SÜRÜ PSİKOLOJİSİNDEN KURTULMAK


SÜRÜ PSİKOLOJİSİNDEN KURTULMAK

Altan ARISOY
altanarisoy@gmail.com
 

(AS: Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

1970’li yıllarda kısaltılmış adlar, rumuzlar, amblem ve şifreler kullanmak çok yaygındı. Özellikle sol siyasal akımlar içinde üç kişinin bir araya gelip, kendilerine kısa bir ad ve amblem bularak siyasal arenada güçlenmeye çalışmaları bıktırıcıydı. O yıllarda mitoz bölünme gibi çoğalarak sayıları 49’a ulaşan sol fraksiyonların ne olduklarını bilmek -salt bu yüzden- epey zordu.

12 Eylül cuntası bizim bu yöndeki uğraşmalarımıza bir son vermişti. Ama kurtulamamışız.
Şimdi de PKK aynı şeyi yapıyor.
PKK’ye resmi veya dolaylı yollardan bağlı olan örgütlerin sayısını kim biliyor? 20-30-40 ?..
Bir de bunların zaman içinde sürekli isim ve taktik değiştirmeleri var.
Özel bir iletişim dili oluşmuş gibi. Sanki her şeyi şifrelemişler. Bu yöntemin albenisi de var.
Bu yolla kendilerine bir gizem ve güç kattıklarını sanıyorlar(!.) Aslında kendileri de, ne olup bittiğini tam olarak bilmiyorlar. İşte bu yüzden halk hiçbir zaman bu örgütlerin in mi, yoksa cin mi olduğunu öğrenemedi. Olan “örgüt” sözcüğüne oldu. Halk bu masum sözcükten nefret etti. Allerji duydu. Egemenlerin istediği de buydu zaten.

Önce PKK’nın kullandığı birkaç kısaltmanın ne anlama geldiğini açıklamaya çalışalım.

PKK: (Partiye Karkerên Kurdistanê) Kürdistan İşçi Partisi (!.)
KCK:
Abdullah Öcalan tarafından kurulan Kürdistan Topluluklar Birliği.
KCK SÖZLEŞMESİ: Öcalan tarafından yazılıp 20 Mart 2005’te Kongra-Gel’e önerilen, 17 Mayıs 2005’te Kongra Gel tarafından kabul edilen Kürdistan Topluluklar Birliği örgüt sözleşmesi. KCK, bu sözleşmedeki kurallara göre oluşturuldu. KCK’nın anayasasıdır diyebiliriz.

KONGRA-GEL: Kürdistan Halk Kongresi. Şu isimler de kullanılır;
KADEK (Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi),
KHK (Kürdistan Halk Kongresi)

Bunların hepsi aynı şeydir.
Özetle; Kongra-Gel PKK’nın yasama organıdır. Korucusu ve önderi doğal olarak Öcalan’dır.
Öcalan cezaevinde yatarken; liderliğini yaptığı hareketin köklerini toplum içinde derinleştirmek, sağlamlaştırmak, yaygınlaştırmak,  örgütlenmeyi genişletmek, mücadeleyi büyütmek ve sürekliliğini sağlamak amacıyla geniş kapsamlı bir çalışma yaptı.

KCK sözleşmesi böyle ortaya çıktı. Sözleşme, “Önsöz” ve “Başlangıç” bölümlerinden başka 14 Bölüm ve 46 maddedir. Önsöz ve başlangıç bölümleri okunduğunda tarihsel, bilimsel, fikri temellerinin zayıflığı; ezberlere dayandığı; emperyalizmin, küreselleşmenin etkisi altında yazıldığı hemen anlaşılmaktadır. Öcalan değişmez kimi temel fikirler ortaya koyuyor. Yanlış burada… Hareketi yanlış gerekçelere dayandırırsanız, kesinlikle yanlış hedeflere varırsınız.

Şimdi KCK sözleşmesinde Öcalan’ın yaptığı temel yanlışlara bir bakalım. Şöyle diyor:

  • Ulus-devlet sistemi ise 20. yy’ın sonlarına doğru toplumsal gelişmenin, demokrasi ve özgürlüklerin önünde en ciddi engel durumuna gelmiştir. Günümüzde küreselleşme ile ulus-devlet aşılmaktadır. Yirminci yüz yılın başında geliştirilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, devlet kurma hakkı olarak anlaşılmıştır. Bu temelde olu­şan ulus-devletler günümüzde gelişme önünde ciddi engel durumundadırlar. Ulus-devlete dayalı Birleşmiş Milletler modeli yürümemektedir. Körfez savaşı ve Irak’taki durum bunun kanıtı olmaktadır..” (KCK, önsöz) 

Bu yargı doğru değil… Öcalan’ı bu yanlış yargılara kimler, neden sürükledi? Düşünmelisiniz.
Öncelikle belirtelim ki;

  • Ulus-devlet sistemi hiçbir siyasal-toplumsal gelişmenin önünde engel değildir.
    Ama emperyalizmin  (küreselleşmenin) önündeki en büyük engeldir.

Ulus devlet modelinin, gelişmelerin önünde engel olduğu emperyalist bir propagandadır.

Körfez savaşı ulus devletin kötülüğünden değil, emperyalizmin küreselleşme aşamasında hegemonya hırsından çıkmış ve milyonlarca insanın canını almıştır. Demokrasi yerine yoksulluk, kan ve zulüm getirmiştir. Birleşmiş Milletler, ulus devlet modelinin kötülüğünden değil, emperyalist odakların küresel dayatmaları yüzünden umulan yararı sağlamamaktadır.

Ulus-devlet modeli son iki yüz yıla damgasını vurmuştur. 

Ve en önemlisi; ulus-devlet sistemini kötüleyen, ulus-devletlere savaş açıp yok etmeye soyunan devletlerin hepsi günümüzde de birer ulusal devlet niteliği taşırlar. Kendi ulusal çıkarlarına, ulusal bütünlüklerine çok düşkündürler. Bu yönden ülkelerinin en küçük bir zarara uğramasını asla kabul etmezler. Oralarda gelişme ve ilerlemeye engel olmayan ulus-devlet sistemi dünyanın başka ülkelerinde neden ilerlemenin önünü tıkasın?

Demek ki; “Ulus-devlet modeli gelişmeye engeldir” şeklindeki çıkış noktası yanlıştır. Bu yanlış yargının “tek kutuplu dünya” şımarıklığı içinde, emperyalist propaganda ile oluşturulduğunu unuttuk mu?
Devam edelim. Öcalan, ulus-devlet sistemini tu-kaka ettikten sonra “küreselleşme” eğilimlerinin soruna çözüm olmayacağını; onun yerine “Demokratik Konfederalizm” adını verdiği hayali bir sistemi önermektedir. Aslında, Demokratik konfederalizm diye küreselleşmeyi tarif etmektedir.
Dünya, hiçbir yaptırım gücü, kendini koruma gücü olmayan, birbirine çok zayıf bağlarla bağlı demokratik yapılı (!) köylere dönüşecekmiş.

Devam ediyor.
Aslında ben misyonumuzu ezilen halklar adına evrensel bir çıkış olarak görüyorum. Benim demokrasi anlayışım, birey demokrasisi değil, topluluk demokrasisidir. Ben toplumun farklı topluluklardan, gruplardan oluştuğuna ve bu grupların eşitliğine inanıyorum. Sadece bireysel hakların değil grup, kolektif hakların var olması gerektiğine inanıyorum.
(Not: demokrasilerde etnik farklılaşma, bölünme ve  özel ayrıcalıklar olmaz. AA)

“Bu Sözleşme ile birlikte, Kürdistan halkının özgürlüğü de klasik ulusal kurtuluşçuluk ve isyancılıkta aranmamaktadır.”

O zaman neden yalnızac hep terör, isyan ve şantaj var? Kürtler adına (!) yapılan bütün hareketlerin nihai (soncul) amacı neden Büyük Kürdistan’dır? Neden salt etnik gerekçelerle mücadele ediliyor? Ulus olamamış halkları neden Kürt ulusu olarak birleştirmeye çalışıyorsunuz? En büyük düşman olan feodaliteyle neden savaşmıyorsunuz? 

Öcalan sürekli olarak “demokratiklik” vurgusu yapıyor (!)

“Kürt halkını özgürleştirme stratejisi, esas olarak Kürt halkının demokratik toplum örgütlenmesi ve bunu komşu halklarla demokratik birlik ilişkisi içinde yürütmesi olarak ele alınmıştır. Kürt halkının özgürlüğünün güvencesi ne devlet ne de devletçiklerdir. Kürt halkının özgürlüğü ve Kürt sorununun demokratik çözümü Kürdistan ve Ortadoğu’yu demokratikleştirmektir. Koma Civakên Kürdistan projesi bu yönüyle Kürt halkını özgürleştirme stratejisidir.”

Feodalitenin, din, ağa, şeyh baskısının, cehaletin, yoksulluğun hüküm sürdüğü halkların “demokratik” şekilde örgütlenmesinin, sorun çözmesinin asla söz konusu bile edilemeyeceği ortadadır. Öcalan, bu modelin -demokratik konfederalizmin- önce Ortadoğu’da, yani Kürtlerin bulunduğu coğrafyada kurulacağını ve sonra dünyaya yayılacağını öngörüyor. Önce Ortadoğu, tepesine binen, ezen, sömüren emperyalizmin altında paramparça olacak. Tabandan ideal bir demokratik toplum örgütlenmesi başlayacak. Mutlu, barışçı bir toplum olacak. Sonra da bu düzen dünyanın bütün ezilen köşelerinde kurulacak. Yani bütün dünyaya “Demokratik Konfederal “ bir düzen gelecek. Küreselleşme tamamlanacak

Görüldüğü gibi KCK, Emperyalizmin Büyük Ortadoğu projesine tam uyumlu bir örgütlenme.

PKK çevresinde binlerce Kürt ve Türk aydını var. Ama böyle sakat bir oluşuma kimse itiraz etmiyor, ses çıkarmıyor (!) Hepsi bu projeye hizmet etmeye çalışıyor. Hani fikir özgürlüğü?..
Aslında demokrasi ve demokratiklik diye bir şey de yok. Örgütü kur, Sözleşmesini yaz. İçinde kendini “önderlik” diye tanımla. Özel yetkiler koy. Olmazsa, istediğin zaman değiştir. Adı da Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) olsun. KCK sözleşmesinin önderlik maddesinde her şey apaçık:

“..KCK kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir.”

Kendisini bir kurum ve karar mercii olarak tanımlıyor(!?) Belki o zaman zaman yakınındaki birkaç kişinin de fikrini sorar. Aslında tek örgüt var o da PKK… 

  • Emperyalizmin güdümü ve hizmetinde, en çok da kendi halkını katleden, sefil-perişan eden bir terör örgütü PKK…

Ötekilerin hepsi garnitür. Ana yemeği süslüyorlar. Adlarının da zaten bir önemi yok. Öğrenmeseniz de olur. Asıl büyük sorunumuz “sürü psikolojisi“nden kurtulmaktır. Başka bir özgürleşme yolu yok.

===========================================

Değerli Dostumuz Sn. Altan Arısoy‘a bu değerli yazısı için teşekkür ederek site okurlarımızla paylaşıyoruz.. Sn. Arısoy’un sitemizde daha önce de yazıları yayımlandı.. Okunsun dileriz..

Bu yazısıyla Sn. Arısoy, PKK – Öcalan denkleminin içyüzünü bir kez daha sergilemiş oluyor. İler – tutar yanı yok.. her yanı çelişki, kökten dökülüyor.. Şu 2 saptama ne denli belirgin :

  • Emperyalizmin güdümü ve hizmetinde, en çok da kendi halkını katleden, sefil-perişan eden bir terör örgütü PKK…
  • En büyük düşman olan feodaliteyle neden savaşmıyorsunuz? 

Biz de hep yazdık; Kürt ağaları – baronları, emperyalizmin kucağında kürt ırkçılığı yaparak sefil misyonlarını yerine getiriyorlar..

Biz de hep sorduk :
– Emperyalizm ile işbirliği yapılarak özgürlük savaşı verilebilir mi, bu ahlaki ve gerçekçi midir;
– Emperyalizmin yeryüzünde herhangi bir halkı özgürleştirdiğinin örneği var mıdır yoksa tersine “böl – yönet- köleleştir – sömür” şer ekseni midir?? Hangisi hangisi eyyy APO ve müritleri, maşalar ve ipleri ellerinde tutanlar; hangisi??

Sevgi ve saygı ile.
06 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

CHP NEREYE GİDİYOR ??

Dostlar,

Sn. Altan ARISOY birikimli bir aydındır.
Atatürkçü bir yurtseverdir.
CHP’nin içine sürükendiği “hazin tablo” (batak!?) kaygı vericidir.

Uyarılarına mutlaka kulak kabartmak gerek.

Sevgi ve saygı ile.
27.8.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

================================================================

CHP NEREYE GİDİYOR ??


Altan Arısoy

İLK KURŞUN, 26.8.14

KURULUŞ

4-11 1919’da yapılan Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk örgütleri birleştirilmiş ve Kurtuluş Savaşı’nın ulusal dayanağı somutlaşmıştı.

TBMM, “Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin başarısıdır. Kurtuluş Savaşı’nın utkuyla sonuçlanması ve Cumhuriyet’in kurulması da TBMM’de çoğunluğu oluşturan“müdafa-i hukuk”grubunun eseridir.

9 Eylül 1923’te “Halk Fırkası” kurulunca“Müdafai Hukuk”grubu topluca bu partiye katıldı. Böylece resmen bir siyasi partiye dönüşmüş oldu.
1924 yılında CHP adını aldı.

Tarihimizdeki önemi nedeniyle, Sivas Kongresi CHP’nin ilk kurultayı olarak kabul edilmiştir.
Parti bugüne kadar 34 olağan ve 17 olağanüstü kurultay yaptı.
18. olağanüstü kurultay 5-6 Eylül 2014 tarihlerinde gerçekleştirilecek.

KEMALİST DEVRİM YOLUNDAN SAPMA:

Sivas Kongresi’ni başlangıç olarak alırsak, aradan geçen 95 yılda kurultayların çokluğu dikkat çekicidir.

Bunun nedeni; Türkiye Cumhuriyeti çağdaşlaşmaya, dünyadaki gelişmelere ayak uydurmaya ve kalkınmaya çalışırken; tasfiye ettiği güçlerle mücadele etmesinde önüne çıkan engellerdir. Osmanlıcılık, İslamcılık, feodalite, çağın dev gelişmeleri ve dünyadaki büyük siyasal dönüşümler, yoktan var edilen ulus devletimizi kuşatmış; yeni toplumsal güçler sahneye çıkmış; emperyalist işbirlikçiliği ve Batı öykünmeciliği CHP nin sürekli olarak kendini sorgulamasına ve kaybettiği kitleleri yeniden kazanmak için çözüm aramasına yol açmıştır.

Diyebiliriz ki; CHP en ideolojisine ve yol haritasına bağlı kalamamıştır. Karşılaşılan yeni durumlara uyum sağlamak için, zaman zaman temel değerlerinden ödün verme aymazlığına düşmüştür. Böyle durumlarda kitlelere çözüm olmak yerine, kendi içinde sorunlarla uğraşmak zorunda kalmış ve iktidar hedeflerinden daha da uzaklaşmıştır.

CHP 1994 PROGRAMI

Yukarıdaki genel değerlendirmeyi somutlaştırmak için son 20 yılda yaşananlara bir göz atalım:

CHP; “tek kutuplu dünya, küreselleşme, ulus devletlerin sonu” çığlıklarının atıldığı 1990’lı yıllarda program değişikliği yaparak ‘değişim’e ayak uyduracağını sandı.

1994 yılında “YENİ HEDEFLER YENİ TÜRKİYE” sloganıyla yeni bir program kabul etti.
Bütünüyle “yeni dünya düzeni” propogandalarının etkisi altında hazırlanmıştı. Kapakta altı ok simgesi vardı. Programın bütününde ise Atatürk’ten ve Kemalizm’den eser yoktu(!) Sosyal Demokrasi her şeyin ilacıydı. Karmakarışık tutarsız vaatlerin bol keseden verildiği bir programdı. Avrupa’daki – kendileri de bunalımda olan- sosyal demokrat partilere özenilmiş ve onlara öykünmeye çalışılmıştı. Dünya ve Türkiye gerçeklerinden uzak, kendi tarihsel kökenini küçümseyen, ekonomik kaynakların dikkate alınmadığı, emperyalizmle bütünleşmiş bir anlayışın ürünüydü.

CHP bu programla 1995 ve 1999’da seçimlerine girdi. Tony Blair, Anadolu Solu, Şeyh Edebali” derken seçim barajını geçemedi.
Suçu da “bizi anlamadılar” deyip seçmene yıktı…
2002’de AKP iktidar oldu. Yol açtığı sorunlar CHP nin de kendisi sorgulamasına yol açtı.
Demokrasinin, cumhuriyetçiliğin, laikliğin, halkçılığın ulusalcılığın (Atatürk ulusçuluğu), devrimciliğin ve devletçiliğin önemini bu yıllar içinde yeniden keşfetti.
Ve itiraf edelim ki; yeniden kökenlerine dönmek istedi. AKP’ye karşı salonlarda, kürsülerde mücadele edilemeyeceğini anladı. Kitle hareketlerini destekler bir tavır aldı.
Ve aradan geçen 14 yıldan sonra partinin tüzüğü ve programı yeniden yazıldı.

CHP 2008 PROGRAMI

2008 kurultayında “ÇAĞDAŞ TÜRKİYE İÇİN DEĞİŞİM” sloganı adı altında yeni program kabul edildi.
CHP bu kurultayda çağdaş değerleri ortaya koyarken, tarihsel kökenini hatırlıyor ve değer veriyordu.
Bu program, -bazı eksiklerine karşın- cumhuriyet değerlerimizle çağdaş değerlerin bir sentezi gibidir.
‘Kürt sorunu’ konusunda özel bir bölüm yoktur. Yerel yönetimler ve terör konularında ortaya konan yol haritası; bütün yurttaşların, ulusal bütünlük içinde her haktan eşit yararlanması temeline dayanır.
Aynı yıl yapılan TÜZÜK kurultayında da CUMHURİYET değerleri belirgindir.
Öte yandan, tüzüğe yerleştirilen birkaç yeni kuralla parti içi demokrasiden iyice uzaklaşıldığı görülmektedir. Siyasal partiler ve seçim yasasındaki demokratik olmayan kurallardan yakınırken, “TEK ADAM” anlayışı iyice pekiştirilmiştir.
Parti; demokratik kuralların işlediği, katılımcı, şeffaf, ehliyetin, emeğin, başarının ödüllendirildiği; Türkiye’ye umut veren bir örgüt olamadı. Kitlelerde bir çekim gücü oluşturamadı.
Baykal’ın örgüt ve liderlik anlayışı bunlara uygun değildi.
Oysa bu dönemde uygun koşullar ortaya çıkmıştı. “Cumhuriyet mitingleri” ile iktidar sallanıyordu.

İKİ PARAGRAF 

CHP’nin 2008 programı bugün de yürürlüktedir.
Genel başkan dahil, bütün CHP liler bu programa bağlı olmak zorundadır. AKP iktidarı Türkiye cumhuriyetini adım adım dönüştürüp bir ortaçağ ülkesi hailin getiriyor.
CHP’nin görevi başta cumhuriyet ilkeleri olmak üzere, programına sıkıca sarılmak ve savunmak zorundadır.
Türkiye için en yakıcı tehlike, laikliğin ortadan kaldırılması ve Kürt sorunudur.

Programda laiklik ve din konusunda şu esas vurgulanmaktadır:
“CHP din unsurunun baskı aracı olmasının da, din duygusunun ve dinsel inançların baskı altına alınmasının da, ibadet yerlerine siyasetin girmesinin de kesinlikle engellenmesini öngörür.

CHP dinsel ögelerin siyasal simge olarak kullanılmasını demokrasi anlayışı ile
bağdaşmayan ve anayasamızın değiştirilemez hükümleriyle çelişen bir davranış olarak görür. CHP laikliğe yönelik her türlü tehdide karşı durur.”

Yerel yönetimler konusu uzunca. Ama şu satırlar bağlayıcı:
“Yerel yönetim reformuyla getirilecek yönetim anlayışı laik cumhuriyetin, ülke bütünlüğünün, çoğulcu demokrasinin, örgütlü toplumun, fırsat eşitliğinin ve bireyin gelişmesinin, insan haklarının güvence altına alınmasını sağlayacaktır… ”CHP yerel yönetimleri yerel iktidar odakları değil, yerel demokrasi odakları olarak görür.” “…terörle mücadele Türkiye’nin öncelikli hedefidir”

CHP TÜZÜK VE PROGRAMINA AYKIRILIKLAR

CHP; geleneksel çizgisinden, ilkelerinden sapmalar yaşayan, bazen dış ülkelerdeki partilere öykünen, bazen sağa, bazen sola açılan, kendine güvenmeyen bir parti izlenimi vermektedir.

Oysa CHP nin yolu açık ve net olarak bellidir. Sol döneklerden, sağcı tacirlerden,
FG örgütünden, AB ülkelerinden ve ABD’den akıl alması, bu etkilerle şu ya da bu yana sallanması, toplumun CHP’ye güven duymasını engellemektedir.
CHP, sadece kendisi olmalı ve siyasetini Türkiye’nin emekçi kesimlerine dayandırarak etkin eylemlerle sürdürmelidir.
2008 parti programı iyi bir yol haritasıdır.

YENİDEN YAPILANMA

Cumhurbaşkanlığı seçimindeki yenilgiden sonra – parti içi muhalefetin bastırması üzerine- yapılmasına karar verilen olağanüstü kurultayda CHP yeniden yapılanacakmış!..
Genel başkan ve yönetim organları seçilecek, birkaç tüzük maddesi değiştirilecekmiş!.. Disiplin getirilecek ve herkes dilediği gibi konuşamayacakmış.
İyi de; CHP’de tutarlılık, kararlılık, düşünce, ideoloji ve eylem birliği nasıl sağlanacaktır?
Bu kadar değişik tipte, değişik düşüncede ve kimi de Atatürk cumhuriyetine karşı görüş sahibi olanlarla nereye varılabilir?
Hem de bütün dünyada bir onur kavramı olarak tanınan “ulusalcılık” bu kadar kötülenerek?…
Sanki bir suçmuş gibi “ulusalcı” denilen partililer tasfiye edilerek?…
Bu kişilerin, Atatürk’ü, cumhuriyet ilkelerini, bağımsızlığı, laikliği savunmalarından kimler rahatsız oluyor?
Gericiler, AKP iktidarı, emperyalizm ve işbirlikçileri ulusalcılara düşman olduğuna göre, yoksa parti egemenleri o güçlere mi hizmet ediyor?…

AĞZI OLAN CHP İLKELERİNİ ÇİĞNİYOR

CHP genel başkanın, genel başkan yardımcılarının ve kimi milletvekillerinin bazı görüşlerini anımsayalım. Bu söylemlerin CHP düşmanlığından başka bir anlamı var mıdır, birlikte düşünelim:
Kılıçdaroğlu;
“Söz veriyorum türbanı da biz özgür kılacağız.” (CHP programı ne diyordu? )
“Cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar”(?) 
(siyasal olmayan bir tarikat-cemaat var mıdır?)
“Laiklik tehlikede değil! Yargının içinde cemaat yok” (!..) (ya bir de olsaydı?.. )

Dersim kalkışmasında kullanılan sertlik devlet adına özür dilenmesi konusunda;“dört parti anlaştıktan sonra başımın üstünde yeri var. Dramı yaşayan, kayıplar veren birisiyim. Benden gelip özür dilenirse memnun olurum.”
Hüseyin Aygün; “ben CHP li değilim. Türkler, Egede Rumlara Etnik Temizlik Yaptı ”
Sezgin Tanrıkulu, CİA belgelerinde TR 705 kodlu ajan. Genel başkan yardımcısı. Ergenekon davasında müdahil. Ergenekon ve Balyoz kumpasları ortaya döküldüğü halde, “baştan beri bir darbe olduğunu düşünüyorum.” diyor.
Bülent Kuşoğlu; “Tekkeler zaviyeler açılmalıdır.” 
Rıza Türmen, Atilla Kart “Türk Milleti demesek olmaz mı?”
Sena Kaleli; “ben Atatürk ilkelerinin bekçisi miyim?”
Binnaz Toprak; “CHP, milliyetçi ve ulusalcı olmamalıdır. Ben 4+4+4 dü destekliyorum.”
Paraşütle milletvekili atanan Faik Tunay: “Atatürkçülük ve laiklik dar söyleminden kurtulan bir CHP”… Türkiye’de irtica tehdidi görmüyorum”. “Bunlar bizleri korkutmak için çıkarılmış paranoyalar”…

CHP milletvekillerinden ve yöneticilerinden birçoğu FG’ye ve onun yayın organlarına yaranmak için övgüler düzüyor… CHP FG örgütü ile kol kola giriyor.

Genel başkan yardımcısı Erdoğan Toprak; “Tüm ulusalcıları, milliyetçileri partiden temizleyeceğiz.”(!)
CHP dört yıldır içindeki ulusalcıları temizlemeye çalışıyor.
Ulusalcılık (Atatürk ulusçuluğu, yurtseverlik) o kadar kötü bir şey ki ; (!) genel başkanlığa aday olan Muharrem İNCE “ben ulusalcı değilim” diyor. Ulusalcı diyenlere çok kızıyor(!)
“Evet, ben milliciyim” (ulusalcıyım) diyemiyor !.. (?)

Oysa; uygar dünyada ulusalcı olmayan bir siyasal parti ve iktidar yoktur. Dahası Lenin, Mao, Stalin gibi komünist önderler de ulusalcıdır.
“Ulusalcılık Türkiye’den ve yeryüzünden temizlenmelidir” diye karalayan liboşlar ve iktidar hizmetçileri, ulusalcıları bile bu kavramı kullanmaktan korkar hale getirmişler(!)
CHP Kemalist ilkelere düşman bir parti haline geldi.

“BANA GÜVENİYOR MUSUNUZ” KURULTAYI

5-6 Eylül 2014 olağanüstü kurultayında dananın kuyruğu kopacak…
Olağanüstü kurultay kararı alınmasının nedeni güven tazelemek. “bana güveniyor musunuz” diye oylama yaptırılacak ve güven tazelenerek yola devam edilecek.
Kılıçdaroğlu, her yıl değiştirdiği yönetim kadrosunu, bir kez daha değiştirecek.
Bir de, zaten ters düştüğü Kemalist ilkeleri yeniden yorumlayacak(!) Programa alındı.
80 yıldır siyasal- bilimsel çevrelerde yorumlanmış olan cumhuriyet ilkelerinin içi iyice boşaltılacak. Anlamsız sözcükler haline gelecek.

Şimdi sormak zamanıdır:

Türkiye’nin ana muhalefet partisi bir oyuncak mıdır?

Böyle bir gidişle, Kılıçdaroğlu başkanlığında ve CHP içinde CHP düşmanlarını görevlendirerek iktidar olacağına inanıyor musunuz?
Parti program ve ideolojisine en sadık, en yurtsever insanları tasfiye ederek?…
Kendi partisinin ideolojisine, temel değerlerine karşı gelerek?…
Koltuğun rahatlığına alışıp “tek adam” olmaya heveslenerek iktidar olunabilir mi?…


  • CHP, bile bile, göz göre göre parçalanıyor, baş aşağı düşüyor…
    İntihar ediyor…
  • Üstelik, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyen kimilerini kendi içinde besleyerek…Kimi iç-dış güçlere hizmet ederek… Türkiye’yi de sürükleyerek…

Yanılmayı öyle çok istiyorum ki !..

KEMALİST AYDINLANMA VE KÖY ENSTİTÜLERİ


KEMALİST AYDINLANMA VE KÖY ENSTİTÜLERİ

portresi

 

 

Altan ARISOY 

 

Ana çizgisini bağımsızlaşma, ulusallaşma, aydınlanma ve çağdaşlaşma olarak belirleyebileceğimiz Kemalist savaşımın içinde en çok bozulan, hırpalanan, oynanan, yozlaştırılan alan ulusal eğitimimizdir.

İnsanın doğa ile savaşımını kazanabilmesi, her deneyimden öğrendikleriyle yeniden üretmesine, yeni donanım ve üretim ilişkileriyle kendini geliştirmesine ve savaşımını sürdürmesine bağlıdır.

20. yüzyıl başlarında doğaya daha egemen olan toplumlar emperyalizm çağına ulaştı. Bu devletler yeryüzünün bütün kaynaklarını ele geçirmek amacıyla birbirlerini kırıp dünya halklarını sömürgeleştirirken ezilen ulusların emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşı Anadolu’da kazanıldı.

On iki milyonluk bu topluluğa aydınlanma ve çağdaşlaşma yıldızlar kadar uzaktı.

Pazar için üretim bir yana, aileler kendilerine yetecek bir üretimden bile yoksundu.Üretici genç erkek nüfus azalmış, eldeki olanaklar tüketilmişti. Salgın hastalıklar ortalığı kavuruyordu. İnsanlar, virane haline gelmiş olan Anadolu’da yüzde doksan beşlere varan bir bilisizlik içinde ağaların, şeyhlerin, batıl İslamcılığın katı baskısı altında umarsız yaşıyorlardı. Gelenekleri ve inançları gereği yazgılarına boyun eğerek, Allah’ın bir mucize göstermesini bekliyorlardı.

Mustafa Kemal öncülüğünde bir avuç aydın bu kez sürekli kurtuluşun yolunu çizmeye çalıştı; Bağımsızlığı korumanın ve güçlü bir devlet olmanın tek ve en güvenilir yolu; ulusal birlik içinde, sadece kendi gücüne güvenerek aydınlanmak, ulusal ekonomiyi kurmak, varsıllaşmak ve çağdaşlaşmaktı.

Bunun için öncelikle ulusa güven vererek çalışmak, ulusa güvenmek, ulusal bilinci yaratmak gerekliydi. Bu yüzden, Atatürk’ün orduya ve özellikle Türk ulusuna sonsuz bir güven duygusuyla bağlanması, yaşamını onlara adaması, kendine hiçbir pay çıkarmadan onları her fırsatta yüceltmesi devrim hareketlerinin başarılmasında en önemli etken olmuştur.

Amaca ulaştıracak yol eğitimle açılacaktı. Kurtuluşun hemen ardından, orduların utkusunun geçici olduğunu, asıl kurtuluşun eğitim ordusuyla sağlanacağını söylemesinin anlamı budur. Daha Sakarya Savaşmasının sıcak günlerinde ( 16 Temmuz 1921) Ankara’da toplanan öğretmenler kongresinde, silahıyla savaşan Türk Ulusunun beyni ile de savaşmak zorunda olduğunu söyleyerek, yaratılacak yeni kültürün temel özelliğini belirtmişti :

Batıdan ve doğudan gelen bütün etkilerden uzak, ulusal özyapı ve tarihimize uygun bir kültür !.. “

1922’de anı defterine şu notları düşmüştü :

Okul sayesinde, bilim ve fen sayesinde Türk ulusu, Türk sanatı, Türk edebiyatı bütün güzellikleri ile kendini gösterecektir ! “

1924 Ağustosundaki “öğretmenler birliği” kongresinde, öğretmenlerin görevini açıklıyordu :

Öğretmenler, cumhuriyetin özverili öğretmen ve eğiticileri, yeni kuşağı sizler yetiştireceksiniz. Yeni kuşak, sizin eseriniz olacaktır. Eserin değeri sizin ustalığınız ve özveriniz derecesiyle orantılı olacaktır… Hiçbir zaman aklınızdan çıkmasın ki, cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar ister !.. ”

1924 Eylülünde ise Samsun’da öğretmenlere yaptığı konuşmada, Yeni Türk cumhuriyetinin yeni kuşağa vereceği eğitimin ulusal olacağını belirttikten sonra şöyle seslenmişti :

Dünyada her şey için, yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak ahmaklıktır, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmadır.Yalnız bilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki … evrimini algılamak ve ilerleyişlerini … izlemek gerekir. “

Ve eğitim konusundaki en güzel özdeyişlerinden bir başkası:

Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, onurlu, yüksek bir toplum olarak yaşatır; veya o ulusu köleliğe ve yoksulluğa sürükler… “

Atatürk’ün eğitim ve öğretmenlerle ilgili değerlendirmeleri bu sayfalara sığmayacak kadar çoktur. Ana konumuz olmadığı için hepsini belirtemiyoruz. Ancak, yaşamı boyunca en çok ilgilendiği konulardan birinin eğitim ve öğretmenler olduğunu, yakınlarının sorusu üzerine, asker olmasaydı öğretmen olmayı istediğini söylerken ne demek istediğini düşünmemiz ve önemini kavramamız gerekiyor.

Yukarıdaki alıntılardan anlaşılacağı üzere, ulusal eğitim dizgemizi Atatürk belirlemiştir, diyebiliriz. Bu sistem; ulusal, laik, bilimsel, üretici (pratik, uygulamalıüretime dönük), ve karma olmalıdır.

Böyle bir eğitim dizgesi nasıl yaratılacak; ülke çapında kimlerle, nasıl uygulanacak ve kökleştirilecektir?

Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve geleceği eğitim alanında verilecek savaşımı kazanmaya bağlıdır. En önemli işlerimizden biri milli eğitim işleridir, demesinin anlamı budur.

1924 yılında 12,5 milyon nüfus ve 10 bin öğretmen vardır. Bunların 7 bini alan dışından görevlendirilmişlerdir. Geriye kalanlar da medrese eğitimlidir. Yani, istenilen eğitimi kavrayıp verebilecek öğretmen sayısı hiç yok gibidir.

20 lisede 1000 kadar, 20 dolayındaki mesleki liselerde de 2500 öğrenci vardır.

İstanbul’da 16 tarikata ait 450 tekkenin bulunması başka bir gerçekliktir.

Darülfünun hocalarının hemen tümü saltanat ve hilafete eğilimlidir. Türk devrimini uzaktan izlemekte, yapılanlara katkı vermek yerine eleştiriler getirmektedirler.

Daha da önemlisi, Anadolu’daki birçok ilçe ve 40 000 köyde hiçbir okul ve öğretmen bulunmamaktadır.

İLKÖĞRETİMDE İLK GİRİŞİMLER

Bu denli olumsuzluğun, yokluğun, yoksulluğun ve halk arasında karşıdevrimci güçlerin etkin olduğu ülkelerde, laik, bilimsel ve ulusal bir eğitimi gerçekleştirmek hayal gibidir. Atatürk’e özenip denemek isteyenler oldu. Fakat, kısa bir sürede yok edildiler.

Atatürk, “ordumuz yok, paramız, silahımız yok” diyenlere aldırmadan savaş alanlarında ulusa utkular kazandırmıştı. Eğitim alanında da utku kazanmak zorunluydu. Yoksa, bütün kazanımların yitirilmesi kaçınılmazdı. Bu yüzden hiç duraksamadı.

3 Mart 1924 günü kabul edilen öğretimin birleştirilmesi (tevhidi tedrisat) yasası bu alandaki en önemli atılımdır. O denli ki, bugün bile karşıdevrimcilerle verilen savaşımın en önemli alanıdır. Günümüzde öğretim birliği artık yok edilmiştir. Bu birliğin yeniden sağlanması, yitirilen kalelerin yeniden kazanılması, ulusun geleceği için yapılması gereken en öncelikli görevdir.

Eğitim-öğretim, toplumun ulusallaşmasını, aydınlanmasını, çağdaşlaşmasını sağlayacak, ürünlerini on yıllar sonra verecek büyük bir savaşım alanıdır. Ulusun bir bütün olarak sahip çıkmasını gerektirir. Her şeyi devlet babadan bekleyen, eğitimin önemini kavramamış bir toplumda başarılması nerdeyse olanaksızdır. Devletin büyük bir kaynak ayırma olasılığı yoktur. Zaten yetişmiş insan gücü ve sermayesi yoktur. Her şeye sıfırdan başlanacaktır. Bu yüzden ilk yıllarda bakanlık örgütünün, var olan kadroların ve okulların düzenlenmesine önem verilmiştir. Bakanların kişisel çabaları öne çıkmıştır. Özellikle Mustafa Necati, eğitime ve öğretmene verdiği değerle iz bırakan milli eğitim bakanlarımızdandır

Eğitim ve öğretime maddi kaynak yaratmak amacıyla 13 Nisan 1925 te okul vergisi yasası çıkarıldı.

1926 yılında “maarif teşkilatına dair kanun” çıkarıldı. Köye nitelikli öğretmen yetiştirmek için Kayseri ve Denizli’de “Köy muallim mektepleri” açıldı.

1928’de okuma-yazma sorununa Türkçeye uygun ve kolay bir çözüm bulmak amacıyla “Yeni Türk Abecesi yürürlüğe kondu. Bir anda bütünüyle okuma- yazması olmayan bir toplum durumuna düştük. Kısa süre sonra açılan “millet mektepleri” aracılığıyla bu sorun çözümlendi. Atatürk “ başöğretmen” olarak görev üstlendi. Okur-yazar olmayan yüz binlerce kişi yeni abece ile okuma- yazma öğrendi.

KÖY ENSTİTÜLERİNE DOĞRU

Tüm bunlara karşın, köylerin eğitim ve bilim ışığıyla aydınlatılması en önemli sorun olarak duruyordu. 1931 Kurultayında konu tartışıldı. Köye öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulan bir kurulun raporunda ( 1933) köy öğretmeninin niteliğini şöyle belirtiyordu:

“ Öyle bir köy öğretmeni tipi yaratmalıyız ki; o, yalnız köylünün inançlarını işlemek, toplumsal kurumlarını etkilemekle kalmasın. Köyün yüzünü ve ekonomik yaşamını da değiştirsin… “

Bu rapor Köy Enstitülerine giden yolun habercisi oldu. 1935 kurultayı sonunda Köyün okuma- yazma öğrenmesini bir an önce çözmek amacıyla, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapmış, okuma-yazma bilen köy gençleri arasından seçilenlerin kursa tutularak köye gönderilmesi uygun görüldü. Köy gençlerinden ilk grup Eskişehir- Mahmudiye Devlet üretme çiftliğinde kursa alınarak üretici durumuna getirildi. Köylerine gönderildi. Uygulama ertesi yıl üç üretme çiftliğinde sürdürüldü. Bu gençler köyde tarımsal öncülük yapacaklar, okuma-yazma öğreteceklerdi. Eldeki olanaklar ancak bu kadarına izin veriyordu. Böylece “köy eğitmenleri projesi “ Milli Eğitim ( kültür ) Bakanı Saffet Arıkan tarafından gerçekleştirilmiş oldu.

Bu kurslar 1937 yılında çıkarılan 3704 sayılı yasa ile “Köy Öğretmen Okulları”durumuna getirildi. Eğitmen yetiştirmeye de devam edildi.

Birkaç yıllık uygulamanın sonuçları yüzleri güldürmüştü. Soruna daha kökten bir çözüm üretmek gerekiyordu.

İlköğretim genel Müdürü Tonguç bu konuda şunları söylüyordu:

Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına aydın insanın mezarı dikilmedikçe köyün sırlarını anlayamayız. Onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lâzımdır… “

1938 yılının son günlerinde Milli Eğitim Bakanlığı’na Hasan Ali Yücel getirildi.

İsmet İnönü:

Özgür vatandaşlardan birleşik bir ulus olmanın çaresi ilköğretimdir.
İlköğretim sorunu insan olmak, ulus olmak sorunudur”

Diyerek bakandan yeni çözümler istedi.

KÖY ENSTİTÜLERİ KURULUYOR

Bu eğilim üzerine,1936 yılından beri ilköğretim genel müdürlüğü yapan ve köy eğitmenleriyle Köy öğretmen Okulları projelerinin mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç geliştirdiği “Köy Enstitüleri” tasarımını açıkladı.

17 Nisan 1940 tarihinde yapılan oylamada 3803 yasa ile Köy Enstitüleri resmen kurulmuş oldu. Oylamaya 148 milletvekilinin katılmaması dikkat çekicidir. Bunun anlamı tek partinin üçte birlik bölümünün yasaya karşı olduklarıdır. Görüşmeler sırasında bu tasarının Köy eğitmenleri ve Köy öğretmen okullarının geliştirilmesi olduğu açıklandı. Buna karşın büyük toprak ağaları ve tutucu görüş sahipleri kuşkuluydular.

Tasarım şöyleydi: Her 15-20 köye uygun yerlerde bir Bölge okulu açılacak.10-15 Bölge okulu bir baş öğretmenlik’e bağlanacak. Yine her 15-20 Başöğretmenlik bir köy enstitüsü ile çalışacaktı. İvedilikle Türkiye’deki 40 000 köy için 4000 Bölge ilkokulu yapılacak, bu okullara yetecek kadar öğretmen yetiştirmek için Köy Enstitülerinin sayısını çoğaltma yoluna gidilecekti. Böylece 15-20 yıl içerisinde Türkiye’de ilk okuma-yazma sorunu çözülecekti. Öğretmen gereksinmesi tamamlandıktan sonra enstitüler köylere tarımcı, sağlıkçı gibi teknik elemanlar yetiştirecekti.

Yıllar içinde olgunlaştırılarak geliştirilen bu tasarım tam olarak gerçekleştirilememiştir. Köy enstitülerine en baştan karşı çıkanların engellemesi, paylaşım savaşının yol açtığı sorunlar, iktidar içindeki hoşnutsuzluklar nedeniyle bu büyük eğitim tasarımı tamamlanamamıştır.

1940 yılında 10 köy Enstitüsü daha açılarak sayı 14’e çıkarıldı. Bu sayı 1946’da 20’ye, 1948’de 21’e çıktı. 1943 yılında Hasanoğlan’da Yüksek Köy Enstitüsü açıldı. Başarılı öğrenciler daha sonra orada öğrenim görerek enstitülere, orta öğrenim kurumlarına öğretmen olarak atanıyorlardı.

Köy Enstitülerine 5 yıllık ilkokul öğrenimini bitirmiş köy çocukları alındı. Öğrenim süresi de beş yıldı. Enstitüler ülkenin bütün bölgelerine eşit olarak dağıtılmıştı. Yapımını planlayan mimarlar enstitülerin kurulacağı yerlerde yaşayarak, o yörenin gereksinmesine göre planlar yaptılar. Henüz ergenliğini yaşayan ( 12-17 yaş arası) erkekler ve kızlar, ustaları ve öğretmenleriyle dershane işlik, hamam, yatakhane, yemekhane, ahırlar yaptılar. Uzaktan kanallarla sular getirip, elektrik ürettiler. Tarımsal ürün yetiştirip, hayvan beslediler. İşliklerde tarımda ve çeşitli zenaatlarda kullanılacak araç- gereçler yaptılar. Her enstitü kendine yetecek bir ekonomik birim olduktan sonra ürünlerini pazarladı. Bu paralarla enstitüler donatıldı. Yeni birimler yapıldı.

Köy enstitülerinde eğitim haftada 44 saatti. 22 saat kültür dersleri, 11 saat işliklerde iş içinde öğrenme, 11 saat ise tarım etkinlikleri yapılıyordu. Öğretmen ve öğrenciler bir bütündü. Öğretim ortamında demokratik ve diyalektik anlayışlar egemendi. Sorular sorulur, araştırılır, yanıtlar aranırdı. Hafta sonlarında bir haftalık çalışmalar değerlendirilir, sonuçlara etki eden nedenler tartışılırdı Öğrenciler eleştirildiği gibi öğretmenler de öğrenciler tarafından özgürce eleştirilirdi. Hazırlanan halkbilim, temsil, müzik, şiir ve yazın etkinlikleri öğrenci- öğretmen bütün enstitülüler tarafından izlenerek eğlenilirdi.

Ulusal kültür öğrenilir, benimsenir, çeşitli yollarla öteki enstitülerle paylaşılarak çoğaltılır ve paylaşılırdı.

Talip Apaydın, “köy Enstitülerinde sanat Eğitimi” yazısında bu paylaşımı anlatır :

Çeşitli enstitülerin birbirlerine yapı yardımı için gönderdiği ekipler, oraların türkülerini, oyunlarını buralara taşıdılar. Buralardakileri öğrenip kendi enstitülerine götürdüler. Çok anlamlı bir alışveriş oldu. Kars’ın türküleri Antalya’da, Egenin zeybekleri Hasanoğlan’da, Sivas’ın halayları Kepirtepe’de, Karadenizin horonları Pazarören’de. Tüm ülkenin folklor zenginlikleri toplandı. Genel bir beğeniye dönüştü. Ulusal kültürün tüm yurt köşelerine ulaşmasına Köy Enstitüleri öncülük etti… “

Kitap okumak bir yarıştı. Yeni Türk Abecesi ile yazılan ulusal eserlerin sayısı azdı. Bu yüzden 1940’larda çevrilmesine başlanan dünya klasikleri yaygın olarak okunuyordu. Öylesine ki bir teftiş sırasında çobanlık görevindeki bir kız öğrencinin torbasında, sadece kuru bir ekmekle Antigone adlı yazın yapıtının görülmesi büyük ilgi toplamıştı ! Grek-Latin yapıtları yerine özgün Türk yapıtlarının okunması ulusal kültür açısından yeğlenecek bir durumdu.. Sonradan Köy enstitülü aydınlar bu alandaki boşluğu doldurmada önemli bir işlev göreceklerdir.

Köy enstitüsü mezunları köylerine 20 lira maaşla atandılar. Atandıkları köylerde 20 yıl görev yapmaları zorunluydu. Kendilerine tarım uygulaması yapacak kadar toprak, tarım araç- gereçleri, işlik malzemeleri verildi. Görevleri köy çocuklarını eğitmek, köylüye teknik üretim yöntemlerini öğretmek, köye önderlik yapmak, köy ekonomisini canlandırarak pazara açmak ve Kemalist aydınlanmayı köye yerleştirmekti.

Tonguç bir yazısında şöyle diyordu:

Köy öylesine canlandırılmalı ve bilinçlenmeli ki; onu hiçbir güç yalnız kendi çıkarına insafsızca sömürmesin. Köylüye köle ve uşak muamelesi yapmasın. Köylüler bilinçsiz ve bedava çalışan iş hayvanı durumuna gelmesinler… “

Cumhurbaşkanı İnönü Köy Enstitülerinden övgüyle söz ediyordu.:

“ Köy enstitülerini cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi sayıyorum. Buradan yetişecek evlatlarımızın başarısını ömrüm oldukça yakından takip edeceğim. Enstitülerle yeni bir millet yaratıyoruz.”

1946 yılının Ekim ayında verdiği bir demeçte de övgüsünü sürdürmüştü:

Benim askeri ve siyasi hayatımdaki vazifelerin hiçbirini kale almadan diyebilirim ki; öldüğüm zaman Türk milletine iki eser bırakmış olacağım. Bunlardan biri Köy Enstitüleri, diğeri de çok partili hayattır… “

Oysa, 1946 sonlarında Köy enstitülerinin de sonu görünmeye başlamıştı.

KÖY ENSTİTÜLERİNİN SONU

1945 yılında kurulan DP, muhalefetinin ana eksenlerinden birini Köy enstitülerine dayandırdı. Tefeciler, ağalar, şeyhler ve komprador işbirlikçiler ittifakı Köy enstitülerini hedef tahtası yaptı.

Bu okullara köy çocuklarının alınarak köy-kent ayrımı yapılmasından, karma eğitime; okullarda öğrencilerin çalıştırılmasından, köylülerin okul yapımındaki yükümlülüklerine; 20 yıl zorunlu hizmetin bir mahkûmiyet olmasından, enstitülerin dağ başlarında olduğu, öğretim kadrolarının cahilliğine ve komünist yetiştirdiğine kadar sayısız saldırılar yapıldı. Enstitülü öğretmenlere büyük yetkiler verildiği, kaymakamlara ve diğer bürokratlara karşı geldikleri, otoriteyi sarstıkları söylendi.

Dönemin bazı solcuları da bu eleştirilere bir başka yönden katılıyordu. “Altyapı hizmetleri olmadan enstitülerin köye girmesi ve tutucu köylülerle işe başlaması yanlıştır. Kalkınma bütünüyle ele alınmadıkça okuma-yazma bir anlam taşımaz” diyorlardı.

Devrimin dişle tırnakla kazılarak yükseltilebileceğini unutuyor, Kemalist devrimi savunmak yerine Sovyet propagandasının etkisine giriyorlardı. Oysa, toplumsal, tarımsal ve sanayi altyapısının gökten indirilemeyeceğini biliyorlardı. Günümüzde solun bir kesiminde sürdürülen, söze ve yazıya dayalı romantik kağıt-kalem solculuğu yapılıyordu.

Köy enstitülerinin sonu görünüyordu. Önce enstitülerde komünizm propagandası yaptırdıkları gerekçesiyle Hasan Ali Yücel ve İsmail hakkı Tonguç görevlerinden alındılar. Her ikisi hakkında da davalar açıldı. Yücel, bakanlıkça bastırılan kitapta milli eğitimin niteliklerini milliyetçi ve hümanist olarak gösterdiği ve hümanizmin aslında komünizm demek olduğu savıyla yargılandı. Daha sonraları ise Tonguç bir öğrenciye İtalyan yazar İgnazio Silona’nın Fontamara adlı romanını vermekten komünizm propagandası yapmakla yargılandı. Tasfiye furyası giderek artan bir şekilde sürdürüldü.

M. Eğitim Bakanı R. Şemsettin Sirer 1951 yılında yaptığı açıklamada “500 kişilik kadrodan 400 zararlı” kişiyi temizlediğini itiraf etmiştir.

Dönem koşulları düşünüldüğünde bu sayı oldukça kabarıktır.

Oy kaybetmemek ve DP iktidarına engel olabilmek amacıyla 1950 seçimlerine değin Köy enstitüleri projesinden ödünler verilmeye devam edildi. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Karma eğitime son verildi. Öğretim programlarında değişiklikleri yapıldı. Yenileri açılmadı. Bütün eğitmen kursları kapatıldı. Köylülerin okul yapımındaki yükümlülükleri kaldırıldı. Kasaba çocukları da enstitülere alınmaya başlandı.

Kısaca daha DP iktidara gelmeden köy enstitülerinin özgün nitelikleri CHP tarafından yok edilmişti

DP iktidar olunca tartışmalar ve karalamalar yine alevlendi. Eski suçlamalar yinelendi .Köy enstitüleri kötü amaçla kurulmuşlardı. Bakan Tevfik İleri sorunun komünizmle mücadele sorunu olduğunu vurgulamıştı.

Bu arada Marshall ve Truman doktrinleri uygulanıyordu. Türkiye, Batı İttifakı ile bütünleşerek yardımlar alıyordu. Bu planlar çerçevesinde 12 yeni eğitim projesi geliştiriliyordu.

Sonunda 27 Ocak 1954 tarih ve 6234 sayılı yasa ile Köy Enstitüleri kapatıldı. Hepsi birden İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldü.

SONUÇ

Köy enstitüleri kaynağından 17 bin öğretmen, 7.500 sağlık memuru, 9 bin kadar eğitmen yetişti. Bunlar o günlere kadar okul, öğretmen görmemiş binlerce köye ışık oldular. Feodal toplumun üretim ve yaşam biçimini ve toprak rejimini değiştirmeye, Atatürk’ün özlediği devrimi köylere yerleştirmeye çalıştılar. Köylüyü sömüren zorbalara, eşraf ve simsara, dinsel bağnazlığa, köylüye yukarıdan bakan bürokrasiye, mistisizme karşı çıktılar.(*)

Köy enstitüleri, köy çocuklarına açılan okul kapısı oldu. Ben değil, biz diyerek tüm etkinlikleri bir bütünün parçaları olarak yaptılar. Köy enstitülerinden yetişen öğretmenler, sanatçılar ve aydınlar, yapıtlarıyla, yaptıkları toplumsal önderliklerle kalıcı izler bıraktılar.

Köy enstitüleri kapatılalı yarım yüzyılı geçti. Günümüzde her yıl artan bir şekilde anılıyor. Bunun nedenlerinden biri eğitim alnında içinde bulunduğumuz kargaşa çıkmazdır. Özellikle eğitim birliği ilkesinin- bir devrim yasası olarak- bozulması, yabancı misyon okullarının, yabancı dille eğitimin, kuran kursları ve mahalle mektebi niteliğindeki geri dönüşlerin yoğunlaştırılmasıdır. Öte yanda üretim için eğitim yapılmamakta, liseleri ve üniversiteleri bitiren gençlerimiz niteliksiz işgücü olmaktan kurtulamamaktadırlar.

Köy enstitüleri konusunun güncel tutulmasının bir nedeni de yerlerine kurulan 1954-1974 öğretmen okullarının Köy enstitülerinden izler taşımasıdır. Enstitüler öğretmen okullarına dönüştürülse de birtakım özellikleriyle öğretmen okullarının içinde yaşatılmışlardır. Enstitü öğretim kadrolarının göreve devam etmesi, müzik- folklor çalışmaları, işliklerde ders araç gereci yapımı, tiyatro ve diğer sanatsal etkinlikler sürdürülmeye çalışılmıştır.

Öğretmen okulları köy enstitülerinin son kalıntılarıdır.

Öte yandan bugünkü eğitim sorunlarımıza da ışık tutacak niteliktedirler. Köy enstitüleri uygulamalarından şu sonuçları çıkarabiliriz:

  • Eğitim insanı bir bütün olarak, her yönüyle geliştirmelidir.
  • En iyi ve en başarılı eğitim yöntemi iş içinde, (yaparak ve yaşayarak) , üretim için eğitimdir.
  • Eğitim; ulusal, bilimsel, laik, demokratik ve karma olmalıdır.
  • Kemalist aydınlanma devrimi eğitim yoluyla tamamlanmalıdır.

Köy enstitüleri yarım kalmış bir düştür.

Türkiye cumhuriyeti, geleceğinin aydınlık olmasını ancak tarihten, bilimden ve deneyimlerinden alacağı derslerle sağlayabilir.

Hiçbir yabancı tasarıma araç olmakla değil…

Çünkü, yabancıların bizim sorunlarımızı dert etmeleri için hiçbir neden yoktur.
Onlar, kendi sorunlarını fatura edecek toplumlar ararlar. Bu dersi onlardan aldık.

Kendi tarihimiz daha ötesini de öğretiyor. Yeter ki öğrenmesini bilelim.

Geleceğe ilişkin düşlerimizi daha uzağa ertelemek, dünyamızın bütünüyle kararmasına yol açabilir.

Geleceğimizi popülist siyasetlere kurban edemeyiz.

Yediden yetmişe ayağa kalkmak zamanıdır.