Danıştay’dan İMAM HATİP LİSELERİNE YÖNELİK KAYIRMACI YAKLAŞIMA “DUR”

Danıştay’dan İMAM HATİP LİSELERİNE YÖNELİK KAYIRMACI YAKLAŞIMA “DUR!

YÜKSEK YARGI MEB’İN İMAM HATİP LİSELERİNE YÖNELİK KAYIRMACI YAKLAŞIMINA “DUR” DEDİ

YÜKSEK YARGI, MEB’İN İMAM HATİP LİSELERİNE YÖNELİK KAYIRMACI YAKLAŞIMINA “DUR” DEDİ

Sendikamızca, Danıştay’da Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın 20.07.2010 tarih ve 76 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Haftalık Ders Çizelgeleri Konulu kararının ve bu karara bağlı olarak düzenlenen Haftalık Ders Çizelgelerinin iptali talebiyle açılan davada, Yüksek Mahkeme, Haftalık Ders Çizelgelerinin iptaline hükmetmiştir. Söz konusu kararda Danıştay; dava konusu çizelgelerde, Mesleki ve Teknik Liseler ile yine meslek lisesi olan
İmam Hatip Liseleri arasında eşit statülerde olmalarına karşın İmam Hatip Lisesi öğrencileri lehine ayrıcalık sağlandığını tespit etmiştir.

Bu anlamda da Mesleki ve Teknik Lise öğrencilerinin bugüne dek mağdur edildiği mahkeme kararı ile ortaya konmuştur. Amacı öğrencilerini mesleğe ve aynı zamanda yükseköğretime hazırlamak olan mesleki ve teknik liselerin, Bakanlıkça uygulanan politika nedeniyle, öğrencilerini yükseköğretime hazırlamaları bakımından mağdur edildiği ifade edilmiştir.

Yargı bu kararı ile:

1-    İmam Hatip Liselerinin de meslek lisesi olduğu gerçeğini bir kere daha vurgulamıştır.
2-    MEB’in İmam Hatip Liselerine fazladan seçmeli ders koyarak AKP iktidarının siyaseten arka bahçesi olarak gördüğü bu okulları kayırdığını, öbür meslek liselerine üvey evlat işlemi yaptığını da ortaya koymuştur.

Danıştay, meslek liseleri için öngörülen seçmeli ders saatinin, İmam Hatip Liselerinde verilen seçmeli ders saatinden çok aşağıda olmasının, yetersiz bir eğitim verilmesine neden olacağını da kararında ayrıca vurgulamıştır.

Eğitim-İş olarak; 2015-16 eğitim-öğretim yılı başlamadan önce mesleksel ve teknik lise öğrencilerinin mağduriyetine neden olan uygulamaların iptaline karar veren Yüksek Mahkeme kararının Milli Eğitim Bakanlığı ve Talim Terbiye Kurulu’nca derhal eksiksiz olarak
yerine getirilmesini bekliyoruz.

Danıştay’ın kararı uygulanmadığı takdirde ilgililer hakkında gerekli yasal girişimlerde bulunulacaktır. (Karar metni için : http://www.egitimis.org.tr/haber-arsiv/yksek-yargi-meb-n-mam-hatp-lselerne-ynelk-kayirmaci-yaklaimina-dur-ded#.VdkP5fntmkp, 20 Ağustos, 2015)

EĞİTİM -İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU

====================================

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ‘in Danıştay’da açtığı davanın bu yönde sonlanması sevindiricidir. Merkez Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarımızı, başta Sayın Genel Başkan
Veli Demir olmak üzere kutlamak isteriz.

“Siyaset”, Yüce ATATÜRK ve can yoldaşı Saygın İsmet İNÖNÜ‘den sonra hiç bu denli yozlaşmamıştı. AKP – RTE ikilisi 13 yıla yaklaşan iktidarlarında siyasal tercihleri adına
ne demokrasinin genel kurallarını, ne geleneklerini (teamülleri) ne de yasaları,
hatta Anayasayı engel gördüler! Bilindiği gibi demokrasinin en yaygın tanımlarından biri “gelenekler rejimi(regime of traditions) olmasıdır.

AKP – RTE ikilisi, siyaseten çıkarlarına uygun gördükleri, partilerinin ve yandaşlarının yararına olan hemen her şeyi gözü kara yapageldiler. Son örneği, 7 Haziran 2015 seçimlerini yitirerek iktidardan halk tarafından düşürülmelerine karşın iktidarı bırakmamalarıdır!..

Nichola Makyavelli yaşasa idi, “İl Principe” adlı klasik siyasetbilim yapıtında tiplemeleri eminiz AKP – RTE üzerinden ve onların Makyavelizm‘e taş çıkartacak yoz edimlerinden seçerdi! Çağdaş Makyavelliler herhalde bu “varsıl” (!) kaynakçayı bolca kullanarak
gelecek kuşaklara ders çıkarmaları için malzeme sağlayacaktır.

Değerlerin bu denli ayaklar altına alındığı “keyfilik”lere demokrasilerde asla yer yoktur.
Bunu Bay RTE ve oyuncağı AKP de bal gibi bilmektedir; Opportünizm göklere erişmiştir!
Bu yüzden Başkanlık rejimi ile Türkiye’yi Halife – Sultan müsvettesi bir rejime,
Patagonya / Hotanto ya da Filipinler usulu bir “cici demokraiscilik” maskarasına
dönüştürmek istemektedirler.

Bunun da altında yatan gemlenemeyen ekonomo-politik dürtü (saik) ise, ülkenin kaynaklarını hiçbir hesap vermeden talan edebilmek, peş keş çekebilmektir. 13 yıla yakın zamandır yapılanlar yetmediği gibi, pek çok suç işlendiğinden, bunlardan da hesap vermeden kurtulmak için
totaliter bir rejim kurmak dışında yol yoktur!

AKP-RTE yapışıkları buna zorunlu ve mahkum hatta tutsaktırlar!
Köprüleri atmışlardır, dönüşleri olanaksızdır.
Bu yüzden, neredeyse tüm okulları İmam Hatip yapacaklardır..
Eğitim sistemi hızla ve yaygın olarak dincileştirilmiştir!
4+4+4 için AKP – RTE, TBMM’de gövdelerini koymuşlardır ve anamuhalefet CHP vekillerini Komisyonda tekme-tokat dövmüşlerdir.. Kısa sürede İHL öğrencisi sayısı birkaç kat artarak
1 milyona dayanmıştır! 
Bu sayısal artış hızını beklemediklerini ancak vardıkları başarının (!?) kendilerini çok mutlu ettiğini kamuoyu ile paylaşmaktan geri durmadıklarını da açıklamışlardır.

“AKP – RTE’nin arka bahçesi – fidanlığı IHL’ler” e dönük bitmeyen – gözü kara kayırma
o boyuta vardırılmıştır ki; İHL’ler dışında milyonlarca öğrencinin eğitiminin niteliği bilerek ve isteyerek geriletilmekte, İHL mezunlarına yükseköğretime girişte belirgin haksız avantaj sağlanmaktadır.

Bu apaçık ayrımcılıktır ve Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerine açık aykırılık bir yana;
kapsamlı (milyonları ilgilendiren) bir “diskiriminasyon” suçu olup, insanlığa karşı suçtur,
bir insanlık suçudur! BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden tutunuz, İHEB’ne ve AİHM’nin yerleşik içtihatlarına da aykırıdır. Davalı idare (MEB) bu Kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu katında (nezdinde) temyiz ederse, EĞİTİM-İŞ karşı savunmasında, bu paragrafta
dile getirdiğimiz aykırılık gerekçelerini de ileri sürebilir.

AKP’-RTE’nin gözü öylesine karadır ki; İHL’liler lehine olsun diye milyonlarca öğrencinin eğitimleri bilerek ve isteyerek eksik, daha az nitelikli yapılabilmektedir! Bu boyutuyla
EĞİTİM-İŞ’in kazandığı dava çok önemlidir ve kamuoyu ile paylaşılmalı, halka anlatılmalıdır. AKP’nin yaptığı masum bir siyasal tercih ya da salt yönetsel (idari) yargıda iptaliyle yetinilecek bir işlem değildir. Halka karşı suçtur hem politik yaptırımı – bedeli olmalı hem de Türk Ceza Yasası‘nda karşılığı olmalıdır. Sorun, TBMM gündemine de taşınmalı ve sorgulanmalıdır.

*****

Tek çare; Türk Ulusu’nun 2-3 ay içinde yapılacak “zoraki tekrar seçim“de bu iğrenç “oyun“u görerek AKP-RTE ikilisine kadim tokatını indirip onları siyaset sahnesinden silmektir.

Halkımızın sağduyusuna güveniyor ve 7 Haziran 2015’te oy kullanmayan 9,1 milyon seçmeni Kasım 2015 seçiminde mut – la – ka OY KULLANMAYA çağırıyoruz. Bu kitle AKP yandaşı değildir ve ülkenin yazgısı bir bakıma onların elindedir.. En az yarısının CHP’ye oy vermesi durumunda AKP, oyları % 41’i aşsa bile –ki hiç ama hiç sanmıyouz– tek başına iktidar olamayacaktır! Türkiye böylece 13 yıllık lanetli bir fetret döneminden sıyrılabilecektir..
1402-13 arası Osmanlı Devleti de 2. Beyazıt’ın Timur’a yenilmesi sonucu böylesine bir
karmaşa dönemi geçirmişti.

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ, böylesi zor bir dönemde dimdik ayakta durarak
laik – demokratik rejimin ve onun eğitim sisteminin korunup kollanması için savaşım vermektedir. Gücü sınırlıdır, üye sayısı özlenenin ve Türkiye’nin sahip olduğu aydın kaynağının (potansiyelinin) gerisindedir.

Eğitim – bilim işgörenlerini / çalışanlarını Yüce ATATÜRK’ün yolundan giden
EĞİTİM-İŞ’e üye olmaya çağırıyoruz!

Sevgi ve saygı ile.
23 Ağustos 2015, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
EĞİTİM-İŞ Bilim Kurulu Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazının pdf biçimi : EGITIM-IS’in_DANISTAY’da_Kazandigi_IHL_Davasi

Zeki Sarıhan : HALKÇI EĞİTİM MÜCADELEMİZ DURMAYACAK..

HALKÇI EĞİTİM MÜCADELEMİZ DURMAYACAK

Zeki Sarıhan (Ulusal Eğitim Derneği Onursal Genel Başkanı)

“Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten”
Namık Kemal (Hürriyet Kasidesi)

AKP, Meclis’teki çoğunluğuna dayanarak kavga dövüş, kesintili 12 yıllık eğitimi yasalaştırdı. Buna uygun olarak yapılacağı belirtilen programlarla eğitim politikalarında köklü değişikliklere gidileceği anlaşılıyor. Yeni programın esası, Başbakanın da kezlerce ifade ettiği gibi “Dindar gençlik yetiştirmek”tir. Bugün muhafazakâr çevrelerin kulağına hoş gelse de, dindar gençliğin dünya, ülke ve insanın sorunları karşısında nasıl bir tutum alacağını irdeleyince işin renginin başka olduğunu büyük çoğunluk görmekte gecikmeyecektir.
Dindar gençlikten beklenen dünya çapında emperyalizmin baskı, sömürü ve dayatmalarına karşı çıkan bir gençlik değildir. Örgütlenerek hakkını arayan, emekçilerin önüne düşerek onların özgürlük mücadelesine önderlik eden bir gençlik de değildir. Bunu nerden biliyoruz? Dindar gençlik yetiştirmek isteyenlerin kişiliklerinden! Kendileri dünyaya ve insanlara nasıl bakıyorsa, yeni kuşakların da kendileri gibi olmalarını istediklerinde hiç kuşku yoktur. Ancak bunu başaracakları kuşkuludur. Başaramayacaklarının kanıtı ise, geçmişte kendileri gibi bu konuda çabalayanların uğradığı başarısızlıktır.
İnsanın kişiliğini oluşturmada okul eğitiminin etkisi yadsınamaz. Ancak bu, öbür etmenler içinde yalnızca biridir. Türkiye’nin Tanzimat’la başlayan (1839) son 170 yıllık tarihinde hiçbir hükümet kendisini devirecek bir kuşak öngörerek eğitim programları yapmadı. Ama 1876 ilk Meşrutiyeti’ni ilan edenler, 33 yıllık Abdülhamit zulmüne karşı örgütlenen ve sonunda dağa çıkarak Meşrutiyet’i geri getirenler, kendilerinden bunu isteyen bir okul eğitimi almış değillerdi. Cumhuriyet’i kuran kadroya, okul aşamalarında “Büyüyünce cumhuriyet ilan edin” dememişti. 1960’larda özgürlük için ayaklanan gençlik kitleleri de bunu yapmaları isteyen bir okul eğitimi almış değillerdir.
Bugün TBMM çoğunluğunu oluşturan partinin mensupları, cemaate mensup olanlar ve öbürleri, bahçesinde Atatürk büstü, girişinde Atatürk köşesi, sınıfında Gençliğe Hitabe, Onuncu Yıl Söylevi bulunan okullarda okudular. İlkokulda her sabah “Andımız”ı söylediler. “İnkılâp Tarihi” dersleri aldılar. Millî bayramlarda geçit törenlerine katıldılar.
Nasıl oldu da böyle bir eğitim sisteminden bu kadrolar çıktı? Bunun nedenleri çözümlemeye değer. Fakat konumuz bakımından söylenecek olan şudur ki; resmî eğitim, kişiliği belirlemede tek etken değildir ve okul eğitimi hatta bazen ters tepki bile yapar.
İşin gerçeği şudur ki; daha 1930’lu yıllardan başlayarak resmî ideoloji atılım ruhunu terk etmiş, halk üzerinde baskı ve sömürünün ideolojik bir örtüsü haline gelmişti. Türkiye’yi Atlantik sistemine bağlayan Celal Bayar ve Menderes, Adalet Partisi hükümetlerinin de, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbecilerinin de kullandıkları, Atatürkçülük ideolojisi olmuştur. Her kavram her dönemde farklı amaçlar için kullanılabilir. 1921’de TBMM’nde sel gibi coşkun bir ruhla kabul edilen İstiklal Marşı’nın o günkü anlamı ile Kenan Evren rejiminin hapishanelerde tutuklu ve hükümlülere zorla, copla ezberletilip söylettiği İstiklal Marşı’na verilen anlamı düşünelim..
Ama bugünkü iktidar, 90 yıllık bu kavramlardan vazgeçerek eğitimde “dindarlık” diye bir kavramı temel almıştır. Murat ettiği “dindar gençlik” bilimi rehber edinmeyen, düzene itiraz etmeyen, itaatkâr, kendisine verilenlerle yetinen bir kuşaktır. Dini, Kur’anı,
Hz. Muhammed’i kalkan edinerek yapılacak halk düşmanlığının karanlık yüzü bir gün açığa çıkacak ve halk kitleleri bu iktidara “Yeter!” diyecektir.
Dindar insanla “Moral değerleri yüksek insan” arasında büyük fark vardır.
Başbakanın savunduğu ve esası cehaleti savunmaya dayanan değerler, gerçekte din kurumunun da aleyhinedir. Bu tutum Türkiye’ye yüzyıllar yitirtrmiştir. Moral değerleri yüksek olanlar ise dindar olsun olmasın baskılar karşısında yılmayan, kendisini halka karşı sorumlu duyumsayan, varsıllığa (zenginliğe) değil insansal değerlere önem veren, özgürlük için savaşanlardır. Biz halkçı eğitimciler, on yıllardır neyin mücadelesini veriyorduk, ne ile karşılaştık? Eğitimin hedefinin “Bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, halkçı” kuşaklar yetiştirmek olduğunu yazıp söyledik. Paralı eğitime ve eğitimde özelleştirmeye karşı çıktık. Eğitimin bilimsel temellere dayanmasını istedik. Yabancı dille öğretimin kaldırılmasında direttik. İktidar partisi ise bunların tam tersini istiyor ve yaygınlaştırmaya çalışıyor. Devrimciler, halkçılar, ulusalcılar, demokratlar,
hep birden büyük bir yenilgi yaşadığımızı kabul edelim.
Ancak bu durum mücadelemizden vazgeçeceğimiz, işbirlikçiliğe ve gericiliğe teslim olacağımız anlamına gelmemeli. Deniz kenarlarında rastladığımız çakılların en güzeli, yüce dağlardan sellerle çarpıla çarpıla denize kadar ulaşan ve biçimlenen taşlardır. Şimdi, bu zamana dek yarattığımız düşünsel temel, edindiğimiz deneyimler,
oluşturduğumuz örgütlülükler üzerinde, yeni bir savaşım evresine giriyoruz.
150 yıllık Türk aydınlanmasının mirasını, halkçılıkla yoğurarak bu davayı kazanacağız. Bunun güvencesi, halkın ihtiyaçları ile akıl ve sağduyudur.
Namık Kemal’in dediği gibi hiçbir güç insanlıktan idraki kaldıramaz. (3 Nisan 2012)

Konuk yazar Suay Karaman : Laiklik tehlikede mi? / Is secular regime under danger in Turkey?

Laiklik_tehlikede_mi_11.6.12