KEMALİZM’İN BAŞÖĞRETMENİ Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı

 

KEMALİZM’İN BAŞÖĞRETMENİ
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı


Güngör Berk
ADD BDK Üyesi

Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999’da, Atatürk Cumhuriyeti’nin düşmanları tarafından öldürüldü. O’nun öldürülmesi Cumhuriyet’in Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü, bağımsızlığını, Demokrasiyi ve Kemalizm’i hedef alan bir eylemdi. Akan zaman içinde
bu cinayetin üzerinden on altı yıl geçti.

ahmet_taner_kislali

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı
10.7.1939 – 21.10.1999

Ahmet Taner Kışlalı, Mustafa Kemal’i en iyi anlamış bir Cumhuriyet aydınıydı. Ülkemizin “çağdaşlaşmak” mücadelesinde yerini almış cesur ve kararlı bir Kemalist’ti. Kemalizm’in bir baş öğretmeniydi. Duygu yüklü “İki Türk’ün Ölümü” kitabının yazarı Sıtkı Uluç’un anlatımıyla:

“Ahmet Taner Kışlalı, Tokat’ın Zile ilçesinde, 1939 yılında doğdu. Mehmet Ali ve Mahmut’tan sonraki oğuldu. Babası Ziraat Bankası veznedarı Hüsnü Bey, annesi ilkokul öğretmeni Lütfiye Hanımdı. Lütfiye Hoca, on altı yaşında ve Millet Mektepleri’nden başlayarak, eğitim ateşini yoksul Anadolu’ya taşıyan bir Cumhuriyet öğretmeniydi. Yaşamı Zile, Nizip, Kilis’ten Ankara’ya uzanan kırk dört yıllık uzun bir yürüyüş oldu. “Hep genç kalarak yaşlandı, Kemalist bir devrimci olarak, kendini hep yenileyerek, çağını anlama çabası içinde, torunları ile bile arkadaşlık kurmayı başararak…
21 Ekim 1999’da yaşama gözlerini kapayıncaya kadar.”

Ahmet Taner Kışlalı Kilis’te Ortaokulu, İstanbul’da Kabataş Lisesi’ni, Ankara’da
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Fransa’nın başkentinde, Sorbonne’da doktorasını yaptı ve Türkiye’ye döndü. Hacettepe Üniversitesi’nde Siyaset Sosyolojisi alanında öğretim üyeliğine başladı. Fransa’da doktorasını yaparken, 1966 sonbaharında tanıştığı, hep güler yüzlü, neşeli, cana yakın, en önemlisi de çok doğal, sevgiyi saklamanın değil, dışa vurmanın erdemine inanan Nicole’le evlendi. Nicole, evliliğinin 2. yılında hem Türk hem de Müslüman Nilgün oldu. Altınay ve Dolunay adlı 2 kızları dünyaya geldi. Nilgün “olağanüstü bir Türk olarak, Türkiye’nin olağanüstü koşullarında yaşadı” ve 9 Eylül 1995 de, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ihmalinden kaynaklanan bir trafik cinayetine kurban gitti.
Ankara’da Türk bayrağıyla toprağa verildi.

Ahmet Taner Kışlalı askerlikten sonra, YÖK nedeniyle, Hacettepe Üniversitesi’nden
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçti. 1971-77 yıllarında Yankı Dergisi’nde yazardı.
1977’de toplumcu, devrimci, halkçı rüzgârı yakalayan Cumhuriyet Halk Partisi’nde
Ecevit kontenjanından milletvekili ve 1978’de Kültür Bakanıydı. 12 Eylül karşıdevriminden sonra ise Ankara İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi… “Eşini trafik kazasında yitirdiği günün ertesinde bile, kolu sarılı derse giren demokrat öğretmen…” Bilime, ülkeye, öğrencilere adanan yıllar…

1991 sonunda Cumhuriyet Gazetesi’ne “Haftaya Bakış” yazıları… Yazdığı kitaplarla
yurt içinde ve dışında tanınması… Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nce Anadolu’nun yüzlerce köşesinde düzenlenen toplantılarda yaptığı konuşmalar. 1996 Mayısında, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin konuğu olarak geldiği Fethiye’deki konuşması da bunlara dahil…  Ulusalcı, laik, Kemalist güçlere özgüven aşılama. Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan yardımcılığı… 1997’de ikinci eşi Nilüfer Kışlalı’yla evliliği.
22 Eylül 1999’da kızları Nihan Nur’un doğumu.

21 Ekim 1999, saat 09:28… Cumhuriyet Gazetesi’ne “Kınıyorum” başlıklı yazısını fakslayış. Saat 09:35, eşini ve minik bebeğini kente indirecek, sonra derse girecek. “Nilüfer”, dedi, “ben arabayı ısıtayım, 2-3 dakika sonra gelirsiniz.” Çok neşeli bir sabahındaydı. Evden çıktı,
saat 09:40.. arabasına yerleştirilmiş bir bombayla O’nu da öldürdüler. O’ndan önce öldürülen “Anadolu Aydınlanması’nın öncü aydınları” gibi, çağdaşlaşma yolunda Türkiye’ye ve
Türk insanına yaptığı katkılar yüzünden katledildi.

Ahmet Taner Kışlalı, 23 Ekim 1999’da Ankara’da, puslu bir günde, törenle toprağa verildi. Cenaze törenine Anadolu’nun her köşesinden, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e inanan binlerce insan gelip katıldı. Onların yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetleri’nden olanlar da aynı tepki ve duyarlılıkla törende yer aldılar.

2000 yılında yapılan operasyonlarla Hizbullah Örgütü ve bu örgütün uluslararası terör eylemleri içinde bulunan İran’la bağlantısı büyük ölçüde ortaya çıkarıldı. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı’yı öldüren, “Kudüs Ordusu” adlı örgütün yöneticileri İran’a kaçsa da tetikçileri yakalandı. Bu tetikçiler Umut Davası’nda yargılandı, mahkûm oldular; ama yıllar içinde yasalarda yapılan değişikliklerle bugün hepsi dışarıda.

Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki:

“Kemalizm Batının desteğiyle değil, Batıya rağmen bir uygarlaşma hareketidir. Cumhuriyetin temelinde yatan felsefe insancıldır, ilericidir. 21. yy’a ışık tutacak niteliktedir. Ama o Cumhuriyetin valisi, kaymakamı, polisi ve de Milli Eğitimi
o felsefenin yandaşı mıdır? Cumhuriyeti mi yeniden tanımlamalıyız,
yoksa tanımına ters düşenleri mi Cumhuriyet yönetiminden ayıklamalıyız?”

Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki:

“Bugün susan yarın konuşamaz. Demokrasi zor kazanılır, kolay kaybedilir.
Ve tarih kendinden ders almayanları asla affetmez” İlericilik insanları bölmekten değil, bütünleştirmekten geçer. Bölünen kolay yem olur. Avrupa feodal beyliklerden ulusal yapılanmaya geçmişti. Şimdi de uluslararası bir bütünleşme çabasında. Ama
Yeni Dünya Düzeni’nin bazı güçlüleri, kendileri bütünleşirken başkalarının bölünmesini çıkarına uygun buluyor.

Laiklik, Dini değil; din adına baskı yapmak, zor kullanmak isteyenleri devre dışı bırakmak anlamına gelir. Eğer Devlet Atatürk düşmanlarına destek olmaktan vazgeçerse, benim geleceğe yönelik hiçbir kuşkum, endişem yok. Tarihin gelişimi, Kemalizm’in ilkelerinin doğru olduğunu kanıtlar yöndedir.

Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki:

“Kemalizm ne Atatürk’ün bekçiliğidir, ne de 1920 koşullarında yapılmış olanların toplamıdır. Kemalizm demokratik toplumcu öze sahip, sürekli devrimcilik ilkesine dayalı bir çağdaşlaşma ideolojisidir. Kemalizm geleceğin öncülüğüdür. Türkiye bugün çok zor bir dönemden geçmektedir. Çıkış yolunun ilkeleri bellidir. O ilkeleri paylaşanların demokratik birlikteliği, yozlaşmış yapıların yıkılmasına, devletin ve toplumun
yeniden sağlığına kavuşmasına yetecektir. Gün, karanlığa karşı güçlerin örgütlenmesi
ve dayanışması günüdür. Ülkenin içinde bulunduğu ortamdan endişe duyan herkesin, konumu ne olursa olsun, mutlaka yapabileceği bir şey vardır.”

Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki:

“Siyaset biliminin bize öğrettiği bir gerçek var : Kendi kendilerini yönetemeyenler, kendilerini başkalarının yönetmesine davetiye çıkarırlar.”

Ahmet Taner Kışlalı, bizim için düşünceleriyle yaşamaya devam ediyor. Işıklar içinde yatsın.

======================================

Dostlar,

Acılı bir gün daha.. Aradan 16 yıl geçti ama acısı yüreğimizin derinliklerinde hükmünü yürütmekte hala.. Çooook yakın dostumuz, ağabeyimiz, dava arkadaşımızdı..
Bütün kitaplarını okumuş, ADD Edirne Şubesş Başkanı iken kendisini Edirne’ye knferanslara, TV programlarına davet etmiş, İzmir’de, Antalya’da, Ankara’da ADD etkinliklerinde birlikte olmuştuk.. Kızı Dolunay ve o tarihte damadı Sıtkı Uluç Belçika’da (2004) verdiğimiz konferanslarımıza destek olmuşlardı.

Bu yazının yazarı ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi Sn. Gümgör Berk de Fethiye ADD’den kadim dostumuzdur. Kendilerinin özverili ve çok başarılı ADD Fethiye Şubesi Başkanlığı’ndan birçok çağrı almış ve Fethiye TV konuşmalarımızla birlikte aşağıdaki konferanslarıı vermiştik..

  1. Kuşatılan Türkiye (Görsel Konf.) Fethiye ADD, 27.01.02
  2. Binyıl Başında Tarihsel Bir Muhasebe Fethiye TV (Kanal F) 27.01.02
  3. Türkiye’nin Güncel Sorunları ve Atatürkçü Düşünce Fethiye, Lise Öğrencilerine,  29.01.03
  4. Türkiye’nin Güncel Sorunları ve Atatürkçü Düşünce Fethiye, İlköğr. ve Lise Öğrenc. 29.01.03
  5. Aydın Cinayetleri : Türkiye Nereye Savruluyor ? Fethiye / Muğla ADD 29.01.03
  6. Türkiye’yi Kuşatan Sorunlar : Bir Ufuk Turu. Fethiye TV (FRT) 29.01.03
  7. Emperyalizmin Kuşatmasındaki Türkiye Ne Yapmalı? Fethiye TV (FRT) 16.01.05
  8. KüreselleşTİRme ve AB Serüveni Türkiye’yi Nereye Sürüklüyor? Fethiye ADD 16.01.05

Çok değerli Güngör Berk dostumuz şimdilerde ADD Bilim Danışma Kurulu üyesi..

Sayın Berk’in yukarıdaki yazısının içeriğine tümüyle katılıyor ve 16 yıl önce bu gün ölümsüzlüğe uğurladığımız Ahmet Taner KIŞLALI önderimizi özlem ve şükranla,
saygı ile selamlıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
21 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Soner Yalçın : Amerikan Mandası


Amerikan Mandası

Soner Yalçın

25 Aralık 2014, SÖZCÜ

Yıl; 1972…

Haki Karer, 1950 Ordu Ulubey doğumluydu. A.Ü. Fen Fakültesi öğrencisiydi ve
Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının kurduğu THKO’nun sempatizanıydı. (18 Mayıs 1977’de “Sterka Sor” (Beş Parçacılar) denen Kürt grup tarafından Gaziantep’te öldürüldü.)
Kemal Pir, 1952 Gümüşhane Güzeloluk Köyü doğumluydu. A.Ü. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi öğrencisiydi ve Mahir Çayan ile arkadaşlarının kurduğu THKP-C’nin sempatizanıydı. (Diyarbakır Cezaevi’ndeki ölüm orucu sonucu 7 Eylül 1982’de öldü.)
Her ikisi de Ankara Emek Mahallesi’ndeki bir evin bodrum katındaki öğrenci evinde kalıyordu.
Yıl sonuna doğru evin misafirleri arasına Abdullah Öcalan da katıldı.
Cemil Bayık, Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde Kemal Pir’in okul arkadaşıydı;
Emek Mahallesi’ndeki bu bodrum katında
Öcalan’la tanıştı.
Ankara’daki grup zamanla büyüdü; bugün PKK yöneticilerinden Kayseri Sarızlı Rıza Altun, Adana Tufanbeyli Duran Kalkan, Tuncelili Ali Haydar Kaytan vs. bu ekip içindeydi.
Hepsi solcuydu…
Hepsi sosyalistti…
Mazlum halkların kurtuluşunun; Türk ve Kürt kardeşliğinin emperyalizme karşı vereceği mücadeleyle olacağına inanıyorlardı.
Bu nedenle… Lice’ye 20 km uzaklıktaki Fis Köyü’nde 26 Kasım 1978’de PKK kurulurken, adının “Komünist Parti” olup olmayacağı tartışıldı. Öcalan, Vietnam İşçi Partisi etkisiyle mutlaka “işçi” adının olması gerektiğini söyledi.
İçlerinde Kürtçe bilen azdı; Ferhat Kurtay’a önerilen isimlerin Kürtçe nasıl olabileceği görevi verildi. “Partiya Karkeren Kurdistan” (PKK) yani “Kürdistan İşçi Partisi” adı benimsendi. Bayrağı, kızıl yıldız içindeki orak çekiç’ti.
Bu 1’inci kongrede; Öcalan başkan, Cemal Bayık başkan yardımcısı seçildi.

Ömer Öcalan
Cemil Bayık…

1955 Elazığ Keban / Aşağı Çakmak Köyü doğumluydu.
Babası Elazığ Askeri Bakım Onarım Fabrikası’nda işçiydi.
Ortaokul, lise yıllarında dindar biriydi; oruç tutup, namaz kılıyordu.
(Kardeşi Hasan halen Elazığ’da Kur’an Kursu hocalığı yapıyor.)
Akçadağ Öğretmen Okulu ve ardından Dil, ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde
sosyalist oldu. 
Her daim Öcalan’ın sağ kolu oldu.
Cemil Bayık…
Öcalan’ın Kesire Yıldırım ile evlenmesine karşı çıkan;
12 Eylül askeri darbesini öngörüp Öcalan’ın yurt dışına çıkması gerektiğini söyleyen;
Ve Suruç’taki bir kaçakçıdan PKK’ya ilk kalaşnikofu alan isimdi…
Bir gün…
Öcalan baba ocağı Ömerli Köyü’ne Cemil Bayık ile geldi.
Annesi Üveyş Öcalan tavuk kesip suyuyla pilav yaptı.
Yemekte Öcalan ile Bayık Kürt meselesi üzerine konuşurken babası Ömer Öcalan
söze girdi:“Solculuğu bırakmış, Kürtçülüğe başlamışsınız; beni dinleyin, siz solculuğa devam edin, Kürtçülüğün altından kalkamazsınız.”
Hangi Öcalan haklı çıktı; baba mı, oğul mu?
Ömer Öcalan’ın sözleri üzerinden yıllar geçti.
1989’da Berlin Duvarı yıkıldı.
Sovyetler Birliği dağıldı. (AS: 1991) Soğuk Savaş bitti.
PKK; ideolojisini, bayrağını, adını değiştirdi.
Yeni Dünya Düzeni’ne uyumlu hale geldi.
“Emperyalizm” sözünü artık ağzına almıyordu.
Yeni müttefikleri: ABD, İsrail ve AB idi.
Bugün… Cemil Bayık KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı.
Önceki gün şöyle dedi:
“- Uluslararası bir sorun uluslararası güçler olmadan çözümlenebilir mi?
– Hem dünyada globalizm olacak, hem Kürt sorunu uluslararası bir sorun olacak;
NATO, Avrupa Birliği 
ile ilişki içinde olmayacak; Türkiye, Kürt sorununu yalnızca Kürtlerle çözecek; bu mümkün müdür?
– Türkiye sorunu çözme amacı taşıyorsa, bunun uluslararası güçler olmadan çözülemeyeceğini bilmesi gerekiyor. Bu güçler çözümde yer almadan çözüm gelişemez.
– Amerika’nın üçüncü taraf olabileceğini söyledik. Amerika’yı Kürdistan dışında Ortadoğu’nun dışında düşünmek mümkün değildir. Bugün Ortadoğu dünyanın bel kemiğidir…”
Görünen…
Neoliberal söylemleri benimseyen PKK kadrolarının “Amerikan Mandası”nı kabul ettikleri!
Nereden nereye savruldular?..
Ne demişti Ömer Öcalan: “Altından kalkamazsınız!”

Türkler kardeşimiz

Solculuk mu dediniz?
Sosyalizm mi dediniz?
Kostas, Nikos, Aleksandros, Thomas, Apostolis, Pashalis, Antonis, Theodoros, Thanasis, Stathis, Stelios, Orestis, Ektoras, Andreas, Dimitris, Vagelis, Angelos, Petros, Manolis, Spiros, Pavlos, Fanis,Hristos, Haris…
117 kişiydiler.
Hepsi Yunanlı idi.
Hepsi sosyalistti.
Anadolu’nun Yunan ordusu tarafından işgaline karşı çıktılar.
“Anadolu’nun işgali bir emperyalist oyundur. Britanya, mazlumların kanıyla yeni sınırlar çiziyor. Biz, mazlum Anadolu halkını öldüremeyiz, onlar kardeşlerimizdir” dediler.
“Yaşasın barış, yaşasın kardeşlik” diye haykırdılar.
Zalimlere karşı çıkan bütün mazlumların sembolü Mustafa Kemallere karşı savaşmayacaklarını imzaladıkları bildiriyle açıkladılar.
Ve:
Bir gecede…
Hepsi idam edildi…
Yıl, 1921 idi…
Ocak ayının ilk günü, İzmir’deki İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’nın merkezi Balçıklıova’da (Balçova), -İnciraltı Sahili’nde- kurşuna dizildiler.
Hayat ne şaşırtıcı:
Cemil Bayık’ın NATO’yu, AB’yi, ABD’yi göreve çağıran “mandacı” demecini okurken gözüm masamın üzerindeki, Şair Tuğrul Keskin’in Yunanlı komünistleri yazdığı “Zito i Epanastasis” kitabını takıldı. Haki Karer, Kemal Pir yaşasaydı ne derdi Cemil Bayık’a?
Öyle ya…
Cemil Bayık sosyalist ise…
Emperyalizme karşı çıkan 117 Yunanlı ne?
Cemil Bayık solcu ise…
Mustafa Kemal’den esinlenerek “Kemal” kod adını alarak,
Yunanistan’da emperyalizme karşı savaşan Mihri Belli ne?
Ömer Öcalan haklıydı; emperyalizme davetleri gösteriyor ki, altından kalkamadılar!

(http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/amerikan-mandasi-689788/, 25.12.14, SÖZCÜ)

=========================================

Dostlar,

Biz de hep yazdık :

*****

Soru 1       : 

Emperyalizmle işbirliği yaparak özgürlük savaşımı verilebilir mi?
Emperyalizmin insanlık tarihinde hangi ulusu / etnisiteyi özgürleştirdiğini gördünüz??

Soru 2       :

Emperyalizmle işbirliği içinde, yüzlerce – binlerce yıldır birlikte yaşadığınız
kadim Anadolu halkı Türk kardeşlerinize silah çekmeyi ahlaki buluyor musunuz?

*****

Çare emperyalizmle silahlı işbirliğini terkederek insanca – kardeşçe konuşmak ve
birlikte kardeş – kardeş yaşamanın yollarını geliştirmektir.

Demokrasimizin standartlarını, ULUS DEVLETİ DAĞITMAYACAK ölçüde
en üst düzeye başkalarını içişlerimize karıştırmadan “bizim” taşımamızdır.

Kürt kardeşlerimiz, kendilerini de kanlı bir serüvene sürükleyen Kürtçü,
militan, emperyalizmin taşeronluğunu yapan öncülerinden ve örgütlerinden yalıtmalıdır.
Kürt toprak ağalarının – uyuşturucu tacirlerinin neye hizmet ettiğini sorgulamalıdır

  • Çare ULUS DEVLETTEDİR..

Bu reçete Atatürk‘ün dayatması asla değil, 20. yy’da insanlığın bulabildiği en ideal çözümdür ve birlikte yaşayan halkların kendilerini bir “millet” olarak tanımlamasıdır.
Sosyolojik – tarihsel bir olgudur; ırkçı – kafatasçı asla ve kat’a değildir.

Dahası;

ULUS DEVLET; bölük pörçük, coğrafyası küçük, nüfusu görece az etnisistelerin / milliyetlerin emperyalizme lokma olmamalarının sigortası, güvencesidir.

En tipik örneği de ABD yani Amerika Birleşik Devletleri’dir!
Pek çok Avrupa ülkesi de benzer durumdadır.
ABD, yeryüzünün en büyük ve katı ulus devletidir.
50 farklı “millet” (etnisiteden de öte!) bir araya gelerek “Amerikan” milletini oluşturmuş ve Dünya hegemonu olmuşlardır.

Hiçbir Amerikan yurttaşı etnik kökeni ile takınıtılı değildir, kompleks içinde değildir.
Bizim etnistelerimizde kışkırtılan bu aşağılık kompleksinin nedeni, rasyoneli nedir??

Herkesin aklını başına alması ve ülkemizi kanlı bir iç savaşa sürükleyebilecek
bu hain emperyalist tuzaktan kaçınmak için deyim yerinde ise saçını başını yolması gerekir.

  • Sözde “Akil” lerin tüm sakilliklerden kaçınması dileğiyle..

En büyük ve ağır tarihsel – politik sorumluluğun AKP’de olduğunun altını
bir kez daha çiziyoruz.

Dolayısıyla AKP içindeki aklı selim yurtseverleri ateş sarmış olmalı..

(http://ahmetsaltik.net/2013/04/21/kurtculer-emeryalizmin-sevr-projesinin-taseronu-mu/)

RİFAT SERDAROĞLU : HESAPLAŞMA

RİFAT SERDAROĞLU

portresi3

HESAPLAŞMA

Dışişleri Bakanı Davut oğlu, AKP iktidarının beyni gibidir. O’nun bildiklerinin
kırkta birini Tayyip Bey bilmez. Davut oğlu, öylesine zekice planlar yapar ve uygulatır ki, Tayyip Bey “yeterli bilgi derinliği” olmadığı için bunlara inanır ve kendi planını uyguladığını zanneder.

Hâlbuki Dünya ve Türk tarihini inceleyenler ve devletlerarası ilişkileri bilenler
görüyorlar ki, Davut oğlu, gerçekleşmeyen senaryolar yazan bir “Hayal Taciridir.”

T.C. Dışişleri Bakanı, “Kurtlar Vadisi” dizisinin senaryosuna benzeyen konuşmasında üçayaklı bir restorasyona ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Diyarbakır’da söylediklerine tek-tek bakalım;

*İnsanoğlunun ve kendi insanlarımızın restorasyonu,
*Ekonomik restorasyon,
*Demokrasinin restorasyonu.

Davut oğlu, önce Türkiye Cumhuriyeti Tarihdaşlarını(Vatandaş yerine bunu kullanıyor!) restore edecek, sonra da tüm insanlığı restore edecek!
Bu balonu patlatacak kelime şudur; Nasıl?
Senin, Kadim Kültürün (Kadim Arapça bir kelimedir, başlangıcı olmayan, ezeli anlamındadır) nasıl olacak da, tüm insanlığı bir restorasyona razı edecek?
Herkes senin Kadim kültürün gibi düşünmek zorunda mı?
Restorasyon aracı olarak, dinlerarası diyalog safsatasında iddia edilen ve
Cemaatin de istediği “Tek Dünya Dini” ve “Tek Dünya Devleti” mi kullanılacak?

Davut oğlu, Ekonomik restorasyon olarak, Başbakan’ın kendilerine koyduğu hedefi söyledi.
Bugün, iktidar yalakası olmayan gerçek ekonomistler çok iyi biliyorlar ki,
Türkiye Ekonomisi, uluslararası tefecilerin elinde ve onların pompaladığı
“Sıcak Para” sayesinde ayakta duruyor görünmektedir. 11 yıl tek başına iktidarda olacaksın ve hala sıkılmadan Ekonomik restorasyondan bahsedeceksin!

Demokratik restorasyona gelince    ;

11 yılda demokrasimize restorasyon değil, operasyon yaptılar. Tıpkı organ nakli yapar gibi. Çağdaşlığı ve Özgür Düşünceyi söküp, Cemaatleri-Tarikatları demokrasiye eklemeye kalktılar. Her türlü Milliyetçiliği ayaklar altına aldılar.
Kuvvetler Ayrılığını-Yargıyı-TBMM’yi ayak bağı gördüler.

  • Kendilerinin ve ailelerinin çılgınca artan servetlerinin hesabını vermediler.

Hesap vermekten hep kaçtılar. Sadaka dolandırıcılarını adaletin elinden kaçırdılar.
Bunlar senin Kadim Kültüründe var mı idi?

Davut oğlu; “Edirne niye çıkmaz sokak olsun, ta Saraybosna’ya kadar niye açılmasın?” diyor!

Ne kadar dar bir görüş! Korkma yürü, al Mehteran’ı önüne, Viyana’dan gir Paris’ten çık. Paris ne ki, Londra’dan denize gir New York’tan çık.
Bin Kadim Kültürüne, New York’tan başla tüm dünyayı dolaş!…

Şimdi, Davut oğlu bunları niçin yapıyor, onu kısaca özetleyelim;

MS 70 yılında Roma Egemenliğine geçen Yahuda Devletinden arda kalan bir bölüm İsrail oğlu, İspanya’ya yerleşmişlerdi. Burada Yahudi Bilge Hahamlardan oluşan “Yetmişler Meclisi”nin yönetiminde 1492 yılına kadar bu ülkedeki her şeyi ile elde ettiler. Aynen bugünkü Amerika’da olduğu gibi, İspanya Sarayına ve Devlet Yönetimine
hâkim oldular.

İşte bu dönemde Yahova’nın krallığında Kudüs merkezli, Süleyman Tapınağının inşası ile Tevrat eksenli Nil’den Fırat’a kadar olan bölgede Yahudi Dünya Egemenliğini gerçekleştirme projesini hazırladılar ve adına Mesih Planı dediler.
Bu plan 3 bölümden oluşuyordu;

1)1492-1897 Avrupa Baharı Dönemi;

Yaklaşık 400 yıl süren bu dönemde Avrupa’da din asıl, medeniyet türev iken
durum tümüyle tersine çevrilmiş; medeniyet asıl, din türev haline getirilmiştir.

Katolik hâkimiyetini yıkmak üzere başlatılan Protestanlık ve Calvinizm hareketi,
Avrupa ve İngiltere’yi Püritenleştirdi.

İngiltere’den Amerika’ya kuruluşundan başlayarak geçen Püritenlik,
günümüzde Evanjelizm olarak Beyaz Saray’ın egemen dini oldu.

Reform ve Rönesans hareketleri olarak yürütülen dönüşüm nedeniyle başlayan
din savaşları sonunda “Avrupa Baharı”nda yalnızca Fransa’da 18 milyon insan öldü. 400 yıl süren bu sürecin sonunda, başta planlandığı gibi Yahudilik ve Hıristiyanlık, Müslümanlığa karşı tek yumruk halinde birleştirildi.

2) 1897-1948 İsrail Devletinin Kurulması;

Bu dönem, 1897 yılında İsviçre’nin Basel Kentinde, 1. Siyasal Siyonizm Kongresi‘nde “50 Yıl sonra İsrail Devletinin” kurulması kararının alındığı toplantıyla başlar ve 14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devletinin kurulmasıyla sonuçlanır. (Planlanandan birkaç aylık bir sapma ile kuruldu)

Bu dönemde Türklük ve Müslümanlık bitirilmek üzere hedefe oturtuldu.
İlk olarak Osmanlı İmparatorluğu sona erdirildi.

3) Yalta Konferansıyla Başlayan ve Arap Baharı ile Devam Eden, Büyük İsrail Projesi;

Yalta’da Roosevelt-Churchill-Stalin’i bir masa etrafında toplayanlar,
İngiltere’nin sömürgelerinden çekilirken yerine ABD’nin geçmesini kararlaştırdılar.
1990’a kadar sürecek “Soğuk Savaş” dönemi başlatıldı. Daha sonra süreç
Yeni Dünya Düzeni , Büyük Ortadoğu Projesi” ve “Arap Baharı adlarıyla sürdürülmektedir.

  • Varılmak istenen nokta, “Mesih Planında” kararlaştırılan
    Nil’den-Fırat’a yerleşecek olan “Büyük İsrail” devletidir.

Hedefe adım-adım gidilmektedir. Irak’ın Kuzeyi ile Suriye’nin Kuzeyi temizlenmiş,
sıra Türkiye’nin yıllar içinde “Özerklik-Federasyon” yoluyla bölünmesine ve
diğerlerine eklemlenmesine gelmiştir. Önce “Büyük Kürdistan Devleti” kurdurulacak
ve bölgede 2. İsrail olarak görev yapacaktır. “Eşbaşkanlık” görevi budur.

Davut oğlu, Eşbaşkan’ının emri ve Hazar Yahudileri ile yakınlığından dolayı
bu şekilde konuşmaktadır.

Dünya yeni bir uygarlık ve barış ihtiyacında iken, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun
neden bu uygulamalara maruz bırakıldığı Mesih Planı ile çok net anlaşılmaktadır.

Şalom Davut oğlu!

Not; Katkıları için Sayın Sedat Şenermen’e çok teşekkür ederim.

Sağlık ve başarı dileklerimle.
20 Mart 2013

RİFAT SERDAROĞLU
rifatserdaroglu@gmail.com
twitter.com/rifatserdaroglu
0 532 211 00 11

Eğitim Dinselleştirilemez !

Eğitim Dinselleştirilemez!

Emperyalistlerin ülkemiz üzerinde oynadıkları bu oyunların bozulabilmesi için tek çıkar yol; tarihsel süreç içinde uygulanarak doğruluğu kanıtlanmış olan “Kemalizme” sahip çıkmak, uygulamak ve ülkenin geleceği için öncelikle yeni nesle bu bilincin verilmesini sağlamaktır.

Raşit Por

Yeni eğitim yasasıyla, eğitim ve öğretimin dinileştirilmesinin önü açılmıştır. Görüldüğü kadarıyla cemaat, tarikatlar ve AKP; karşılıklı mücadele yerine kazanılmış konumlarını koruyarak uzlaşı içinde faaliyetlerine devam edecekler. Çünkü yakın gelecekte cemaat ve diğer tarikatların, devlet ve toplum içinde elde ettikleri konum ve etkinliklere ilave olarak, Türkiye Cumhuriyeti milli eğitim yapısı içine doğrudan girebilecekleri yeni bir ortam yaratılmıştır. Geçmişte sadece Kuran kursları ve kendi açtıkları özel eğitim kurumları ile toplum içinde yer alan cemaat ve tarikatlar, bundan sonra tüm eğitim kurumlarında dini ders vermek üzere yasal olarak yer alabileceklerdir. Çünkü bugünkü eğitim sistemi içinde görev yapan öğretmenler, pozitif bilimi öğretme nosyonu dışında kalan dini eğitimi veremeyecekleri için görev, öğretmen formasyonu olmayan din adamlarına kalacaktır.

Oysa; Batı uygarlık tarihi, toplumların gelecek nesillerinin yetiştirilmesinde, eğitimin dini baskılardan kurtarılması için verilmiş mücadelelerle doludur ve günümüzde bir uzlaşı yaratılmış ve din adamı yetiştirmenin dışında dini eğitim, temel ve genel eğitimin kapsamı dışına çıkartılmıştır.

Batı’nın, uygarlaşmanın bir sonucu olarak bizden çok önce elde ettiği bu durumu, Türkiye ancak büyük önder Mustafa Kemal’in girişimiyle 1920’lerde yakalamıştır. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte ve hatta kurtuluşun en önemli aşamalarından birisi olan Sakarya Savaşı sırasında bile sürdürülen, eğitimin ilkelerinin belirlenmesi çalışmaları, çağdaşlaşmanın en önemli bölümünü oluşturmasına rağmen, tek başına yeterli görülmemiş ve çağdaşlaşmanın bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi için toplumsal kalkınma ve aydınlanmayı sağlayacak eğitim, sanat ve kültür ile sanayileşme girişimleri, devlet politikası olarak benimsenip uygulanmıştır.

Bugüne nasıl geldik?

Atatürk’ün ölümünü takip eden dönemde İkinci Dünya Savaşı’nın galibi emperyalist ülkelerin baskıları sonucu dış politikamızda önemli değişiklikler olmuş ve “bağımsız ve tarafsız” politikalardan vazgeçilerek, Batı yanlısı politikalar, yine Batı ve özellikle ABD yönlendirmesiyle sürdürülmüştür.

Cumhuriyet döneminin eğitim ilkeleri aşama aşama terk edilmiş ve özellikle eğitim birliği yasasına rağmen dini eğitim, temel ve genel eğitim paralelinde sürdürülmüştür. Bu arada dünyaya örnek olarak gösterilebilecek niteliklere sahip olduğu Türkiye’de, yetiştirdiği kuşaklarla doğrulanmış olan Köy Enstitüleri uygulaması sonlandırılmıştır.

Özellikle 1980’lerden sonraki yakın dönemimizde farklı siyasi görüşlerdeki partilerin oluşturduğu koalisyon hükümetleri, dışarıya bağımlı, yönlendirilmiş politikaları tek bir parti gibi aynı çerçevede sürdürmeye devam etmiştir.

Yeni Dünya Düzeni adıyla sürdürülen bu politikalar sonucu, Cumhuriyeti kuran yönetim ve devamında bu yönetimin ilkelerine bağlı siyasi iktidarlar tarafından ülkenin sınırlı kaynakları kullanılmak suretiyle uzun zaman dilimleri içinde yaratılmış olan sanayi kompleksleri, özelleştirme adıyla söndürülmüştür. Ekonomik birer kıymet olan Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar uzanmış bu kuruluşların söndürülmesi, yerleşim bölgelerinin aydınlanmasının da en önemli aracını yok etmiştir.

Eğitim sisteminde dış baskılarla uygulamaya konulan ve aydınlanma yerine toplumu İslami bir rejime hazırlamaya yönelik bu girişimlerin paralelinde, zaten sınırlı olan Anadolu’ya yayılmış sanayi tesislerinin söndürülmesi, ülkemiz üzerinde oynanan, çok merkezli gibi görünen bu girişimlerin esasında tek merkezden iyi bir koordinasyonla yürütüldüğünü göstermektedir.

Sonuç olarak emperyalist ülkeler; yakın gelecekte kendi çıkarlarına hizmet edecek tamamen dış kaynaklara bağlı, siyasal İslamın tam etki alanına girmiş bir sömürge ülke yaratabilmek için önlerinde halen en büyük engel olarak gördükleri “Kemalizmi” yok etmek için eğitimi dinileştirme ile sanayisizleşmeyi ve bunların tamamlayıcısı olarak da Cumhuriyetin birinci öncelikle oluşturmaya çalıştığı “ulusal bilinci” yok etmeye yönelik, toplumu yanlı bilgilerle yönlendirecek medyayı bir arada kontrol ederek yürütmeye çalışmaktadırlar. Graham Fuller “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabında açıkça Kemalizmin terk edilerek ılımlı İslama yönelinmesini önerebilmektedir. Aynı şekilde 2003 yılında AB ilerleme raporunda Ooslander, Kemalizmin yok edilmesini, mevcut anayasadan çıkartılmasını ve yeni bir anayasa yapılmasını açıkça ifade etmektedir.

AKP iktidarıyla hız kazanan bu girişimlerin ve özellikle eğitim alanında başlatılan eğitim ve öğretimi dinileştirme girişimlerinin kısmen de olsa başarıya ulaşması halinde; halen toplumun çoğunluğu tarafından benimsenmiş olan laik eğitim sürdürülürken, aynı yer ve zamanda dini eğitim yapılması birbirine karşıt iki kuşak yetiştirilmesine neden olacaktır. Siyasetin en yetkili ağzından ifade edilen “dindar ve kindar” gençliğin giderek artması ve güçlenmesi, çocuk yaşlardan başlayarak gençlik arasında bir çatışma ortamı doğuracak, toplumsal olaylar artacak ve ülkemiz emperyalistlerin hedeflediği şekilde bölünme sürecine girecektir.

Emperyalistlerin ülkemiz üzerinde oynadıkları bu oyunların bozulabilmesi için tek çıkar yol; tarihsel süreç içinde uygulanarak doğruluğu kanıtlanmış olan “Kemalizme” sahip çıkmak, uygulamak ve ülkenin geleceği için öncelikle yeni nesle bu bilincin verilmesini sağlamaktır.

Ülkenin geleceği için eğitimin dinileştirilmesine ve memleketimizin giderek bir İslami cumhuriyete dönüştürülmesine hayır!

(Cumhuriyet 11.10.2012)