Hane halkları açlık ve yoksulluk sınırı

Hane halkları açlık ve yoksulluk sınırı

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 29.5.19

 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır…)

Türkiye, krizin temel göstergelerine (ve 23 Haziran İstanbul seçimine) odaklanmış iken, Türk-İş’in Mayıs 2019 Açlık ve Yoksulluk Sınırı İstatistikleri yayımlandı. Türk- İş Araştırma Dairesi’nin Mayıs 2019 dönemi bulgularına göre;

• 4 kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda gideri 2.123.93 TL’ye yükseldi.
• Söz konusu gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt) ulaşım, eğitim, sağlık vb. gereksinimler için yapılması zorunlu öbür aylık harcamaların toplam tutarı ise 6.918.33 TL’ye ulaşmış durumda.
Türk-İş Araştırma Dairesi ilk rakamı açlık sınırı, ikincisini ise yoksulluk sınırı olarak niteliyor ve söz konusu istatistikleri otuz iki yıldan bu yana aralıksız olarak kamuoyu ile paylaşıyor.

  • Türk-İş Araştırma Dairesi’nin bulguları Türkiye’de sürmekte olan gelir eşitsizliğini ve buna bağlı olarak yoksulluğun ulaştığı düzeyi belgelemesi açısından çarpıcıdır.

Türk-İş’in bulgularını Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçları ile birlikte yorumladığımızda karşımıza yoksulluk tuzağına sıkışmış çarpık bir ekonomik yapı biçiminde dökülüvermektedir.
TÜİK, hane halkları bazında kullanılabilir gelirin dağılımını “Gelir ve Yaşam Koşulları” araştırmasına bağlı olarak 2006’dan bu yana izlemekte. Aşağıdaki tabloda TÜİK’in 2006’daki ilk hesaplamaları ile yayımlamış olduğu en son veri yılı olan 2017 dönemine ait bulgular özetlenmekte.

[Haber görseli]

TÜİK’e göre 2017’de Türkiye’de toplam 23 milyon 96 bin hanehalkı bulunmakta olup, bunların yıllık gelir ortalaması 46.131 liradır. Tablonun satırlarına soldan sağa doğru gidildikçe hane halklarının en yoksul %10’luk kesiminden başlayarak birikimli olarak ortalama gelirleri sergilenmektedir. Örneğin 2017 yılında en yoksul % 10’luk gelire sahip hane halklarının yıllık ortalama geliri 15.584 TL’dir. Bu rakam ayda 1.298.6 TL’lik bir gelir anlamına gelmektedir. Türk-İş’in “dört kişilik hanehalkı” harcama kestirimine görece kaba bir karşılaştırma yapıldığında, söz konusu rakamın açlık sınırının yarısına ancak ulaşabildiği görülecektir!

Bu karşılaştırmayı başka gelir dilimleri üzerine sürdürdüğümüzde, TÜİK’in resmi rakamlarına göre, hane halklarının neredeyse yarısının aylık gelirlerinin Türk-İş tarafından belirlenen açlık sınırına ancak ulaşabildiği; yoksulluk sınırının ise çok çok uzağında kaldığı görülecektir.

Resmi veriler Türkiye’de açlık ve yoksulluk sınırının,
hane halklarının yarısına yakını için ciddi bir tehdit olduğunu belgelemektedir.

2017’nin en güncel verileri, 2006 ile karşılaştırıldığında da, 2006’dan bu yana bu eğilimin kararlılıkla sürmekte olduğu görülmektedir.

Nitekim Türk-İş Araştırma Dairesi uzmanları bu saptamalara dayanarak

  • “Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) kuruluşunun yüz yıla ulaştığı günümüzde, insan onuruna yaraşır bir yaşamı sürdürebilme olanağı çoğu ücretli çalışan için olanaklı olmadı. İşçinin kendisi ve ailesi için yetecek bir ücreti elde etmesi, uygulanan ekonomik ve sosyal politikalarla sağlanamadı.” yorumunu bizlerle paylaşmaktadır. 

Türkiye’nin emekçi hane halklarının 2000’li yıllar boyunca önce istihdamsız büyüme, günümüzde de yüksek enflasyon ve işsizlik kıskacında yaşamakta olduğu açlık ve yoksulluk gerçeği, çalışanların içinde bulunduğu geçim sıkıntısının boyutlarını net bir biçimde ortaya koymaktadır. Türk-İş Araştırma Dairesi uzmanlarına bu anlamlı çalışma için teşekkürü bir borç bilerek…

=======================================
Dostlar,

Bir “bayram günü” bu uyarıcı yazıyı neden paylaştığım sorulabilir…

Ancak, Emre Kongar hocamızın bu günkü (4.6.19) Cumhuriyet‘te yayınlanan “BAYRAMLARIMIZI DA ÇALDILAR” başlıklı makalesinin okunmasını önereceğim..

Bu “hazin” tablonun başlıca sorumlusu, Kasım 2002’den bu yana 17 yıldır ülkemizi tek başına yöneten, yönettiğini sanan ama bu ağır çıkmaza bizi sürükleyen AKP = RTE iktidarlarıdır.

Artık mızrak çuvala sığ – ma -mak -ta – dır!
Artık bıçak kıtır kıtır kemiği kesmeye baş – la – mış – tır!
Artık dayanma, sabretme olanağı kal – ma – mış -tır!
Artık yurdum insanı, yaşadığı sefaletin bilinçli sorumlusunu gör – me – li – dir!
Artık bu kurgulu ulusal sömürü ve aşağılanma sür – dü – rü – le – mez!
Artık, bayramlarımızı bile çalanlar ülkemizi yönetmeyi sür – dü – re – mez!
……………………………….
…………………………………….
“İlk adım” 23 Haziran 2019’da İstanbul’da hukuk dışı gerekçelerle yinelenecek olan BŞB Başkanlığı seçimidir.
AKP = RTE iktidarı bu seçimde mutlaka yenilmelidir.
Ardından ülkemiz erken seçim iklimine girebilir ve yapılacak ilk erken genel seçimde de bu tarihte örneği görülmemiş karabasandan kurtulma olanağı doğar..
*****
Düşünce özgürlüğü bağlamında “Bed dua” etmek hakkımı kullanmak istiyorum.
Gerekçem şudur : 17 yıldır halkın emeği – alın teri – kanı ve canı…. gasp edilmiştir.

  • Allah belanızı versin ve ulusumuzu bir an önce sizlerden kurtarsın…!

Dr. Ahmet Saltık, MD, MSc, BSc
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRKLERDEN GİZLENEN “GERÇEK OSMANLI” TARİHİ

TÜRKLERDEN GİZLENEN
GERÇEK OSMANLI” TARİHİ

Güzide Filiz TUZCU
Tarihçi, 01.06.2019

Dostlar,
Sitemizin değerli yazarlarından Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu, epey emek harcayarak kapsamlı bir dosya oluşturdu. Konu, başlıktaki gibi.. Günümüzde hortlatılmaya çalışılan Osmanlı hayranlığı / Yeni Osmanlıcılık ne denli temelsiz, yanlış, yer yer utandırıcı, günümüzde Batılılarca bize bedel ödetilen… bir tarih.. Bilgisizlik insanları ve toplumları yıkıma dek sürükleyebiliyor. 1999’da biz, Sn. Hulki Cevizoğlu’nun o yıllarda çok yeni başlattığı Cevizkabuğu programına birkaç kez konuk olmuş ve Sn. Tuzcu’nun bu makalesinde belirttiği pek çok çarpıcı gerçeği dile getirmiştik.
(youtube’da bulunarak izlenebilir.; örneğin https://www.youtube.com/watch?v=aWaeiSMb5PA..) “Türk” kardeşlerimizden çooook tepkiler almıştık, “Sende Rum’luk var mı??”  diye soranlar olmuştu. Oysa Run’luk da, Rus’luk da, Sırp’lık da….. Osmanlı’ da vardı; Türkleri acımasızca aşağılamış ve keyfi fetihlerde kırdırmıştı Osmanlı. Büyük Atatürk de bu yakıcı gerçeği dile getirmiş ve Türk köylüsüne af dileme borcumuz olduğunu vurgulamıştı.. Bu gerçekleri aktarmak Türk kardeşlerimizi rahatsız ediyordu çünkü beyinleri tersine bilgilerle, “ulusalcı” olmayan bir resmi tarih teziyle yıkanmıştı!

Tarihçi Sn. Tuzcu‘nun makalesi, dipnotları ve varsıl bir kaynakça ile beslenen dolu dolu 20 sayfa dolayında, dolayısıyla tümünü bu ekranda veremiyoruz. Giriş, gelişme ve sonuçtan kapsamlı bölümler aktarıyor, tüm dosyayı pdf  olarak ekliyoruz (erişke yazının sonunda). Okurlarımızın bu önemli pdf dosyasını (326 KB) indirmeleri, okumaları, arşivlemeleri, paylaşmaları, tarihsel gerçekleri namuslu uzmanlardan öğrenme adına değerlidir, hatta ödevdir. Sayın Tuzcu’ya çok teşekkür borçluyuz..

Dr. Ahmet SALTIK, 02.06.2019
===================================

Giriş…

Tarih ana bilim dalında lisansüstü (Yüksek Lisans ve Doktora) eğitimim sürecinde ve sonrasında yaptığım bağımsız akademik araştırma ve çalışmalarımda Türklerle ilgili bilinmeyen ve bilinmesi de istenmeyen pek çok önemli husus dikkatimi çekmiştir: Bunlardan ilk ikisini özellikle vurgulamak istiyorum: İlki, 1938 sonrası Türkiye’sinde TARİH alanındaki bilimsel araştırmalar, arkeolojik kazılar ve çalışmalar –Atatürk Döneminde olduğu gibi- maddi ve manevi boyutta devletçe korunarak desteklenmemiştir! Ayrıca Tarih İlminin “bağımsız, özgür ve tarafsız faaliyet göstermesine” de izin verilmemiştir! Çünkü 11 Kasım 1938’den bu yana T.C. Devletinde iktidara gelen siyasiler, Türk Milletine, milletin temsil edildiği TBMM’de “Atatürk İlkelerine, Devrimlerine ve Milli Politikalarına bağlı kalacaklarına ilişkin” söz verip, yemin ettikleri halde, bu yeminlerine sadık kalmamışlardır! Böylece Türk Milletinin tam bağımsızlığınıözgür yaşamını, güvenliğini, bilimin temel alındığı çağdaş eğitimini, gelişimini, kalkınmasını ve en ileri uygarlık düzeyine ulaşabilmesini olanaklı kılacak olan, Büyük Atatürk tarafından salt bu amaçla oluşturulan MİLLİ POLİTİKALAR ve MİLLİ EĞİTİM”, iktidara gelen siyasilerce terk edilmiştir!

Türk Milletine hizmetle yükümlü iktidar üyeleri, millete verdikleri sözü ve milletin taleplerini dikkate nazara almaksızın, sadece kendi şahsi tercihleri nedeniyle – daha kısa bir süre önce (1. Dünya Savaşı ve sonrası süreçte) uluslararası hak ve hukuku ve yapılan ateşkes antlaşmasını bir tarafa atarak, Türk Yurdunu bir baştan bir başa işgal eden, Türklere, kendi vatanlarında yaşam hakkı tanımayarak, her türlü saldırı ve zulmü Türklere reva gören, Türklerin vatanlarını yakıp, yıkan, talan eden ve binlerce yıllık Türk Yurdunu parçalayıp gayrimüslim azınlıklara peşkeş çekmeye ve Türkleri de Anadolu’dan tamamen atmaya azmetmiş olanemperyalist batıya yeniden yaklaşmışlar, ezeli Türk karşıtı bu yabancılara bağımsızlığımızı tehlikeye atan tavizler vermişler ve Türkiye’nin iç hukukunu, ne yazık ki Batıya bağlamışlardır![1] Böylece tam bağımsızlığımıza ağır darbeler indiren üçlü ve ikili antlaşmalarla Türk Milletinin ve Türkiye’nin kalkınması için gerekli Milli Politikalar rafa kaldırılarak, Türk Milletinin aydınlık geleceği mahvedilmiştir! Söz konusu bu gayri-milli siyasetten “Milli Eğitimimiz” de elbette ki payına düşeni almıştır ve ulusal olmaktan çıkartılarak, ABD’nin ellerine teslim edilmiştir! ABD’nin direktifiyle, dördü Türk, dördü Amerikalı ve son sözü söyleyecek olan başkanı da ABD elçisi olmak üzere bir Eğitim Komisyonu kurulmuştur, böylece sözde “danışman” adı altında (Amerikalılara ne danışılacaksa!), Milli Eğitim Bakanlığına Amerikalılar doldurulmuştur![2] Eğitim Komisyon’un devreye girmesiyle birlikte, Büyük Atatürk’ün büyük önem verdiği, “özgür tarih araştırmaları, bağımsız arkeolojik kazılar vs…” da rafa kaldırılmıştır; ayrıca Atatürk’ün öngördüğü ve yazdırdığı Tarih Ders Kitapları da terk edilmiştir![3] Böylece TARİHİN “bir milletin belleği olma işlevselliğine” de son verilmiştir! İşte Türk Milletinin bilmesi gereken ilk yaşamsal tarihi gerçek budur. Bu noktada Hz. Ali’nin yaşam rehberi niteliğinde, değerli bir uyarısını hatırlatmak isterim; “Bir insan önce gerçeği araştırıp, bulmalı ve öğrenmelidir (aslında bilimin hedefi de budur; olayların, veya kişilerin gerçeğini araştırıp, bulmak ve ortaya koymaktır); gerçeği öğrenmelidir ki, yalanları ve yanlışları fark edebilsin – görebilsin; eğer bir insan önce yalanları ve yanlışları öğrenirse, gerçeğe ulaşması – gerçeği görebilmesi hiç mümkün olmayabilir.” Bu sözlerin günümüz Türkiye’si için anlamı ve önemi çok büyüktür, çünkü toplumumuzda yalan söyleyenlere hemen inanılmakta, ancak bilimi esas alıp, gerçeği araştıran-bulan, cesaretle söyleyenlere kuşku ile bakılmaktadır! Üzgünüm ama böyle bir milletin ilerlemesine, kalkınmasına, ileri uygarlık düzeyine ulaşmasına olanak yoktur.
……………………..
……………………………..
…………………………………………….

TÜRK KARŞITLARINCA UYDURULAN SÖZDE OSMANLI TARİHİ
BİLİMİN REHBERLİĞİNDE YAZILAN “GERÇEK OSMANLI TARİHİ”
FARKI BİLMEK GEREK

Takdir edilir ki, aslında oldukça kapsamlı olan Gerçek Osmanlı Tarihinin (ki bu konuda ciltlerce kitaplar yazılabilir…) bir makaleye sığdırılması, elbette mümkün olmayacaktır. Ancak sözde tarih diye dayatılan Osmanlı propagandalarını, yani yalanları ve iftiraları bertaraf edebilmek adına, kısa ve akılda kalıcı bazı çarpıcı bilgiler vermek ve böylece Türklerin BELLEK kazanmasına katkıda bulunmak istiyorum. Bu katkıyı yapmanın bilimsel bir sorumluluk ve görev olduğu inancını taşımaktayım.
Bu noktada “Milli Tarihimiz tahrif edilmiştir (bozulmuştur – saptırılmıştır)… uyarısını yaparak, aslında bizlere bir cümlede çok şey anlatan ve böylece gerçek tarihimize ışık tutan değerli Tarih Hocamız Halil İnalcık ile başlamak, onu rahmet ve minnetle anmak istiyorum. Hocamız; “Orhan’ın oğlu 1. Murad’ın annesi Horafira Grek (Yunan/Rum) ve Hıristiyan’dı, bütün Osmanlı hanedanı Horofira’dan, yani bir Grek hatundan geliyor… 2. Mehmet’in (Fatih’in) annesi de (Sırp Kralının kızı Mara Despina), cariye ve Hıristiyan’dı…” diyerek, tarihi gerçekleri bir bilim insanı sorumluluğu ve yürekliliğiyle ortaya koymuş ve “Tarihçilerin Kutbu” unvanını da fazlasıyla hak etmiştir. [Tarihçilerin Kutbu – Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2005, s. 352, 459.]
O halde Türk Milletinin bilmesi gereken ilk tarihsel gerçek şudur: evet Osmanlı Devleti’ni Türkler kurmuştur, Türkler beslemiş ve yaşatmıştır ve 600 küsur yüzyıl ayakta tutmuşlardır. Ancak Osmanlı ailesine, saraya ve orduya doldurulan yabancı kökenli gayrimüslimler, zamanla devlet yönetimini tümüyle ele geçirmişler ve Türkleri devlet yönetiminden uzaklaştırmışlardır!        Yansız yabancı Osmanlı Tarihçileri de örneğin Franz Babinger de İnalcık Hocamızın saptamalarını doğrulamıştır (zaten aklın yolu birdir, bilimin / gerçeğin yolu da birdir) Franz Babainger;
2. Mehmet’in annesi yabancı bir gayrimüslimdir, annesinin babasının (yani Mehmet’in anne tarafından dedesinin) Türk olma olasılığı yoktur. Annesinin kimliği, tuhaf bir biçimde Osmanlılarca gizlenmek istenilmiştir!”[1] diye ifade etmiştir. Evet sadece 2. Mehmet’in değil, 1. Murat’tan başlayarak çoğunluk padişahların annesi Türk değildir, hatta Müslüman da değildir. Ancak Türklerin gözünü boyamak için onların hepsine birer takma ad verilmiştir ve onlar, Müslüman gibi gösterilmişlerdir! (Türkler, kendi dil, kültür ve soyunu titizlikle korumaya
dikkat etmeseler de ve bu yüzden pek büyük zararlar görseler de; yabancılar, Türkler gibi değildir; şöyle ki onlar, çocuklarını kendi soyuna göre, dil, kültür ve inancına göre yetiştirmeye büyük özen gösterirler; yabancı kökenli şehzade anneleri de, aynı özeni göstermişlerdir.)
Çeşitli tarih kaynaklarından edindiğim bilgiler ışığında 2. Mehmet (Fatih) üzerinde özellikle durmanın gerekli ve önemli olduğu kanaatindeyim: Çünkü onun devrine gelindiğinde, tüm önemli devlet görevleri artık yabancı kökenli gayrimüslimcilerce paylaşılmış ve “Türk karşıtlığı” da tepe noktasına ulaşmıştır. Sözde tarihçilerin canhıraş gizledikleri 2. Mehmet’in (Fatih) gerçek annesi Mara Despina’dır, o, Sırp Despot Kralı Kuraç Brankoviç’in kızıdır, hatta yabancı tarihçiler, anasının Grek tarafının, Sırp tarafından daha ağır bastığını, hem kocası 2. Murat devrinde, hem de oğlu 2. Mehmet devrinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda otoriter bir kraliçe olarak yetki ve güç sahibi olduğunu, hatta oğlu 2.Mehmet’in üzerinde son derece etkili, tek kadın olduğunda hemfikir olmuşlardır.[2] Bu da 2. Mehmet devrinin, Türklerin aleyhine neden tam bir kırılma noktası olduğunu açıklar niteliktedi.
Şöyle ki; 2. Mehmet’in Türklere neden karşı olduğunu[3], onları neden devlet yönetiminden tümüyle uzaklaştırdığını, Greklere neden olağanüstü ilgi ve sevgi gösterdiğini, çevresinde olan Greklerin sözüyle neden Türk Çandarlı Halil Paşa’yı katlettirdiğini, Grek patrikhanesini neden ihya ettiğini, patriğe, o güne kadar onun hiç sahip olmadığı geniş yetkileri neden verdiğini, en üst devlet görevlerine neden Grekleri ve Sırpları getirdiğini, ülkesinin en güzel – en verimli topraklarını neden Greklere bağışladığını ve neden “benim anam Mara Despina, Hıristiyan kadınların en yücesidir…” diye kendi el yazsıyla ferman yazdığını vs…
açıklar niteliktedir…[4]
—————————
……………………………………………
…………………………………………………………
2. Mehmet’in hem kadın haremi hem de erkek haremi olduğunun ifade edilmiş olması da oldukça dikkat çekicidir! 2. Mehmet, beğendiği devşirmelere, Türklerin Balkan topraklarında ülke hükümdarlıkları bahşettiğine de dikkat çekilmiştir. Örneğin Sırp Eflâk hükümdarının iki oğlu, 3. Vlad ve kardeşi Radu; söz konusu bu iki kardeşin genç yaşlarda babaları tarafından rehin olarak Osmanlı sarayına getirilmesi istenmiş ve onlar, sarayda uzun yıllar zoraki tutulmuşlardır.[1] Sırp kardeşlerden Radu’ya (tarihi kaynaklara Yakışıklı Radu olarak geçmiştir) büyük ilgi duyan 2. Mehmet’in onu yanından hiç ayırmadığı, sert mizaçlı olmasına karşın Radu’ya olan zaafından dolayı, ona hiçbir zaman kızamadığı ve daha sonra da Radu’yu Eflâk Krallığına hükümdar yaptığı, yanına yeniçerilerden oluşan bir de ordu verdiği ifade edilmiştir.[2] Hatta yeniçerilerin “vatan – aile – soy ahlâkının” da 2. Mehmet devrinde bozulduğuna dikkat çekilmiştir.[3] Ayrıca devşirme sistemini olgunlaştıran ve kardeş katlini de yasallaştıran padişahın, yine 2. Mehmet (Fatih) olduğu ifade edilmiştir. Her iki uygulamanın da “İslâm Hukukuna” aykırı olduğu, yansız Osmanlı tarihçilerince vurgulanmıştır.[4]
   Devşirme sistemini (yani zoraki yabancı Hıristiyan gençleri toplama adetini) olgun ve resmi duruma getiren 2. Mehmet (Fatih) olduğuna, onun devrine kadar büyük memurlukların
eski Türk Ailelerine verilirken, onun, vezir-i azamları bile devşirmelerden seçmeye başladığına ve böylece Türklerin nüfuzunu kırdığına dikkat çekilmiştir.[5] Bunun içindir ki ünlü Osmanlı tarihçisi J. Stanford Shaw, “Osmanlılar evlendikleri ve idareci konuma yükselttikleri Hıristiyanlara (devşirmelere) Müslüman adlar vermişlerdir ancak
bu kişilerin özleri Grek ve dinleri Hıristiyan kalmıştır
” tespitinde bulunmuştur.[6] Bu tümüyle doğru bir saptamadır, yerli ve yabancı tüm yansız tarih kaynakları bu konuda hemfikirdir.

Bilimi esas alan – tarafsız yerli (çok az) ve pek çok Yabancı Tarih Kaynakları, Osmanlı İmparatorluğu’nda başta Grekler olmak üzere, gayrimüslim azınlıklara (Sırplara, Ermenilere, Yahudilere vs… ayrıca Araplara) olağanüstü ayrıcalıklar, yetkiler ve özgürlükler tanındığı,
her açıdan kollanıp, gözetildikleri, gayrimüslimlerin askerlik hizmetlerinden bile bağışık tutuldukları, patrikhaneye her türlü desteğin ve yetkinin verilerek, patriklerin o güne dek
hiç olmadıkları ölçüde güçlenmelerinin, zenginleşip, geniş bölgelere yayılmalarının sağlandığı belirtilmiştir. Oysa Kuran’da Allah’ın açıkça diyor ki “ruhban sınıf, Benim İsa’ya tebliğ ettiğim dini saptırdılar, İsa’yı bana ortak koşarak, onu tanrı yaptılar, bunu yapanlar Benim ve sizlerin düşmanınızdır.” Söz konusu bu saptırılmış Hıristiyanlığın yayılmasının Osmanlı padişahları ve hanedanı sayesinde gerçekleştiği ifade edilmiştir. Ayrıca yansız tarih kaynakları, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’nda en çok mağdur edilen, zulüm gören ve en zor koşullar altında yaşatılan millet olduklarında da dikkat çekmişlerdir.[7]

Türkleri hayretler içinde bırakacak ve “bugüne dek bizlerden bu bilgileri gizleyenlere
lânet olsun…”
dedirtecek kadar çarpıcı ve ibret verici, hatta “Türklere bu kadar da zulüm yapılamaz…[8] dedirtecek daha pek çok bilgiler elimizde vardır; daha öncede belirtmiş olduğum gibi, bu bilgiler ciltler dolusu kitapları doldurabilecek kapsamdadır. Ancak, “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” ünlü Türk Atasözümüzü hatırlatarak, Osmanlı devrinin son yüz yılına tanık olmuş ve Osmanlıları yakından tanıma fırsatı bulmuş ünlü Fransız tarihçi Alphonse De Lamartine’nin son derece gerçekçi ve bu yüzden de çok önemli gözlemleri ile makalemizi noktalıyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yaşayan Grek Milletinin, bir milletin temel yaşam ögeleri olan MİLLİ KİMLİĞİ – DİNİ VE MÜLKİYETİ korunmuştur. Greklerin nüfuzları, zenginlikleri, Osmanlı Sarayında Divan (Hükümet – Yönetim) üzerindeki etkileri, imparatorlukta hemen hemen tek başına yürüttükleri ticaretleri, denizcilikte hakimiyetleri, askerlik hizmeti ve kölelik dışı tutulmaları, onları Osmanlı devletinde efendileriyle eşit duruma, hatta kimi konularda üstün duruma bile getirmişti! Soylarından gelen prensler Transilvanya’ya (Romanya’ya), Sırbistan’a, Eflâk ve Boğdan’a, Teselya’da, Epire’e, Mora’ya (bazıları günümüz Grek toprakları!), Ege ve Akdeniz Adalarına Osmanlı padişahları tarafından başkan/yönetici olarak seçiliyorlardı. Osmanlı hükümetinin – Babıâli’nin Grek tercümanları neredeyse Osmanlı Devleti’nin gerçek Dışişleri Bakanlarıydı.
    Dünya üzerinde başka milletlerde pek bulunmayan doğal dehaları, çabaları, uysallıkları, inandırma yetenekleri, kölelik zihniyetleri kurnazlıkları, sömürdükleri ve servetlerini paylaştıkları Osmanlı paşalarına karşı gösterdikleri uşakça dalkavuklukları ve nihayet Osmanlılardan daha yüksek – Avrupa düzeyinde olan eğitimleri Grekleri, Osmanlı İmparatorluğu halkları içinde en gelişmiş, aristokrat halk yapmıştı. Görünüşte Grekler Osmanlıların uyruğu – tebaasıydılar, ancak gerçekte imparatorlukta egemen olan onlardı.
   Oysa ki bütün imparatorluklarda bir tek egemen millet vardır. Osmanlı zamanında Avusturya İmparatorluğu’nda Alman milleti, Rusya’da Doğu Slav ırkı, Britanya krallığında İngiliz milleti, hatta ABD’e Anglosakson unsur egemen durumdaydı. İşte bütün bu devletlerin varlıkları ve güçleri, egemen bir milletin önderliğinde gelişti ve sürdü… Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda, imparatorluğun kurucusu ve sahibi olan egemen millet Türk Unsuru, hep ihmâl edilmişti! (Daha doğrusu Türkler, kendilerinden olmayan yabancı unsurları/ırkları ailelerine – mahremlerine alıp, onlara güvenerek, onlara yüksek payeler ve makamlar verip, kendi soydaşları Türkleri ihmal edince, devlet yönetimini yabancılara kaptırmışlardır. İstinasız tüm Türk Devletlerinin yıkılışı, hep bu şekilde olmuştur, yani içten içe karşılaşılan ihanetler – bireysel iktidar savaşları – entrikalar, yani içten verilen zararlar ve saldırılarla yıkılmıştır! Kale içten fethedilir diye boşuna denmemiştir…)
   Üç kıtaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nda egemen Türk ırkından güç alınmaması,
topluluklar arasında disiplinden eser bırakmadığı gibi, tebaa arasında birlik ve dayanışmayı da
yok etmişti. Böylece devlet, büyüklü – küçüklü depremlere karşı direnememiştir… Bu iğreti milletler topluluğu içinde Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan TÜRK IRKI, bir azınlık durumuna düşmüştür! Türklerin bu duruma düşmeleri, Türk Milletini ve bütün Müslümanları üzerken, Türk ve Müslüman olmayan milletleri, onları ayrıcalıklı duruma geçirdiği için sevindirmıştir
.”[9]Alphonse De Lamartine

Kaynaklar….
………………..
…………………….
Makalenin tümü için lütfen tıklayınız : TURKLERDEN_GIZLENEN_GERCEK_OSMANLI_TARIHI

 

MIT Profesörü Acemoğlu uyardı: “En kötü kısım daha başlamadı!”

MIT Profesörü Acemoğlu uyardı:
“En kötü kısım daha başlamadı!”
YENİÇAĞ, 01.06.2019
MIT Profesörü Acemoğlu uyardı: "En kötü kısım daha başlamadı!"
Image result for prof. daron acemoglu
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Ekonomideki kötü gidişatı değerlendiren MIT Profesörü Daron Acemoğlu, “Büyük ihtimalle henüz en kötü kısmı başlamadı” ifadelerini kullandı.
Dünyada en çok alıntı yapılan 10 ekonomist arasında gösterilen, MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) İktisat Profesörü Daron Acemoğlu, %15’e yaklaşan işsizlik oranı, %20’lerde gezen enflasyon ve 6 lirayı geçen Dolar kuruna sahip Türkiye ekonomisinin gidişatına ilişkin değerlendirmesinde “Büyük ihtimalle henüz en kötü kısmı başlamadı” yorumunda bulundu.

“Kamu maliyesinin durumu, kamu kuruluşları aracılığıyla verilen örtük garantiler nedeniyle, göründüğünden bile kötü olabilir. Her şey sağlıksız ve çok riskli görünüyor” ifadelerini kullanan Acemoğlu, “Orta ölçekli bir sorunla, yabancı sermaye girişleriyle baş edilebilirdi. Fakat şimdi, Türkiye siyasetine ve ekonomisine yönelik güven dibe vurmuşken, bu ihtimal çok düşük” diye konuştu.

Prof. Acemoğlu’nun Agos‘tan Yetvart Danzikyan’ın sorularına verdiği yanıtların bir bölümü  şöyle:

Dolar/TL’nin yükselmesi ekonomi yönetimini de zorluyor. Önceki hafta Türkiye bankaları uluslararası piyasalarda 4,5 milyar ABD Doları sattı. Merkez Bankasının döviz rezervlerinin hızla eridiği belirtiliyor, bütçe de açık veriyor. 2018 ve 2019’un ilk dört ayı karşılaştırıldığında, toplam giderlerin %29 arttığı görülüyor. Bu sağlıklı bir gidişat mı?

Türkiye’de neredeyse beş yıldır bir “aşırı sıcak seçim ekonomisi” söz konusuydu. Bu, devlet harcamalarında ve kredilerde ekonominin gereksiniminin ötesinde bir genişleme anlamına geliyordu. Cari işlem açığı ve liranın değerinin düşmesi, bunun sonuçları. Kamu maliyesinin durumu daha da sorunlu; orada durum, kamu kuruluşları aracılığıyla verilen örtük garantiler nedeniyle, göründüğünden bile kötü olabilir. Her şey sağlıksız ve çok riskli görünüyor.

Türkiye’nin bir krize doğru sürüklendiği söylenebilir mi? 

Vaziyet pek iyi görünmüyor.
Büyük ihtimalle henüz en kötü kısmı başlamadı.

Yerel seçimler yaklaşırken hükümet çok harcama yaptı ve devlet bankaları kredileri genişletti – o kadar ki, özel bankaların uyguladığı sıkı politika, devlet bankalarının kredilerindeki artış nedeniyle reel sektörü etkilemedi. Fakat bu geçici bir durum. Kredi genişlemesi durduğunda -ki eninde (AS: “önünde) sonunda bu olacak-, özellikle inşaat sektöründeki birçok şirketin bilançosundaki sorunların ne denli derin olduğu ortaya çıkacak. O noktada Türkiye’nin orta ölçekli mi yoksa büyük bir sorunla mı karşı karşıya olduğu daha kolay görülebilecek (sorunun küçük olması ihtimalinin sıfıra yakın olduğunu varsayabiliriz).

Orta ölçekli bir sorunla, yabancı sermaye girişleriyle baş edilebilirdi. Fakat şimdi, Türkiye siyasetine ve ekonomisine yönelik güven dibe vurmuşken, bu ihtimal çok düşük. ABD ile Çin arasındaki ekonomik gerilim yükseliyor, ABD-İran ilişkileri de gerilmiş durumda. Bu iki gerilim global ekonomiyi ve bu çerçevede Türkiye’yi nasıl etkiler?

Türkiye birçok başka gelişmekte olan ülke gibi şu anda çapraz ateş altında.
Hem siyasal, hem de iktisadi açıdan bir belirsizlik döneminden geçiyoruz.

Birçok konuda berbat bir performans sergileyen Trump yönetiminin Ortadoğu’ya, özellikle İran’a yönelik politikaları da çok sorunlu. İzlediği saldırgan politikalar, uluslararası, küresel ve finansal sistemde riskler ve tehditler oluşturuyor. Bununla birlikte, ABD-Çin ilişkilerinde Trump’ı da aşan sorunlar var. Trump, o tipik, abartılı –ve bilgi eksikliğiyle malul– üslubuyla ticaret açığına odaklansa da, asıl sorun o değil. Asıl sorun, fikrî mülkiyet haklarının korunması ve teknoloji hırsızlığının engellenmesi. Neredeyse 20 yıldır süren bu sorunun üstüne gitmediği için ABD’nin önceki yönetimi de kabahatli. Çin’le yaşanan bütün gerginliğe karşın, Trump da açık bir şekilde uğraşmıyor bu konuyla. Çin’in teknoloji hırsızlığı yani ABD ve Avrupa teknolojisini çalması ise Çin’den kaynaklanıyor; müzakerelerin merkezinde de bu sorun yer almalı. Fakat Çin’in tutumunu değiştirmeye yanaşmadığı tek konu bu. Çünkü söz konusu olan, Çin için varoluşsal bir sorun. Hakkında coşkulu -ve yine, genellikle bilgi eksikliğiyle malul- yorumlar yapılmasına ve araştırma – geliştirme ve benzer faaliyetlere yüz milyarlarca Dolar akıtıyor olmasına karşın, inovasyon ve teknoloji yaratma konusunda başarısız olan Çin, bu açığını, uluslararası şirketlerin fikrî mülkiyet haklarını ihlal ederek ve teknolojilerini çalarak kapatıyor. Bu konuda geri adım atmak, Çin’de bir krize yol açabilir. Geri adım atmamak ise ABD-Çin ilişkilerini çetrefilleştirecektir.

Trump yönetiminin sorunları net olarak kavramakta zorluk çektiği göz önünde bulundurulursa, müzakerelerin sonucu, fikrî mülkiyet hakları ve teknoloji hırsızlığı sorunlarına el atılmadan, ABD-Çin ticaret açığını kapamaya dönük birtakım yetersiz önlemler alınması olabilir. Fakat daha büyük bir olasılıkla bu görüşmeler, Türkiye ve birçok öbür gelişmekte olan pazarı çok belirsiz bir konuma sokacak olan, artan gerilimlerle sonuçlanacak.
Belirsizliklerle dolu zamanlardan geçiyoruz.
===============================================
Dostlar,

AKP = RTE Ekonomisi Dolayısıyla İktidarı
Duvara Dayandı

  • Türkiye ekonomisi, 2019’un ilk çeyreğinde %2,6 daraldı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), bu yılın  (2019) ilk çeyreğine (Ocak – Mart) ilişkin ulusal gelir sonuçlarını açıkladı. Buna göre, GSYH kestirimi, zincirlenmiş hacim endeksi olarak, bu yılın ilk çeyreğinde geçen yılın aynı çeyreğine göre %2,6 azaldı. Üretim yöntemine göre cari fiyatlarla GSYH kestirimi, bu yılın ilk 3 aylık döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla %16 artarak 914 milyar 699 milyon lira olarak gerçekleşti.

GSYH’yi oluşturan etkinlikler incelendiğinde bu yılın ilk çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak tarım sektörünün katma değeri %2,5 arttı, sanayi sektörünün %4,3, inşaat sektörünün de %10,9 azaldı. Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri de %4 azaldı.
*****
Türkçesi, ekonomi 2019’un il 3 ayında %2,6 küçüldü!
Ekonomist TEK ADAM imparator yetkisinde ama, büyüme bir yana, ekonomi küçülüyor!
Nüfus, %1,5 gibi devasa hızla “tavşanlar gibi” çoğalıyor; Reis “en az 5 doğurun” buyuruyor?
Ekmek küçülüyor ama pay isteyenler çığ gibi artıyor..
ÖTV vb. vergiler öteleniyor, kamu gelirleri düşmeye devam ediyor.
Kamu giderlerini daha da artırma olanağı kalmadı ama 15 Temmuz kutlamaları için (ne demekse??!!) RTE’den kamuya genelge gidiyor.. 2019 için hedeflenen 80 milyar TL’lik yıllık toplam bütçe açığının 54 milyar TL’si ilk 4 ayda verildi. Bütçe seçime gitti, Damadın ekonomi politikası (!?) bir kez daha çöktü, “Ekonomi dengeleniyor” safsataları ha bire yalanlanıyor.

Pençe harekatı” nın zamanlaması, bildik deyimle çooook “manidar”..
İdlib’deki dinçi – cihatçı çeteler AKP’yi zora sokuyor..
Rusya – ABD arasında S400 – F35 kıskacında ülke sandviç oldu; dış politika çıkmazda..
APO’nun ziyaretçileri, açlık grevini bitirme çağrısı, Binali beyin tarikat – cemaat ziyaretleri ve HDP oylarına “talip” oluşu, “iğrenç siyaset bu olmalı” dedirtiyor.. RTE bayram sonrası sahaya inecek ve Anayasaya (md. 103) göre yemin ederek tarafsız kalacak cumhurbaşkanı olarak, tüm devlet olanakları ile partisi için çalışacak!!??

TÜİK verisiyle Ulusal gelir 170 milyar Dolar 2019 ilk çeyrek sonunda.. İyimser senaryo ile böyle giderse yıl sonunda 680 milyar Dolar! Nüfus 83 milyon alınırsa kişi başına ortalama gelir 8192 Dolar (Dünya ortalaması 11 bin $). 2017 sonunda 856 milyar $, 2018 sonunda 703 milyar $ ve 2019 sonunda 680 milyar $! Türkiye artık G20 ülkeleri arasında değil.. 16 milyon nüfuslu, Konya kadar toprağı olan Hollanda, bizi geçti.. S Arabistan da..

Son 6 yıldır, Dolar olarak ulusal gelir sürekli düşüyor = sürekli sömürülüyor, soyuluyor ve yoksullaştırılıyoruz. Bu kader – kısmet değil; necip milletin oyları ile ve AKP ile oluyor!

  • Dünyada bundan beter ekonomi yönetimi olabilir mi?? Yok ki!AKP = RTE‘den bu bağlamda “tık” yok.. Ne diyecekler ki?? Masallara / takiyeye devam…Saçma sapan sözlerle Damat Bakan halkı oyalamayı, açıkçası kandırmayı sürdürüyor. Gerçekte “kandırmayı denemeyi sürdürüyor” demek daha doğru. Çünkü yaşam pahalılığı – işsizlik ateşten bir gömlek gibi toplumda yaşanıyor. Masallara kanma dönemi geride kaldı.. İnsanlar işsizlikten – yoksulluktan, umutsuzluktan.. kendini yakıyor, köprüden atıyor! Daha ne olmalı ki uyanalım?

    Son birkaç haftadır sitemizin manşetinde uyarıyoruz;

  • Eyyyy AKP = RTE, artık rasyonalityeye dönmenin zamanıdır!... diye; aklınızı başınıza alın!- MB rezervleri tehlikeli sınırlara dek tüketildi; TCMB da boşaltılıyor!
    – Kamu bankalarının içi boşaltılarak ellerine devlet tahvilleri tutuşturuldu..
    – Belediyelerden yapılan kesintiler 23 Haziran İstanbul seçimi için askıya alındı..
    – İşsizlik Dünya ortalaması %5 iken bizde 3 katı.. Üniversite bitirmiş gençlerde %30’a koşuyor.
    – AKP’li CB Erdoğan’ın ‘örtülü ödenek’ harcaması Nisan’da 403 milyon TL ile tüm zamanların rekorunu kırdı. ÖRTÜLÜ ÖDENEK bunca keyfi ve makul sınırlar dışında olamaz, anormal rakamlara çıkamaz. Erdoğan kamuoyuna açıklama yapmak zorundadır. Ülkemiz savaşta değil, OHAL altında değil.. O halde nedir bunca fahiş örtülü ödenek harcamasının gerekçesi?? Örtülü ödenek yetkisi tümüyle kural dışı, keyfi ve hesabı verilmez olamaz. TBMM’de, kamuoyunda artık ciddi bir sorun olan bu konu tartışılmalı ve kimi nesnel – hukuksal ölçütlere bağlanmalıdır.
    – AKP 2002 sonunda 1 $ = 1,60 TL olarak aldı, 17. yılında neredeyse 4 katına çıkardı. Böyle bir iktidar dünyanın neresinde var? Hangi uygar ülkede olabilir ve iktidarda kalmayı sürdürebilir?RTE Sarayına yandaşları “booooooooooooool “kepçe aylıklarla dolduruyor. Yeni Ofisler, kurullar kuruyor. Bir CB Kararnamesinin ucunda. Bu denli kolay. TBMM “uzuuuuun tatillerde”.. AYM, önündeki onlarca CBK’ni görüşmememeyi sürdürüyor..

    Kamuoyu bu kez “sözde adalet reformu” ile oyalanacak.. TBB’nin yiğit mi yiğit ceza hukuku profesörü başkanı, Avukatlara “yeşil pasaport” rüşveti ile daha dün kendisini “edepsizlikle” suçlayan RTE’yi yüksek sesle bağıra çağıra alkışlıyor…

    Ama karşıt gazetecilerin kemiklerini kırmak serbest! TÜSİAD da haddini bilecek, tehdit…
    SGK açıkları dehşet verici düzeyde ama saydamlık yok!
    İktidar, GERÇEK BİR TALAN OLAN ŞEHİR HASTANELERİNİN reklamını yapıyor!

    Bu talanın hesabını kim verecek? İktidar ne yüzle hala halktan oy istiyor, azarlıyor herkesi??
    – Yalnız Prof. Daron Acemoğlu mu “felaket tellalı (!)?

    • Prof. Dr. Kozanoğlu: Umut yok batıyoruz!
    • Prof. Esfendar KORKMAZ : İFLAS RİSKİMİZ ARTTI!
    • AKP = ERDOĞAN TÜRKİYE’yi MORATORYUMA MI SÜRÜKLÜYOR? 

      Türkiye, çooook ciddi bir afet ile, BEKA sorunuyla karşı karşıya..
      17 yıllık talan, özelleştirme – yağmalama ve yandaşlara aktarma, laik sermayeyi çökertip karşısına dinci sermayeyi koyma… Ülkeyi borca batırarak bağımsızlığını iyice zora sokma, AB ile ikiyüzlü politikalar, EĞİTİMDE KÖR İNATLA SINIRSIZ DİNCİLEŞTİRME, Diyanetin ve tarikatların okullara – sahaya sürülmesi, din dışı cami ve namaz şovları.. 19 Mayıs takiyyesi, Samsun valisine 1,6 milyonluk süper lüks makam aracı, saraya yeni uçak, yandaş alımları…AKP’nin kutsal ve şifreli “2023 hedefleri” birkaç yıl erkenden yakalanmış oldu (!) İlk 10 ekonomi içine girilecekti hayallere göre, ilk 20’nin altına inildi.. Bravvvo AKP’ye!
    • Bu afetin çıplak adı : AKP iktidarı; gereği için tarihe not düşmüş olalım..Atatürk düşmanı K. Mısıroğlu “Şeriat gelsin de isterse Türkiye batsın..” buyurmuştu.

      İmparator RTE, 21. yy’da örneği kalmayan bir uyduruk ve çağ dışı TEK ADAM rejimini, herkesin bildiği seçim hileleri ile Türkiye’ye dayattı ama Türkiye’de de artık takat kalmadı..

      Alın saltanatınızı, safasını sürün (!) = başınıza çalın!
      ****
      Türkiye’nin en ivedi (acil!) ve kritik sorunu bu iktidardan kurtulmaktır.

      Kapı, 23 Haziran 2019’da İstanbul’da yenilenecek olan BŞB Başkanlığı seçimi ile aralanabilir, aralanmalıdır.

      Bu seçimde 45 / 55 dengesi AKP iktidarının kaçınılamaz ve durdurulamaz çöküşünü hızlandıracaktır; girilecek erken seçim iklimi ve AKP parantezinin kapanması.. 

    Sevgi ve saygı ile. 01 Haziran 2019, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

     

NUMUNE HASTANESİ KAPANDI!

NUMUNE HASTANESİ KAPANDI!


Prof. Dr. Siber Göksel

Türkiye Yüksek İhtisas Hast. Kardiyoloji Kliniği Direktörlüğünden Emekli

BÜTÜN ANADOLU YILLARCA NUMUNE’YE AKMIŞTIR. DUYUMLARIMA GÖRE DIŞKAPI HAST. DE ŞEHİR HAST. NE TAŞINACAKMIŞ. BU HALE GÖRE MERKEZDE SADECE ÖZEL HASTANELER KALACAKTIR. BİR DE ÜNİVERSİTELER.
BİRKAÇ AY ÖNCE DE TYİH KAPANMIŞTI. YÜKSEK İHTİSAS Ü.NİN . KURULMASI HİÇ OLMAZSA TYİH NIN ADINI YAŞATACAK. REKTÖR PROF DR. MUSTAFA PAC DA BU HASTANENİN ESKİ YÖNETİCİSİ ZATEN.
MERKEZDE BU KÖKLU HAST.LERİN KALDIRILMASI ÇOK YAZIK ÇOK. HELE KALP HASTALARI İÇİN BU AYRICA ÖNEMLİ. ZAMANLA YARIŞIRKEN HASTANEYİ MERKEZDEN İYİCE UZAKLAŞTIRMAK HİÇ DE HAYIRLI BİR İŞ DEĞİL.
NÜMUNE HASTANESİ ÇOK ÖNEMLİDİR. BİR ASIRDIR TÜRKİYE’YE HİZMET VERMİŞTİR. HİTLER ZULMÜNDEN KAÇIP DA TÜRKİYE’YE GELEN ALMAN VATANDAŞI PROFESÖRLER TÜRK BİLİMİNE BÜYÜK KATKIDA BULUNMUŞLARDIR. HUKUKTA PROF. HİRSCH, TIPTA MELCHİOR. EKSTEİN VE DAHA BİRÇOKLARI BU HASTANEDE ÇALIŞMIŞLAR. ANKARA Ü. TIP FAK.NİN KURULUŞUNDA DA GÖREV ALMIŞLARDIR. BEN NÖROLOJİ VE ÇOCUK STAJINI NUMUNE HAST.DE YAPTIM. HACETTEPE NİN TEMELİ, NUMUNE HAST.NİN BÜNYESİNDE KURULAN ÇOCUK KLİNİĞİDİR.

BU HASTANELERİN ARSASI MI DEĞERLİDİR?

NEDİR BİLEMİYORUZ. AMA BUNCA YIL EMEK VERMİŞ, ONCA UZMAN YETİŞTİRMİŞ DUAYEN BİR HEKİM OLARAK BU DURUMA ÜZÜLMEMEK MÜMKÜN DEĞİL. BU HASTANELERİMİZDEN ONCA ÖĞRETİM ÜYELERİ, DEKANLAR, REKTÖRLER ÇIKMIŞTIR.

BÜYÜK HASTANELERİN YARARI DA TARTIŞILIR. HASTANE İÇİNDE TETKİKLER İÇİN BİR YERDEN ÖBÜRÜNE GİTMEK, KONSÜLTASYONLARA YETİŞMEK ZORDUR. DAĞINIKLIK GETİRİR. BÖYLE DEĞİŞİMLER İÇİN DENEYİMLİ, MESLEĞE YILLARINI VERMİŞ HEKİMLER ARASINDA ANKETLER YAPILMALI, FİKİR SORULMALIYDI.
BU BİR İHTİSAS İŞİDİR. ORADA ÇALIŞAN SAĞLIK PERSONELİ BİLİR EN İYİSİNİ. AYRICA HASTALAR NASIL ULAŞACAKTIR ORAYA??.. ZOR. BU İŞLER GİDEREK DE ÇOK ZORLAŞIYOR. YAZIK OLUYOR. NUMUNE HASTANESİNİN DEĞERLİ HEKİMLERİNE. SAĞLIK ÇALIŞANLARINA GEÇMİŞ OLSUN DİYORUM. HASTALARA DA KOLAYLIKLAR DİLİYORUM.. ÖZEL HASTANELERİN KARLARI ARTACAĞI İÇİN ONLARI DA TEBRİK EDİYORUM.

Not : 5 yıl önce TYİH nın tarihini yazdığım kitapta, Numune Hast.ne çalışmak için gelen Profesörlerden söz etmiştim..

Görüntünün olası içeriği: yazı
===========================

Sayın hocam,

Numune Hastanesi’nin de taşınması ile ilgili bu çoooooooook haklı olarak hüzünlü yazınızı web sitemizde yayınladık..

Numune hastanesi kapandı ile ilgili görsel sonucu

Yıllardır söylüyor, yazıyorum : ŞEHİR HASTANELERİ BİR TALANDIR!

Siz soruyorsunuz, bu hastanelerin yerleri mi değerli??
Evet hocam, öyle… RANT TUTSAKLIĞI yaptırıyor tüm bu ihanetleri..
Sevgi ve saygı ile.

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı / Ankara Üniv. Tıp Fak.
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi

www.ahmetsaltik.net  profsaltik@gmail.com

Heey… Bir işsiz kendini yaktı!

Heey… Bir işsiz kendini yaktı!

Mustafa Balbay
Cumhuriyet, 23.5.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Gaziantep’te 32 yaşındaki işsiz genç Eyüp Dal’ın kendisini yakarak ölümü, ekonominin ne halde olduğunu, toplumun derinliklerinde hangi gerilimlerin biriktiğini, sorumluların duyarsızlığını ortaya koydu.
Eyüp, 16 Mayıs günü Şahinbey Belediyesi’ne gidiyor. Seçimlerden önce belediye başkanının kendisine iş sözü verdiğini söyleyip yanıt bekliyor. Olumsuz karşılık alınca üzerine benzin döküp ateşe veriyor. Dört günlük yaşam mücadelesini kaybediyor.
Eyüp’ün ölümü üzerine Şahinbey Belediye Başkanlığı’ndan şu açıklama yapılıyor:
Söz konusu kişinin babası 3 katlı ev sahibidir. Bir katında kendisi oturmaktadır. Babasının 2 bin lira emekli maaşı vardır.
Yani, işsiz olsa da hayatta kalabilirdi, ailesi ona bakabilirdi! Bir tek “Ölmekle suç işlemiştir” dememişler. İnsaf, hiç mi vicdanınız sızlamadı?
Eyüp’ün annesi Türkan Dal, Gaziantep Hakimiyet gazetesine, kendilerini hiçbir yetkilinin başsağlığı için bile aramadığını söylüyor.
***
Eyüp’ün eşi ise bir başka yaraya parmak basıyor:
Suriyelilere verilen değerin onda biri bize verilmiyor. Eşim 5 yıldır iş arıyor. Gelir geçer işlerde çalışıp bizi aç bırakmamaya çalışıyordu. Seçimlerden önce söz verdiler, ama tutmadılar. Her fabrikaya başvurdu, hep ret çıktı… Devlete hakkımı helal etmiyorum
Acılı anne ve eşin anlattıkları hem işsizliğin boyutlarını hem de Suriyelilere yönelik tavrı ortaya koyuyor.
Dün Gaziantep’te tanıdıklarımı aradım. Verdikleri bilgiler şöyle:
-Bu şehir savaş günlerinde bile ekonomisini ayakta tutardı. Şimdi hemen tüm işyerleri küçülüyor, vardiyaları azaltıyor.
-Koca fabrika sahipleri iflas ya da konkordato istersek başımız derde girer diye korkuyorlar.
Suriyeliler, Kilis’ten girince soluğu Gaziantep’te alıyor. Her yerde ayrıcalıklılar. Vergisiz işyeri açıp, ithalat yapan var. İşyerinde kendi vatandaşlarını çalıştırıyorlar. Geçenlerde bir Türk başvurmuş, “Yabancı çalıştırmıyoruz” demişler. Ülkemizde yabancı olduk.
Hastanelerde doğan her 10 bebekten 8’i Suriyeli.
-Şehirde alışık olmadığımız bir asayiş sorunu var. Akşam 21.00’den sonra pek çok yer tehlikeli.
Bu bilgileri aldıktan sonra bilgisayar aramaya “Gaziantep-Suriyeliler” yazdım. Şu başlıklar çıktı:
-Suriyelilere linç girişimi.
-Suriyeliler, Valiliğe yürüdü.
-Suriyeliler döner bıçaklarıyla kavga etti.
-Suriyeliler Türklerle kavga eti: 3 ölü.
-Suriyeliler Türk bayrağını indirdi.
***
Suriyeliler, iktidarın ne yaparsa yapsın kendini anlatamayacağı ciddi bir sorun olarak büyüyor.
İşsizlik de yine Suriyelilerle bağlantılı olarak büyüyor.
İnsan, işsiz kalınca elbet üzülür. Ancak, işsizliğin Suriyelilerden kaynaklandığını düşünmesi yeni sorunları beraberinde getirir.
Türkiye pek çok alanda olduğu gibi işsizlikte de dünyanın en kötü dörtte birlik diliminde. 205 ülke arasında 149’uncuyuz.
Dünyada işsizlik ortalaması %5. Bizde TÜİK, indire indire %10.5’e çekebildi!
İşsizler ordusuna katılanların %25’i son bir yıl içinde işsiz kaldı.
Üniversite mezunu genç işsizlerin oranı %30’a yaklaşıyor. 
Eyüp Dal, işsizlik ateşinin tüm bedenleri yakıp kavurduğunu gösterdi.
Ekonomi borsa endeksi, döviz kurundan ibaret değil. Her şeyden önce insandan ibaret.
İktidar sahiplerine sesleniyoruz; Eyüp Dal’dan yükselen alevler içinizi yakmadıysa, bu kadar kalın nasırı nasıl ürettiniz?
======================================
Dostlar,

KENDİNİ YAKAN YURTTAŞLAR VE AKP = RTE’nin SÜREN TEHLİKELİ HEZEYANLARI

Erdoğan, “Ben ekonomistim” diye böbürleniyor.
Diplomasını doğru dürüst gören yok.
Ergün Poyraz “DİPLOMASIZ” diye koca kitap yazdı..
Bunlar yetmezmişçesine, ülkemizin iyi yönetimi için “tek adam” yetkisi istedi. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sitemi” adı altında dünyada örneği olmaya ucube bir TEK ADAM REJİMİ’ne sürüklendik.. 16 Nisan 2017 halkoylamasında Anayasa değişikliği için YSK, oylama sürerken mühürsüz oy pusulası ve zarfları da geçerli saydı. Hukuk ayaklar altına alınarak rejim değiştirildi.

Erdoğan, “Verin yetkiyi, siz o zaman görürsünüz enflasyonla savaşı, dövizde sıçramayı…” anlamında sözler etti..
24 Haziran 2017 genel seçimi ile birlikte 2. kez CB seçildi, 9 Temmuz 2019’da da adeta TAHTA ÇIKTI!
Son 1 yıldır ekonomideki yangın artık bastırılamaz durumda. Krizin her alevlenmesinde “dış güçler saldırıyor, ekonomide sabotaj var..” masalları ile halka algı operasyonu uyguladılar. Paranoid hezeyanlarla toplumu sersefil ettiler, alıklaştırmaya çabaladılar..

TCMB rezervleri eridi, kârına el kondu, ne denli emisyon (para basma) var, bilemiyoruz.
Türkiye Varlık Fonu bir işe yaramadı. Kredi Garanti Fonundan destekle (!) bankalar 250 milyar TL’yi bulan, dönüşü son derece güç, hatta olanaksız krediye zorlandı. Şimdi 3 kamu bankasının seçilen sektörlere 250 milyar TL kredi aktaracağı söyleniyor. Bir kez 3 kamu bankası zaten zorda, nakitleri Hazineye geçti bir biçimde ve yerine Hazine kağıtları kondu. Kaldı ki 3 kamu bankasının bu büyüklükte bir krediyi finanse edecek kaynak yeterliği yok..

3 Kasım 2002 seçimleriyle AKP iktidar olduğunda 1 Dolar = 1,60 TL idi.. 16,5 yıl sonra 4 katına yaklaştı. Dünyada parası böylesine “pul” olan hangi “kıskanılan” ülke var acaba?
Ülkesini bunca kötü yöneten hangi yönetim iktidarda kalabiliyor?!

Damat Hazine Bakanı ne söylese tutmuyor hatta tersi çıkıyor, ayrıca ne söylediği hiiiiç anlaşılmıyor.. Bilinçli bulanık söylem ve politika sürdürülüyor..

İşsizlik – yaşam pahalılığı, hukuksuzluk ülkeyi kavuruyor, can güvenliği kalmadı..
Gazeteciler, anamuhalefet lideri darp ediliyor, saldırganlar serbest bırakılıyor..

TÜSİAD
artık korku duvarını aşmış, arka arkaya çok ciddi uyarılarda bulunuyor..
İstanbul Belediyesinde İmamoğlu’nun açıkladığı talan akıllara durgunluk veriyor..
Hafta içinde Boğaz köprüsünde bir yurttaş aracını durdurup ateşe verdi ve denize atladı, cesedi çıkarıldı.
İstanbul BŞB seçimlerinde “oyları çaldılar” dediler, majestelerinin YSK’sı bile sözde gerekçesinde “oy hırsızlığından” söz edemedi..
Yetkin hukukçular YSK’nın şişirilmiş 250 sayfalık sözde gerekçesini “tüm sonuçlarıyla geçersiz” ilan ediyor..
Üstüne üstlük Erdoğan “bu işi hırsızlara bırakmayacağız“.. diye ev sahibini bastırırcasına kendince ön almaya kalkmaz mı! İnsanların bunca haksızlığa dayancı kalmadı ve onyılların usta tiyatro sanatçısı Genco Erkal patladı :

  • Genco Erkal’dan Erdoğan’a: Hırsız halkın verdiği mazbatayı seçilmiş başkanın elinden çalandır.

    Usta oyuncu Genco Erkal, AKP’li CB R.T. Erdoğan’ın, YSK’nın yenileme kararı verdiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine ilişkin, “Herhalde bu sandığın hakkını vereceğiz. İnşallah hırsızlara bu işi bırakmayacağız” sözlerine tepki gösterdi.
    Erkal, twitter’dan paylaştığı mesajda “Hırsızlara bu işi bırakmayacağız,“ demiş. Sen ne diyorsun be adam, kim hırsız, nerenden çıkarttın bu lâfı, senin yüksek yargıçların bile bu kadarını söylemeye yeltenmedi, sen hâlâ hırsız diyorsun. Hırsız halkın verdiği mazbatayı seçilmiş başkanın elinden çalandır.” diye yazdı.
    ****

Örtülü ödenek almış başını gidiyor, Erdoğan’dan bir açıklama yok..
Sarayın 13 uçağı olduğu basında yazılıyor, yalanlama yok! Ahlat ve Marmaris’te yeni saray yapımları çevre talanıyla sürüyor..

Eğitim sistemi daha da dincileştiriliyor, bürokraside “Liyakat”ın “L” si kalmadı. 2. kez atanan Burdur Üniversitesi rektörü açık teşekkür listesine AKP il başkanını da katabiliyor..

Saymakla bitmiyor AKP’nin irrasyonel ve hukuk dışı uygulamaları – dayatmaları..

Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde böyle kötü yönetilmedi ve talan edilmedi.
Asırlık Numune Hastanesi de Bilkent Şehir Hastanesine taşındı. Bu hastaneler ayrı ve muazzam bir yıkım Türkiye için. Gelin görün ki, Erdoğan’a bu hastanelerin “hülyası” olduğu söyletiliyor!?
*****

  • Bu iktidar artık Türkiye için ciddi bir beka sorunudur, mutlaka kurtulmak gerekiyor.İlk iş 23 Haziran’da ciddi bir ders daha vermek.. Sonra arkası gelir.. İmamoğlu %55’i aşarsa, Cumhur İttifakı %45’in altına inerse, Türkiye erken genel seçim iklimine girer. Bu rüzgarla da AKP alt – üst olur ve TBMM’de çoğunluğu yitirir.. Zaten hala 290 / 600 milletvekili var. Gerçekte topal ördek konumunda ve MHP stepnesi ile ayakta durabiliyor.. Üflesek düşecek!

    Ha gayret Türkiye…

  • Yinelenecek İstanbul BŞB Başkanlığı seçimi AKP’den kurtulmak için kritik önemde!

Sevgi ve saygı ile. 26 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı Uzmanı, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com