ZAFER HAFTASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

ZAFER HAFTASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Zeki Sarıhan
Eğitimci – Yazar

26 Ağustos’ta başlayan haftayı Zafer Haftası olarak adlandırmak isabetlidir. 26 Ağustos 1922’de Afyon Cephesinde saldırıya geçen TBMM Ordusu, işgalci Yunan ordusunu parçalayıp dağıtmış ve İzmir’de denize dökmüştü. Bu zafer, Lozan’ın kapılarını açtı ve Yeni Türkiye’nin kuruluşunda mihenk taşı oldu.

O tarihten beri Türkiye halkı yerden göğe haklı olarak bu zaferiyle övünüyor. İşgale uğrayan her ülkenin halkı, bundan rahatsız olur ve yurdunu kurtarmak için mücadeleye atılır. Tarihin derinliklerine indiğimizde işgalden kurtulamayan, topraklarını terk eden veya işgalcinin emrine boyun eğen çok milletle karşılaşırız. Bunların bazıları kendi anavatanlarında azınlığa düşmüş, bir kısmı asimile olarak yok olup gitmiştir. Bu gerçeği anlamak için tarih boyunca Anadolu’da yaşamış, devlet kurmuş milletleri hatırlamak yeter.

Ulusal Kurtuluş Savaşı, Emperyalizm dönemine, yani 20. Yüzyıl’a ait bir kavramdır. Zaferle sonuçlanan ilk millî kurtuluş savaşı da bizimkidir. Bu zaferi sağlayan temel etmenler ise, o tarihte Osmanlı İmparatorluğunun yarı sömürge durumuna düşmüş olması, savaştan yenik çıktığı için topraklarının paylaşıma uğraması, buna karşılık Türklerin köklü bir devlet kurma ve yönetme kabiliyetine sahip olmasıdır. Ayrıca 1. Dünya Savaşı’nda yer yerinden oynamıştı. Bütün dünyada devrim dalgaları, sistemi ve emperyalistlerin planladığı statükoyu yerle bir ediyordu.

ESARET VE KURTULUŞ

Bir belayı başından def ederek özgürlüğe kavuşmaya “kurtuluş” diyoruz. Ancak her insanın ve milletin başındaki bela aynı değildir. O dönemde işgalcilerle işbirliği yapan sınıflar da vardı. Biri Almanlar dışında Batılı şirketlerle iş tutmuş kompradorlar, diğeri Hürriyet ve İtilafçılardı. Bunların tek hedefi, İttihat ve Terakki yönetiminden kurtulmaktı. Bu nedenle o partiyi iktidardan düşüren yabancı işgali bir kurtuluş olarak kabul ettiler.

Türkiye’de yönetimi ele alarak ticaret ve sanayiye hükmeden, zenginlik kaynaklarını istediği gibi kullanan bir işgal, bundan zarar gören bütün sınıf ve tabakalar için esarettir. Bu sınıflar, özgürleşmek için bağımsızlık mücadelesi verirler. Zaferden sonra bu kaynakların kimler lehine kullanılacağı savaşta baskın olan sınıfın ve öteki sınıfların güçlerine bağlıdır.

Türk Kurtuluş Savaşı’na millî burjuvazi ve onların hedeflerini benimseyen bürokrasi önderlik etmiştir. Milleti savaşa bu sınıf çağırmış, ulaşmak istediği hedeflerin programını yapmış ve halkı bunun için seferber etmiştir. İşçi, köylü ve şehir küçük burjuvazisinin bu savaşa severek katılması, savaşta kahramanlıklar yaratması, zaferden kendisi için de bazı çıkarlar beklemesindendir. Ekip biçtiğinin karşılığını alacak, refah düzeyi artacak, örgütlenerek siyasi mücadeleye atılacak, kendini güven içinde hissedecektir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında bir köylü ülkesi olan, cılız bir işçi sınıfı bulunan Türkiye’de, bu emekçi kitlelerin öne geçmesi, zafer için bir program yapması ve buna burjuvaziyi razı etmesi mümkün değildi. Bununla birlikte bu yoldaki çabalar eksik olmamış, Ankara Meclisinde sosyalist eğilimli gruplar oluşmuş ve sosyalist partiler kurulup programlarını ilan etmişlerdi. Bunların amacı, millî devrimi bir halk devrimine dönüştürerek mülkiyeti ve zenginlikleri yeniden paylaştıracak bir rejim kurmaktı. 1920 yılında bu akım o kadar etkiliydi ki, savaşa önderlik eden sınıfın sözcüleri bile bir ara bu görevi üstlenmiş göründüler. Fakat aynı yılın sonbaharında bu söylemleri söndü ve sosyalist örgütleri kapatarak baskı altına aldılar. Bu mücadele, zaferden sonra kimlerin suyun başına geçeceği ve milli gelirden kimlerin aslan payın alacağı ile ilgili bir rekabetten kaynaklanmaktaydı. Öte yandan Türkiye için toplanacak yeni bir konferansa (Londra Konferansı) Ankara solu bastırmış olarak giderse elverişli barış şartları elde edeceğine inanıyordu.

Büyük Zafer, bir kurtuluştu evet ama burjuvazi için tam bir kurtuluş, emekçi halk için ise yarım bir kurtuluştu. Bizim tarihçiliğimiz, edebiyatçılığımız, söylevciliğimiz, burjuvaji tarafından biçimlendirildiği için, yabancı işgalinden kurtuluşu tam ve gerçek bir kurtuluş olarak propaganda etti ve kuşakları buna göre eğitti. Emekçilerin ağa ve tefeciden, patrondan kurtuluş mücadelesini ise vatan hainliği olarak suçladı. Çünkü vatan onların çiftliği idi! Millet ise bu çiftlikte onlar için çalışan yarıcılardı!

MİLLÎ DEMOKRATİK DEVRİM

Ülkenin kaynaklarının başına geçtiği halde Türk burjuvazisi, gene de Avrupa ve Amerika burjuvazisi karşısında zayıftı. Hıristiyanların terk edilen mallarına el koymak ve köylülere vurulan ağır vergiler, bu sınıfın durumunu güçlendirdi ise de Batılı burjuvazinin düzeyine çıkaramadı. Bu nedenle burjuvazimiz, çok geçmeden Batı sermayesiyle ortaklık yoluna gitti. 2. Dünya Savaşından sonra askerî bakımdan da onun himayesine girdi.

Türkiye devrimcileri, özellikle 1960’tan sonra işbirlikçi kapitalizm ile mücadelelerine “İkinci Kurtuluş Savaşımız” dediler. Milli Demokratik Devrim Teorisiyle emekçilerin önderliğinde iki aşamalı bir devrimi savundular. Önce kompradorları tasfiye edecekler, bu mücadele içinde kesintisiz olarak sosyalizme geçeceklerdi. Emperyalizm döneminde bazı ülkeler bu yolla sosyalizmi kurmuşlardı. Doğrudan bir sosyalist devrimi savunanlar da vardı.

Bu teoriler hayata geçirilemedi. Türk burjuvazisi, yabancılardan da aldığı destekle devrim hareketini kanlı bir biçimde bastırdı.

YENİ STRATEJİMİZ

  • Türkiye halkı 2019 yılında gene bir kurtuluş mücadelesi içindedir.

Bu kez kurtulmak zorunda olduğumuz, 1922’deki gibi işgalci Yunan ordusu değildir. Türkiye’ye bir din devleti dayatmak isteyen “yeni burjuvazi”nin demokrasiyi ortadan kaldıran tek adam rejimidir. Onun yerine konacak olan bağımsız, demokrat Türkiye ise bütün millî sınıf ve tabakaların güçbirliği ile gerçekleştirilecektir. Kurulacak olan rejimin emekçilere yararı, onların bu mücadeledeki güçleriyle orantılıdır.

Hedefleri burjuvazinin çıkarlarıyla sınırlı olanlar, Zafer Haftasında, yalnız 1922’de kazanılan zaferi anmakla yetinirler. Bizim o büyük zaferi dilimizden düşürmeyişimizin nedeni ise, onun strateji ve taktiklerini irdeleyerek emekçiler için kuracağımız yeni hayat için bir basamak yapmak istediğimizdendir. Önce tek adam rejimin elimizden aldıklarını yeniden kazanacağız, sonra orada durmayarak gerçek kurtuluşa kadar mücadele edeceğiz. (26 Ağustos 2019)

E. Tümg. Naci BEŞTEPE : İkinci İnönü Savaşı (23 Mart -1 Nisan 1921)

E. Tümg. Naci BEŞTEPE

Naci_Bestepe_portresi

İkinci İnönü Savaşı (23 Mart – 1 Nisan 1921)

ÖNCESİ

Birinci İnönü Savaşı (6 – 11 Ocak 1921)’nda,  yeni kurulmakta olan düzenli ordumuza karşı iki katı kuvvetle taarruz eden Yunan kuvvetleri üstünlük sağlayamayarak
BURSA-KOCAELİ bölgesindeki mevzilerine çekilmişti.

İtilaf (Anlaşık) Devletleri, SEVR Antlaşması’nın koşullarını kabul etmeyen
TBMM Hükümetini kimi düzenlemeler yaparak razı etmek için 23 Şubat 1921’de
Londra Konferansı’nı toplamış ve TBMM hükümetini de davet etmek zorunda kalmıştı.
TBMM Hükümeti hiçbir koşulu kabul etmedi. Konferans 12 Mart 1921’de dağıldı.
İtilaf Devletleri, koşullarını kabul ettirmek için Yunan işgal ordusunu savaşa teşvik ettiler.

SEBEPLERİ

Yunanların, Birinci İnönü Savaşı’nda yitirdikleri prestiji ve İtilaf Devletleri’nin güvenini yeniden kazanmak,
Türkler düzenli orduya tam olarak geçip güçlenmesine fırsat vermeden ağır kayıplar verdirmek,
ESKİŞEHİR – AFYON bölgesini ele geçirerek ANKARA yolunu açmak,
Türkleri SEVR’in koşullarını kabule zorlamaktı.

OLUŞUMU

Yunan İşgal Ordusu, iki kat üstün kuvvetle, 23 Mart 1921’de ileri harekata başladı.
Örtme kuvvetlerimizin oyalaması sonucu asıl savunma hattımızla 27 Mart’ta temasa geçti.
28 Mart’ta METRİS Tepe ve AFYON’u ele geçirdi.
30 Mart’ta ANKARA’dan gelen Meclis Muhafız Taburu’nun takviyesi ile
Yunan taarruzu durduruldu.

İsmet Paşa, kuvvetlerimizi karşı taarruza hazırlarken, Yunan ordusu ummadığı direnç ve kayıpları nedeniyle 31 Mart – 1 Nisan 1921 gecesi geri çekildi.

Çok büyük sayısal fark olmamasına karşın, Yunanlar daha çok kayıp verdi.

ZAFER VE ATA’NIN KUTLAMASI

İsmet Paşa’nın zafer haberi üzerine TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa,

  • “Siz orada sadece düşmanı değil;
    ulusun makus talihini(ters giden yazısını) de yendiniz.”
sözlerini de içeren bir telgrafla kutladı.
İsmet Paşa da ordunun ve kendisinin Meclis’e ve Ata’ya şükranlarını sundu.

SONUÇLARI

Askeri bakımdan;
Yunanlar KOCAELİ Bölgesi’ni boşalttı,
Düzenli orduya olan güven arttı.
Türk Ordusu’nun taarruz gücünün yetersiz olduğu anlaşıldı.

Siyasal bakımdan;
TBMM’nin otoritesi pekişti,
İtilaf Devletleri, tarafsızlığını açıkladı,
Fransızlar Zonguldak’ı boşalttı ve TBMM ile ilişkiye girdi,
İngilizler, MALTA Sürgünlerini geri vermeye başladı,
İtalyanlar, Anadolu’da girdikleri yerleri boşalttı.

DEĞERLENDİRME

İnönü savaşları işgalden kurtuluşumuzun dönüm noktasıdır.
Düzenli ordu ile mücadelenin başlangıcıdır.
Hem içerdeki bölücü ve gericilerle hem işgal güçleri ile savaşacak güç ve inancın pekiştiği dönemdir.

“İNÖNÜ SAVAŞI OLMAMIŞTIR” denmesinin ardında yatan bir neden de bu olsa gerektir.

ATATÜRK – İNÖNÜ silah arkadaşlığı, dostluğu ve devlet adamlığı anlayışının
en güzel örneği bu savaşta ve sonrasında sergilenmiştir.

Bugün eksikliğini duyumsadığımız devlet adamı nitelikleri bu iki büyük insanda fazlası ile vardı.

Bu iki güzide devlet adamına olumsuz sıfatlar uydurmaya çalışanlara, yalnızca iki telgraf metnini okumalarını öneririm.

Naci BEŞTEPE