“KORONA ile UZAYAN TANGO…” NE YAPMALI??

“KORONA ile UZAYAN TANGO…”

NE YAPMALI??


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com
https://www.birgun.net/haber/korona-ile-uzayan-tango-ne-yapmali-315077, 10.9.2020/BİRGÜN

  • 10 Eylül 2020 günü BİRGÜN gazetesinde arka sayfada TAM SAYFA olarak yayınlanmıştır. Erişke (link) yukarıda verilmiştir. pdf biçimi için tıklayınız..
    *****

Nereden çıktı bu afet??

Bir mutasyon (Evrim!) ürünü olan yeni koronavirüs (SARS-COV2) 8 ayı aşan bir süredir, Küreselleşmekle övünen (?) gezegenimizi ve görkemli (!) uygarlığımızı tam anlamı ile “tutsak” aldı. Ne tuhaf ki, gerçekte bu COVID-19 küresel salgını (= pandemi) tam da azgın Küreselleş(TİR)menin = Yeni emperyalizmin ürünü! “Sustainable development” (sürdürülebilir kalkınma) mottosu / masalı sizlere ömür; böyle diye diye tam da tersini yaptık ve yabanıl (vahşi) kapitalizmin tunç yasası “her durumda en çok kâr” dayatılarak algı yönetiminin sonuna geldik. Şimdi sıra, a fortiori (zorunlu olarak) bir başka mottoda : Sürdürülebilir yaşam!

Unutulmasın : Gezegenimizin insanlara gereksinimi yok; bizler yeryüzünde biyolojik anlamda gerçek birer zorunlu parazit durumundayız ve doğa ile barışık yaşamak yerine ona vahşetle hükmetmeye kalkışıyoruz. 21. yy. başında karşılaştığımız Doğa afetleri (Doğanın savunması!), salgınlar sayı ve boyut olarak ağırlaştı ve sürecek.. Bu salgınla bitmeyecek; uzun erimli hazırlıklı olmak kaçınılmaz.

Altını kalın kalın çizelim : Aşırı / akıl dışı / sürdürülemez nüfus artış hızını Dünyada ve Türkiye’de ivedi olarak frenlemek ve toplam nüfusu hızla azaltmak zorundayız, başka hiçbir yolu yok!

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK!

Beka sorunu ile mi yüz yüzeyiz ?

Hem yerel – bölgesel hem de küresel ölçekte yeni koronavirüs pandemisini bir an önce sınırlamak ve hızla sönümlendirmek gibi beka (survival, sağkalım) sorunu ile yüz yüzeyiz. Tanı konan toplam olgu (vaka) sayısı 8 ayda 30 milyona, ölen insan sayısı ise 1 milyona koşuyor. Toplam dünya nüfusu 7,8 milyar ve sırasıyla her 260 insandan 1’i hastalığa yakalandı, her 7800 insandan 1’i de öldü. Ancak hemen anımsamak gerekir ki; bu rakamlar kayıt altına alınabilenlerdir. Özellikle olgu sayısının 10 ile çarpılması genel bir Epidemiyolojik kuraldır, “Buzdağı olayı” (Iceberg phenomenon) gereği. Bu durumda 300 milyon insan bulaşı almış ve belli ölçüde bağışık yanıt üretmiştir. Denebilir ki; küresel nüfusun %3,85’i bilemediğimiz bir süre ve bir ölçüde (yeterli mi?) hastalığa dirençlidir. Bu oran, salgının doğal yolla durması bakımından kesinkes yetersizdir.

Etkili ve güvenilir bir aşı ve aynı niteliklerde sağaltım ajanlarının (ilaçlar) makul sürede geliştirilememesi durumunda, tam bir varsayımsal toplum – kitle (herd) bağışıklığına umut bağlanacaksa, bu tempo ile 26 kez “böylesi bir 8 ay” geçirmek gereklidir; toplamda 17,3 yıl! Küresel toplumun en az %60’ının doğal olarak  (hastalığı geçirerek) bağışıklanması ile yetinilebileceği düşünülürse, umut, 17.3 x .6 = 10,4 yıldır. Bunca uzun  süre, pek çok bakımdan katlanılabilir bir zaman dilimi değildir.

Sayısal veriler cephesinde Türkiye benzer durumdadır. Ülkemizin eylemli (fiili) – gerçek nüfusu 90 milyona yakındır ve küresel nüfusun %1,15’ine karşılıktır (topraklarımız ise toplamın %0,54’ü!). 8 Eylül 2020 resmi verileriyle toplam olgu sayısı 283,270 olup dünya toplamının %1,02’sidir (283,270/27,764,017). Ölüm  rakamları ise 6,782 / 902,356 =%0,74 ile oransal beklentinin epey altındadır ve bu “iyimser” (?) durumu açıklayacak hiçbir bilimsel veri elde yoktur..

Açıkça, ülkemizde açıklanan sayısal veriler gerçek değildir!

Aşı ve İlaç Umudumuz var mı?

Hastalığın etmeni bir virüs ve tıp dünyası genel anlamda viral hastalıklarla savaşımda öbür mikro canlı bulaşları ile olduğu ölçüde başarılı değil. Örn. 40 yıldır yaşamımızda olan HIV / AIDS için hala bir aşı yok, ancak etkili ve fiyatları zamanla düşen ilaçlarla bu hastalık adeta bir süregen (kronik) hastalık oldu. HIV yaşamımızdan çekip gitmedi, yerleşip kaldı ve onunla birlikte yaşamayı öğrendik zorunlu olarak.

COVID-19 için de etkili ilaç geliştirmek çok uzun yıllar / onyıllar alabilir. Aşı içi ise çok daha özenli (ihtiyatlı) olmak zorundayız. 2 temel koşuldan asla vazgeçilemez : Etkinlik ve Güvenlik. Aşı yeterince etkin (koruyucu!) olmak zorundadır, ideal olarak %90’lar üzerinde (İnfluenza – Grip aşıları için bu oran %65). ABD – FDA, %50 oranında koruyucu aşıya lisans vereceğini açıkladı bu arada. Güvenilirlik ise aşının istenmeyen etkileri, yan etkileri, komplikasyonlarıdır. Dikkat çekelim; aşılar ilaçlardan farklı olarak herkese yapılacaktır.. Kuramsal olarak 7.8 milyar tüm dünya nüfusuna. Oysa ilaçlar daha sınırlı hasta kümelerinde kullanılmaktadır. Dolayısıyla istenmeyen bir etki çok daha büyük kitleleri olumsuz etkileyebilecektir. Bu durum Toplum Sağlığı bakımından uygun olmadığı gibi, çok uzun onyıllarda sabır ve emekle dokunan aşılara güven duygusunu zedeleyebilecektir. Günümüzde aşı karşıtı hatırı sayılır kesimler açısından böylesi bir tablonun doğmasına izin verilemez. Dünyada 4-5 merkez aşı üretimine yakındır. En iyimser ancak çok düşük olasılıklı senaryo bu sonbahar, kışa girerken; daha az iyimser olanı ise 2021 ilkyazı ve yazı görünüyor. Ancak bununla da bitmiyor; ek sorunların başında yeterli dozun kısa sürede üretimi, dağıtımı, lojistik zinciri ve kitlelere erişimi önemli sorunlar. Ve elbette fiyat.. Ortalama 50 $ çok iyimser fiyatla ve tek doz (?) için Türkiye’ye maliyet 90 m x 50 $ = 450 m $ dolayında bir dışalım (ithalat) bedeli yüklüyor. Ek maliyetler de var elbette..

Türkiye ise aşı ve anti-viral ilaç üretebilecek teknolojik altyapıdan yoksun ne yazık ki.. Oysa Büyük ATATÜRK, 1 Mart 1923’te TBMM’nin 4. açılış yılı konuşmasında o yıllarda Sivas ve İstanbul’da yeterince üretilen, milyonlarca insanımıza uygulanan ve hatta dışsatımı yapılan aşıların adlarını ve üretim miktarını veriyor.. 1928’de Almanya, Fransa, İngiltere, ABD örnekleri gözetilerek kurulan Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, “Dr. Refik Saydam Ulusal Halk Sağlığı Kurumu” adıyla özerk bir bilim kurumu olarak hızla, yasa ile yeniden yapılandırılmalı ve teknik donanımı, insangücü hızla sağlanarak salgın yönetimi bu Kuruma bırakılmalıdır.

NE YAPMALI??

Türkiye’de (Dünyada da!) salgını AKP iktidarı çıkarmamıştır!

Öncelikle siyasal iktidarın “hiç hata yapmama kompleksinden” kurtulması gerek. Her yapıp ettiğinin bir başarı öyküsü – efsanesi olması zorunlu değildir. Bu sağlıklı bir siyaset olmayıp narsisistiktir, patolojiktir. Herkes ve her iktidar hata yapabilir. Hele 18 yıldır tek başına iktidar olan ve muhalefet kanallarını olabildiğince tıkayan AKP = RTE iktidarının hatadan, üstelik ciddi hatalardan kaçınma olanağı hiç ama hiç yoktur. İktidarın, “nerelerde hata yaptık?” sorusunu ülkenin kurumlarına ve uzmanlarına sorması zorunludur. Öncelikle TBMM özel gündemle toplanmalı ve tam bir nesnellikle bu yakıcı ulusal sorunu enine – boyuna irdelemeli, gerekli mevzuatı, kararları üretmelidir.

Türkiye’mizin övünülecek bir insangücü ve kurumsal birikimi bereket, vardır ve bundan yararlanmamak düşünülemez. Tüm etik – politik – tarihsel kaygılar bir yana, AKP = RTE iktidarı ülkemizdeki korona salgınını da başarı ile yönetmek istiyorsa, ülkemizin tüm olanaklarını seferberlik sorumluluğuyla değerlendirmelidir.

Yapılabileceklere, hem 43-44 yıllık hekimlik, 40 yıllık Halk Sağlığı Uzmanlığı hem de Mülkiye eğitimi almış bir uzman / aydın sorumluğu ile yaklaşmaktayız.

  • Sorun çok ciddidir ve ulusaldır; ÜLKEMİZE DİZ ÇÖKTÜREBİLİR!

Dolayısıyla, anlaşılmasının kolay olması bakımından sınıflandırarak özetlemek isteriz yapılması gerekenleri :

  1. Sağlık İnsangücü (SAİG) ekseninde :

Eldeki 1,1 milyon SAİG açıkça yetersizdir. “Çaycı ve kaporta ustası gibi çalışanlar filyasyon ekiplerinde görevlendirildi” içerikli haberler basında yer almaktadır ve çok acı vericidir (9.9.2020, (https://www.birgun. net/haber/cayci-ve-kaporta-ustasi-gibi-calisanlar-filyasyon-ekiplerinde-gorevlendirildi-314903). İvedilikle, atama bekleyen 400+ bin sağlık çalışanının en az yarısı göreve alınmalıdır. Aile Hekimlerine, kamu görevlisi birer Halk Sağlığı Hemşiresi atanmalıdır ki evlerinde tutulan, yatak yetmezliği nedeniyle yatırılamayan hastalara evlerinde bakım –daha iyi– verilebilsin. Ataması bekleyen hekim kalmamalıdır. 15 Temmuz soruşturmaları
-artık- derhal bitirilmeli ve bekletilen sağlıkçılar işe başlamalıdır.

Okul Sağlığı Birimleri kurularak Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM) / Aile Hekimlerinin ağır yükü azaltılmalıdır.

Emeklilik isteyen, istifa eden sağlıkçıların durumu özenle incelenmeli ve geri kazanıma çaba gösterilmelidir. Gerekirse 65+ yaş emekli sağlık çalışanlarından çalışabilecek istekliler için hazırlık yapılmalıdır. Tüm sağlık çalışanlarının çalışma koşulları Anayasa, ILO ve AİHS ölçütleri bağlamında yeterince sağlıklı ve güvenli kılınmalıdır. 280 bini bulan toplam resmi korona hastasının 30 bini sağlık çalışanı olup olağanüstü yüksek bir orandır ve bu tablo ne kabul edilebilir ne de sürdürülebilir. Akçalı haklar mutlaka ödenmeli, MESLEK HASTALIĞI hakkı tartışmasız ve derhal, geriye dönük olarak tanınmalıdır. Kişisel koruyucu donanım (KKD) sıkıntısı olmamalı, çalışma süreleri kısaltılmalı, uygun aralıklarla SAİG ve ailelerine tarama testi yapılmalı ve mesai sonrası konaklama yerleri isteyen SAİG için uygun ulaşım ile sağlanmalıdır. SAİG yorgun – bitkin – tükenmiş – depresyonda – yılgındır.. Ölümler kabul edilemez sayıda yüksektir! Bu sağlık ordusu ile salgınla boğuşmak düşünülemez; moral – motivasyonu mutlaka sağlamak zorunludur. Sayısal olarak OECD standartlarının diplerinde olduğumuzu üzülerek belirtelim. Erdoğan’ın sandığının ve sunduğunun tersine..

  1. Örgütlenme ekseninde :

Salgın, şaşmaz bir kural olarak ancak 1. Basamak Sağlık Hizmetleri ile yenilebilir. Çünkü temel yordam (strateji) bulaş zincirinin toplumda kırılmasıdır. Oysa 2. ve 3. Basamak olan Hastaneler, cephe gerisi hizmet vererek hastalananları sağaltmaya (tedaviye) çabalar. Şu sıralar ülkemizde yaşanan tıkanma budur ve toplam 250 bin hastane yatağı kapasitemiz çok kısa sürede yetmez olmuştur. O halde, hastane öncesi – dışı 1. Basamak Sağlık hizmetlerini güçlendirmek vazgeçilmezdir. Aile Hekimliği kurumu bu amaca uygun değildir ve TSM’ler de yetersiz kalmaktadır. SAİG başlığında yukarıda da değindiğimiz üzere en az yüz bin sağlık çalışanı 1. Basamakta, bir o kadarı da hastanelerde olmak üzere atama bekleyenler göreve çağrılmalıdır. En azından sözleşmeli olarak, salgın atlatılana dek.. Orta – uzun erimde, 1. Basamağın da özelleştirilmesi demek olan, gerçekte çağ dışı olan Aile Hekimliği örgütlenme modelinden kamucu ve takım çalışmasına, halkın da katılımına dayanan güncellenmiş Sağlık Ocakları örgütlenmesine geçilmelidir.

Türkiye, sağlık hizmetlerini örgütlerken, bu hizmetleri şatafatlı hastaneler ve sağaltım (tedavi) olarak algılamak gibi ürkünç (vahim) bir yanılsamadan kendini mutlaka kurtarmalı ve koruyucu sağlık hizmetleri kesin öncelik almalıdır :

  • Herkese, sürekli, nitelikli ve kamusal sorumlulukla. Böylesi bir yapılanma, bundan böyle de sıklıkla karşılaşmamız olası / kaçınılmaz olan kitlesel sağlık sorunları için şimdiden hazırlık olur.
  1. Teknik donanım ekseninde :

Öncelikle hızla sahra hastaneleri açarak yatak kapasitesini büyütmek ve yatması gereken hastaları evlerine yollamamak zorundayız. PCR+ bu kişiler klinik olarak gerekliyse yatırılabilmeli, yatması gerekenler evlerine yollanmadan sahra hastanelerinde en az 14 gün yalıtılarak (izolasyon) sağlık çalışanları gözetiminde tutulmalıdır. Yoğun bakım gereksinimini de karşılamak zorundayız. SAİG için gerekli tüm KKD, uygun ulaşımı sağlamalıyız. Hasta – kuşkulu – temaslı, filyasyon ekipleri… için yeter cankurtaran (ambulans) edinmeliyiz. Karantina mekanları yaratmak bir başka zorunluk.. Hasta olması olası – kuşkulu kişiler, sağlık kuruluşlarına yakın uygun yerlerde (boş TOKİ binaları, tatil köyleri, oteller, öğrenci yurtları..) sağlık çalışanları gözetiminde toplumdan ayrılmalıdırlar. Özel sektörün olanakları salgında mutlaka kullanılmalıdır.

  • “Kendini evde karantinaya al / izole et” alaturka bir yol ve işe yaramıyor!
  • Evde izolasyon – karantina olmaz; bulaş zincirini böyle kıramazsınız; nitekim kırılamamıştır!

SGK desteklenmeli, açıkları giderilmeli ve özellikle alt sınıflardaki yoksul – işsiz – emekçiler sosyal devletçe korunmalıdır.

  • Genel Sağlık Sigortası rejimi terk edilmeli, nüfus cüzdanı sağlık hizmetine erişmeye yetmelidir.
  1. Finansman ekseninde :

Yapılmayan / yapılamayan pek çok girişimin temel nedeni AKP = RTE iktidarının finansal bunalımıdır.

Ülkemiz, tarihinin en ağır ekonomik bunalımına bu iktidarla adım adım ve göz göre göre sürüklenmiştir.

Yukarıda yazdıklarımız ciddi parasal kaynak gerektirmekte ve büyük oranda bu yüzden gerçekleştirilememektedir. Köktenci çözüm kaynak bulmaktır. Ülkenin Dolar milyarderleri başta, gönüllü katkıya, olmadı bir VARLIK / SERVET VERGİSİNE tabi tutulmalıdır. Garantili ödemeli köprü, tunel, otoyol, şehir hastanesi, havaalanı.. gibi sömürü projelerine döviz üzerinden ödemeler mücbir neden / force majeur gerekçesiyle askıya alınmalı; her tür israf kesinlikle sonlandırılarak… yeter – gerek kaynak yaratılmalıdır. Sarayın uçakları da dahil, giderler en aza çekilmelidir…

  • Şehir hastaneleri açık bir talandır ve derhal kamulaştırılmalıdırlar.

Sonuç olarak                            :

  • Muhalefet sesini yükseltmeli,
  • Bilim Kurulu kamuoyu önünde itirazlarını açıkça yapmalı,
  • Erdoğan doğru – yeter bilgilendirilmeli
  • Her tür iç – dış (turizm dahil) toplumsal hareketlilik, transit geçişler en aza indirilmeli,
  • En az 14 günlük tam kapatma için hızla hazırlık yapılmalıdır.
  • Salgın saydam, dürüst, katılımcı ve tartışmasız biçimde Epidemiyoloji Bilimi ilkeleri doğrultusunda yönetilmelidir.
    *****

SALGINLA FLÖRT EDİLMEZ!

SALGINLA FLÖRT EDİLMEZ!


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com
file:///C:/Users/user/Documents/Downloads/yilmazbeyyazi.pdf 06.09.2020SÖZCÜ

Aşağıdaki yazımız, 06 Eylül 2020 günü SÖZCÜ gazetesinde arka sayfada TAM SAYFA yayınlandı. Yurtsever ve yetenekli yazar Sn. Yılmaz ÖZDİL, köşesini tümüyle bize bıraktı.
SÖZCÜ de sağolsun, arka sayfayı TAM SAYFA bizim makalemize ayırdı. Yazı, Sn. Özdil’in bize bildirdiği medya raporuna göre 2 milyonu aşkın farklı kişi tarafından sanal ortamlarda okundu. Yarım milyona yakın da gazeteden okuyanlarla 2,5 milyonu aşkın faklı kişi tarafından okundu. Gerçekleri öğrenmek isteyen halkımızın değerbilir davranışına teşekkür ederiz.. 7 Eylül günü makalemizin PDF’sini ve SÖZCÜ‘deki erişkesini (linkini) sitemizde paylaştık (http://ahmetsaltik.net/2020/09/07/salginla-flort-edilmez/). Yazı metninin bir bütün olarak sanal ortamda arşivlenmesini de sağlamak üzere aşağıda sunuyoruz.
***

“KORONA ile UZAYAN TANGO…”

TÜRKİYE NE YAPMALI???[1]

11 Mart 2020 günü Türkiye’nin ilk yeni koronavirüs bulaşına (enfeksiyonuna) yakalanan olgu,
Sağlık Bakanı Dr. Koca tarafından resmen açıklandı. Çin – Wuhan’da 31 Aralık 2019’da ilk olgular tanılandığına göre, eh, 2.5 aya yakın süre ülkemize bu hastalığı / COVID-19’u sokmamayı başarmıştık!

Ancak, yalnızca 1 ay sonra Nisan ortalarında bizim salgınımız çok hızla “tepe” (pik) yapmıştı kimi ülkeler gibi. Günlük yeni olgu sayısı 5 binleri, ölüm sayısı 120’leri aşıyordu. Ne var ki, Mart sonunda, salgının 3. ayı bitmeden Çin, olağanüstü önlemler ve doğal ürünü eş nitelikli başarı ile salgını baskılamıştı. 80 gün sürmüştü baskılama, Jules Verne’e nazire ile adeta.

Türkiye’de, alınan sıkı önemlerle Nisan’ın 2. yarısında salgın eğrisi aşağıya inmeye başladı. “Her salgının bir çan eğrisi çizeceğini” muştulayan kimi uzmanlar oldu ne yazık ki, gevşemeye başladık. 11 Mayıs’ta, kapitalizmin tapınakları AVM’leri açtık.. Adına “Yeni normal” dedik Alaturka bir yaratıcılıkla. Ancak halkımız da, iktidarımız da “Yeni normal”i kendince yorumladı, “normalleşiyorduk” artık, üstelik normalimiz “yeni” idi, ne güzel… Açılıp – saçılmayı coşku ile sürdürdük; Epidemiyolojik öngörülerle değil. 1 Haziran’da ipler iyice gevşetildi. Ekonominin çarklarının dönmesi gerekiyordu, hafta sonu piknik karantinaları, arada denk düşen ulusal – dinsel bayramlarda bayram karantinaları ile durumu idare eyleyeceğimizi sandık. Oysa Nisan ortasında salgın tepeye erişmişken, pek çok AB ülkesinin yaptığı gibi en az 14 günlük bir tam kapatmaya (lockdown) gitmeliydik; kezlerce yazdık. Örneğin İtalya %95 oranında kapattı ekonomisini.

Salgın öncesinde, sürecinde çok belirgin (majör) hatalar yaptık. 21.500’ü aşkın insanımızı Umre için S. Arabistan’a gönderdik. Döndüler ve hemen hepsi bulaşlı idiler, tüm Türkiye’ye yaydılar. Epey öldüler – öldürdüler. Gerçekte iyi bir Filyasyonla bire bir aydınlatılabilir bu vb. topluluk hareketleri. Öğrenci yurtlarını kapatıp, birkaç milyon genci tüm ülkeye yaydık. 90 bin hükümlüyü infaz yasası değişikliği ile -gerçekte af yasası ile- denetimsiz salıverdik. Güle oynaya “yeni normalleşirken”, gerçekte halk ve iktidar yeniden normalleşirken, salgının çan eğrisi çizmekten vazgeçtiğini (!) biraz gecikme ile algıladık. İlk dalga sürüyor, 2, tepesini yaşıyoruz.

Bilimsel Danışma Kurulumuz tek 1 Halk Sağlığı Uzmanı ile çalışıyordu. Oysa bu ad hoc kurulun ağırlıklı olarak Halk Sağlığı Uzmanı hekimlerden oluşması gerekiyordu, istim epey arkadan geldi.. Sağlık Bakanı Dr. Koca akşamları basın açıklamaları yapıyor, kimi soruları yanıtlıyordu ama Bilimsel Danışma Kurulu’nun kararlarını öğrenemiyorduk, ayrıca Sn. Cumhurbaşkanı’na arz ediliyordu öneriler ve O’nun talimatlandırması ile yürütülüyordu bütüüüün işler.
****
Dünya’da ve Türkiye’de COVID-19 salgını yatay ve dikey eksende büyüyor ve yaygınlaşıyordu.
ABD “perişan” idi bütünüyle özelleştirilmiş / yabanıl (vahşi) sağlık sistemi yüzünden. İtalya, İsveç, İngiltere ağır bedeller ödemekteydiler. Almanya en başarılı AB ülkelerinden oldu, Fransa da. Ama Uzakdoğu’da Japonya, Singapur, Hong Kong, Tayvan, G. Kore… çok daha başarılı oldular “baskılama” yöntemiyle. Biz ise ilk dalgayı bile, salgının 6. ayı biterken henüz sönümlendiremedik.

Niçin başarılı olamadık, nerelerde yanlışlar yaptık?

Sağlık Bakanı Dr. Koca, 11 Mayıs sonrası hasta – ölüm sayılarında belirgin artışlar başlayınca basın toplantılarını kesti. Akşamları kişisel tweet hesabından kısa iletiler ve turkuvaz tabloyu sunuyordu. Bu tablo giderek AKP yeşiline dönüştü ve yaşamın rakamları ile orada açıklananlar arasındaki makas büyüdü, büyüdü.. Derken yoğun bakım ve entübe hasta sayıları kaldırılarak yerine, net – standart tanımlı olmayan “ağır hasta” ve “zatürreli hasta” sayıları kondu. Dünya verileri ise yoğun bakımdaki hasta sayısı ile paylaşılmakta. Karşılaştırma olanağı, bu boyutlarda kalmadı.

Üst üste hatalar birbirini izledi. Adına “yeni normal” dense de hep birlikte “normale / eskiye” büyük bir hızla döndük. Temmuz’daki 2 büyük sınav YKS ve LGS 1 ay öne çekilerek birkaç milyon insan hareketliliği yaratıldı ki; salgın yönetiminde altın ilke, toplumsal hareketliliği – değinimi (teması) en aza indirmekti. Hedef Temmuz’da turizmi açmaktı. Öyle yapıldı ama AB ülkeleri çok kısıt koydular. Ağustos başında Kurban Bayramı ile kurban kesimi ve iç turizm salgını azdırdı. Rusya, korona olguları sayısı bakımından dünyada 4. sırada iken uçak seferleri ve dış turizme açıldık, bir türlü başı yere ermeyen salgın eğrisi, tam da tersine baş kaldırdı ve göz göre göre Eylül başına, 6. ayın sonuna eriştik. Resmi veriler, Nisan ortasındaki ilk tepe sırası rakamlarına koşmakta :

Son dakika haberi: Sağlık Bakanlığı, 4 Eylül korona tablosu ve vaka  sayısını açıkladı! - Son Dakika Haberleri

Toplam olgu sayısı bakımından nüfus büyüklüğümüzle aynı sırada, 18. yiz epeydir. Fakat bu tablodaki sayısal verilerle ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Somut olan şu ki; salgının ilk dalgasını 6. ay sonunda sönümlendirememiş olmak bir başarı sayılamaz, açık bir başarısızlık orta yerdedir.
Bu gerçekliği kabulle yola çıkmak gerekir. Sorun çok ciddidir ve ulusal ölçek ve niteliktedir. Salgın denetimden çıkmıştır, hastane yatakları – yoğun bakımlar doludur, halkta panik başlamıştır.

NE YAPMALI ?

Salgın Yönetimi Epidemiyoloji bilim alanının sorumluluğundadır. Bu eğitim Tıp Fakültelerinde Halk Sağlığı Anabilim Dallarında verilir. Dileyen Halk Sağlığı Uzmanı hekim, bu alanda yan dal eğitimi alabilir. Dolayısıyla söz ve karar sahibi alan Halk Sağlığı / Epidemiyoloji uzmanı hekimlerdir. Ancak Bilimsel Danışma Kurulunda çoğunluk başka Dallardadır, bu dengesizlik düzeltilmelidir.

Epidemiyolojik salgın yönetim yordamı (stratejisi), bir masanın 4 ayağı gibidir :

  1. Sürveyans : Toplumda hastalıklar / sağlık sorunlarıyla ilgili sürekli – düzenli – güncel – güvenilir veri toplamak, bunları uygun biyomatematik – sayısal yöntemlerle çözümlemek (analiz etmek) ve Epidemiyolojik olarak anlamlandırarak yorumlamaktır. Her türlü planlama ve müdahale bu adıma dayalıdır. Türleri vardır; Aktif, Pasif, Sentinel. Bu salgında da en temel strateji Sürveyanstır ve toplumda, özellikle riskli kümelerde etkin tarama testleriyle virüsü alanları erkenden bulma hedeflidir. Bu amaçla Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) başından beri TEST – TEST- TEST uyarısı yapıyor. Türkiye’de en başta, duyarlığı yüksek bir tarama testi ile kapı kapı dolaşarak etkin (aktif) iz sürme (sürveyans) yapılmalı ve erken yakalanan taşıyıcılar toplumdan ayrılmalı idi (izolasyon). Bu önerimiz samanlıkta iğne aramak olarak görüldü, samanlıktaki iğneler ekenden bulunsa idi, bugün her yerimize batmazdı.
  2. Karantina : Çok eskiden beri bilinen bir yöntem. Hastalığı almış olması olası – kuşkulanılan ama tanı konmayan – bulgu vermeyen insanların, en uzun kuluçka süresince toplumdan ayrılmasıdır.
  3. İzolasyon: Sürveyans ile olabildiğince erken yakalanan hasta – taşıyıcıların sağlık kuruluşlarında sağaltıma (tedaviye) alınmasıdır.
  4. Filyasyon : Tanı konan hastaların geriye doğru, bir cinayet detektifi gibi izi sürülerek kimden hastalığı aldığının bulunmasıdır. O kaynak uygun biçimde kurutulacak ve yeni bulaşların nedeni olmaktan çıkarılacaktır. Temaslı izlemidir (contact tracing), bulaş zincirini kırma hedeflidir.

Ülkemiz bu 4 adımda ciddi eksik ve yanlışlar yapmıştır. Epidemiyolojik bilimsel ilkeler sıklıkla kimi siyasal tercihlerin gerisinde kalmıştır. Ekonominin döndürülmesi tasası öne çıkmıştır. Bilim Kurulu kararları kamuoyuna açıklanmamıştır. Son söz Saray’daki Tek Adam Rejiminin olmuştur. Son günlerde kimi Bilim Kurulu üyeleri itiraf gibi açıklamalarla pek çok kritik kararı kendilerinin vermediğini, basından duyduklarını, dahası Turkuvaz / AKP yeşili tablo verilerinin ötesinde bilgi sahibi olmadıklarını bildirmektedir.. Bunlar dehşet vericidir; siyasal iktidar güdümünde “bilim kurulu” ile salgının yönetilemeyeceği çoook çıplak bir olgudur. Araba atın önüne konamaz!

Dr. Refik Saydam Ulusal Halk Sağlığı Kurumu bir yasa ile özerk olarak yeniden açılmalı, insangücü ve teknik donanımı hızla sağlanarak salgın yönetimi bütünüyle bu bilim Kurumuna bırakılmalıdır.

Tarama ve tanı amaçlı kullanılan PCR testinin virüsü taşıyanları yakalama yetkinliği (Duyarlığı) ne yazık ki %40’lara dek inebilmektedir. Bu testin kullanımında ısrar etmenin anlaşılır yanı yoktur. %90’ı aşan duyarlıklı testler vardır ve hızla bunlara geçilmelidir. Nitekim 117.612’yi bulan test sayısına karşın yalnızca 1612 (+) yakalanmıştır; % 1,4! Oysa Türkiye “hasta” kaynamaktadır, hastaneler tıka basa doludur.. Testin kendisi, yapılacak kitleler, soğuk zincir ve laboratuvar süreçleri mutlaka iyileştirilmelidir, tersi avare kasnak gibidir, anlamsız ve kaynak israfıdır. (Bkz. yukarıdaki 04.09.2020 günü verileri tablosu)

PCR testi (+) çıkanlar evlerine yollanmamalıdır, evde kendi kendine ilaç sağaltımı olmaz. Burada yapılacak olan İZOLASYON’dur, yukarıdaki 3. adımdır ve sağlık kuruluşunda olmak zorundadır. Tıbbi sağaltım (tedavi) verilecek ve virüsten arındırılarak topluma kazandırılacaktır hastalar.

Sürveyans, Filyasyon süreçlerinde yakalanan “kuşkulular” ın yeri Karantina’dır. Kural olarak bu işlem, amaca özel Karantina Yerlerinde yapılır. Bunlar, hastanelere yakın değişik binalardır ve sağlık çalışanlarının ve kolluğun gözetimi zorunludur. Önerdik taaa başlarda; boş oteller, tatil köyleri, boş onbinlerce TOKİ konutları, boşaltılan öğrenci yurtları.. Ama biz evlerine yolluyoruz bu insanları.. Oysa sahra hastaneleri yapmak zorunda idik, İstanbul’da yapılan 2 hastane sağlık turizmi için kullanılıyor.

O halde 1. Basamakta, yani hastane öncesinde, toplumun içinde salgın yenilecektir; hastanelerde asla değil. Nitekim ön cephede yenilgi, cephe gerisinde hastanelerde çöküş getirmiştir. Türkiye, “sağlık hizmetini hastane sanmak” gibi ürkünç (vahim) bir yanılgı içindedir ve bedelini çok ağır ödemektedir. Gerçek sağlık hizmeti SAĞLIKLI İNSANLARA SÜREKLİ verilen hizmettir. Hastane ve sağaltım, koruyucu hekimlik bir biçimde başarılı olamadığında istemsiz (arızi) olarak devrededir.

Öyleyse Türkiye, Sağlıkta Dönüşüm denen, asla yerli ve milli olmayan özelleştirmeci politikalarla çoooook zayıflattığı 1. Basamağı yeniden, tam kamusal sorumlulukla güçlendirmek zorundadır. Bu yüzden Türkiye salgına çoook zayıf yakalanmıştır. İvedi olarak yüz bin sağlık çalışanı ataması yapılmalıdır. Ayrıca her Aile Hekimliğine kamu görevlisi bir Halk Sağlığı Hemşiresi atanmalıdır. 400 binden çok sağlık çalışanı atama beklemektedir. Türkiye sağlık insangücü ve hastane yatakları sayısı akımından 36 OECD ülkesi içinde sonlardadır. Şehir Hastaneleri açık bir talan olup, salgında derde deva ol(a)madıkları / olamayacakları görülmüştür; hemen kamulaştırılmalı, onlara feda edilerek kapatılan hastaneler geri açılmalıdır. Özel sektörün 50 bin yatağından pandemide yararlanılmalıdır.

AKP yeşiline boyanan Turkuvaz tablo bize, tüm perdeleme çabalarına karşın hala çoooook önemli bilgiler veriyor. Toplam 276.555 olgudan iyileşen (doğrusu taburcu edilen; tam iyileşme yok..) 249.108 düşüldüğünde 27.447 bulunuyor. Bundan da ölen 6.564 çıkarılırsa, 20.883 elde edilir ki, bu rakam 4 Eylül günü Türkiye’de hastanelerde yatan hasta sayısının bir bölümüdür.. Olağan olarak COVID-19 olgularının %85’i ayakta, hafif geçirmektedir hastalığı, hatta ek bir %25 de hiç belirtisiz. Yatması beklenenler 15/125… kabaca 1/8. Ne var ki, Türkiye’de son verilerle, yoğun bakım dahil en az 130 bin hastane yatağı pandemi (küresel salgın) için ayrılmıştır ve hemen hemen tümüyle doludur. 1. Basamakta göğüslenemeyen, bulaş zinciri – kırılamayan salgın, cephe gerisinde 2. ve 3. Basamak hastaneleri çökertmiştir. 20.883 hasta PCR(+) olanlardır. Geri kalan 110 bin yatakta ise PCR(-) COVID-19 olguları yatmaktadır. Test dışında tüm bulguları birbiriyle aynı 2 hasta kümesi. Türkiye, DSÖ kodlama kurallarına uymayarak, test (-) leri yeni koronavirüs hastası saymıyor! Ama yataklar dolu! 130 bin hasta hastanelerde, bunun en az 7 katı evlerinde.. 1 milyonu aşkın hasta!

Bitmedi, yatak yetmezliği çok net olduğundan, S. Bakanlığı salt solunum güçlüğü / yetmezliği ve / veya yutma güçlüğü vb. olan AĞIR hastaları yatırabiliyor. Bunların da kabaca, yatması beklenen %15 hastanın 1/3’ü olduğu kabul edilirse,

  • Türkiye’de 3 milyon hasta – bulaşlı insan var demektir!

Bu muazzam bir yüktür ve bulaş denetimden çıkmış, tüm topluma yayılmıştır. 3 milyon hasta – bulaşlı, Türkiye’de her 29 kişiden 1’i demektir! Yangın yatay ve dikey eksende devasadır.

Çünkü yatırılanlar neredeyse tümüyle ağır hastadır 3 koşul nedeniyle (solunum güçlüğü / yetmezliği ve / veya yutma güçlüğü vb.) ve ölüm oranları kaçınılmaz olarak çok yüksek olacaktır. Gelin görün ki, bu tablodan 276.555 PCR(+) hastadan 6.564’ünün öldüğünü, oranın %2,4 olduğunu görüyoruz sevinçle (!) Dünya ortalamasının yarısı, nasıl oluyorsa!?? Pekiii, PCR(-) ama yatan 110 bin korona hastasından hiç ölüm yok mudur??!! Aynı oranda ölüm varsayarsak, 6.564’ü 5,5 ile çarpmamız gerek (110 bin / 20 bin = 5,5)..

  • Türkiye’de gerçek korona ölümleri yaklaşık 36 binlerde midir?

    Bu yakıcı sorunun yanıtı ise, Türkiye’deki 1397 belediyeden, AKP’nin elindeki 536 ve 64 dolayında kayyım atadıkları ve MHP’li 145 belediye çıkılırsa, kalan 652 muhalefet belediyesinden gelebilir. Muhalefet partileri, mezarlıklar müdürlüklerinden gerçek ölüm rakamlarını çıkarabilir ve ilan edilen korona ölümleri ile karşılaştırılarak aradaki farkın nedeni, kaynağı sorulabilir. Bu boyutta bir skandal herhalde, demokratik bir ülkede iktidarı Giresun’deki azgın sel gibi önüne katar ve hızla bitirir.

  • Salgınla flört edilmez!
  • Türkiye, AKP=RTE’nin babasının malı bir A.Ş. değildir!

Anti-emperyalist bir savaşla kurulmuş onurlu ve saygın devlet ve mazlum bir Ulus yaşamaktadır bu topraklarda. Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan bu Ülkeyi bir CEO gibi yönetemez, bu insan haklarına aykırıdır, meşru değildir! TBMM olağanüstü toplanarak sorunu görüşmeli, muhalefet etkin çaba göstermeli ve gerçek ölüm rakamlarını ortaya koymalı, bir Salgın Kurultayı düzenleyerek iktidara ve kamuoyuna bildirgesini (manifestosunu) sunmalıdır.

Görülmektedir ki; salgında, insan yaşamı siyaset kurumu ve güdümündeki köhne bürokrasi tarafından korun(a)mamaktadır. Geriye tek seçenek BİLİM KURUMU kalmaktadır. Bu Kurumu, anda Bilimsel Danışma Kurulu -hasbel kader- temsil etmektedir. Kurulun ezici çoğunluğu Hipokrat yemini etmiş hekimlerdir ve temel evrensel ilke “Primum non nocere” dir (önce zararlı olmamak). Önerileri büyük ölçüde dikkate alınmıyorsa, derin çelişkiler varsa.. orada durmanın “suça ortak olma” dışında bir anlamı kalmayacaktır. Kuruldaki hekim akdemisyenler, tarihsel sorumluluklarının gereğini daha çok ertelemeden yerine getirmek zorundadırlar.

  • Son çözümlemede; denetimden çıkan salgın, en az 14 günlük tam kapatma ile baskılanabilecek gibi görünüyor.

AKP = RTE, gerekli yaklaşık 50 milyar $ kaynağı akılcı biçimde bulmalı ve bu yola gidilmelidir. Oyalanmanın, öteleme – ertelemenin, inadın bedeli hem ekonomik hem insan yitiği boyutlarıyla kabul edilemeyecek kertededir.

Sorun Ulusaldır, bu salgın Türkiye’ye diz çöktürebilir; İktidarı da önüne katarak tarihin çöplüğüne sürükler.

Bilimsel akılcılık dışında reçete YOK – TUR!

[1]SALGINLA FLÖRT EDİLMEZ” başlığı ile 06.09.2020’de SÖZCÜ Gazetesinde Sn. Yılmaz ÖZDİL’in köşesinde TAM SAYFA yayınlandı.