VAN, MARDİN ve DİYARBAKIR BELEDİYELERİNE KAYYIM ATANMASI İŞLEMİNİN HUKUKSAL AÇMAZLARI

VAN, MARDİN ve DİYARBAKIR BELEDİYELERİNE KAYYIM ATANMASI İŞLEMİNİN HUKUKSAL AÇMAZLARI


Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Mülkiyeliler Birliği Üyesi, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Biz HDP‘nin politik görüşlerini benimsiyor değiliz, ancak HDP politik sistem içinde kurulu bir siyasal partidir ve 6 milyon dolayında oyu olan / oy alan meşru bir konumdadır. Ayrıca söz konusu 3 büyükşehirin (Van, Mardin ve Diyarbakır) seçilmiş belediye başkanları 31 Mart 2019 seçimleri öncesinde YSK’nın incelemesinden geçmiş ve adaylıklarına yasal bir engel bulunmamıştır.

3. olarak, Anayasa md. 127/4 ile İçişleri Bakanına tanınan yetki gerçekte ayrık (istisnai) olarak uygulanabilecek bir önlem – güvenlik maddesidir :

  • “Mahalli idarelerin seçilmiş organlarının, organlık sıfatını kazanmalarına ilişkin itirazların çözümü ve kaybetmeleri, konusundaki denetim yargı yolu ile olur. Ancak, görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı, geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir.“

Asıl olan seçmen istencine (iradesine) saygı ve onun korunmasıdır. İçişleri Bakanına tanınan yetki bir önlem (tedbir) niteliğindedir ve bu 3 büyükşehir belediye başkanının görev sanları (unvanları) halen saklıdır. Yukarıda aktarılan Anayasa maddesinin ilk tümcesinde, anılan sanların yitirilmesinin yargı kararına bağlı olduğu açıkça belirtilmiştir.

Yerel yönetim organları hakkında adli soruşturma açılması oldukça kolay bir işlemdir. Savcılığa verilecek bir dilekçe ile bu olanaklıdır. Günümüzde AKP iktidarının yargı üzerinde ne denli ağır bir baskı kurduğu – yönlendirme yaptığı tartışma dışıdır. İçişleri Bakanlığınca adı geçen 3 ilin Cumhuriyet Başsavcılıklarına veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilecek bir dilekçe ile suç duyurusunda bulunulması ve kimi “belgeler” eklenmesi sıradan bir işlemdir. C. Başsavcılıklarının böyle bir durumda “soruşturmaya yer olmadığı” kararı (takipsizlik kararı) vermesi hiç de kolay değildir. Savcılığın adli soruşturma başlatması ise İçişleri Bakanının Anayasa md. 127/4 ile tanınan gerçekte açıkça anti-demokratik olan tedbir olarak görevden uzaklaştırma yetkisini kullanabilmesinin kapısını hemen açmaktadır. Yargılama uzarsa – uzatılırsa, doğası gereği kısa süreli olması gereken  önlem olarak görevden uzaklaştırma amacından saparak, saptırılarak ağır bir anti-demokratik yaptırım niteliği kazanabilecektir. Nitekim önceki uygulamalarda, İçişleri Bakanlığının kayyım atama gerekçelerinin yargıda 3 yıl sonra çöktüğü bilinmektedir. Ortaya, giderimi (telafisi) olanaksız bir zarar çıkmaktadır.

Bu Anayasa hükmü (md. 127/4), Demokles’in kılıcı gibi demokrasi için tehdit yaratan bir içeriktedir.. AKP yönetimleri de sıklıkla kötüye kullanmaktadır. İlk fırsatta, yerel yönetimler üzerinde ağır bir merkezi yönetim vesayet yetkisi tanıyan bu düzenleme değiştirilmelidir. İçişleri Bakanına tanınan yetki hiç olmazsa “Adli soruşturma” değil “Adli kovuşturma” koşuluna bağlanmalı, salt savcının inisiyatifi ile yetinilmeyip, mahkemenin davayı kabul etmesi koşulu aranmalıdır.

1982 Anayasasının bu düzenlemesi açıkça anti-demokratik olduğu gibi, AYYÖŞ‘e de (Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı) aykırıdır. Türkiye’nin 21.11.1988’de Strasbourg’da imzaladığı AYYÖŞ, Anayasanın 90/son fıkrası uyarınca TBMM’de onaylanması yasa ile uygun bulunan bir uluslararası andlaşmadır. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun, RG ile yayımı 21.5.1991, sayı 20877.

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.”

Anayasa md. 90/son fıkra devamla şöyle demektedir :

“Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Seçme ve seçilme hakkı Anayasamızda temel hak ve özgürlükler” kapsamındadır. Bu bağlamda, Türk hükmetince çekince konmayan AYYÖŞ hükümleri herhangi bir ulusal yasa ile çelişirse, öncelikle AYYÖŞ uygulanacaktır. Anayasa da özünde bir yasadır, AYYÖŞ ile çelişen hükümler içermemesi beklenir. Nitekim yine aynı Anayasa maddesi (90/son) ilk tümcesinde; “Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”  kuralını getirmektedir. Bu bağlamda, AYYÖŞ hükümleri karşısında İçişleri Bakanı, Anayasa md. 127/4’te ve 5393 sayılı Belediye Yasasının 47 nci ve 45 inci maddelerinde düzenlenen yetkinin örtük olarak (zımnen) varolmadığını kabulle, söz konusu yönetsel (idari) işleme girişmemeliydi. Bu yönetsel işlem -3 BŞBB’nın önlem olarak görevden alınması- yasal dayanağı olmayan, açıkça hukuka aykırı bir idari işlem olup; aleyhine Yönetsel (İdari) yargıda (yerel İdare Mahkemeleri / Danıştay), kararın tebliğini izleyen 60 günlük hak düşürücü zamanaşımı süresi bitmeden yürütmeyi durdurma istemli iptal davası açılabilir.

AYYÖŞ’ün önsözünde örneğin;

.. Yerel makamların (yönetimlerin) her türlü demokratik rejimin ana temellerinden birisi olduğunu düşünerek,..” denilmektedir.

Andlaşma metnine dahil olan Önsözün öbür hükümleri de benzer nitelikte yerel yönetimleri özeksel (merkezi) yönetimin aşkın vesayetinden koruyucu içeriklidir. Öte yandan AYYÖŞ md. 11 (Türkiye çekince koymadı) çok nettir :

AYYÖŞ md. 11: Özerk yerel yönetimlerin yasal korunması
Yerel yönetimler kendi yetkilerinin serbestçe kullanımı ile anayasa veya ulusal mevzuat tarafından belirlenmiş olan özerk yönetim ilkelerine uymanın sağlanması amacıyla yargı yoluna başvurma hakkına sahip olacaklardır.

Dolayısıyla, özünde kesin olarak bir yönetsel (idari) işlem olan 3 BŞB başkanının  önlem olarak görevden uzaklaştırılması ve yerlerine ilgili il valilerinin kayyım  atanması işlemlerine karşı Yönetsel yargıda (yerel İdare Mahkemeleri / Danıştay), kararın tebliğini izleyen 60 günlük hak düşürücü zamanaşımı süresi bitmeden yürütmeyi durdurma istemli iptal davası açılabileceğini bir kez daha yineleyelim. Savunmada Anayasa’nın ilgili maddesinin (127/4), yine Anayasanın md. 90/son korumasında olan Uluslararası Andlaşma hükümlerine -somut olayda AYYÖŞ- aykırı yorumlanamayacağı ileri sürülebilir. İçişleri Bakanlığının işlem gerekçesi olarak ileri sürdüğü;

“…Bakanlığımızca terör örgütleri ile iltisak-irtibatı olan, terör örgütlerine destek verdikleri yönünde tespit ve deliller bulunan belediye başkanları Anayasanın 127 nci maddesi ve 5393 sayılı Belediye Kanununun 47 nci maddesine istinaden görevden uzaklaştırılmış, yerlerine Belediye Kanununun 45 inci maddesi uyarınca belediye başkan vekilleri görevlendirilmiştir.”

5393 sayılı Belediye Yasasının 47 nci ve 45 inci maddelerinin, Anayasa md. 90/son güvencesinde olan AYYÖŞ hükümleri karşısında, yönetsel yargıda açılacak davalar sırasında Anayasaya aykırı oldukları ileri sürülerek iptallerinin istenebileceği de açıktır (Anayasa md. 152)

******
Öte yandan, 31.8.2019 günü partisinin Diyarbakır örgütünü ziyareti sırasında, İstanbul BŞB Başkanı E. İmamoğlu’nun sözleri oldukça uyarıcıdır :

“Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanması ne yazık ki gaflet ve dalalettir. Böyle bir ülkede, kendi iradesini milletin iradesinden üstün görme gafletine düşenler, bunun bedelini sandıkta en ağır biçimde öder.”

Sarayın bu kararı ayrıca, AKP tarafından çok ağır sorunlara sürüklenen ülkemizde ciddi bir gündem değişikliği operasyonudur ve ağır biçimde kutuplaştırıcı hatta tahrik niteliğindedir ki; sağduyulu bir siyasal iktidarın asla başvurmaması beklenir, gerekirdi.. AKP hala gerilimden medet ummakta ve ne yazık ki 7 Haziran 2015  genel seçimini yitirmesi nedeniyle Erdoğan’ın 45 gün içinde hükümeti kurdurmaması, ülkemizde birdenbire terörün tırmandırılması, halkın terörize edilmesiyle, 1 Kasım 2015’te yinelenen seçimlerin her nasılsa AKP tarafından kazanılması süreci akıllara gelmektedir.

Sonuç olarak; şimdi 3 BŞB başkanının yargılanmalarının hızla, açık, saydam ve adil biçimde sürdürülmesi gerekir. Anayasa md. 127/4 “kesin hükme kadar” koşulu koymaktadır ki, bu durumda adli yargı için İstinaf ve / veya Yargıtay ile yönetsel yargıda Bölge İdare Mahkemesi / Danıştay’da kesin hükme ulaşılabilecektir. Bu süreç birkaç yıl sürerse, seçim dönemi olan 5 yıl tüketilmiş olacaktır ki, geciken adaletin hiçbir anlamı olmayacaktır.

AKP, anayasal sistemi zorlamaktan artık kaçınmalı, hukuk içinde kalmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 01 Eylül 2019, Tekirdağ

30 Ağustos uyanışında FETÖ – PKK – IŞİD – PYD emperyal ürünleri

30 Ağustos uyanışında FETÖ – PKK – IŞİD – PYD emperyal ürünleri

Şükran Soner

Şaka değil genç kuşakların yaşam sü­reçlerini, bizlerin en baskın son 17 yılına el konulmuş olarak, “aç parantez, kapa parantez” olarak ilan edilmiş tüm değerle­ri, kazanımları ile yok sayılmaya çalışılan Cumhuriyet kazanımları söz konusu.. Za­fer Bayramı’nın çoğunluk yıllarda uyduruk gerekçelerle kutlanmaması adına yaşatıl­mış onca yasaklardan sonra, Türkiye’nin emperyal çıkarlar adına acımasızca sıkıştırıldığı bir süreçte, var olma, yaşam koşulları dayatmasında, en tepeden va­tandaşlık kimliği olan her bireye, dahası ülkemize sığınmış milyonlara.. zorunluluk olan değerlerimize sarılma günleri..
***
Gönüllülük üzerinden görkemli, anlamı­na uygun kutlama iradesi ile sokaklara, anlam katacak her etkinliğe dökülen mil­yonların 30 Ağustos’un anlamına ilişkin bilinçli duruşları, uyanışları çok daha de­ğerli. Kamerada söz hakkı yakalayanların 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın anlamına ilişkin uyanışları gerçekten muhteşem.. Diyanet’in yok sayması, hutbe yayımla­mayı atlaması öfkesiz, kinayeli serzenişle “unutmuş olabilirler, gecikmeden uyarıları dikkate alabilseler..” türünden cümlelerle uyarı konusu yapılıyor.. Kurtuluş Savaşı destanının yazılmasında en olumsuz ko­şullarda bu ülkenin tüm vatandaşlarının, en yoksul, en çaresiz koşullarda, kadınla­rı, çocukları ile, ırk, inanç ayırımcılığı ya­pılmaksızın, gönüllü katkıları, kahraman­lıklarından örneklerle sıralanıyor..
***
Daha da anlamlısı 30 Ağustos üzerin­den, günümüz gündemine geçişleri, uya­rıcı dersler çıkarabilme çabaları.. Ülke­mizin, kuşkusuz asla aynısı olamayacak koşullarda ama emperyalizmin günümüz gündemi, çıkarları üzerinden sıkıştırıldığı gelişmelere ilişkin, ulaşabildikleri doğru olduklarına inandıkları sonuçlara dönük görüşler açıklamalarındaki yarışları..
Elbette siyasal, toplumsal kimlikleri, örgüt sorumlulukları, aydınlanma bilinçleri olanlar için, eşyanın tabiatına, sorumlu­luklarına ilişkin bir durum, olması gere­ken bu. Sevindirici olanı, dikkatinize de sunmak isterim, en yandaş medyada var olma yarışındakilerin, örgütlenmelerin so­rumlu yöneticilerinin de, galiba ellerinde olmadan, gelişen yeni reflekslerine dikka­tinizi çekmek isterim. Sadakatinden kuş­ku duyulmaması adına bir sürü açıklama yaptıktan sonra, ellerindeki verilere dayalı konuşmak gereğini duydukları noktalar, boyutlar, satır araları arttıkça artar gibi bir durum söz konusu oluyor..
Ya işin içinde oldukları için söyleye­medikleri, bizden çok bildikleri ve kaygı duydukları gelişmelerde bir patlama var. Ya da sonsuza kadar yandaşlığın sürebi­leceği maddi koşullar tepetaklak. Kaçınıl­maz gelişmeler üzerinden verilen bilgilerin cümleleri ile saf değiştirmiş konumlara bile düşebiliyorlar.. Haydi Memur-Sen’in düştüğü acınılası  konumda, bir bir borç­lu olduğu örgütlülüğünün var oluşunun gerçekliğinde imzalayamadığı sözleşme masası metninin, aslında varılmış kimi çalışma koşulları iyileştirmelerini de yitirmiş olarak tahkim sisteminden çıkan sözleşme metni karşısında, “Biz imzala­yamazdık, yargı karar verdi..” demenin ötesinde bir çıkışı, çaresi yok.

Saraya en yakın uzman yorumcuların ağızlarından çıkan, “işin bu tarafı da var, o da çok doğru ve anlamlı sorun, gerçek..” cümlelerinin, bire bir işten, görevlerinden atılmalarına neden olmamak adına, ay­rıntılarına girmeden artık çok sık tanıklık etmekte olduğumuzu anımsatmakla ye­tinmeliyim..
Günümüzün sıcak ve bizi çok ilgilendi­ren gündemine ilişkin, sınır boyu güvenlik adına sıkıştırılmamızın, sıcak savaşın bataklığına çekilmemiz tuzakları üzerin­den ağızlardan artık çok sık çıkan sözler içinde, en çok duyulan örnekler içinde PYD-IŞİD, PKK-FETO ilişkilerinin kaçınıl­mazlığından somut örnekler, tahterevalli ilişkileri de var ki.. Önümüzdeki sıcak gelişmeler, gündemler üzerinden çok sık sorgulamak, tartışmak konumunda ola­cağız..
==================================
Dostlar,

Evet, artık ciddi bir uyanış gözlüyoruz toplumda..
Kitleler, somut biçimde, kendi yaşantılarında ve dayandıkları ölçütlerle ülkenin duvara dayandığını ve tıkandığını algılıyor.
Bu tablodan, 17 yıldır tek başına iktidar olan ve hiçbir özür üretemeyecek olan AKP = RTE‘nin doğrudan sorumlu olduğunu da..
Ne var ki iktidarın tepesinde iklim gene aynı iklim..
Erdoğan 26 Ağustos’ta Malazgirt’e gitmeyi ve halkın geçmişe, bin yıl önceye dönük gurur olaylarını sömürmeyi seçiyor..
Oysa 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’e Alpaslan ordularının kapılarını açtığı Anadolu bile Osmanlı’nın imzaladığı Sevr ile elden çıkıyordu..
Mustafa Kemal Paşa millete öncülük etmese idi..
İyi, güzel, Millet kahramanca dövüştü de onları bir araya kim getirdi, kim öncülük etti??

Bütün dünyanın gıpta ile andığı ve belirleyici rolünü kabul ettiği Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı görmezden gelmek niyedir?

  • Bu hastalıklı bir ruhsal durumdur.. davranış bozukluğudur, vefasızlık, nankörlük hatta tek sözcükle İHANETTİR!

Erdoğan, birlik – beraberlik nutuklarının içini doldurma istiyorsa, Malazgirt’ten 4 gün sonra 30 Ağustos’ta da Dumlupınar’a gitmeli idi..
Hala geç değil..
9 Eylül’de İzmir’e gitsin ve uygun bir konuşma ile birleştirici olsun..

Sevgi ve saygı ile. 31 Ağustos 2019, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Erdoğan’ın gizli mektubu!

Erdoğan’ın gizli mektubu!

Hasan DEMİR
Yeniçağ, 29..05.2013
Bugünleri anlamak için Erdoğan’ın 3 Kasım 2002’de, yani partisinin seçim zaferinden bir gün sonra Pentagon’a yazdığı gizli mektubu bilmek gerekiyor. İşte basına yansıyan ve bugüne kadar yalanlanmayan o mektup:

“Dr. Paul Wolfwitz, Savunma Bakan Vekili, 4 Kasım 2002

Değerli Dr. Wolfowitz,

Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığıyla doğrudan size ulaştırmak isterim. Seçim sonuçlarının bizim Genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmî konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de payla-şıyoruz. Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim.
Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabil-meyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 0533 7… Bu yardım ve ülkemize geçmişte gös-terdiğiniz dostluk için çok teşekkürler. Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Recep Tayyip Erdoğan
Genel Başkan
******

17 Ocak 2004’te Hayrullah Mahmut’un Star Gazetesi’nde yayınlanan bu mektubu o gün bu-gündür yalanlanmamıştır. Ne kadar iyi niyetle bakarsanız bakınız seçimden büyük bir zaferle çıkmış ve iktidar koltuğuna oturmuş bir partinin Genel Başkanı kendi Genelkurmay Başkanı’ ndan randevu alabilmek için  “ortak dostları” aracılığıyla ABD Savunma Bakan Yardımcısı’ndan yardım isteminde bulunuyor..
Çiçeği burnunda bir liderdir, bir acemiliktir yapmıştır, derseniz, yanılırsınız.. Erdoğan’ın bu tavrı Başbakan olduktan sonra artarak sürmüş ve sonç “BOP Eş Başkanlığı”  olarak tam bir  “El’e-Eldiven olma”  ilişkisine dönüşmüştür. PKK’nın terör örgütü listesinden çıkıp  “aktivist” konu-muna gelmesi ve Öcalan’ın bir devlet başkanı gibi Erdoğan’ı temsil eden devlet ve hükümet gö-revlileriyle aynı masayı paylaşması işte bu sürecin ve işte bu “ortak dostların” ürünüdür. O “or-tak dostların” Erdoğan’ın Washington’da, “Beni İshak Alaton’dan sorun” demesiyle kimler ol-duğunu anlıyoruz.
Bu ortak dostun epey zamandır işi gücü,  “Türkler Ermeni soykırımını kabul etsin”  türküleri söylemek.  Bu  “ortak dostun”  bir kimliği de TESEV’ci olması… Biliyorsunuz TESEV,  “Şehit-lik ve gazilik kavramlarının kaldırılması” tavsiyesinde bulunan bir  “sivil toplum kuruluşu” dur.
“Sivil” i tırnak içinde yazdık, çünkü TESEV’in arkasında onlarca Avrupalı ve Amerikalı teşkilât var ve bu kuruluşa milyonlarca dolar para aktarıyorlar. Bu paralarla Türkiye’de sosyal projeler destekleniyormuş, öyle diyorlar.
Bu sosyal projelerin neler olabileceğini bugün TESEV’in başında bulunan ve Erdoğan’ın  “Akil adamlarından” olan Can Paker’in, “Öcalan artık hapisten çıkartılsın, devletle aracısız olarak gö-rüşsün” talebinden anlayabilirsiniz…
Evet, bugünleri anlamak için partisi seçimleri kazanır kazanmaz Erdoğan’ın Pentagon temsilcisine yazdığı o mektubu hatırlamakta yarar var..
PKK’dan Suriye sorununa kadar başımızda kaç bin belâ var ve başımıza kaç çuval geçirildi de özür dilenmesi isteminde bile bulunulamadıysa, işte bu “duruş” nedeniyledir..
Elleri kan ve gözleri kin olan ABD Başkanlarının “sesini özlemek” de, Kırmızı odalarda  “Sev-mediğiniz Esad’ı sizin adınıza biz devirelim, amma siz de bize yardımcı olun” taleplerinde bulunmak da yine aynı nedenledir.
Şeker pancarı ekimine kota konurken ABD’nin bütün dünyada yasaklanan genetiği değiştirilmiş mısırından şeker üretimi payının yükseltilmesine; Bush’un, “Özelleştirilmesi cesaret ister”  de-diği Türk Telekom’un arkasında İsrail olan firmaya üç yıllık kârı karşılığı satılmasına kadar her ne var ise, evet, işte bu  “duruş”  yüzündendir…
Bunun adına AKP’liler,  “Dünya liderliği” diyor, Sayın Erdoğan da “inanmış gibi”  yapıyor. Zira o gerçeği biliyor. Dünya lideri Obama’dır. Dünyada O ne derse o oluyor.
Rumlar Akdeniz’in petrol ve doğal gazını zimmetlerine geçirirken Yunanistan sahipsiz Ege adalarına Yunan bayrağı çekmeye devam ediyor..
Yani…
“Dünya liderinin” yönettiği Türkiye’nin gücü, iflas etmiş Kıbrıs Rum Kesimi ile Yunanistan’a bile yetmiyor.
================================
Dostlar,

Arşivler unutmuyor…
İyi ki varlar…
İyi ki, gerçeklerin bu vb. gerekçelerle beklenmedik zamanlarda ortaya çıkma huyu var..
Mazlum Türkiye’ni ahını alanlar elbet bir gün hukuk önünde hesabını verirler..
Dayan Türkiye’m, dayan..

Sevgi ve saygı ile. 31 Ağustos 2019, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı,
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

KAZDAĞI EKOFESTİVALİ MANİFESTOSU-2019

KAZDAĞI EKOFESTİVALİ MANİFESTOSU-2019

Ne Yersek O’yuz!

Biz Narlı köyü üstünde, Darıdere Tabiat Parkı’nda 21-25 Ağustos 2019 tarihlerinde gerçekleştirdiğimiz 2019 Kazdağı Ekofestivali katılımcıları olarak gıda konusunda aşağıda yer alan hususları kamuoyuyla paylaşıyoruz:

Adil ve ekolojik gıda yıllardır tasamız. 2004’de bir araya gelen GDO’ya Hayır Platformu’nun, 2006’dan bu yana süren Tohum Takas Şenliği’nin, 2013’te yayınlanan Bayramiç Gerçek Gıda Bildirgesi’nin, tüm bu süreçte ortaya çıkan gıda inisiyatiflerinin, üretici ve tüketiciyle iç içe olan gıda ve ekoloji hareketlerinin mirasını şükranla kucaklıyoruz.

  • Gıdamız, ulus ötesi örgütlenmiş şirket devletlerden oluşan bir sistemin sömürüsü altındadır.

Tüketimin oluşturduğu kâra bel bağlayan bu sistem gezegeni talan ederken gıdanın da içini boşalttı. Biz de yaşam uygulamalarımızla bu sömürünün bir parçası durumundayız!

Sağlık, kültür ve güven zedelenmesi sonucu tüm krizin bir parçası olan Gıda Krizi içindeyiz;

– Tarım toprakları ve su kaynakları kirlendi,
– Çiftçi tarımdan ve topraktan koparıldı, köyler boşaldı,
– Gıda üretimi şirketlerin eline geçti,
– Endüstriyel tarım ile ekolojik yıkım katmerlendi ve gıdanın besleyici niteliği kayboldu,
– Süpermarketler olgusu küçük üreticinin gıda pazarına erişimini kısıtladı,
– Aracıların hakim olduğu bir gıda dağıtım sistemi oluştu,
– Çiftçiler Tohum Yasası ile hibrit tohumlara mahkum edildi ve yerel ve atalık tohumlar unutturuldu.

Gıdayı dert eden bizler;
– Tohum Takas Şenlikleri yapmayı sürdürerek yerel tohumlarımızı yaşatacağız,
– Gıda topluluklarımızı ve kooperatiflerimizi çoğaltacağız,
– Adil ve sağlıklı gıda üretimini yaygınlaştıracağız,
– Aracısız ürün ağlarımızı geliştireceğiz,
– Gıdayı dert eden haysiyetli bilim insanlarımızla birlikte çalışmayı sürdüreceğiz,
– Bize dayatılan sömürü, istismar ve hak ihlali içeren gıdanın üretim ve tüketimini desteklemeyecek ve kabul etmeyeceğiz,
– Toprağımızın, havamızın, suyumuzun kirlenmemesi için mücadelelerle dayanışmaya devam edeceğiz.
– Başta Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, seçtiğimiz yerel yönetimlerin ekolojik tarımı ve küçük çiftçiyi destekleyen, üretim ve tüketim kooperatiflerinin yaygınlaştırılmasını kolaylaştıran gıda politikaları üretmesini isteyecek ve izleyeceğiz.

Ekosistem içindeki tüm canlıların sınıfsız, cinsiyetsiz, ikili kutuplaştırmaların ötesinde ve ayrıcalıksız, insanın egemen olmadığı, ötekisiz ve sömürüsüz bir düzende var olmasını istiyoruz.

Adil ve ulaşılabilir bir gıda temel haktır!
Gıda egemenliği hemen şimdi!

KAZDAĞI EKOFESTİVALİ-2019 KATILIMCILARI
=============================

Dostlar,


Bu önemli girişime öncülük eden ve Bildiriyi (Manifesto) paylaşan dostumuz Sn. Prof. Dr. Tayfun Özkaya‘ya teşekkür ederiz.

Prof. Özkaya Ege Üniv. Ziraar Fak. Tarım Ekonomisi öğretim üyesi.
YURT Gaztesinde düzenli ve çok değerli makaleler yayınlıyor..
Çok sık olmasa da bu makalelere biz de web sitemizde yer veriyoru..

Payaşılmasını, izlenmesini ve Prof. Özkaya gibi yetkin ve yurtsever bilim insanlarının önerilerine iktidarların kulak vermesini dileriz..

Sevgi ve saygı ile. 30 Ağustos 2019, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE…

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE

– Barış Akademisyenleri Davası, Bireysel Başvurular Nedeniyle –

Ertan URUNGA
(E) Yargıç Albay
e.urunga@yahoo.com.tr
Gemlik, 18.08.2019’da güncellenmiş biçimi

(AS: Bizim güncelleme öncesi katkımız yazının altındadır.)

Anayasa Mahkemesi (AYM), 11.01.2016 tarihinde “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” başlığını taşıyan bir metni imzalayan akademisyenler hakkında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 7/2. maddesinde yazılı ‘Terör Örgütünün Propagandasını Yapmak’ suçundan yerel mahkemelerce verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmesinden sonra, hükümlülerin bir bölümü tarafından değişik tarihlerde yapılan Bireysel Başvuruları birleştirerek karara bağlamış ve hukuksal gerekçelerini de 30.07.2019 tarihinde kamuoyuna açıklamıştır.

Yüksek Mahkemece yapılan inceleme sonunda; yerel mahkemece başvurucuların mahkumiyetine karar verilmesinin Anayasanın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlali (çiğnemi) niteliğinde olduğu gibi, demokratik toplumsal düzenin gereği ile  de bağdaşmadığı kabul edilerek Hak İhlaline; ayrıca başvurucuların her birine 9.150 TL manevi tazminat ödenmesine ve kararın birer örneğinin yeniden yargılama yapılması için yerel mahkemelerine gönderilmesine; Başkan ve yedi üye dışında kalan sekiz üyenin -ihlale ilişkin karşı oyu- ve 8/8 oy oranı ile 26.7.2019 tarihinde karar vermiştir.

AYM’nin tarihsel nitelikteki bu kararının gerekçelerinin kamuoyuna açıklandığı 30.07.2019 tarihinde Sayın Prof. Dr. Ahmet SALTIK da bu Açıklamayı, medyaya yansıdığı biçimi ile kendi sitesinde (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/ aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/) paylaşmakla kalmayıp; aynı gün sıcağı sıcağına kaleme aldığı irdeleme yazısında; açıklamaya ve medyadaki olumsuz tepkilere ilişkin eleştirilerini, kararı veren yüksek yargıçları bile kıskan-dıracak bir yetkinlikle dile getirmiştir. (AS: Sn. Urunga bizi utandırıyor…)

Biz de adaletin mumla arandığı bugünkü karanlık ortamda, insanlığın onuru ve erdemi sayılan hak ve özgürlüklerimizin en büyük güvencesi olan yüksek yargı organları arasında hala hak ve adalet için direnen cesur ve aydın insanların bulunduğunu görmenin coşkusu içinde, anılan karara ilişkin daha önce sosyal medyada paylaştığımız kimi konuları, bu site (www.ahmetsaltik.net) okurları için yeniden ele alıp genişleterek paylaşmak gereğini duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Genel Değerlendirme

– Öncelikle belirtelim ki bu Karar, siyasal iktidarın öteden beri ayrımcılığı körük-leyen, ulusal ve demokratik olmayan dinci politikaları yüzünden, bir karpuz gibi ikiye ayrılan Türk toplumu arasındaki bölünmüşlüğün, AYM üyeleri ile akademisyenler arasında da var olduğunu ortaya koymuştur.

– Yine bu kararda, amaca ulaşmak için her şeyi ve mubah ve meşru gören, ulusal egemenliği ve güçler ayrılığını dışlayan bir yönetimin hükümranlığı altında bulunan ülkemizde yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile hukukun üstünlüğü ilkesinin tek adamın insafına bırakılmasına karşın; Yüksek Mahkemenin bize eski günleri anımsatan hukuksal gerekçelerle adil bir sonuca varması; 8/8 sınır oyla da olsa, geniş kesimlerce sevinçle karşılanmasına neden olmuştur.

– Keza kararda yer alan ve yedi sayfayı bulan “AYM’nin Değerlendirmeleri” bölümünde (syf. 25); olay, suç ve sanıklarla ilgili nesnel olgu ve hukuksal kavramların çağdaş ve bilimsel bir yaklaşımla ele alınıp değerlendirilmesi sonunda, Hak İhlaline ilişkin gerekçede göreceli esasta hakça bir sonuca varılmıştır. Bizim de kimi çekincelerle olumlu bulduğumuz bu karara karşı yandaş medyada; hukuksal eleştirilerden daha çok siyasal tepkilerin öne çıktığı, hatta YÖK Başkanının karara tepki gösterilmesi için tüm Üniversitelere çağrıda bulunacak ölçüde ileri gidip haddini aştığı da görülürken; her nedense yansız hukuk çevrelerinden görebildiğimiz ölçüde –Yargıtay Onursal Daire Bşk. Sn. Hamdi Yaver AKTAN dışında– bir ses çıkmamıştır. (Bkz. 06.08.2019 tarihli Cumhuriyet)

– Ancak kararın “Nihai Değerlendirme” bölümünde (syf. 32) ise, Yüksek Mahkeme kararlarında daha önce hiç rastlamadığımız ve sanki birilerine diyet borcu varmış da hesap veriyor gibi; “AYM’nin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında olabilir.. Bu bildirinin, Anayasanın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları, AYM’nin bildiride suç olan (!) düşünceleri paylaştığı ya da desteklediği anlamına gelmez” yönünde yanlış algılara neden olabilecek gereksiz açıklamalara üç sayfa boyunca yer verilmesi; kamuoyunda merakla beklenen kararın değerini hafifletmiş, saygınlığına gölge düşürmüştür.

Oysa bir yargıç için bağlayıcı olması gereken tek şey, kararının başkaları üzerinde yaratacağı etki ya da tepkiler değil; özgür istencine ve hukukun üstünlüğüne dayanan vicdanıdır.  Mitolojide, Adalet Tanrıçası Themis’in gözleri kapalı olarak betimlenmesiyle de yargıçların, birilerine bağlı olmadan ve kimsenin etkisi altında kalmadan tam bir yansızlıkla karar vermelerinin adalet için önemi vurgulanırken, korkak ve edilgen yargıçlarla adaletin asla tecelli edemeyeceği, yerini bulamayacağının da anlatılmak istendiği unutulmamalıdır.

Hukuksal Değerlendirme

Bütün bunlar bir yana, yerel mahkemesinin akademisyenler hakkında sübuta erdiği kabul edilen suçun, 3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesinde yazılı tipik bir propaganda suçu ve ifade özürlüğü ile bitişikliği, moda deyişle iltisaklı olduğu konusunda bir kuşku yoktur. Ancak AYM’nin yaptığı değerlendirmede; yüklenen suça ilişkin nesnel öge ve kavramların ayrı ayrı ele alınıp hukuksal tanımı da yapılarak geniş ve ayrıntılı biçimde açıklanmasına karşın; her nedense ifade özgürlüğü ile doğrudan ilgisi bulunan ve suçun olmazsa olmaz (sine qua non) koşulu niteliğinde sayılan “propaganda” kavramının hukuksal tanımı yapılmayıp boş (meskut) geçilmesinin, akla uygun bir açıklaması olmadığı için önemli gördüğümüz bu noksanlığın üzerinde kısaca durmak isteriz.

Propaganda ve Tanımı

Bilindiği üzere, 1990’lı yıllarda suç sayılan Komünizm propagandası bağlamında karşımıza çıkan ve hukukçular arasında yoğun tartışmalara neden olan ‘propa-ganda’ kavramının; “Bir görüş ve düşüncenin, taraftar kazanmak için söz, yazı, resim vb. gibi araçlarla sürekli ve sistematik olarak yapılan fiiller” şeklinde tanımının, 2004 yılında çıkarılan yasalarla TCK ile CMK’nın sil baştan değiştirilmesinden sonra da geçerliğini koruduğuna, akademisyenlerin önceden hazırlanan bildiriye imza atmaktan ibaret bulunan eylemlerinin süreklilik arz etmediği ve kişileri ikna/razı edecek yoğunlukta da bulunmadığına göre suçun öbür ögelerinin varlığı şöyle dursun, salt propagandanın varlığından bile söz edilemez. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 1990/336 Esas Sayılı Kararı)

Gerekçedeki Yanılgı

Bu durumda yerel mahkemece, propaganda tanımına uygun düşmeyen ve ceza yasalarında başkaca bir suçu da oluşturmayan tek bir eylem nedeniyle, 5271 Sayılı CMK’nin 223/9. maddesi gereğince derhal beraat kararı verilmesi gereği gözetilmeden mahkûmiyet kararı verilmesi, Anayasanın 38 ve TCK’nin 2. maddesinde yer alan “suç ve cezaların yasallığı” ilkesine açıkça aykırı düştüğü için, AYM’nin de bu gerekçeye dayanarak hak ihlaline karar vermesi gerekirken, daha hafif bir ihlal olan ‘suç ögelerinin oluşmadığı’ gerekçesi ile aynı kararın verilmesi, şeklen doğru olsa da, yerindelik ilkesine ve hukuka aykırı düşmüştür.

Çünkü Yüksek Mahkemece, başvurucuların eylemi ceza yasalarında suç olarak tanımlanmadığı için, evrensel nitelikteki suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle, doğru olarak hak ihlaline karar verilmiş olsaydı eğer; başvurucular hakkında hükmolunan manevi ödence (tazminat) miktarının da ölçülülük ilkesi doğrultusunda hakkaniyete uygun ve daha yüksek bir düzeyde olacağı gibi, yeniden yargılama aşamasında aleyhe sonuç doğurabilecek olası uygulamaların da önüne geçilmiş olacağı yadsınamaz.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle AYM’nin, somut olayda yerel mahkemelerce sanıkların beraatları yerine mahkumiyetlerine karar verilmesinin hak ihlali niteliğinde olduğunun gerekçesinde yanılgıya düşerek, değişik gerekçe ile yazılı olduğu şekilde karara varmasının; salt bu yönden hukuka ve hakkaniyete aykırı bulunması nedeniyle, başvurucular aleyhinde yeni bir hak ihlalinin bu kez AYM tarafından yapılmış olduğunu üzülerek söyleyebilsek de, “Özgürlüğün yanında ödencenin sözü mü olur?!” diyenlere, söyleyecek bir sözümüz yoktur.  

=======================================
Dostlar,

(E) Yargıç Albay Sayın Urunga’nın irdelememize ilişkin övücü sözlerine teşekkür borçluyuz..

AYM kararının tümünü gerekçeleri ile okuyarak yazmış değildik o yorumumuzu (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/).

Ancak Sn. Urunga oldukça önemli bir belirleme yapmakta :

Terör örgütünün propagandasını yapmak gibi bir suç tanımının olmamasına dayanılması gerektiğini vurguluyor. Oysa AYM’nin, suçun yasal tanımının yapılmamış olmasını geçip, yapılmayan tanımın nesnel ögelerinin gerçekleşip gerçekleşmediği irdelemesine dayalı hüküm kurduğunu öne çıkarıyor.

Yargılamanın yenilenmesinde umarız bu yanılgı yeni hak çiğnemlerine yol açmasın. Bu arada salıvermelerin başladığını sevinerek izliyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2019, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com