ÇANAKKALE’YE MUSTAFA KEMAL’İN GÖZLERİYLE BAKMAK

ÇANAKKALE’YE MUSTAFA KEMAL’İN GÖZLERİYLE BAKMAK:

(-Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!)

 

Prof. Dr. Kemal Arı
9 Eylül Üniversitesi
Cumhuriyet / Devrim Tarihi Uzmanı

Destur, diyesi geliyor insanın.
Bu memlekette Mustafa Kemal’siz Çanakkale Destanı yazmaya yeltenen densizler de var artık!
Bir de Mustafa Kemal’in gözlerinden bakalım isterseniz Çanakkale’ye…
Hay babam, hay!
Birinci Dünya Savaşı başladığında Mustafa Kemal, Sofya’da ateşemiliterdir. Araları iyi olmasa da saraya damat olup hızla ikbal yollarından yukarılara tırmanmış olan Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya bir mektup yazar.
Vatanının bu “hayat-memat” (ölüm-kalım) günlerinde, etkisiz bir görevde kalmayı içine sindirememiş ve cephede görev almak için görevlendirilmesini istemiştir.
Enver Bey, Mustafa Kemal Paşa’yı kırmaz.
Tekirdağ’da yeni kurulan 19. Tümen’e, Tümen Komutanı olarak ataması yapılır.
Ve O, düşer yollara; nefesi Tekirdağı’nda alır.
Ancak ortada ne tümen vardır ne bir şey…
Kâğıt üzerinde henüz kurulmaya çalışılan bir birliktir söz konusu olan. Yeni yeni daha genç Anadolu çocukları asker olarak gelmektedir.
İşte Mustafa Kemal Atatürk, sonradan büyük destanlar yaratacak ve “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” dediği Mehmetçiği, bu tümende eğitecektir.
Ve Çanakkale savaşı başladığında, tümeniyle Arıburnu’na hareket edilir. Kanlı savaşlar; düşmanın önce denizden bombardımanı, ardından karadan çıkarma hareketi ve kahramanca, boğaz boğaza savaşlar
Ve Anafartalar
Elbette Conkbayırı
Düşmanın bir hesabı vardır: Conkbayırı’nı işgal etmek; Türk güçlerini imha etmek ve İstanbul’un yolunu açmak…
Biliyorsunuz; Çanakkale’de ordu komutanı Liman von Sanders adlı bir Alman subayıydı.
Mustafa Kemal, Yarbay (Kaymakam) rütbesiyle sürekli olarak, gerek Liman Paşa’ya
gerekse onun yardımcısı Esat Paşa’ya raporlar sunar.
Ve Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl” (Fünf Jahre in Türkei” adlı eserinde,
Mustafa Kemal’den söz ederken; bu “cüretkar” subayın görüşlerinin şaşırtıcı derecede
doğru çıktığını belirtir…
Gelelim Conkbayırı’na…
7 Ağustos 1915 günü, düşman donanması sabahın erken saatlerinden itibaren Conkbayırı sırtlarını döver. Türk tabyaları hallaç pamuğu gibi atılır. Ve Türk bataryaları artık susmuştur.
Bu özgüven içinde filikalara bindirilen İngiliz-Fransız birlikleri, çoğu Uzakdoğu’dan;
örneğin Yeni Zelanda’dan, Avustralya’dan getirilmiş olan birlikler karaya çıkıp;
sırtları tutmuştur.
Türk birliklerine gelince, o kadar büyük kayıplar vermişlerdir ki; Conkbayırı düştü düşecek
bir noktaya gelmiş ve son hatlarda zar zor tutunabilmişlerdir.
Bu bombardımanı anlatırken Mustafa Kemal Paşa, elinde dürbünü, Anafartalar’dan bölgeyi izlemekte ve o denli yoğun patlamalar vardı ki;

– “Bizim bulunduğumuz bölgeye kadar şarapnel parçaları geliyordu. Bizim birliklerden de yaralananlar, hatta ölenler bile oldu.” demektedir.
Sonuç?
Conkbayırı düşmek üzereyken, Liman Paşa “acil” koduyla Mustafa Kemal’i telefonda arayıp;
o zamana kadar gönderdiği raporların ne denli gerçekçi çıktığından söz ederek;
“Çare nedir?” diye sorar. Atatürk’ün yanıtı nettir:
“Bölgedeki bütün emir komutayı bana vermeniz!”
Nasıl olur?
Başlarında generallerin olduğu ordulara, henüz albay olmuş biri nasıl komuta eder?
Ancak Mustafa Kemal; hiçbir yabancı komutanın, kendi vatanını, kendi içinde bulunan muhabbet duygularıyla aynı ölçüde bir hassasiyetle savunamayacağını düşünmektedir.
Telefon kesilmiştir.
Bir süre sonra yeni bir telefon ve

Liman Paşa tüm komutayı Mustafa Kemal Bey’e verir.

Ve Arıburnu’ndan Anafartalara doğru gecenin bir yarısı yola düşer Mustafa Kemal Bey…
O denli hastadır ki,

sıtma nöbetleri ile titremekte – soğuk terler dökmekte,

dere diplerinden gelen insan ölülerinden çıkan ağır koku, Ağustos sıcağıyla bütünleşerek,
içini dışına çıkarmaktadır. Yer yer kusmak zorunda kalır. Gecenin bir yarısı Kemalyeri’ne gelir ve emir komutayı üzerine alır. Kararını vermiştir:
Sabah, erken saatlerde düşmana saldırılacak ve düşman geldiği yere kadar kovalanacaktır.
Türk birlikleri son çizgilerde ancak durabilmişlerdir.
Hatlar birbirine karışmış bir durumdadır. Aralarındaki mesafe yer yer on metreye kadar düşmüştür. Ve Mustafa Kemal Bey, siperleri gezer.
Anılarında anlattığına göre; Anadolu’nun orasından burasından gönderilen daha çocuk yaşındaki bu gençlerin hemen tümü, birazdan şehadet makamına ulaşacaklarını bilmektedirler.
Bu nedenle; Kuranı Kerim okumasını bilen Kuranı Kerim okumakta;
bilmeyenler kelime-i şehadet getirmektedirler.

Eline bir kırbaç alan Mustafa Kemal; siperdeki birliklerin önüne geçer; bir tümseğin üzerine çıkar ve

-“Askerler!” der.
“Birazdan düşmana süngülerimizi saplayacağız. Bu elimdeki kırbacı indirdiğimde;
hep birlikte üzerlerine saldıracağız”…

Düşman siperlerinden yağmur gibi mermiler boşalmaktadır Anafartalar Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Bey’in üzerine. Ve o an gelmiştir.
Kırbaç iner…
Ve en öndeki saftaki Türk piyadesi, süngü çekmiş bir vaziyette ölümün üzerine koşmaktadır.
Kanlı boğuşmalar; canhıraş haykırışlar ve ölümün soğuk yüzü… En öndeki saftan tek bir kişi kalmadan şehit olur; ardından gelen hat, şehit olan arkadaşlarının üzerine basarak düşmanın üzerine atılır… Ve ardı ardına saflar erir.
Bu olayı kitaplarında anlatan Mustafa Kemal Bey, şunları defterine not eder:

“İşte Çanakkale’yi kurtaran ruh, bu ruh olmuştur””

Ve bir şarapnel parçası gelir; Mustafa Kemal’in göğsüne çarpar. Annesinin armağan ettiği saat, yaşamını kurtarmıştır. Ne diyordu şair Orhan Veli?

Bu vatan için ne yaptık?
Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik!

Ey nutuk çekenler; ey kuru lafla gemilerini yüzdürenler; ey Türk Milleti’nin onurunu
ayaklar altına alarak, diplomasi yürüttüklerini sananlar; neredesiniz?
Demokratlığınız da Atatürk’ü eleştirmek üzerine kurulmuştu, değil mi?
Ve siz, Atatürk olmadan Çanakkale filmleri çeken sözde aydınlar; neredesiniz, ses verin!
Az vicdanınız varsa; Çanakkale’ye gidin. Orada bir rüzgâr esiyor…
Kulak verin, içinizdeki millet düşmanlığını bir yana bırakarak.
O rüzgârda, orada canlarını veren kahramanların iniltilerini, haykırışlarını, kelime-i şehadet getirişlerini ve ölüm haykırışlarını duyacaksınız. Ve Mustafa Kemal’in şu emrini:

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”…

Ve sizlere sesleniyorum ey Yurtseverler:
Bu emir hala bizler için geçerli değil mi?
Bu güzel ülke, bu yüce millet çocuklarına, yani bizlere ve hepimize “Ölmeyi emrettiği” anda ölmeye hazır değil miyiz?
Ancak kuru kuruya ölmek değil amacımız. Akılla, irfanla, çalışmakla yükseltmek ülkemizi…
Ancak bir gün o ulu ses, kendi çocuklarına yeniden, ölmeyi emrederse,
bu emri dinlemeyecek Türk çocukları var mıdır acaba?

Prof. Dr. Kemal Arı, 17.03.2013.

=============================================

Dostlar,

Dostu olmakla övündüğümüz sevgili kardeşimiz Prof. Kemal ARI’nın mükemmel yazısı yukarıda..

Tarihe not düşüyor..
Ve bize anımsatıp soruyor :

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”…

Ve sizlere sesleniyorum ey Yurtseverler:
Bu emir hala bizler için geçerli değil mi?

Yanıtınız nedir?
Bu ciddi – kritik sorunun yanıtını verebilir miyiz??

101 yıl sonra, Çanakkale şehitlerinin aziz anısını sonsuz bir şükranla selamlıyoruz.. ve
Prof. Arı’nın sorusuna, gönül dolusu coşku ve kararlılıkla

“EVVVVETTT!”

diyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
18 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir