanınmadığı gibi,
mevcut düzenlemeye göre daha kısıtlayıcı bir durum ortaya çıkmaktadır.

Anayasa değişikliği metninde belirlenen düzenlemeye göre, “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde, taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir”. Grev hakkı getirilmiş değildir. Dolayısıyla, adına toplu sözleşme denilen süreçte belirleyici olan, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararıdır. Oluşumu ve işleyişi yasayla belirlenecek olan bu Kurulun, mevcut iktidar döneminde, söz gelimi, en fazla YÖK kadar nesnel esaslara bağlı bir yapı ve işleyişe sahip olacağını tahmin etmek yanlış olmaz.

Buna karşılık, yürürlükteki düzenlemeye göre, toplu görüşmenin sonucunda taraflar anlaşmaya varamazlarsa, uyuşmazlık Uzlaştırma Kurulu’na intikal etmektedir. 4688 sayılı Kanunda açıklık olmamasına karşın, son sözün Bakanlar Kurulunda ve TBMM’de olduğunun kabul edilmiş olması yanlış değildir. Kanuna göre, uyuşmazlık konusu olan ilişkileri düzenlemek üzere “Bakanlar Kurulu (…) uygun idarî ve icraî düzenlemeleri gerçekleştirir ve [gerekli] kanun tasarılarını Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunar”.
Bu süreç içinde, kamu görevlilerini temsil eden sendikal kuruluşların, gerektiğinde yargıya başvurmaları ve/veya kamuoyu desteğini de arkalarına alabildikleri ölçüde
belli bir demokratik baskı grubu işlevi gerçekleştirmeleri mümkündür.
Getirilen değişiklik bu yolları da kapatmaktadır.

Demek oluyor ki, yapılmak istenen değişiklik, “toplu görüşme” yerine “toplu sözleşme” sözcüklerinin kullanılmasından ibaret değildir. Daha da geriye götürücü bir düzenleme söz konusudur.

 Grev Yasakları Kaldırılıyor mu?

Yürürlükteki Anayasanın 54. maddesinin 7. paragrafında “Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.” hükmü yer almaktadır. Kamuoyuna sunulması öngörülen metinde, bu paragraf kaldırılmıştır.

Ne var ki, aynı maddenin ilk paragrafında yer alan, grevin ancak “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde” yapılabileceği hükmü korunmaktadır. Yani, hakları kâğıda geçirmek için grev serbesttir. Ancak kâğıda geçirilmiş olan hakları hayata geçirmek için grev yasaktır. Bir başka deyişle, yalnızca “menfaat grevi”ne müsaade edilmekte; dolayısıyla yukarıda zikredilen 7. paragrafta öngörülen diğer grev türleriyle ilgili yasak devam etmektedir.

Aynı maddede yer alan “Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan” sendikanın sorumlu olması hükmü kaldırılmaktadır. Bu değişiklik, sendika yönetimlerine, işçiler aleyhine bir tâviz verilmiş olması olasılığını akla getirmektedir.

Birden Fazla Sendikaya Üye Olmak 

12 Eylül Anayasası ile birden fazla sendikaya üye olma yasağı getirilmiştir.
Bununla güdülen amacın, o döneme özgü yöntemlerle hizaya getirilmiş (!) olan sendikalara rakip sendikaların kurulmasını zorlaştırmak olduğu tahmin edilebilir.
Bugün güdülen amacın ise mevcut sendikal yapı içinde, yandaş sendikaların gelişmelerine ortam hazırlamak olduğunu tahmin etmek yanlış görünmemektedir.
Böyle bir tahmini haklı kılan örnekler, mevcut iktidarın bugüne kadarki uygulamaları çerçevesinde fazlasıyla vardır.

Denilebilir ki, 12 Eylül rejimi döneminde tanık olduğumuz, Anayasaya konulan ayrıntılı düzenlemelerle sendikal yaşamı düzene sokma eğilimi, aynen sürmektedir.

Yukarıda sıraladığımız örneklerden bir kez daha anlaşılacağı üzere, asıl yapılmak istenen, 12 Eylül’e karşı çıkmak görüntüsü arkasında, 12 Eylül’ün izlerini daha da derinleştirmekten ibarettir. Bir başka deyişle, aşılamayan ekonomik sorunların sonuçlarını baskı altında tutabilmek için, Anayasal yapıyı demokrasi dışı yollara sürükleme eğilimi bir kez daha canlanmış bulunmaktadır.

19 MAYIS 2013; GENEL DURUM ve GÖRÜNÜM


19 MAYIS 2013; GENEL DURUM ve GÖRÜNÜM

portresi2

 

 

 

 

Suay Karaman

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 94. yılını siz değerli dostlarla birlikte Konya’da kutlamaktan mutluluk duymaktayım ve bu anlamlı etkinliği düzenleyen başta CHP Konya Selçuklu İlçe Başkanlığı olmak üzere 19 Mayıs Platformu’nun
tüm bileşenlerine teşekkürlerimi sunuyorum.

1. Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan Osmanlı Devleti, koşulları çok ağır olan
Sevr Antlaşması‘nı imzalamak zorunda bırakılmıştı. Ordusunun elinden silahları ve cephanesi alınmıştı. Anadolu işgal edilmişti. Uzun savaş yılları boyunca millet yorgun
ve yoksul bir durumda kalmıştı. Ülkeyi yöneten hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkaktı. Padişahın ise kendini ve tahtını korumaktan başka bir düşüncesi yoktu.

Bu koşullar altında Mustafa Kemal Paşa’nın yapacağı tek şey vardı; emperyalist güçler tarafından bağımsızlığı yok edilmek istenen bir ulus için kurtuluş savaşına başlamak. İşte bu nedenle 19 Mayıs 1919 tarihi, vatanın kurtulması için örgütlenen
Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesinin başlangıcıdır.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da bir ulusun yazgısını ve tarihin akışını değiştiren savaşımı başlattığında 38 yaşındaydı. 29 Ekim 1923’te çürümüş ve çökmüş bir imparatorluğun sömürgeye dönüşmüş topraklarında emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşını kazanarak, tam bağımsız çağdaş bir cumhuriyet kurduğunda,
42 yaşındaydı. Hiç kimsenin hayal bile edemediği devrimleri yaparken, 50’li yaşlardaydı. Yaptıklarının hepsini ulusu için ve 15 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirdi.
57 yaşında yaşama veda ederken, mutluydu; çünkü başarmıştı.

Yapılan Kemalist devrimlerle, ülkenin aydınlanması, kalkınması, gelişmesi ve çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılması amaçlanmıştı. 1923 – 1938 arasında gerçekleştirilenler, Kemalist Devrim’in büyük başarılarla oluşturduğu yapılanmanın eseridir. 1923 yılında kurulan genç Türkiye Devleti, halkının büyük çoğunluğu yoksul ve eğitimsiz, sanayi kuruluşları yok denecek ölçğüde az ve sermaye birikiminden yoksun, geri kalmış bir ülke konumundaydı. Üstelik iktisadi açıdan Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı “Düyun-u Umumiye” borçlarını da ödemek zorundaydı.

Atatürk’ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimler, on beş yıl gibi kısa bir zamanda çok büyük bir kalkınma atılımına girişildiğini göstermeye yeterlidir. Bu girişimleri şöyle sıralayabiliriz:

Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
– Başta Eskişehir, Uşak, Alpullu olmak üzere birçok yerde şeker fabrikaları kurulmuştur.
Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
– Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
– Ereğli ve Nazilli Bez Fabrikası ile Kayseri İplik ve Bez Fabrikası açılmıştır.
– Gemlik Suni İpek Fabrikası,
– Bursa Merinos Fabrikası,
– İzmit Kağıt Fabrikası …

gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kurulmuştur.

1930’da Sanayi Kongresi,
1931’de Ziraat Kongresi toplanmıştır.
Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.

Dünyadaki ilk demokratik kalkınma planları; 1931’de Türkiye’de uygulamaya konulan ekonomik reform hareketleridir. Bu kalkınma planları, eldeki kıt kaynaklarla
halkın gereksinimlerinin en iyi biçimde karşılanmasına yönelik hazırlanmıştır ve temel amacı, hammaddesi Türkiye’de olmasına karşın dışalım (ithal edilmek) zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı.

1933’te Sümerbank kurularak, devletin iktisadi yaşama girişi gerçekleşmiş ve doğrudan doğruya devlet işletmeciliği başlatılmıştır. Ardından, büyük bölümü yabancıların elinde bulunan demiryolları, Tramvay ve Tünel Şirketi, Zonguldak Kömür Şirketi, İzmir Telefon Şirketi millileştirilmiş ve kamulaştırılmıştır. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA), elektrik ve enerji kaynaklarının değerlendirilmesi için Elektrik İşleri Etüd İdaresi,
madencilik işletmelerini kurmak ve işletmek amacıyla da Etibank kurulmuştur.

1. Kalkınma Planı döneminde Toprak Reformu yapılarak, tarıma teşvik sağlanmış ayrıca hammaddesi yurtiçinde bulunan malları işleyecek sanayi kuruluşları ile
devletçe finanse edilmesi mümkün olan kuruluşların kurulmasına öncelik verilmiştir. Planlı ekonomi uygulamaları sonucunda başarılı sonuçlar alınmış ve hedeflere ulaşılmıştır. Ancak 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte kalkınma planlarına
geçici süre ara verilmiş ve Devlet, savaş ekonomisine uygun kimi önlemler almıştır.

Atatürk zamanında yapılan tüm bu işler kolay başarılmamıştı elbette.
Planlanan hedeflere ulaşmak için; sınırsız yurt sevgisi, inanç ve özveriden başka,
bilinçli, kararlı, örgütlü ve devrimci bir tavır sergilenmişti.

Bu tavırlar sonuçlarını kısa sürede göstermiştir. 1922-1925 arasında fiyatlarda artış oranı yılda %3, 1925-1927 arasında ise %1 olmuştur. Kimi fiyatlarda ucuzlama görülmüştür. Türk parası yabancı paralar karşısında değer yitirmemiş, aksine kimilerine karşı değer kazanmıştır. 1923’te kişi başına düşen ulusal gelir yalnızca 45 $ iken, 1940’lı yılların ilk yarısında 400 dolara yaklaşmıştır.

1923-1938 arasındaki 11 yıl, gelir ve giderin eşit olduğu denk bütçe; 3 yıl, gelirin giderden çok olduğu bütçe fazlası gerçekleştirilmiştir. Yalnızca, Cumhuriyet’in ilk bütçesi olan 1924 bütçesi, %8’lik bir açık vermiştir. 1924 dışında, 1923 – 1946 arasında
dışsatım (ihracat) hep dışalımdan (ithalattan) çok olmuştur.

1929-1939 arasında bütün dünyada sanayi üretimi %19 artarken, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde %96 artmıştır. Dünyada ortalama kalkınma hızı %4-5 düzeyindeyken, Türkiye’de %10 olmuştur. Tarım üretimi 1923-1930 arasında %10, 1930-1940 arasında %5 artmıştır.

1923’te 140 olan fabrika sayısı, 1933’te 2 bin 500’e ulaşmıştır. 1923’te 600.000 ton olan taşkömürü üretimi, 1940’ta 3.000.000 ton olmuştur. 1923’te üretimi olmayan çimento, 1940 yılında 270.000 ton üretilmiştir. 1923’te kağıt üretimi yoktur, 1940’ta 10.000 ton üretilmiştir. 1923’te demir – çelik üretimi yoktur, 1940’te 40.000 ton üretilmiştir. 1923’te 50 milyon kwh olan elektrik enerjisi üretimi, 1940’ta 400 milyon kwh olmuştur. 1923’te 3.700 km olan toplam demiryolu uzunluğu, 1940’ta 7.500 km olmuştur. 1923’te şeker üretimi yoktur ama 1940’ta 90.000 ton şeker üretilmiştir.

1923’te %5 olan okuma-yazma oranı, 1940’ta %25 olmuştur. 1920’lerin başında ortaçağ karanlığında yaşayan bir toplum, bugün 21. yüzyılın aydınlığına
öbür İslam ülkelerinin hepsinden çok daha fazla ulaşmıştır.

Bütün bu veriler herkes tarafından bilinirken, bu gurur verici geçmişi yok saymak için, demokratik ve laik cumhuriyetle hesaplaşmak için bekleyen kendini bilmezler,
karanlıkta boğulacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde on beş yıl gibi kısa sürede (1923-38) yaratılan gurur verici tablonun ardında;

1. Cumhuriyetçilik,
2. Ulusalcılık,
3. Devletçilik,
4. Halkçılık,
5. Laiklik,
6. Devrimcilik ilkeleri, yani “6 Ok” bulunmaktaydı.

Atatürk’ün tam bağımsızlık, emperyalizm karşıtlığı ve “yurtta barış, dünyada barış” ilkeleriyle bütünleşen kararlı yönetimi sayesinde gelişen Türkiye Cumhuriyeti,
ne yazık ki O’nun ölümünden sonra bu gelişmeyi sürdürememiştir.

Yıllardır Türkiye’yi yöneten siyasi iktidarlar, Atatürk’ün ölümünden sonra özellikle
çok partili düzenle birlikte Kemalizm’in ilkelerinden ödün vermiştir. Bu süreçle birlikte emperyalist güçlerin yeniden ülkemizi kuşatması, Aydınlanmanın şeriatın karanlığı tarafından bastırılması, ülkeyi içinden çıkılması güç koşullara getirmiştir. Yıllardan beri dinci örgütlenmelere ortam hazırlanmış; bugün laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletini terk etmek konumuna gelinmiştir. Ne yazık ki gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunan yöneticiler, emperyalist güçlerin desteğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasına, bitirilmesine ve paylaşılmasına aracılık etmektedir.

Yıllardır siyasal iktidarlar, ABD ve AB emperyalizmine kucak açmış, Avrupa Birliği’ne üye olmak adına tam bağımsızlığımızı ve onurumuzu feda etmek istemektedirler.

UNESCO,  üye  156  ülkenin  oybirliği  ile  1981  yılını,  Atatürk Yılı  ilan  ederken,  kararın  gerekçesinde,  Atatürk  şöyle  tanımlanıyordu:

  • ”Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan
    ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında  renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen, eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti‘nin kurucusu……”

UNESCO’nun bu tanımından sonra, sömürge valisi edalarıyla ülkemize gelen AB’nin ve ABD’nin yetkilileri, olur olmaz her konuda fikir vermektedirler. Atatürk’ün resimlerinden korkan, Kemalizm’i terk etmemiz gerektiğini söyleyen bu yüzsüzler, ülkemizin bölünmesi için büyük çaba harcamaktadırlar. Bu Sevr özlemcileri, bölünmemiz ve bağımsızlığımızı yitirmemiz için, yerli işbirlikçileriyle birlikte her yola başvurmaktadırlar. Dıştan ve içten gelen her türlü Kemalizm karşıtı saldırılar, Türkiye’de ulusal devleti çökertmek amacını taşımaktadır.  Ancak, Mustafa Kemal’in cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliği bütün olumsuzlukları yenecek güçtedir ve Kemalizm’e her zaman
sahip çıkacaktır.

Bugün ülkemizin ulusal kuruluşları “babalar gibi” satılmaktadır. Yeraltı ve yer üstü zenginliklerimiz emperyalist güçlere pazarlanmaktadır. Tarım ve hayvancılığımız bitirilmiş, sanayimiz çökertilmiş, yolsuzluk, yoksulluk ve talan en üst düzeye ulaşmıştır. Günümüz Türkiye’sinde 8 milyon kişi asgari ücretle çalışmakta, 11 milyon kişi işsizlikle boğuşmaktadır. Çalışanların %70’i yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır.
Memurun, işçinin, emeklinin, esnafın, çiftçinin düşürüldüğü acıklı durum herkes tarafından görülmektedir. Terör ülkemizi vurmuş ve terör örgütüyle pazarlık aşamasında “yeni anayasa” yapılmak istenmektedir. Günümüz Türkiye’sinin getirildiği konum içler acısıdır.  Genel durum ve görünüm şimdilik parlak değildir.

Dünya Ekonomik Forumu’nun raporlarına göre Türkiye, 134 ülke arasında ekonomik açıdan incelemede genel sıralamada 125. sıradadır. Siyasal iktidarın dünyanın
17. büyük ekonomisi dediği Türkiye’nin gerçekleri yoksulluktur, açlıktır, işsizliktir. Gemiciği ve villacığı olanlara teğet geçen ekonomik kriz, halkımızı delip geçmektedir. Dünya Ekonomik Forumu Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre kadın – erkek eşitliğinde Türkiye 135 ülke arasında 121. sıradadır. Türkiye basın özgürlüğünde 138 ülke arasında 135. sırada, yargı bağımsızlığında ise 82. sırada yer almaktadır.

Ülkeyi yöneten siyasal iktidar, kendi ülkesinin ordusunu düşman olarak görmektedir ve hangi koşulda olursa olsun her istediğini yapmak için uğraşmaktadır. Bunun anlamı, ülkede sivil darbe yapıldığıdır. Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları bir biçimde yargılayıp, susturmaktır.

Silivri’de zulüm altında tutularak, hayali suçlamalarla yargılanan yurtsever
ve Kemalist aydınlar, yıllardır onur savaşımı (mücadelesi) vermektedirler.

  • Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kesinleşen siyasal iktidarın amacı, ülkemizde rejim değişikliği yapmaktır.
    Türkiye’yi İslam cumhuriyetine dönüştürme çabaları sonuç vermeyecektir.

Bugün geldiğimiz ortamı eşsiz önderimiz Atatürk, 20 Ekim 1927’de,
CumhuriyetiTürk Gençliğine emanet ederken anlatmıştı:

  • “Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere,
    yurdun içinde yönetim başında bulunanlar; aymazlık, sapkınlık ve üstelik
    hainlik içinde bulunabilirler. Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri,
    kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan dış düşmanların
    siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.”

“10 Kasım’da yaygara kopartıldı”, “Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok” diyen ve ulusal bayramlarımızı yasaklayan karanlık zihniyetler
ne yaparlarsa yapsınlar; başaramayacaklardır. Çünkü bu topraklarda
Mustafa Kemal Atatürk’ün özgürlük rüzgarları esmektedir.

Ulusal kurtuluş mücadelemizin başlangıcından 94 yıl sonra, ülkemizde genel durum ve görünüm çok parlak değildir. 94 yıl önce bugünlerde 19 Mayıs, bağımsızlığı yok edilmek istenen bir ulusun kurtuluş savaşına başlangıcını müjdeliyordu. Vatanın kurtulması için örgütlenerek, güçbirliği yapan Anadolu insanının bağımsızlık mücadelesini müjdeliyordu. 94 yıl sonra Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ve 19 Mayıs’ı, bugünkü siyasal ortamla birlikte düşünürsek umutsuzluğa kapılabiliriz. Ancak içinde Atatürk sevgisi taşıyanlar için umutsuzluğa yer yoktur, Atatürk’ün gençleri için umutsuzluk diye bir olgu söz konusu değildir. Atatürk’ün ilkelerini özümseyerek, bilinçli ve kararlı bir biçimde
tüm yurtseverlerin örgütlenerek yapacağı haklı ve demokratik bir mücadele ile umuda ve aydınlığa doğru yeniden yol alınacaktır.

Bunun için tüm yurtsever güçlerin bir araya gelip örgütlenmesi, güçlerini birleştirmesi gerekmektedir. Çözümün Kemalizm’in muhteşem “6 Ok”unda olduğunu bilerek il il, ilçe ilçe, köy köy, mahalle mahalle dolaşarak bütün bu olumsuzlukların, ülkemizin üstündeki kara bulutların topluma anlatılması gerekmektedir.
Atatürk’ün gençlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşatılması için,
hepimizi büyük görev ve sorumluluklar beklemektedir.

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı” kararlı ve bilinçli olarak yeniden savaşmanın zamanı gelmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık yolunda sürekli ileriye doğru gideceğimiz ışıltılı günlerin özlemiyle, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olan,
19 Mayıs’ın 94. yılı kutlu olsun!

Hepinizi saygıyla selamlıyor ve teşekkür ediyorum.

(İlk Kurşun Gazetesi, 20 Mayıs 2013)

Suay Karaman : SAY SAY

Suay Karaman

portresi2

SAY SAY

Dünyaca ünlü sanatçılarımızdan Fazıl Say’ın “üç büyük dinin inananlarına alenen hakaret ettiği” gerekçesiyle, İstanbul 19. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından
on ay hapis cezasına çarptırılması, herkeste büyük tepki oluşturdu.

Mahkemenin gerekçeli kararı şöyleydi :

  • “İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerince önem addedilen değerlerin hafife alındığı, aşağılandığı, cennet ve cehennemde alkollü içecek olarak bilinen rakı ve viski varlığı ve yokluğuna vurgu yapılarak hafife alındığı, alay edildiği, mensup olduğu dine inanan insanlara Allahçı sıfatı addedilerek hakaret edildiği anlaşılmıştır.”

Mahkemenin gerekçeli kararında dinlerce önem addedilen değerlerin hafife alındığı ve aşağılandığına dayanak gösterilen

  • “Nerde yavşak, adi, magazinci, hırsız, şaklaban varsa hepsi Allahçı;
    bu bir paradoks mu?”

ifadesinin Fazıl Say’a ait olmaması hiç dikkate alınmamış ve on ay ceza verilmiştir.

Fazıl Say’ın aldığı on ay hapis cezası, Avrupa’da yankı bulmuştur. Hatta Fazıl Say’ın aldığı cezanın, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 22-26 Nisan 2013 arasında yapılacak genel kurul toplantısı sırasında oylanacak Türkiye raporuna da girmesi beklenmektedir.

Anayasa Mahkemesi kararlarına göre siyasal İslam’ın simgesi olan türban
ile bugün yükseköğretimde derslere girmek yasaktır. Bu konuda Danıştay ve
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da, siyasal İslam’ın simgesi olan türbana geçit vermemektedir. Ancak Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Rennan Pekünlü, türbanlı öğrencileri sınıfa almadığı gerekçesiyle açılan davada, İzmir
4. Asliye Ceza Mahkemesi’nin verdiği karar sonucunda iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Halbuki öğrenciler derse girmiş, Rennan Pekünlü yalnızca türbanlı olarak derse girdikleri için tutanak düzenleyerek, dekanlığa göndermiştir.

Türbanlı öğrenciler, ifadelerinde derslere alınmadıklarını söylemişler ve mahkeme de türbanlı öğrencilerin eğitim hakkının engellendiği savıyla ceza vermiştir.
Rennan Pekünlü, anayasal kuralları ve yüksek mahkeme kararlarını uygulayarak
görevini yapmıştır. Rennan Pekünlü’ye verilen ceza, süresi ne olursa olsun
hukuka uygun düşmemektedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin etkinliğinin azaltılması için düzmece kanıtlarla,
sahte Balyoz Davası senaryoları düzenlenerek 325 suçsuz insana hüküm giydirilmiştir. Silivri mahkemeleri, hukuk ve adaletin olmadığı duruşmalar sonucunda 1560 maddi hatanın yanı sıra, 23 bilirkişi raporunu da görmezden gelerek yaptıkları yargılama sonucunda karar vermiştir.

Yargıtay aşamasında olan Balyoz davası, 2003 yılında hazırlandığı iddia edilen
Balyoz Darbe Planı metninde kullanılan “Calibri” yazı şeklini Microsoft Yazılım Şirketi’nin 2007 yılında üreterek, satışa çıkardığını açıklamasıyla, ilginç bir konuma gelmiştir.

Emperyalist ABD’nin isteğiyle ılımlı İslam’ı benimsemesi istenen ülkemizde,
buna karşı çıkacak güç olan Türk Ordusu ile ulusalcı aydınların tasfiye edilmeleri için hazırlanan senaryolardan biri de Ergenekon Davasıdır. Ne ile yargılandıkları belli olmadan subaylar, eski kuvvet komutanları, genel kurmay eski başkanı, gazeteciler, yazarlar, siyasal parti yöneticileri, milletvekilleri, akademisyenler, eski rektörler yıllardır sahte belge ve gizli tanıklarla Silivri’de zulüm altında tutulmaktadırlar.
Bu davada da yakın bir zamanda Balyoz davasında olduğu gibi hüküm verilecektir.

Say say bitmeyecek bütün bunlara benzer hukuk dışı süreci görmek istemeyen
ABD ile AB, bu sürece el altından destek vermektedirler.

Çünkü PKK terör örgütüyle görüşülmesi ve ardından iç savaş ile ülkemizin bölünmesi planları, emperyalizmin yıllardır bilinen kirlenmiş oyunlarındandır.

Ancak başaramayacaklarını henüz anlamamışlardır ya da anlamak istememektedirler.

  • Emperyalist güçlerin desteğiyle, hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla
    Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek, parçalamak görevi verilen siyasal iktidar;
  • bu ihanetin hesabını verecektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukları, bu ihanete karşı yurtsever oluşumlarıyla
yeniden aydınlık günlere ulaşmamızı sağlayacaklardır.

Büyük önderimiz Atatürk’ün dediği gibi, ülkemizin sorunları
ancak Türk milletinin azim ve kararlılığıyla çözülecektir…

(İlk Kurşun Gazetesi, 22 Nisan 2013?

Konuk yazar Suay Karaman : Laiklik tehlikede mi? / Is secular regime under danger in Turkey?

Laiklik_tehlikede_mi_11.6.12