ÇARPITMA

ÇARPITMA

Ankara Haberleri - Tarihi Ulus Projesi'ne SHP sert tepki verdi ...

Dr. Uğur CİLASUN
ucilasun@gmail.com

Son yıllarda Türkçemiz yeni bir deyiş kazandı.”Sözlerim çarpıtıldı” lafı, her türlü gafın, ağızdan kaçıveren itirafların ve hatta küfürlerin mazereti haline geldi.
TDK Sözlüğü bu ifade için, “gerçek anlamından saptırmak” diyor. Bunun en güzel örneği,hemen herkesin bildiği şu fıkrada görülebilir:
“Papa Newyork’u ziyaret ediyormuş. Uçaktan indiği sırada, kendisini karşılayan gazetecilerden biri sormuş: “Papa Hazretleri, Newyork’taki genelevler hakkında ne düşünüyorsunuz?”. Papa ironik bir yanıt vermiş: “Newyork’ta genelev mi var?” Ertesi gün tüm gazetelerin manşeti şöyleymiş: “Papa uçaktan iner inmez, “Newyork’ta genelev var mı” diye sordu.”
Bizim siyasilerimizin “çarpıtıldı” dedikleri lafları hiç bu örneğe uymuyor. Hemen aklıma geliveren birkaçını size anımsatayım.
AKP Milletvekili, güreşçi Hamza Bey‘in Vakıfbank yönetimine atanmasını eleştirenlere “vatan hainleri” diyor. İtirazlar yükselince, “sözlerim çarpıtıldı. Ben O’nun şampiyonluklarını kastetmiştim” diyor. Siz de inanıyorsunuz(!).
Önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Bey, “Karar” gazetesine konuşuyor. Bir soru üzerine “Gezi olayları ile gurur duyuyorum” diyor. Bunu okuyan İçişleri Bakanı çok  kızıyor. Abdullah Bey-sanırım- korkuyor. “Sözlerim çarpıtıldı” diyor. Sözler gazete sayfasında duruyor. Neresinin çarpıtıldığını kimse anlamıyor.
En son, yeni doğum yapan kızı ile ilgili olarak, sanal medyada yapılan iğrenç bir hakarete haklı olarak çok öfkelenen Reis Bey konuşuyor:
  • “Niçin youtube, niçin twitter, niçin netflix, niçin şu bu gibi sosyal mecralara niçin karşı olduğumuzu anlıyor musunuz? Bu mecraların bir düzene sokulması şarttır. Bu millete, bu ülkeye bu tür mecralar yakışmıyor. Biz bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kapatılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz.” diyor.
Birkaç gün önce Üniversite öğrencileri ile konuşurken, “sosyal medyada 16 milyon takipçisi ile en çok izlenen kişiyim” diyerek övündüğünü unutuyor. Bu “kısıtlama” ve “tümüyle yasaklama” büyük bir çoğunluğu tedirgin ediyor. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Bey, “Cumhurbaşkanımızın konuşması çarpıtıldı. Onun sosyal medyayı yasaklama niyeti yok” diyor. Sözlerinin neresinin, nasıl çarpıtıldığını anlamayı, halkımızın ferasetine bırakıyor.
Şimdi AKP yöneticilerini  hemen hepsinden yaşça büyük bir ağabeyleri olarak uyarıyorum:
Bu “çarpıtıldı” mazeretini artık kullanmayın; çok ayıp oluyor.
Ne demek istediğinizi açıkça söyleyin Sonra kıvırıp durmayın.
Sevgili mütahitiniz Mehmet Bey’i örnek alın. Adam,
* “Bu milletin a…a koyacağım” dedi.

Kıyamet koptu.Mehmet Bey hiç kıvırmadı. “Sözlerim çarpıtıldı” demedi.

Aslanlar gibi, koydukça koymaya devam ediyor.

“ANLAŞMA” VE “DİZ ÇÖKME”

“ANLAŞMA” ve “DİZ ÇÖKME”

Dr. Uğur CİLASUN
ucilasun@gmail.com
YURT Gazetesi, 9.9.19
Önceki hafta, Tayyip Bey ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Bey açıkladılar:
Amerikalılar ile Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturulması için anlaştık.” dediler. Bu amaçla bir Amerikan askeri heyetinin Şanlıurfa’ya geldiğini, bizim askerlerimizle ve diplomatlarımızla görüşmeler yaptıklarını söylediler.
İnandık.
“Andlaşma andlaşmadır” diye düşündük.
Andlaşmaların ille yazılı olması koşulu yoktur. İki tarafın söz keserek el sıkışması da, mutlaka uyulması gereken bir “onur konusu” oluşturur. (AS: pacta sund servanda!)
Söze dayalı andlaşmaların bilinen tarihi, kapitalizmin başlangıç yıllarına, ticaret burjuvazisinin gelişmeye başladığı “merkantilizm” dönemine dayanıyor. Buna ilişkin bir anekdot aktarayım :
O dönemin Fransa’sında, Krallardan Louis’lerin bilmem kaçıncısı halka yeni vergiler koymayacağına ilişkin açıklama yapıp, söz veriyor. Ama bir süre sonra, tıpkı bizim şimdiki yöneticilerimizin yaptığı gibi, vergileri insafsızca artırıyor. Bakanları kendisini eleştiriyorlar:
“Kral Hazretleri, halka vergileri artırmayacağınıza ilişkin söz vermiştiniz..”

diyorlar. Louise,

Ne yapalım…” diyor, “…Ben tüccar mıyım ki sözümde durayım !
4 Eylül 2019 günü Tayyip Bey konuştu:
Güvenli bölgenin yalnız adı kaldı.” dedi.
Hani ABD ile anlaşmışlardı? Bundan önce de “F-35 savaş uçakları için ABD ile anlaştık; hatta parasını da peşin ödedik.” dedi Tayyip Bey ve damadı. Hani ne oldu? Ne uçak var ortada ne de para.
İşte bir devleti yönetemezsen böyle olur. Sen “anlaştım” zannedersin ama aslında büyük devletler seni “dizlerinin üstüne çökertmişlerdir.
Osmanlının son yüzyılı hep böyle “diz çökmekle” geçti.Mondros‘ta böyle oldu; Sevr‘de böyle oldu.
Türkiye’yi diz çöktüğü yerden Mustafa Kemal ve arkadaşlarını başlattığı mucizevi direniş ayağa kaldırdı.
Şimdi, bu AKP iktidarı 17 yıldır ülkemizi, emperyalizmin çizmeleri önünde “diz çökmüş” duuma getirdi.
  • Zaman “kıyam” zamanıdır.
  • Türkiye dirilmek, ayağa kalkmak, bu aşağılanmaktan kurtulmak zorundadır.
Bunun ilk koşulu da bizi bu duruma düşüren iktidarı demokrasi içinde  tarihe gömmektir.

Ne demişti Büyük Önder:

  • “Muhtaç olduğun kudret. damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

“EXİTUS  ACTA PROBACT”

“EXİTUS  ACTA PROBACT”

Dr. Uğur CİLASUN
ucilasunqgmail.com
YURT Gazetesi, 3.6.19

Bu Latince deyişin Türkçedeki karşılığı tamı tamına, “Amaca giden her yol mubahtır” şeklindedir.
Lafın böyle Latince kullanılması, sözü edenin ne kadar entelektüel(!) olduğunu vurgulamakla birlikte, kavramın ne denli “eski” olduğunu da gösterir.
Bu anlayışı insanlığın gözüne en çok sokan, İtalyan siyasetçi ve yazarı Nikolo Makyavelli olmuştur. Makyavelli, 1462-1521 yılları arasında yaşamış, kapitalizmin ve onun çocuğu burjuvazinin doğumuna tanıklık etmiş bir yazardır.
Makyavelli’nin -benim bildiğim- tek eseri, devlet yönetimi üzerine düşüncelerini kaleme aldığı; hemen herkesin adını duyduğu ama (ben dahil) neredeyse kimsenin okumadığı “Prens”  adlı kitabıdır.
Benim kısa ansiklopedik alıntılardan anladığım kadarı ile bu eser,  Makyavelli’nin yeni doğmakta olan burjuva sınıfına ilerde elde edeceği yönetimlerde nasıl davranması gerektiğine ilişkin yazdığı bir rehber niteliğindedir. Burada dile getirilenler, burjuvazinin bu güne değin de aktarılmış yönetim ve ahlak anlayışının ilk ve en açık biçimde açıklanmış şeklidir. Bunu şuradan çıkarıyorum:
Makyavelli kitabında demiş ki:
  • “Devleti yönetenler için her şey mubahtır. Zira bütün büyük işleri sözünde durmayanlar, yalancılar, arkadan vurucular, acıma duymayanlar başarmışlardır.”
Bu sözler ilk bakışta ahlaksız yöneticileri tanımlama gibi görünse de, dikkat edildiğinde onlara büyük bir övgü taşıdığı anlaşılmaktadır.
Makyavelli bizim gibi saf “yönetilenleri” bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Ya ahlaksızlığı ve yapılacak “büyük işleri” tercih edeceksiniz ya da “erdemi” ama “küçük işleri”.
21. Yüzyıl Türkiye’sinde kitlelerin neyi tercih ettiği ortadadır.
– “Çalıyorlar ama çalışıyorlar”;
– “Milletin a..na koyuyorlar ama köprü yapıyorlar”
gibi söylemler bunu net bir şekilde gösteriyor.
İstanbul’da yenilenecek Belediye Başkanlığı seçimleri, başlıktaki Latince özdeyişi her gün yeniden anımsatır oldu.
Genç bir siyasetçinin emeği ile kazandığı seçimleri, günümüzün Makyavelistleri tanımadılar. Kimin ve nasıl yaptığı, “faili meçhul” bir eylemi, oyların çalınmasını” gerekçe göstererek halkın oylarını “geçersiz” saydılar.
Şimdi de seçimin galibi Ekrem Bey’i karalamak için her şeyi yapıyorlar. Sözlerini 21, yüzyılın olanakları ile kesip biçiyor, söylemediği şeyleri söylemiş, yapmadığı şeyleri yapmış gibi gösteriyorlar.
Ama bunu da doğru dürüst beceremiyorlar. sahtekarlıkları, yalancılıkları hemen ortaya çıkıyor.
Makyavelli’yi bile utandırıyorlar.

ESHAB-I  KEHF

 ESHAB-I  KEHF

Dr. Uğur Cilasun
ucilasun@gmail.com

Burası “Anadolu”dur. Burada, şairin dediği gibi, “Havva Ana, dünkü çocuk sayılır”. Efsaneler burada doğar, burada yaşar.

İlkokul öğrencisiydim. Nereden duyduysam bir şey anlamadım; Geldim babama sordum: “Baba Eshab-ı Keyf ne demek?” dedim. Babam güldü, “Eshab Arapça’da sahip kelimesinin çoğuludur” dedi. Keyf de bir şeylerden zevk almak anlamına gelir. Yani “eshab-ı keyf” “eğlence düşkünleri anlamına gelir ama anladığım kadarı ile sen bana “eshab-kehf”i soruyorsun” dedi, anlattı.

Çağlar öncesi, Anadolu’da çok tanrılı dinlere inanan yöneticiler egemenken, tek tanrıya inananlara eziyetler ediliyormuş. Bu eziyetlerden yılan yedi genç, köpekleri “kıtmir” ile birlikte, Tarsus yakınlarında bir mağaraya sığınmışlar, Arapça’da mağaraya “kehf” denir. Burada uyuya kalmışlar.Bu  nedenle bunlara “eshab- ı kehf”, yani “mağara sakinleri” denir. Daha yaygın isimleri ise “yedi uyuyanlardır”. Bu gençler o mağarada tam 300 yıl uyumuşlar.”

Gözlerim fal taşı gibi oldu. “300 yıl uyumak nasıl olur yaa? diye düşündüm. Babam devam etti: “Gençler uyanınca çok acıktıklarını fark etmişler. Aralarından birini dışarıya ekmek almaya göndermişler. Delikanlı fırıncıya ekmek almak için elindeki parayı uzatmış ama fırıncı 300 yıl önceki parayı tanıyamamış. Çevredeki esnafla birlikte delikanlıyı sorgulamışlar. Sonra hep birlikte o mağaraya gitmişler. Bir de ne görsünler; mağarada o delikanlılar ve köpekleri yok ama içinde yedi tane yavrunun olduğu bir kuş yuvası var”.

Bu mitolojik öykü, Anadolu’nun yüzlerce efsanesinden biridir. “Yedi uyuyanlar” ın öyküsü yüzlerce yıldır anlatılıp duruyor. Kutsal kitaplarda okunuyor

Şimdi, 2019 yılının Mayıs ayında, “7 uyuyanlar” efsanesine bir de “7 uyutanlar” öyküsü eklendi.

Efendim, memleketin birinde yönetici seçimleri varmış. Büyük bir kentte seçimler sonucu genç bir adam yönetici olarak seçilmiş. Ancak ülkedeki iktidar sahipleri, kendilerinden olmayan bu genç adamın seçilmesine çok bozulmuşlar ve itirazda bulunmuşlar. Ancak itiraz için ne denli düşünseler, ne denli araştırsalar da geçerli bir gerekçe bulamamışlar. Biri “Bu seçimlerde hiçbir şey olmamışsa bile bir şeyler oldu” diye, akla ziyan bir gerekçe bulmuş. Başka biri “insanların soyadına bakıp sandık başında yüzüne bakıp iktidar yanlısı olduğunu anladıkları kişilere oy pusulası vermediler ya da öncesinde listeden sildiler” falan demiş. Halk bu gerekçelere gülüp eğlenirken, “baş yönetici“, seçimleri gerçekleştiren kurula buyruğunu vermiş;

  • Bu seçimler iptal oluna!

Kurul toplanmış. Oraya yedekten sokulan “7 uyutan” hiç konuşmamışlar. Kafaları yerde, ciddi yargıçların görüşlerini dinlemiş, sonra ellerini kaldırıp “Baş yöneticinin” buyruğunu yerine getirmiş, seçimleri iptal etmişler.
****
Burası Anadolu’dur. Burada hiçbir şey unutulmaz. Dilden dile dolaşır.
Nasıl “yedi uyuyanlar” unutulmamışsa, “yedi uyutanlar” da asla unutulmayacaktır.

Torunlarının torunları dedelerinin öyküsünü, tıpkı kendileri gibi, başları yerde, susarak dinleyeceklerdir.

İNTİHAR

İNTİHAR

Dr. Uğur CİLASUN
ucilasun@gmail.com
YURT Gazeresi, 13.5.19

Hacettepe’deki öğrencilik yıllarımızda bize, kalın, yeşil klasörler içinde, üçüncü hamur kağıtlara yazılı ders notları verirlerdi. O yıllarda  hepsi de çok genç olan hocalarımızın, en yeni bilgilerle kaleme aldıkları çok değerli notlardı onlar.

Psikiyatri sınavına çalıştığım bir gün masamda, büyük hekim, sevgili hocamız Prof. Dr. Orhan Öztürk‘ün yazdığı, “İntihar” başlıklı teksiri okuyordum.
Orhan Bey, intihar olaylarının bir bölümünün ani, kişinin kendine yönelik kızgınlık ve yok etme duygularından kaynaklanmakla birlikte, büyük bölümünün kişide yavaş yavaş gelişen, kendine yönelik çaresizlik, yetersizlik, kendi varlığına tahammül edememe, kendisini değersiz görme duyguları sonucu ortaya çıkan derin elem ve umutsuzluk sonucu gerçekleştiğini anlatıyordu. Hocamız bu durumu öylesine hissederek ve öyle canlandırarak anlatıyordu ki, ben göz yaşlarımın aktığını teksirim ıslanınca fark ettim. O günden beri intihar olayları beni çaresizce duygulandırır.
****
Sözü buradan toplumumuzun yaşamına getireceğim.
Doğrusu bu kadarını hiç tahmin edememiştim. 31 Mart seçimlerinden sonra, AKP genel Başkanı Tayyip Bey‘in, önceki Anayasa referandumunda ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de İstanbul’da muhalefet oylarının gerisinde kaldığını da göz önüne alarak, acı bir burukluk içinde olsa bile  durumu kabulleneceğini düşünmüştüm. Hele yardımcısının seçim sonuçlarına ilişkin en önemli argümanının “bu seçimlerde hiçbir şey olmasa bile mutlaka bir şeyler oldu” gibi derin(!) bir analiz olduğunu görünce bu düşüncem pekişmişti. Ardından Tayyip Bey, “Türkiye İttifakı” söylemini ortaya attı. Ben bunun  da gerçek bir toplumsal barış çağrısı olarak ele alınabileceğini düşündüm.
Gerçi büyük şehirlerin, özellikle de İstanbul’un, AKP-MHP koalisyonu için ne denli önem taşıdığını,
* bu iktidarı 17 yıldır ayakta tutan “hırsızlık ve yağma” düzeninin en büyük “arpalığının”
orası olduğunu görüyor, bundan kolayına vazgeçemeyeceklerini hissediyordum ama gene de bu kadar banal, bu kadar kaba, bu kadar haksız, bu kadar vahşi bir saldırganlıkla İstanbul’a saldırabileceklerini kestirememiştim.

Ancak en sonunda Tayyip Bey, “Yüksek Seçim Kurulu seçimleri iptal ederek kendini aklamalı” deyince ayaklarım suya erdi. “Emir demiri kesecekti”. Nitekim öyle oldu. YSK, yalnızca İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etti.
AKP siyaseten “intihara” karar verdi!
Büyük şehirlerde seçim yenilgisinin egosuna yaptığı ağır darbeyi kaldıramadı,kendini yok etmeye karar verdi.
23 Haziranda yenilenecek seçimlerin sonucu ne olursa olsun, Tayyip Bey ve O’nun omuzlarında yükselen AKP bir daha iç huzura, sükunete, dengeye, ömrünü uzatacak akıl ve metanete  asla kavuşamayacaktır.
Kişisel intiharlara, bir hekim olarak çok üzülen ben, böyle siyasal bir intihara zerre kadar üzülürsem namerdim.
“Her şerde bir hayır vardır” özdeyişi, diyalektik bir gerçekliktir.
Bu şerden de güzellikler doğacaktır.