ÇAPA BATIYOR

ÇAPA BATIYOR!

Bu yazı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erbuğ Keskin‘in Facebook sayfasından alınmıştır.
Prof Dr. Erbuğ Keskin’in yazısı. maalesef olduğu gibi gerçek…

Özellikle Şehir Hastaneleri “dayatıldıktan sonra” Üniversite hastanelerinin finansal olarak kendini döndürememesi ve onların devredilmesi için “meşrulaştırıcı bir neden yaratmak için” oldukça planlı adımlar bunlar….
Acaba sağlığa – üniversite kafası – perspektifi olmadan  yaklaşılabilir mi?
Öyle bir ülkenin sağlıkta geleceği ola bilir mi??
Düşünelim…
Erdoğan, Üniversite hastanelerine yönetemiyorsanız bize bırakın, biz yönetelim.. sağlık hizmeti başka, işletme başka..demişti. Amaç açık, üniversite hastaneleri iflas etsin, el konsun ve Sağlık Bakanlığına devredilsin, hastaneleri olmasın Tıp Fakültelerinin.. Sağlık Bakanlığı da şehir hastaneleri kapsamında giderek özelleştirerek hizmetten çekiliyor; kamuda kalan ya da özelde hastanelerle tıp fakülteleri anlaşma yapsın, “affiliye hastane” modeli ile bu alanda da küçük Amerika olalım. Sağlık hizmetini ve tıp eğitiminin bu özel hastanelerde verelim..
AKP ile bütün yollar SERMAYENİN ÇIKARINA! Tam yol ileri!

DİKKAT Köprüden önce son çıkış                 :

  • AKP iktidarına son anımsatma, rica :
  • Tıp Fakültesi Hastanelerinin bilerek ve tasarlayarak (taammüden) iflası politikasını lütfen hemen durdurunuz..
  • Bu yıkımın faturası öngörülenden çok daha ağır olur, telafi de edilemez.
  • İlk iş, SGK geriödemelerini güncel maliyetlerle uyumlu kılınız;
  • Sonra da KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE ÖNCELİK VERİNİZ Kİ hem daha sağlıklı bir topluma erişelim hem de belimiz büken sağlık giderleri azalsın!
  • Sonra “kandırıldım” demeyin, çooook geç ve çoook yazık olur Türkiye’ye.

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
1977 İstanbul Tıp Fakültesi Bitireni (Mezunu) / 150. yıl mezunları
1981 İstanbul Tıp Fakültesi Uzmanı (Halk Sağlığı)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, SBF Mezunu
===================================

ÇAPANIN SON AKŞAMLARI

Çapa’da güneş batıyor bir akşam daha..
Hüzünlüdür akşamları hastanelerin..
Hekim olmaya ilk adım attığım yuvam burası benim.
İlk hastam.. ilk sondam.. ilk dikişim..
190 yıl önce (AS: 1827) kurulan ülkenin ilk Tıp Fakültesi..
Babamın okulu..

Hocalarımızın hocalarını yetiştiren akademi..
Her nesille giderek gelişen, modernleşen, ülkemizin ışıldayan bilim ocağı..
Yurdun her köşesinde.. komşu ülkelerde… derdine çare bulunamayan insanların şifa kapısı..

Burası Çapa..
Bugünlere gelmesinde o kadar çok kişinin emeği var ki..
Ama son yıllarda bu yuva gözlerimizin önünde eriyor..
Avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor sanki..
Çapa zor durumda..
Çapa çok zor durumda..
Borç batağında..
Borçlarını 36 ay geriden zar zor ödeyebiliyor..
İşin en acısı ne biliyor musunuz?
Çalışmadığımız için değil.. Çalıştığımız için batıyoruz.
Bir safra kesesi ameliyatı yaptığımızda devletin hastaneye ödediği para 1100 Tl.. Ama o ameliyat bize en iyimser koşullarda 1800 T’ ye mal oluyor.. Yani derdinden kurtardığımız her hasta da 700 TL zarar ediyoruz.
Devletin her hizmet için hastaneye ödediği bir fiyat var ve bu fiyatlar yıllardır değişmedi. Oysa kullandığımız malzemelerin fiyatı kezlerce katlandı..
Yani devlet bize diyor ki;
Pahalı tedavileri sakın uygulama..

Sakın ameliyat yapma..
Yapmak zorunda kalırsan ilçe devlet hastanelerinde bile yapılabilen basit ameliyatları kabul et..
Yalnızca muayene yap.. hızlı hızlı.. fazla tetkik isteme.. fakültenin ayakta kalabilmesinin belki de tek yolu muayene yapmak..

Hastaya bir faydası yok ama zarar ettirmiyor..

Ne kadar çok muayene yaparsan, ne kadar az tetkik istersen o kadar kazanırsın diyor devlet..

Ama burası Çapa, biz her türlü baskıya karşın, halkımızın en modern tedavi yöntemlerinden faydalanmaya devam etmesi için elimizden geleni yapıyoruz
Bu nedenle her yıl giderek daha zor duruma düşüyoruz.

Sonunda şelale olan bir ırmakta sürüklenen bir sandalda gidiyor gibiyiz.
Hepimiz kaçınılmaz sonu görüyoruz.

Bakın, şimdiye dek hep eleştiregeldiğimiz, çatısı akan servislerden, su basan ameliyathanelerden, çökmek üzere olduğu için son anda terk ettiğimiz binalardan, salt kamuoyu mutlu olsun diye kapasitesinin 4-5 katına çıkarılan öğrenci sayısından filan söz etmiyorum..

Türk ve dünya tıbbına sayısız katkıları olmuş.. kaç kuşak hocalarımızın emeğiyle bugüne gelmiş bir mabedin çöküşünden bahsediyorum..

Çapa çöküyor diyorum…

Artık başka yerde çare bulamadığınız dertlerinize çare olan Çapa olmayacak..
Cerrahpaşa, Ege, Dokuz Eylül, Akdeniz, Çukurova, Ondokuz Mayıs da olmayacak.

O berbat hastane koşullarında bulunmaya yarım saat dayanamayan insanlar sağlık çalışanlarının orada bir ömür tükettiğini göremiyorlar.

Halkın sağlığını geri dönülmez bir biçimde tehlikeye atan bu çarpık sağlık sisteminin tek sorumlusunun onlar olduğunu düşünüyorlar.

Her gün her kanalı kullanarak sağlık çalışanlarını şikayet ediyorlar..
Bunları size niye anlatıyorum biliyor musunuz?
Bu insanlara söyleyin lütfen..
Bizi yine şikayet etmeye devam etsinler..
Ama fakültelere geldiklerinde işlerin aslında neden yürüyemediğini de görmeye çalışsınlar.

Mesela Bilgi edinme hattına;
”Benim 2000 liraya malolan ameliyatım için fakülteye neden 1000 lira ödüyorsunuz?” diye sorsunlar..
”Modern tıbbın keşfettiği çok daha etkili tedavi yöntemleri ve Tıp Fakültelerimizde yılların emeğiyle bunları kullanmayı öğrenmiş doktorlar varken, neden sırf sizin politikalarınız yüzünden ben çağ dışı yöntemlerle tedavi olmak zorunda kalıyorum diye sorsunlar”
”Başka yerlerde gösteriş için trilyonlar harcanırken neden Tıp Fakültelerini parasızlık içinde yok olmaya itiyorsunuz? diye sorsunlar”

”Çapa çökerse, devasa Şehir Hastaneleriniz onun yerini tutar mı sanıyorsunuz? diye sorsunlar”

En çok da..

” Başınıza bir şey geldiğinde, kendinizin de koşarak bu ölüme terk ettiğiniz kuruma geldiğinizi unuttunuz mu?” diye sorsunlar.. (AS: R.T. Erdoğan kolon ameliyatını Çağa’dan bir hocaya yaptırmıştı..)
Çapa da akşam oluyor..
Zaten hüzünlüdür hastane akşamları..
Ama artık bir farklı..
Çapa çok badireler atlattı..
İki Meşrutiyet,
iki dünya savaşı,
sayısız darbe gördü..
Hepsinden etkilendi ..
Ama bu kez farklı..
Eğer halkımız kendi fakültesine sahip çıkmazsa ..

Çapa’nın üzerine güneş batacak akşamların sayıları zannettiğinizden çok daha az kaldı..

Dr. Ali Nejat Ölçen : LAUSANNE GERÇEĞİ

LAUSANNE GERÇEĞİ

resmi_portresiDr. Ali Nejat Ölçen
21.10.2016

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Devletinde Cumhurbaşkanı seçilen R.T. Erdoğan’a kimler Lausanne’nin Türkiye’ye yutturulduğunu söylemiş olabilir? O da irdelemeden, gerçeklerin ne olduğunu anlamadan, daha önce göklere çıkardığı Lausanne için şimdi nasıl oldu da bizlere yutturuldu diyebildi. Cumhurbaşkanı olacak bir kişiye yakışıyor mu söz!

Kanada’da yayımlan Encyclopedia International’in 10’uncu cildi 405’inci sayfasında acaba Lausanne konferansı için Türkiye’ye yutturuldu mu deniyor? Bir yabancı yayın organı R.T. Erdoğan’dan daha yansız, bakınız Lausanne’yi nasıl yorumluyor:

“Lausanne Conference meeting of Allies, the U.S.S.R. and Turkey, held at Lausanne, Switzeland in 1922-23 to revise the Treaty of Sevres (1920). The harsh terms imposed on Turkey by that treaty had provoked a nationalist revival, led by Mustafa Kemal (Ataturk). In 1922, after defeating a Greek force that had penetrated deep inside their country, the victorious Turk could ask for a revision of the treaty. The resulting conference produse important advantages for Turkey. It regained sovereignty over the straits of Bosporus and Dardanelles, which were demilitarized and opened to international traffic with certain limitations pertaining to military vessels. Some territorial adjustments, mainly the return of eastern Thrace and Smyrna (now Izmir) to Turkey, were affected. The humiliating capitulations, entitling foreiners to extraterritorial privileges, were abolished. No  war reparation were to be paid, and Turkey was practically freed from foreign economic control. Finally, a separate agreement providing for compulsory massive population Exchange between Greece and Turkey, was concluded and, later, successfully implemented. (Sergio Barzanti, Fairleigh Dickinson University).”

Kanada’da yayımlanan Uluslararası Ansiklopedide, Cumhurbaşkanı seçilen R.T. Erdoğan gibi  Laussanse Andlaşmasını yutturmaca deyimiyle küçümsemiyor. O Andlaşmanın Türkiye için ne tür avantajlar sağladığını bakınız nasıl açıklıyor:

“Lausanne Konferansında, tüm müttefiklerile Sovyetler Birliği ve Türkiye 1922-23’te İsviçre’nin Lausanne kentinde  Sevres Andlaşmasının revizyonu için bir araya geldiler. Türkiye tarafından Mustafa Kemal’in (Atatürk) ulusalcı yaklaşımıyla anlaşma sert biçimde provoke  edildi.

1922’de Yunan güçlerinin yenilgisi kendi ülkesini etkilemesine karşın Türklerin zaferi Andlaşmanın revize edilmesi konusunda yoğunlaştı ve Türkiye için önemli avantajlar sağlandı. Boğaziçi ve Çanakkale boğazları üzerinde egemenlik hakları kabul edildi ve uluslararası trafiğe açılması, militarize edilmemesi ve askeri gemilere sınır getirilmesi  gibi. İzmir ve Trakya’nın Türkiye’ye ait olması kararı alındı. Kapitülasyonların giderilmesi, yabancıların toprak satın alabimelerinin yok sayılması ve Türkiye’nin yabancı ekonomik denetimden bağımsızlaşması, nihayet Yunanistan ile Türkiye arasında kitlesel nüfus mübadelesine (AS: değişimine) de karar veridi. Sonraları bu başarıyla uygulandı.”

Yabancılar ülkemizdekiler kadar gerici ve bağnaz değiller. Mustafa Kemal karşıtlarımız kadar da O’na karşı hasım görevi üstlenmemişler. Şimdi sizlere bugüne dek kimsenin değinmediği bir Lausanne gerçeğinden söz edeceğim:

1923’ün 23 Nisan (AS: 17 Şubat olacak) günü Mustafa Kemal Paşa, İzmir İktisat Kongresinin açılış konuşmasında  Lausanne’dan söz etmeye neden gereksinim duydu? İsmet Paşa o günlerde niçin İzmir’e gelmiş ve Mustafa Kemal Paşa’ya neler anlatmıştı? İşte Mustafa Kemal Paşa’nın 23 Nisan (AS: 17 Şubat olacak) 1923 günlü İzmir İktisat Kongresinin açış konuşmasında Batı dünyasına o Andlaşmanın Ulusal egemenliğimizn ayrılmaz parçası olduğunu bakınız nasıl savunmuştu:

“Arkadaşlar, son söz olarak demiştim ki, biz memleketimizi artık esir ülkesi yapamayız. Belki cümlemin nazar-ı’nı celb etmiş olan Lausanne Konferansı’nın son müzakeresi bu nokta ile alâkadardır. Konferansın şimdilik ta’lika (AS: kesintiye) uğrayışı hep aynı meseleden, aynı noktadan münbaistir gibi telakki olunabilir. Ordularımız en büyük bir zaferi ihraz etmişler ve meşy-i muzzafferanesini (zaferin devamını durduracak) tevkif edecek hiçbir mani mevcut değildir…Milletimiz, Meclisimiz ve Hükümetimiz samimi olarak sulh taraftarı bulunduğu için, muzaffer ordularımızı durdurdu ve hey’et-i murahhasımızı Laussane’a gönderdi. Aylardan beri müzâkereler ve münakaşalar cereyan ediyor. Fakat  henüz muhataplarımız bizimle üç senelik, dört senelik bir hesabı rüyete başlamışlar. Ve hâlâ muhataplarımız eski Osmanlı Devletinin tarihe intikal ettiğini ve bugün yeni Türkiye Devletinin mevcut olduğunu ve bu Türkiye Devletini kuran milletin çok azimkâr ve celadetli bir millet olduğunu ve bu milletin artık istiklâl-i tammından ve hâkimiyet-i milliyesinden zerre kadar fedakârlık yapmayacağını anlamamışlardır. “İşte bunu anlamamak yüzünden dûçar-ı tereddüt olmuşlar, dûçar-ı tevakkuf olmuşlar. Arkadaşlar, onlar istedikleri kadar tereddüt edebilirler. Fakat bu millet karar-ı kat’isini vermiştir. Bu millet için tereddüt devirleri çoktan geçmiştir. Devletlerin heyet-i murahhasımıza verdikleri son proje bittabi heyetimizce şayan-ı kabul görülmedi… Ancak bütün millet, bütün cihan bilsin ki; en nihayet ve en nihayet millet bütün istiklal-i tammının temin edildiğini görmedikçe, yürümeye başladığı yolda bir an tevakkuf  etmeyecektir.

Efendiler hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyanın her medenî milletinin tabiaten malik olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler ve haklarımızı teslim etmelidirler. Çünkü haklarımız tabiidir, meşrudur, makuldur ve bize lâzımdır. Biz bu haklardan vaz geçmeyeceğiz ve ne  haklı isek bu hakkımızı müdafaa ve muhafaza için de memleketimizin, milletimizin kabiliyet ve kudreti o kadardır.

Efendiler, görülüyor ki, bu kadar kat’i ve yüksek bir zafer-i askeriye’den sonra dahi bizi sulha  kavuşturmaktan men eden esbâb doğrudan doğruya esbab-ı iktisadiyattır. Çünkü bu Devlet teâli etmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatmak mümkün olmayacaktır. İşte düşmanlarımızın, hakiki düşmanlarımızın muvafakata bir türlü rıza göstermedikleri budur.”

İngiliz Parlamentosu, Mustafa Kemail’in bu  konuşmadan etkilenerek yadsıdığı Lausanne Konferansı’nın devamına karar vermişti ve İsmet Paşa (İnönü) yeniden kadrosuyla birlikte Konferansa katılımını sağlamıştır.

Bugün devletimizi yöneten siyasal iktidarların hangisi Mustafa Kemal’in  23 Nisan (AS: 17 Şubat olacak) 1923’te açıkladığı ilkelerine sahip çıkabildi? Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Devletinde, Cumhurbaşkanı olan kişi, “Lozan bizlere yutturuldu” sözünü nasıl söyleyebilir, anlamak olanak dışı!

========================================

Dostlar,

Cumhuriyetimizden birkaç yaş büyük, Atatürk ve Türkiye aşığı, bilge insan, Dr. Müh. Ali Nejat Ölçen‘e teşekkür ederek yazısını yukarıya aldık.. (Ufak tefek zorunlu düzeltmeler oldu.. )

Bu konu, bizim de yeri geldikçe sıklıkla vurguladığımız bir nokta.
İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin temel gerekçesi Batı emperyalizmine ileti (mesaj) vermektir. Lozan görüşmelerinde 4 aya yakın bir süre, sıcak savaşı kazanmış Türkiye’nin meşru ve makul istemleri reddedilmiş, Lord Courson kapitülasyon dayatmasını utanmazca ve küstahça sürdürmüştür. Başdelege – Dışişleri Bakanı İsmet Paşa (ve hukuk danışmanı Prof. Dr. Veli Saltık), Mustafa Kemal Paşa ile sürekli iletişim (İngilizler ne yazık ki telgraf haberleşmesini izlemektedirler!) içindedir ve Lozan’da Kapitülasyon dayatması kırmızı çizgidir.

Türk kurulu (heyeti, delegasyonu) döner gelir. Lord Courson’un temel dayanağı, Türklerin olağanüstü yoksulluğu ve Anadolu’nun harap oluşudur. İsmet Paşa istemlerini reddetikçe sinirlenir ve bunların tümünü cebine koyduğunu, ileride İsmet Paşa borç istemeye geldiğinde teker teker önüne koyacağını söyler. İsmet Paşa da şimdi haklarımızı alalım, sonra borç istersek gereğini yaparsınız.. der. İşte bu nedenle Mustafa Kemal Paşa, Yunan’ın çekilirken yakıp – yıkıp harap ettiği İzmir’de bu stratejik kongreyi toplar.. 1150 dolayında delege damlarda, yıkıntılarda geceleyerek 15 gün boyunca Türkiye’nin gelecekteki ekonomi politikalarını oluştururlar. Çaresizlikiçinde kıvransa da, Cumhuriyetimizin kurucuları 1923-38 arasında borç almaktan kaçınır. Merkez Bankası taa 1930’da kurulabilir ve Türk parası basılır. Osmanlı’nın borçları 1930-54 arasında çeyrek yüzyıl ödenir. Osmanlı’nın ilk borcu aldığı 1854’ten 1954’e 100 yıllık zalım bir tutsaklık ve ağır bir sömürü sürecidir bu dönem.

Gene de 1923-38 arasında, 1929 ağır Dünya ekonomik bunalımı, 1935-36’larda 2. Dünya Savaşının öngelen darlıkları…. hastalıklarla kıvranan yaşlı – kadın – çocuk nüfus, sıfır sanayi ve altyapı … ile 15 yılda sağlanan büyüme %98’dir.. 1923’ü 100 birim alırsak, Mustafa Kemal ATATÜRK öldüğünde borçsuz ve 15 yıl boyunca ortalama %6.6 büyüyerek toplamda 2’ye katlanan bir ekonomi bırakmıştır. Batılılar buna MUSTAFA KEMAL’in EKONOMİ MUCİZESİ demişlerdir!

Mustafa Kemal Paşa, savaş meydanlarında yendiği şımarık ve mağrur emperyal Batı’ya,

  • İKTİSADEN DE VAR OLACAĞIZ, SİZE BOYUN EĞMEYECEK, DİZ ÇÖKMEYECEĞİZ…

demektedir. Çirkin Batı iletiyi çaresiz alır, “Çılgın – deli Kemal pes etmeyecektir..”.. Lozan görüşmeleri 4 Şubat 1923’te yeniden başlatılır ve 24 Temmuz 1923’te bağıtlanır. İsmet Paşa’nın saçları 8 ayda ap ak olmuştur.. Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta şu dizeye yer verir ;

  • Velimnimetim efendim, görseniz beni tanıyamayacaksınız.. Saçlarım ap ak oldu…
    Hürmetle ellerinizden öperim…

Kalınacak yer bile olmayan yıkık – yakılmış İzmir’de, günümüz için bile muazzam bir rakam olan 1150+ kişinin 15 gün gibi oldukça uzun süre Kongre yapması bir kez daha vurgulanmalıdır..

Mustafa Kemal Paşa’ya, İsmet Paşa’ya, dava ve silah arkadaşlarına, gözlerini kırpmadan vatan ve namus için canlarını feda eden atalarımıza… borcumuz asla ödenemez. Tek çaresi, uğruna kan ve canlarını verdikleri bu aziz yurdun vatan olarak özgür ve bağımsız, başı dik ve onurlu bir laik – demokratik Cumhuriyet olarak sonsuza dek yaşatılmasıdır (ilelebet payidar olması!).

Vurulup pak alnından gencecik yaşında kara topraklarda şehit düşen “15’liler”in aziiiz ruhlarının bizlerden tek dileği bu olsa gerektir..

Sonsuz bir huşu ile eğilip yere kapanmak ve başkaca hiçbir şey düşünmeden gereğini vefa ile yapmak boynumuzun borcudur..

Dün öyleydi, bu gün böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır.

Bu kadim gerçek, inanç ve borç; geleceğimizin en güçlü güvencesidir de!

Başka türlüsü – tersi ise tarih, bu coğrafya ve insanları için sonsuz bir zul ve utançtır!

Sevgi ve saygı ile.
23 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Endüstriyel tarım sistemi açlığı yaratıyor

Endüstriyel tarım sistemi açlığı yaratıyor!

portresi

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA
YURT, 14.10.2016

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Endüstriyel tarıma dayalı kapitalist sistem, azınlığın çoğunluk üzerinde sömürüsüne dayanıyor. Sistem bunu gizlemek için kendisini kaçınılmaz olarak dayatıyor ve ekolojik, eşitlikçi bir gıda ve tarım sistemine geçersek insanların aç kalacağını ileri sürüyor.
Çok ilginçtir ki şu anda bir milyar dolayında insan aslında aç. (AS: FAO verisiyle 800 milyon!)
Bu sayı zaman zaman biraz artıyor veya düşüyor.
Sistem savunucuları bunu unutarak ekolojik tarımın açlık doğuracağını iddia ediyor ve ne yazık ki epeyce insanı da ikna edebiliyor. Verimin ekolojik tarımda zorunlu olarak düşmeyeceği biliniyor. Bunu bu yazıda bir tarafa bırakalım ve biraz gıdada kayıp ve israf üzerinde duralım.
Birleşmiş Milletler FAO örgütü (Gıda ve Tarım Örgütü) bu konuda 2014 yılında birçok uzmanın katıldığı bir rapor hazırlamıştı. (Food Losses and Waste in the Context of Sustainable Food) 

Bu rapor FAO’nun web sayfasından bulunabiliyor. (http://www.fao.org/3/a-i3901e.pdf) FAO’nun verilerine göre dünyada insan tüketimi için üretilen gıdanın miktar olarak üçte biri, kalori bazında ise dörtte biri kayıp ve israftır. Bu 1,3 milyar ton gıda anlamına geliyor.
Milyar tondan söz ediyoruz. Yaklaşık iki milyara yakın insanın tüketebileceği kadar gıdanın her yıl düzenli olarak yok olduğu görülmektedir.
Bu kayıp ve israfların çoğunluğu sistemiktir. Yani azınlığın çoğunluğu sömürmesinin sonucudur.
Endüstriyel gıda sistemi şirketlere dayalıdır. Bu sistem mono kültürden vaz geçemiyor.
Çiftçi tek veya az sayıda ürün nedeniyle ürününü yerel olarak satıp bitiremez.
Zaten çevresindeki çoğu çiftçi aynı ürünü üretmektedir. Mutlaka aracılar devreye girer.
Uzak bölgelere bu gıdaların taşınması kayıp ve israfı kaçınılmaz olarak doğurur.
Otellerde açık büfe gibi sistemler müşterileri tatmin etmekten çok, daha az işçi çalıştırma isteğinden doğmakta. Süpermarketler biraz kötüleşen sebze ve meyveleri doğrudan çöpe atarlar.
Başka ne yapabilirlerdi?
Ekmek fabrikaları uzun süre dayanacak ve besleyici ekmekleri üretirlerse kapasitelerine göre daha az ekmek ürettikleri gibi daha çok emek kullanmak zorunda kalırlar. Nedeni ise beyaz ekmek ve endüstriyel mayalar yerine yerel buğdaylardan üretilmiş yüksek randımanlı unlar ve ekşi maya kullansalardı daha az ekmeği daha çok işçi ile üretmek zorunda kalacak olmalarıdır.
Yerel çeşit buğdayların unları ve ekşi maya ile üretilen ekmekler ise daha zor bayatlar ve daha az israfa yol açar.
Şirketlerin kârları düşerdi, ama herkes için daha sağlıklı olurdu.
Her şey olabilir ama kârların düşmesine razı olmazlar.
Dünyada açların çoğunluğunun kırsal alanlarda yaşadığı biliniyor.
Toprağı olmayan, az toprağı olan veya ürünlerini çok düşük fiyatlarla satmak, girdileri pahalı almak zorunda olan köylüler açlar veya kötü besleniyorlar.
Bu sorunlar gıdada kayıp ve israfla birlikte var olmakta. Ancak berberce çözülebilirler.
Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli.

=====================================
Dostlar,

Bu gün 16 Ekim Dünya Gıda – Beslenme Günü…
BM’nin (Birleşmiş Milletler – UN) FAO adlı bir uzmanlık kuruluşu var, Roma merkezli. FAO, BM Gıda – Tarım Örgütü olarak dilimize çevriliyor (Food And Agriculture Organisation of the UN). FAO bu yılki 16 Ekim Dünya Gıda Günü temasını aşağıdaki fotoğraf eşliğinde şöyle paylaşıyor :

  • World Food Day highlights that climate is changing
    and that food and agriculture must too

slide image

(http://www.fao.org/news/story/en/item/446764/icode/, 16.10.2016)

Türkçesi;
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ GIDA VE TARIMDA DA DEĞİŞİKLİĞİ ZORUNLU KILIYOR..

Değişen iklim koşulları ve küresel ısınma) gıda ve tarım politikalarında zorunlu değişikliklerin dayatıyor.. FAO web sitesinde bu bağlamda yayımlanan başmakalenin özeti böyl.. (fotoğrafın altındaki erişkeden yazının tümü okunabilir)

Buna göre İtalya Başbakanı Renzi, Papa Francis ve Fas Prensesi Lalla Hasnaa ortak eylem için ivedi çağrıda bulunuyorlar..

BM ve FAO 3. Binyıl için konan 8 hedeften biri olarak AÇLIĞI YARILAMAYI belirlemişlerdi. 2015’e dek, 800 milyon olan aç insan sayısının yarılanması hedeflenmişti.

zero_hunger

Ancak sonuç kocaman bir fiyaskodur. FAO, Dünya genelinde aç insan sayısını 600-800 milyon olarak vermekte. Dünya nüfusu geçen yıl %1,15 arttı.. Bu rakam 80 milyonu aşkın! Bir Türkiye kadar. Türkiye ise Dünya ortalamasından %0,2 puan daha yüksek bir hızla, %1,35 nüfus artışı sağladı; bu da 1 045 053 kişi net artışa karşılık geliyor.. TÜİK her yıl Hane Halkı Tüketim Araştırmaları yayımlıyor ve pek çok veri içinde yoksulluk oranını, beslenme verilerini… sunuyor.. Siyasilerin vesayetçi sansüründen ne kurtarılabilirse.. Ama mızrak çuvala sığmıyor gene de..

Yapılabilecekler belli gerçekte                           :

– İlk iş küresel nüfus artış hızıını mutlaka düşürmek
Dünyada ve Türkiye’de HER AİLEYE 1 ÇOCUK! Başka çözümü kalmadı..
– İkincisi yabanıl (vahşi) kapitalizmin ölçüsüz kâr hırsının dizginlenmesi ile çevrenin korunması.
– Üçüncü olarak da tarım – gıda – beslenme alanlarında AR-GE harcamalarını artırarak yığınların beslenme sorunlarını yönetmek ve en aza indirmek için yeni bilimsel yöntemler geliştirmek..

Bu adımlar kamusal sorumluluğu gerektiriyor öncelikle..
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesinde de BESLNME – GIDA hakkı tanımlı.
Toplumların beslenmesi piyasa yasalarına – sermayenin insafına terk edilebilir mi?
Edilirse sonuç ortada.. 7.5 milyar dünya nüfusunun yaklaşık 1/10’u karnını doyuramıyor..
İnsanlık, kapitalizmin bu vahşetini mutlaka sorgulamalı ve dizginlemelidir.
On insandan 1’inin aç bırakıldığı bir ekonomik model savunulabilir ve sürdürülebilir mi??

Ölümü göstererek sıtmaya razı etme bağlamında GDO’lu besinler dayatılabilir mi??
Dev gıda şirketlerinin şirket evlilikleriyle tekelleşmesine izin verilebilir mi?
BAYER – MONSANTO birleşmesine DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) neden izin verdi?

Gelişmekte olan ülkelerde tarım çok pahalı girdilere (gübre, mazot, tarımsal ilaç, sulama, taşıma, vergiler, yetersiz destekleme alımları, düşük taban fiyatlar, örgütsüz üretici, kooperatif yokluğu) mahkum edilebilir mi??

Bu soruların yanıtı çoğunlukla “evet” ise Devlet halkın elinden epeydir çıkmış; yerel – küresel sermaye ortaklığının sopalı tahsildarı durumuna geçmiştir. Feci tablo tam da böyledir!

  • Dahası, küresel emperyalizm dünya genelinde açlığın çözümüne stratejik
    bir tercihle çözüm üretmeyerek, AÇLIK ÖLÜMLERİ üzerinden vahşi bir
    nüfus planlaması dayatmaktadır!

Dünya halklarının bu isyan ettiren insanlık dışı oyunları artık görmesi ve emekçilerin birliği ile ayağa kalkması gerek! Bu arada da çocuklarının ve kendisinin açlıktan ölmesi yerine, ne yapıp edip aile planlaması yöntemlerine ulaşmalı ve bakamayacğı – iş sahibi edemeyeceği sayıda çocuk yapmaktan mutlaka kaçınmalıdır..

Türkiye’de R.T. Erdoğan ve danışmanları bu yıkıcı ve yakıcı gerçekler karşısında 3-5  çocuk dayatma politikalarından mutlaka ve derhal vazgeçmelidirler..

  • Komşusu aç iken tok yatan bizden midir??

Sevgi ve saygı ile.
16 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

OHAL KHK’lerine TOPLU BAKIŞ

OHAL KHK’lerine TOPLU BAKIŞ

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Olağanüstü hal kapsamında bazı tedbirlerin alınması, bazı kamu/özel kurum ve kuruluşlara dair düzenleme yapılması, bazı kanunlarda değişiklik yapılması vb. amaçlar için Anayasanın 121 inci maddesi ile, 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanununun 4 üncü maddesine göre,  Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nca kabul edilmiş olan 667-674 sayılı (8 adet) KHK ile mevzuatta:

Olağanüstü hal ilan ediliş nedenleri ve süresi ile de sınırlı olmayan çok sayıda/köklü değişiklikler yapılmış; bu bağlamda KHK aracılığıyla Devlet yeniden yapılandırılmak istendiği anlaşılmaktadır.

Sözü edilen değişikliklerin bazıları bölümler halinde, özet olarak aşağıya çıkarılmıştır.

Saygılarımla. 09.09.2016

Mahmut ESEN
E. Mülkiye Başmüfettişi,
mahmutesen@gmail.com 
*****

I-KAMU PERSONELİNE / KURUM VE KURULUŞLARA YÖNELİK DÜZENLEMELER  

1Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan;  3.447 yargı, 1.978 TSK, 1.519 Jandarma, 26 SGK, 10.029 EGM mensubu ve 42.887 kamu görevlisi olmak üzere toplam 59.897 kişinin görevlerine son verilmiştir.

(Görevlerine son verilenlerin oranı toplam istihdam edilen kamu personelinin %2’sine karşılık gelmektedir. Bu oran yargı mensuplarında %23 seviyesine ulaşmıştır.)

KHK’lerle kamu personelinin görevden çıkarma işlemleri kolaylaştırılmış, bu amaçla statülerine göre özel/yeni yöntemler getirilmiştir. Teşkilatlarından çıkarılan bu kişilerin, mahkûmiyet kararı aranmaksızın, rütbe/ memuriyetleri alınmakta; görev yaptıkları teşkilatta veya kamu hizmetinde bir daha istihdam edilmeleri yasaklanmaktadır.

Kamu görevinden çıkarılanların, uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi/ vali gibi unvanları ve yüksek mahkeme başkan/ müsteşar/hâkim/savcı/kaymakam vb. meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamayacaklardır. Bu unvan/sıfat/ meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamayacaklardır.

Emekliliğini kazanmış kamu görevlilerinin emeklilik taleplerinin yetkili makamlar tarafından onaylanması için azami  “bir ay” olarak belirlenmiş süre, olağanüstü hal döneminde kaldırılmış, bu suretle kamu personelinin emeklilik hakları da askıya alınmıştır.

2-Çok sayıda kamu görevlisi milli güvenlik gerekçesiyle görevinden uzaklaştırılmıştır. Göreve son verme işlemleri gibi görevden uzaklaştırma işlemleri de devam etmektedir.15.07.2016 tarihinden sonra görevden uzaklaştırılan kamu görevlileri hakkında ilgili mevzuatında öngörülen soruşturma açma süreleri olağanüstü hal süresince uygulanmayacaktır. ( Disiplin cezalarında zaman aşımı durdurulmaktadır.)

3-Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti,

iltisakı veya irtibatı belirlenen ve R.G. yayımlanmış listede gösterilen çok sayıda özel sağlık/öğretim kurum ve kuruluşları, öğrenci yurtları, vakıf/dernek/iktisadi işletme, vakıf yükseköğretim kuruluşları, sendikalar,  özel radyo ve televizyon/gazete/ dergiler/ yayınevi dağıtım kanalları kapatılmıştır. ( Kapatılmış  özel öğretim kurum/kuruluşları ile özel öğrenci yurtlarından (54) adedi yeniden açılmıştır.)

Kapatılanların mal varlıkları Hazine/Vakıflar Gn. Md. devredilmiştir.

Hazine ve Vakıflara devredilenlerin dışındaki kapatılmasına karar verilmiş şirketlerin satış ve tasfiye işlemleri konusunda TMSF yetkilendirilmiştir. Maliye Bakanlığınca devredilmesi halinde, özel radyo ve televizyonlar, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının tasfiye işlemleri de, TMSF tarafından yapılacaktır. Ayrıca yine milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı vb. oluşumlarca kiralanmış/kullanılmakta olan kamu kurum/kuruluşları ve ortaklıklara vb. ait taşınır/taşınmaz mal alacak ve haklar Hazineye devredilmiştir.

4- 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında bazı düzenlemeler yapılmıştır.   

(Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde yer alan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) kapatılmıştır. Polis tarafından 5271 sayılı CMK 135. madde uyarınca yapılacak dinlemeler Kurum (Bilgi Teknolojileri İletişim) bünyesinde yapılacaktır.)

5-5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununda; Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun yetkilerini artıran(Başbakanın gerekli gördüğü gecikmesinde sakınca olan tedbirlerin ‘haberleşmenin engellenmesi’ uygulanması vb. ) bazı eklemeler yapılmıştır.

6-Büyükşehir belediyelerinin bulunduğu illerde, kamu kurum ve kuruluşlarının yatırım ve hizmetlerinin etkin olarak yapılması, izlenmesi ve koordinasyonu, acil çağrı, afet ve acil yardım hizmetlerinin koordinasyonu vb. görevler için İçişleri Bakanlığının taşra teşkilatı olarak kurulan Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığına özel bütçeli bir kuruluş statü kazandırılmış; Başkanlığın yetkileri bakanlıkların illerdeki yatırımlarını da yapacak şekilde artırılmıştır.

7MEB’na, kalkınmada öncelikli yörelerde sözleşmeli öğretmen istihdamı için ( sözlü sınavla) öğretmen alım yetkisi verilmiştir.

8- KHK’ler kapsamında görev alan/görevlerini yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri dolaysıyla hukuki/idari/mali/cezai sorumluluğunun doğmayacağına ilişkin düzenleme yapılmıştır. 

II-YARGI İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER

9-Soruşturma ve kovuşturma işlemlerine yönelik düzenlemelerde çok yönlü değişikliklere gidilmiştir.  Bu bağlamda

– 5237 sayılı TCK5271 sayılı CMK başta olmak üzere; bazı kanunlarda (gözaltı süresinin uzatılması, yakalanan asker kişilerin adli kolluk görevlilerine teslim edilmesi/, soruşturmalarda ifadelerin adli kolluk görevlilerince de alınabilmesi, tutukluların avukatla görüşmelerinin gerektiğinde kayıt altına alınması/yeni avukat görevlendirilmesinin talep edilmesi, tutukluluk konularında dosya üzerinden karar verilebilmesi, C. Savcılarının yakalama/arama/el koyma/iletişimin tespiti/avukatın dosya inceleme yetkisi ile şüpheli ile görüşmesinin kısıtlanması kararı verilmesine ilişkin yetkilerini artırılması vb. ) ek/değişiklik yapılmıştır.

– 5271 sayılı CMK uyarınca taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma halinde kayyım atanacağı (TMSF’nin görevlendirileceği) kuralı getirilmiştir

– 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 179 uncu maddesi uyarınca sermaye şirketleri ile kooperatifler tarafından iflasın ertelenmesi talebinde bulunulamayacak, bu yöndeki talepler mahkemelerce reddedilecektir.

10-3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununa, “Zararların tazmini amacıyla tedbir konulması” için ek madde getirilmiştir.

(TCK ve TMK kapsamına giren suçlar nedeniyle gerçek veya tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarının uğradığı zararların tazmini amacıyla, soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hâkimi, kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından, şüpheli veya sanıklara ait taşınmazlar/taşıtların devir ve temliki önlemek için şerh düşülmesine karar verilebilecektir.)

11- 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanuna geçici madde eklenmek suretiyle denetimli serbestlik uygulanarak cezanın infazı, koşullu salıverme için yasadaki süreler artırılmıştır. Cezaevlerindeki doluluk oranının aşağıya çekilmesi amaçlanmaktadır.

Ayrıca ceza infaz kurumlarının yapım işleri için (meralar dahil arsa temini/imar planı/ihale vb. konularda)  önemli kolaylıklar getirilmiştir.

III-TSK/MİLLİ SAVUNMA İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER

12- Kurmay subay yetiştirmek/lisansüstü eğitim vermek amacıyla yeni kurulan Enstitülerden; Kara, Deniz ve Hava Harp Okullarından ile Astsubay meslek yüksekokullarından oluşanMilli Savunma Bakanlığı (MSB) bünyesinde Milli Savunma Üniversitesi adıyla yeni bir üniversite kurulmuştur. Ayrıca (ilk kez) MSB taşra teşkilatı kurulmaktadır.

13-357 sayılı Askeri Hakimler Kanununda geniş kapsamlı ek/değişiklikler yapılmış, askeri hakimlerin mesleğe kabul/çıkarılması işlemlerinde MSB yetkilendirilmiştir.

14-211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununda bazı ek ve değişiklikler yapılmış, (Genelkurmay Başkanlığına atanabilmek için kuvvet komutanlığı yapmış olma koşulu kaldırılmıştır.)

15-Kuvvet komutanlıkları MSB bağlanmıştır. Cumhurbaşkanı/Başbakan gerekli gördüklerinde kuvvet komutanları ile bağlılarından doğrudan bilgi alabilecek/emir verebilecektir.

MSB üst düzey yönetici kadrolarının askeri rütbe karşılıkları belirlenmiş, bu kadrolara atanan sivillerin kamu konut ve sosyal tesislerden rütbe karlığındaki subaylar gibi yararlanması kabul edilmiştir. MSB merkez teşkilatında  (Başbakanlık merkez teşkilatında olduğu gibi) kamu kurum ve kuruluş (mahalli idareler dahil) personeli geçici olarak görevlendirilebilecektir.

YAŞ’ın yapısı ( sivil üyeler çoğunlukta olacak şekilde) değiştirilmiştir. YAŞ’ın başkan ve üyeleri; Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Başbakan yardımcıları, Adalet/Dışişleri/İçişleri/MSB ile Kuvvet Komutanlarından oluşmaktadır.

-Harp Okulları ve Astsubay MYO kuvvet komutanlıkları yerine MSB ile irtibatlandırılmıştır. Harpokullarının ve Astsubay MYO öğrenci kaynağının lise ve dengi okul mezunları olduğu şeklinde değişiklik yapılmıştır.

Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatılmıştır.

14-Gülhane Askeri Tıp Akademisine bağlı eğitim hastaneleri ve asker hastaneleri Sağlık Bakanlığı/bağlısı kurum ve kuruluşlarına devredilmiştir.  

III-GÜVENLİK İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER

16-2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu ile 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanununda ek/değişiklikler yapılmıştır.

– Jandarma ve Sahil Güvenlik K.  İçişleri Bakanlığına bağlı olduğu, personelinin kolluk kuvveti olduğu vurgulanmış, “askeri personel” ibareleri teşkilat kanunlarından çıkarılmıştır. Jandarma ve Sahil G.K. 657 sayılı DMK kapsamına alınmış, Jandarma Hizmetler ve Sahil Güvenlik Hizmetleri adı altında iki ayrı sınıf oluşturulmuştur.

Jandarma ve SGK komutanlıklarının kuruluş ve teşkilatlanması İçişleri Bakanlığınca düzenlenecektir. Personelin alınma ve terfi işlemleri İçişleri Bakanlığınca yapılacaktır. Personel atamaları konusunda İçişleri Bakanlığına yetkiler verilmiştir. Personeline verilecek disiplin cezaları için özel bir kanun çıkarılacaktır. Özel kanun çıkarılınca kadar Jandarma ve Sahil G.K. personeli hakkında Emniyet Teşkilatı disiplin mevzuatı hükümleri uygulanacaktır.

Subay ve astsubay ve diğer personel ihtiyacını karşılamak amacıyla Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi kurulmuştur.  Akademi İçişleri Bakanlığına bağlıdır. Akademinin öğrenci kaynağı; lise ve dengi okullar, ön lisans, lisans, yüksek lisans mezunları olacaktır.

17-İçişleri Bakanlığınca terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı veya irtibatı tespit edilen yurtdışındaki eğitim öğretim/sağlık kurumu, vakıf/dernek/şirket yöneticilerine pasaport verilmeyecektir. Ayrıca pasaportları iptal edilmiş olanların eşlerinin pasaportları da (genel güvenlik açısından) iptal edilebilecektir.

18-3201 sayılı Emniyet Teşkilât Kanununda değişiklik yapışmış, özel harekat birimlerinde istihdam edilmek üzere, KPSS şartı aranmaksızın, sözlü sınavla polis adayı alınabilecektir.

19-Geçici köy korucularının görev alanları gerektiğinde ( valilerin onayı ile iller arası da olacak şekilde) genişletilebilecektir.

Yerel Yönetimler

20- 5393 sayılı Belediye Kanununda bazı ek/değişiklikler yapılmıştır.

-Belediye başkanı/meclis üyelerinin terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık suçları sebebiyle görevden uzaklaştırılması/ tutuklanması/ kamu hizmetinden yasaklanması vb. hallerde İçişleri Bakanı/ il valileri tarafından belediye başkanı veya meclis üyesi ataması yapılabilecektir. Böylesi durumlarda belediye meclisi toplantısı yapılmayacak, meclisin görevleri belediye encümenin atanmış üyelerince yerine getirilecektir. Muhasebe işlemleri de Maliye Bakanlığı saymanlık birimlerine gördürülecektir.

-Belediye hizmetlerin aksatılmasının terör veya şiddet olaylarıyla mücadeleyi olumsuz etkilemesi hallerinde bu hizmetler il özel idaresi/Yatırım İzleme Ve Koor. Başkanlığınca yapılacak harcama tutarları da İller Bankası hisselerinden tahsil edilecektir.

=================================

Dostlar,

Değerli E. Mülkiye Başmüfettişi Sayın Mahmut ESEN’in daha önce de OHAL Kararnamelerinin neler getirdiğine ilişkin irdelemelerine web sitemizde yer verdik.
Mülkiye’li şapkamızla, kendisine teşekkür ederiz.

Dünya siyaset, yönetim, hukuk, demokrasi ve insan hakları… bakımlarından son derece “ilginç” örnekler ülkemizde yaşanmakta.. 80 milyonluk bir açık hava labortatuvarına dönüştük adeta..

Sahnede AKP – RTE baş rollerde.. İpler gerçekte kimlerin ellerinde??
Gidiş hiç ama hiiiç iyi değil..
Tüm uyarılar yararsız..
Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete.. AKP’de FETÖ’cü yok neredeyse!?
R.T. Erdoğan başkanlığında 27 kişilik bir Kurul (Bakanlar Kurulu?!), “TEK ADAM” ın
2 dudağına bakarak, Ülkemizi OHAL rejimi altında inleterek, oligarşik – totaliter bir
demir yumruk
la yönetmekte..

Eskiler, böylesi zor – umutsuz durumlarda “encamımız hayrola..” derlerdi..

AKP – RTE’nin mutlaka frenlenmesi ve devlet aklının (Raison d’etat) egemen kılınması, rejimin meşruluğu ve Türkiye’nin ülkesi ve halkı ile bölünmez bütünlüğü için yaşamsal ve
ivedi bir stratejik sorun durumuna gelmiştir.

TBMM ivedilikle tatilini / sürgününü kesip toplanmalı, OHAL Kararnamelerini görüşmeli, düzeltmeli, bu metinler ayrıca Anayasal yargıya sunulmalıdır.

Bu sorunları yaratan akıldan çözümünü bekleyemeyiz..
Bir ulusal hükümet kurulmalı; RTE Anayasal sınırlarına çekilmelidir. 
Tersi durumda, ülke çökerse altında ilk kalan AKP – RTE olacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
10 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN : HALKTAN KORKAN İKTİDAR

HALKTAN KORKAN İKTİDAR

resmi_portresi

 

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

 

 

82 yaşında Başbakan İsmet İnönü, Yeni Meclisin Senato bölümündeki Devlet Planlama Teşkilatına Opel marka bir arabayla gelir ve çoğu zaman evine yürüyerek giderdi.
Süleyman Demirel, Güniz sokaktaki evinden Devlet Planlama Teşkilatı’na yürüyerek gelirdi,
genç yaşta başbakan olduğunda.

AKP iktidarında şimdi başbakan olan kişi (AS: BinaliYıldırım) İzmir’e 2000’in üzerinde polisle gidiyor ve kentin trafiği altüst oluyor. Cumhurbaşkanı olmadan önce R.T. Erdoğan da
başbakan iken 4000’in üzerinde polisler giderdi bundan az nüfuslu bir ilçeye.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Çankaya’dan ayrıldığını sonradan öğrenirler. araştırma sonucunda Ankara’nın Bağlum’una yakın bir yerinde O’nu bağdaş kurmuş biçimde bulurlar. Bunu e-mail iletimde, adını söylersem beyaz kâğıdım kirlenecek, (yalnızca e-mail adresi gtiecer@aol.com’dur) bu haberimin kendine özgü çirkinliğiyle uydurma olduğunu söyleyebilmişti.

Mustafa Kemal Atatürk’e ilişkin kanıt ve belge ileri sürmeden Devrimlerini küçümsemeyi, yadsımayı görev kabul ettiği içindir ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün o köyde tek başına,
bir ağaca sırtı dayalı bağdaş kurmuş fotoğrafını yayınlıyorum:

ATA1

Adını anmadığım kişi (gtiecer@aol.com),
“Bu çeşit Atatürk hikayelerinin uydurma olduğunu
ileri sürdüğünü yazacak kadar dengesiz ve art niyetli olduğu anlaşılan 27.29.6.2016 günlü iletisinden
acaba utanç duyacak mıdır, sanmıyorum.

Ne Almanya’da Hitler’e, ne İtalya’da Mussoloni’ye
ve İspanya’da Francisco Franco’ya karşı olanlar, ülkemizdeki gericiler kadar nankör ve hain değildirler.
Böyle biline çare buluna.

Dr. Ölçen