Merdan Yanardağ : Demokrasi, Seçimler ve 24 Haziran

Demokrasi, Seçimler ve 24 Haziran

Merdan Yanardağ
ABC Gazetesi
Türkiye için tarihsel öneme sahip olduğu belirtilen 24 Haziran 2018 seçimini geride bıraktık. Bu seçimlerin siyasal, sosyolojik ve tarihsel önemine ilişkin analizine geçmeden önce, esaslı bir anımsatma yapmakta -uzatma ve sıkıcı olma pahasına- yarar görüyorum. Öncelikle belirtilmelidir ki, yeryüzünde sınıflar üstü ya da sınıflar dışı bir demokrasi yoktur. Ne bugün ne de tarihte… Demokrasi sınıfsal bir kavramdır. Dolayısıyla hakim sınıf ya da güçlerin hukukunu ve siyasal düzenini ifade eder. Unutulmaması gereken en temel olgu budur.
Tarihte ilk demokrasi deneyimlerinin antik Yunan’daki site devletlerinde yaşandığını söyleyebiliriz. Bu demokrasi, yüzbinlerce kölenin emeği üzerinde yükselir. Doğrudan ya da dolaylı şekilde köle sahibi olan, özgürlüğünü ve boş zamanını -ki o boş zamanda felsefe, kültür, sanat gibi alanlarla uğraşmalarını sağlamıştır- köle emeğine borçlu olan özgür yurttaşların düzenidir. O nedenle siyaset terminolojisinde, “köleci demokrasi” kavramıyla karşılanır. Arenada ya da bir açık hava tiyatrosunda toplanan özgür yurttaşlar, kentin (Polis) bütün sorunlarını konuşur, karar verir ve yöneticilerini seçerdi. Politika kavramının çıkışı da buna, yani ‘Polis’ kavramına/sözcüğüne dayanır. Politika ise, kentte, yani “Polis”te konuşulan bütün konuları ifade eden kavramdır. Politika “kentin işleri” demektir. Doğrudan bir demokrasidir bu.. Ama küçük bir ayrıntı vardır; köle sahibi olan özgür yurttaşlar için geçerlidir.
DEMOKRASİ, AYIBI ÖRTEN BİR ŞALDIR
İkinci demokrasi örneği ise Sanayi Devrimi, Aydınlanma ve burjuva devrimlerinden sonra ortaya çıkan siyasal düzendir. Kapitalizm, üzerinde yükselen yurttaşlık hukukunun gelişimi ile ortaya çıkmıştır. Genel oy ilkesine dayanır. Ulusu oluşturan bütün insanlar yasalar önünde eşittir. Biçimsel bakımdan (yasalar önünde) sınıfsal farklılıklar ortadan kaldırılmıştır. Ancak, mülkiyet ilişkileri (üretim araçlarının özel mülkiyeti) daha örtük, derin ve sinsi bir sınıfsal eşitsizlik düzeni yaratır. Bu burjuva demokrasisidir. Esas olarak sermaye sınıfının sınıfsal egemenliğini ifade eder. Bu bakımdan kapitalizm koşullarında yapılan en demokratik ve adil seçimler bile, son çözümlemede, burjuva sınıfı ve ortağı olan diğer güçlerin egemenliğini yeniden üretir. Geç kalan burjuva devrimlerinin yaşandığı Türkiye gibi ülkelerde ise feodal ideolojinin etkisi altındaki geniş yığınlar, burjuva anlamda bile demokratik kurumların tam olarak oluşmasını sağlayamaz. Böyle toplumlardaki sözde demokrasiler, feodal toprak sahipleri ve din adamları sınıfının etkisi altında, bilinci ve aklı bağımsızlaşmamış geniş yığınların oylarıyla eski düzeni onaylamaktan başka bir işe yaramazlar.
DEMOKRASİ / DİKTATÖRLÜK DİYALEKTİĞİ
Sosyalizm ise, işçi sınıfı demokrasisi ya da toplumsal demokrasi olarak nitelendirilebilir. Nitekim, sosyalist teorinin kurucuları da onu böyle tanımlamıştır. Ancak bu tanımlama tersinden yapılmış ve sosyalizmin aynı zamanda proletarya (işçi sınıfı) diktatörlüğü olduğu da ifade edilmiştir. Bu kavramsallaştırma doğru ve açık sözlü bir ifade biçimi olarak siyaset tarihi ve terminolojisinde yerini almıştır.
Mutlak ya da tam demokrasi ise, özgürlük çağı diye de nitelendirebileceğimiz, sınıfların, dolayısıyla bugünkü anlamıyla devletin ortadan kalktığı, insanlar arasında her düzlem ve düzeyde eşitliğin sağlandığı ileri komünal toplumda mümkündür. Komünizm dediğimiz toplumsal düzen budur. Bu düzen, insanlığın tam demokrasiye ve eşitliğe ulaştığı, bütünsel insanın oluştuğu ve/veya ortaya çıktığı bir çağdır. İnsanlığın ve gezegenin bu aşamaya ulaşıp ulaşamayacağını henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla bu yazıda tartışacağımız rejim, burjuva demokrasisidir. Bu demokrasi, her türden adaletsizlik, sınıfsal eşitsizlik, sömürü ve zulüm düzeninin üstünü pırıltılı bir şalla örter. İşte demokrasi o şalın adıdır. En gelişkin demokrasilerde bile seçimler, sisteme egemen olan sınıfların konumunu son çözümlemede meşrulaştırma araçlarıdır. Seçimler ayrıca, insanların kendi kendilerini yönettikleri yanılsamasını da yaratır.
Peki, durum böyleyse, demokrasi için mücadele etmek gereksiz midir? Değildir! Tam tersine demokratik hak ve özgürlükler için verilecek mücadele, yani demokrasinin sınırlarını genişletmek için yürütülecek çaba insanlığın özgürlük ve eşitlik hedefine ulaşmak için yolunu açan en önemli siyasal eylemlerden biridir. Ancak, bu kavgayı hakkıyla vermek, solun tarihsel, siyasal, felsefi ve ideolojik referanslarına yeniden iltica etmesiyle mümkündür. Unutulmamalıdır ki, en kötü demokrasi diktatörlüklerden iyidir. Bu uzun anımsatmayı, demokrasi eleştirisini geri çeken solun ve burjuva demokrasilerini insanlığın son siyasal tecrübesi olarak gören liberallerin yarattığı zihinsel kirlilik nedeniyle gerekli gördüm.
BU SEÇİMLERDE DE HİLE YAPILDI
Yukarıda çizdiğim geniş perspektifti akılda tutarak şimdi 24 Haziran 2018 seçimlerini değerlendirmeye geçebiliriz. Maddeler halinde bu seçimleri analiz etmeye çalışacağım.
1) Erdoğan-AKP iktidarı bakımından ortada mutlak bir başarı yok, olsa olsa bir “Pirus zaferi” vardır. Bu, yenilgiden beter bir zafer anlamına geliyor.

– Hile ve sandık sahtekarlığı bu seçimlerde de sonuç alıcı şekilde kullanıldı. Sonuç, dijital ortamda ve özellikle Urfa gibi bazı Güneydoğu illerinde açıkça sandık hırsızlığıyla elde edildi.

Öte yandan, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve Anadolu Ajansı’nın (AA) açıkladığı sonuçları doğru kabul etsek bile, AKP’nin oyları düşmüş, Tayyip Erdoğan ancak MHP oylarıyla seçilebilmiş durumda. Bu olgu akıldan çıkarılmamalıdır.

2) Daha önceki seçimlerde (2007’den sonraki bütün seçimlerde) olduğu gibi, bu seçimde de hile yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü, ortaya çıkan tablo yaşamın doğal akışına, siyasetin sosyolojisine, akla ve mantığa aykırıdır. Bize ulaşan somut bilgilerin yanı sıra, çıplak gözle yapılacak bir gözlem ve ilk analizde bile, hile ve oy transferinin bu kez MHP üzerinden yapıldığı anlaşılıyor. Özellikle korucu aşiretlerin etkin olduğu Güneydoğu illerinde oy hırsızlığı açıkça yapılmış, ilk tur için gerekli oy -ki 606 bin dolayında olduğu hesaplanıyor- büyük ölçüde bu yolla temin edildiği saptanıyor. Öyle ki, 51 milyon seçmen arasında bu rakam % 2 – 2,5 gibi bir orana karşılıktır. Zaten Tayyip Erdoğan’a ilk turda seçim kazandıran oran da budur.

3) AKP’nin gerçek oy seviyesinin -hormonlu miktar dahil- % 42 civarında olduğu ortaya çıktı. Kuşkusuz bu oran da az değil. Ancak, çok olduğu da söylenemez. MHP’nin bölünerek İyi Parti’nin ortaya çıkması ve bu partinin de % 10 oranında oy almasına karşın, doğru dürüst bir seçim kampanyası bile yapmayan MHP’nin oylarının düşmemiş olmasını, akıl ve bilimle açıklamanın olanağı yoktur.

4) Türkiye, devletin bütün olanaklarının iktidar partisi lehine kullanıldığı adil ve demokratik olmayan bir seçim yarışı sonucu tek adam rejimine sürüklendi. Dinci faşizan bir diktatörlüğe doğru gidişin önünde artık yasal bir engel kalmadı. Ülkenin daha baskıcı ve kötü bir döneme girdiği açık. Tarihsel ömrünü 7 Haziran 2015’ten beri doldurmuş olan AKP, ne yazık ki siyasal ömrünü dördüncü kez uzatmayı başardı. Çünkü, Erdoğan-AKP iktidarı bütün gücünü muhalefetin örgütsüzlüğü ve güçsüzlüğünden aldığı bir kez daha ortaya çıktı.

GÜÇLÜ BİR MUHALEFET DİNAMİĞİ OLUŞTU

5) Bütün eksiklik ve kusurlarına karşın, CHP ve Muharrem İnce başarılı bir kampanya yürüttü. Yaratılan büyük umut ve beklentinin nedeni budur. İnce ve CHP, milyonlarca insanı harekete geçirmeyi başardı ve iktidarı değiştirebileceğini gösterdi. Meral Akşener ve partisi ise tutarlılığını koruduğu taktirde merkez sağdaki boşluğu doldurabileceğini, çok yeni olmasına karşın ortaya koydu. HDP ise, 2015 çizgisini yakalayarak, bütün Türkiye’ye seslenmeyi denedi.

6) Toplumda çok güçlü ve dinamik bir muhalefet dinamiğinin bulunduğu ortaya çıktı. Kentli, eğitimli, çalışan, katma değer yaratan, demokratik değerlere sahip, Batıya açık, modern ve deyim uygunsa Türkiye’yi omuzlarında taşıyan geniş ve gelişkin bir nüfus, Erdoğan-AKP iktidarına ve siyasal İslamcılığa karşı kararlı şekilde karşı koyacağını gösterdi. Her sınıftan insanın içinde yer aldığı bu büyük ve etkili nüfus kesimini karşısına alan bir siyasal iktidarın, bir ülkeyi uzun süre ve istikrar içinde yönetemeyeceği bilinmeli.

7) Muhalefetin en büyük ve fiilen öncü gücü olan CHP ve yönetimi, açık ki, seçim gecesi topluma güven veren, ülkeye el koymaya kalkan güçlere karşı engelleyici bir önderlik sergileyemedi. Bir hile ve meşruiyet tartışması bile canlı tutulamadı. Seçim sonuçları yanlış okundu. Fark 10 milyon değil, 1 milyonun altında. bazı hesaplamalara göre bu rakan 606 bin civarında. Muharrem İnce bir ittifakın adayı değil, sadece CHP adayı. İttifakın ve HDP’nin ikinci turda İnce’ye oy vereceği öngörülmüştü. Sonuçta AKP ve Erdoğan, kendisini iktidara getiren bütün iç ve dış dinamikler değiştiği halde, siyasal ömrünü uzatmayı bir kez daha başardı. Cumhuriyetin temsil ettiği bütün değerlerde (hukuk, siyasal etik, laiklik, demokrasi, yaşam kültürü, ahlak, kadın özgürlüğü, modernite vb.) 1923’ten beri yaşanan en sert kırılma gerçekleşti.

8) HDP’nin barajı açması, ülkenin demokratikleşmesi, Erdoğan-AKP iktidarının sınırlandırılması, barış ve toplumsal kurtuluş mücadelesi bakımından son derece iyi oldu. Bu seçim döneminde, Kürt siyasal hareketinin gericilikle bağlarını bir ölçüde koparması ve cumhuriyetçi güçlerle işbirliğine yönelmesi de çok olumlu bir gelişme olarak kaydedilmeli. Çünkü, ‘Çözüm Süreci’ denilen ve asıl olarak siyasal islamcı hareketin devleti ve toplumu ele geçirme operasyonuna hizmet eden dönemden sonra bu gelişme büyük önem taşıyor.

ÜLKE YENİ VE SERT BİR DÖNEME GİRİYOR

9) Toplumun sandığa ve seçimlere güveni büyük ölçüde sarsıldı. Seçim gecesi silahlı gerici göstericilerin meydanlara çıkması, havaya ateş açarak toplumda korku ve panik yaratmaya çalışması önemli bir gelişme olarak kayıtlara geçti. Dolayısıyla bu yolla ülkedeki bütün ilerici ve demokratik güçlerin tehdit edilmesi yeni bir durum olarak değerlendirilmeli. Açıkça suç oluşturan bu provokatif eylemlere güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi de dikkat çekici. Bu durumda, toplumun diğer kesimlerinin de daha radikalleşen bir mücadele ve karşı koyma tavrına girmesi beklenmeli.

10) İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun önce HDP’yi, ardından da Cumhuriyetin kurucu güçlerinden CHP’yi açıkça ve bugüne kadar hiç rastlanmayan bir dille tehdit etmesi, sert bir döneme girildiğinin işaretleridir. Hile, baskı ve devlet olanakları ile ülkeye el koyanlar, bu meşruiyet ve güç açığını siyasal şiddet kullanarak kapatmayı seçeceklerini ortaya koydu. Artık bu durum hesaba katılarak hareket edilmelidir.

ERDOĞAN İKTİDARI KİMLERE DAYANIYOR?

11) Bu seçimler bir kez daha Türkiye’de geniş bir toplum kesiminin (daha çok alt gelir ve düşük eğitim gruplarına mensup yurttaşların) sosyo-ekonomik konumlarıyla seçmen davranışları arasındaki pozitif ilişkinin koptuğunu ortaya koyuyor. Yani yoksullar ve emekçiler, bu sınıfsal pozisyonlarından hareketle sol partilere oy vermiyor. Tam tersine, yaşadıkları yoksulluk, sefalet ve sömürünün nedeni ve temsilcisi olan siyasal partilere oy vermeye devam ediyor. Ezilen, sömürülen, sadakaya mahkum bırakılan, taşeron firmalarda üç kuruşa çalışan, güvencesiz bir emek ortamında ayakta durmak için çırpınan insanların, kendi efendilerine hayran  oldukları anlaşılıyor.

12) İnsanların / yurttaşların sınıfsal konumlarıyla siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişkinin kopmasının temel nedeni, toplumun dinselleştirilmesidir. Dolayısıyla, insan aklını ve vicdanını özgürleştirmek anlamına gelen laikliğin bir orta sınıf fantezisi değil, esas olarak emekçiler için gerekli bir bilinç ve toplumsal düzen olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Toplumun genişçe bir kesimi, 24 Haziran’da sınıfsal konumu ve bilinci ile değil, inançları ile oy kullanmayı sürdürmüştür.

13) Erdoğan’ın iktidarı ele geçirme biçimi ile 1848’de Fransa’da köylülere genel oy hakkının tanınmasıyla iktidara gelen, daha sonra iktidardayken bir darbe yaparak devleti ele geçirip diktatörlüğünü (imparatorluğunu) ilan eden Louis Bonaparte’ın siyasal serüveniyle büyük benzerlik taşıyor. Sınıf dışı (declasse) unsurlara, lümpen (serseri) proletaryaya (emekçilere), toplumun en geri kesimlerine ve yeni genel oy hakkı kazanmış cahil ve tutucu köylü yığınlarına dayanarak % 74 gibi büyük bir destekle iktidarı alan Bonaparte, ülkeden kaçmak zorunda kalana kadar bir daha (20 yılı aşkın süre) yönetimi terk etmeyecekti. Erdoğan da, toplumun en geri kesimlerine, mesleksiz ve eğitimsiz lümpen kentlilere, taşra tutuculuğuna, Orta Anadolu muhafazakarlığına, her söylediğine inanan dinselleştirilmiş toplum kesimlerine dayanan bir çizgi izliyor. Erdoğan bu güçlere yaslanarak, iktidarını toplumun diğer kesimlerine dayatıyor.

14) Batı ve özellikle ABD’nin, Erdoğan dışında bir seçenek aradığı, AKP iktidarıyla daha fazla gitmek istemediği biliniyor. Ancak, Erdoğan-AKP iktidarına bütün kirli işlerini gördüren ve mevcut durumun artık kendi çıkarlarına zarar verdiğini düşünen Batı, başka seçenek bulamadı. Dolayısıyla, Batı için AKP bir tercih olmasa da zorunluluk haline geldi.

KARAMSARLIĞA YER YOK!

Gericilikle tarihsel hesaplaşmasını tamamlayamayan, onun kültürel, toplumsal ve ekonomik temellerini bütünüyle tasfiye edemeyen toplumlar, geriye savrulur ve dokusu bozulur. Böyle toplumlar eski ve yeni çağ arasında salınan rüküş topluluklara dönüşür. Hibrit (melez) rejimler oluşur. Çünkü, her türden ilerici seçeneği insanlığın yaşamından çıkaran sermaye sınıfı ve emperyalizm, toplumlardan yeni bir rıza üretmekte zorlanmaya başladığında, çareyi -zamanında iktidarına son verdikleri- feodal gericilikle uzlaşmakta bulur.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; 24 Haziran seçimlerinin ortaya koyduğu sonuç, yaşananlar deyim uygunsa dünyanın sonu değil. Umutsuzluk ve karamsarlığa yer yok. Ülkede güçlü bir demokratik, ilerici muhalefet dinamiği ortaya çıktı. Erdoğan ve AKP iktidarı sanıldığı kadar güçlü ve kahredici değil. Bu toprakların 300 yıllık derinliğe sahip modernleşme ve aydınlanma geleneği var ve bu dinamik kolaylıkla yok edilemediğini fazlasıyla kanıtladı. Ayrıca belirtilmeli ki, o geleneğin taşıyıcıları da hiçbir zaman teslim olmayacak. (29.06.2018)
=====================================
Dostlar,

Değerli gazeteci – yazar Sn. Merdan Yanardağ’ın biraz uzun ama önemli saptamalar içeren yazısı yukarıda.. Okunması gerek.. Paylaşmadan edeme(z)dik.. Bir de, 2 hafta kadar beklettik.. Daha serinkanlılıkla okunabilsin diye.. Şu belirlemenin altını bir kez daha çizelim:

  • Hile ve sandık sahtekarlığı bu seçimlerde de sonuç alıcı şekilde kullanıldı. Sonuç, dijital ortamda ve özellikle Urfa gibi bazı Güneydoğu illerinde açıkça sandık hırsızlığıyla elde edildi.

Sevgi ve saygı ile. 12 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TBB Başkanı Feyzioğlu : Soma davası kararında hukuka dair bildiklerimiz uygulanmadı

SOMA DAVASI KARAR DURUŞMASINA KATILAN
TBB BAŞKANI Prof. FEYZİOĞLU:

“VİCDANIMIZ RAHATSIZ, HUKUKA DAİR BİLDİKLERİMİZ UYGULANMADI”

AS: Bizim katkımız ve 10 sorumuz yazının altındadır..

Beraberindeki Yönetim Kurulu üyeleri ve baro başkanlarıyla birlikte Manisa Akhisar Ağır Ceza Mahkemesinde gerçekleştirilen Soma davası karar duruşmasına  katılan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, kararlarla ilgili değerlendirmelerde bulundu.

  • “Vicdanımız rahatsız. Hukuka dair bildiklerimiz uygulanmadı” diyen Feyzioğlu, şunları söyledi:

Bugünkü hükmü adil yargılama açısından içimize sindiremiyoruz. Adil yargılama hakkı bizzat HSK tarafından ihlal edilmiştir. Yüzlerce mağdur tanığı doğrudan doğruya dinleyen, madene inip keşif yapan, duruşmayı baştan sona götüren mahkeme başkanı ve heyet dosya karara çıkmaya hazırken, hiçbir hukuki gerekçe olmaksızın Ceza Muhakemesi Kanunu’nun doğrudan doğruyalık ve bağlılık ilkelerini hiçe sayarak değiştirilmiştir. Bu durum adil yargılamayı etkilemiştir. Vatandaşların yargıya güvenini sarsmıştır. Dolayısıyla verilen cezalarla kusurun ağırlığı arasında orantı bulunmadığı düşüncesini insanlarda haklı olarak pekiştirmiştir.

Türkiye Barolar Birliği olarak konunun Türkiye’deki bilinen en iyi uzmanlarına ayrıntılı raporlar hazırlatmış idik. Gördük ki bu kadar çok tedbirsizlik, ihmal ancak kasten olabilir. Buradaki kasıt,

  • kasıt, bu madeni işletip para kazanan kişilerin, insan hayatından tasarruf ederek kârlarını artırmalarıdır. “Madenciler ölürse ölsün” demiştir bu kişiler.

Mahkeme, iddianameye rağmen yöneticileri kasten adam öldürmekten değil taksirli fiillerinden dolayı mahkûm etti. Kimine basit taksir dedi, kimine bilinçli taksir. Cezaları taksir maddesi içinde üst sınırlara yakın verdi. Tutukluluklara devam dedi fakat,

  • 301 insanın ölümünü değil de adeta bir otobüs kazasında birkaç tedbirsizliği cezalandırır gibi yaklaştı. Hükmün vicdanı yaralamasının sebebi bu.

Arzu ederdik ki; insanların hayatlarını hiçe sayıp para kazananlar suçlarının karşılığı cezaları alsınlar ki başka ölümler önlensin, bir daha hiçbir patron parasını verip insan hayatından tasarruf ettirebileceği yönetici bulamasın. Takip etmeye elbette devam edeceğiz. Davayı ilk günden beri takip eden tüm barolarımıza başta Manisa Barosu olmak üzere teşekkür ediyorum.
=====================================
Dostlar,

Yurdum insanları sorgular mı acaba;

1. Duruşmalar neden 4 yıl uzatılmıştır?
2. Mahkeme kurulu (Ağır ceza yargıçları) HSK tarafından neden birkaç kez değiştirilmiştir?
3. Karar neden 9 Temmuz’a bırakılmıştır, olası 8 Temmuz CB seçimi 2. turu geçilsin diye mi?
4. Siyasal iktidar desteği – yönlendirmesi – el atması olmasa idi, hukuka bu denli aykırı ve adaletten böylesine uzak bir patron yandaşı karar verilebilir miydi?
5. Madenin riskli olduğunu bildiren TKİ raporuna karşın özelleştirme neden yapılmıştı?
6. Madenin patronu Erdoğan’ın İHL’den arkadaşı mıdır?
7. Soma halkı 301 kurbana karşın 301 konut rüşvetini neden kabul etmiştir?
8. İktidarda emekçiler olsaydı böylesi bir toplu kırım yaşanır mıydı; mahkeme kararı böylesine sermaye yandaşı çıkabilir miydi?
9. Soma kurbanlarının aileleri ve yurdum insanı hala “kader, ilahi takdir.” inancında mı?
10. Soma halkı, 13/14 Mayıs 2014 facia gecesinden bu yana seçimlerde nasıl oy kullanmıştır?

Uzatmayalım… 10 çatal soru..
İşte Türkiye Sosyolojisi – tarihi – adaleti – dönüşümü.. bu vb. soruların yanıtında yatıyor..
Siyaset bilimciler, Sosyologlar, Hukukçular, Tarihçiler, Psikologlar, Antropologlar, bilim – din namusu olan İlahiyatçılar…. için ne çok tez çıkar bu “atipik alaturka özgün olgu” dan!

Siyaset kurumu izin verirse, sansür uygulamazssa, doğrudan – dolaylı engellemezse!

Ve; bu olay da yurdum insanının deneme – yanılma ile bile olsa öğrenmesine uygun değilse daha neler yaşanmalıdır??

Sevgi ve saygı ile. 12 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TTB : Toplum Çocuklarına Sahip Çıkmalıdır! 

Toplum Çocuklarına Sahip Çıkmalıdır! 

TTB BASIN AÇIKLAMASI

(AS: Bizim kapsamlı katkımız azının altındadır.)

Çocuklar bedensel, ruhsal ve sosyal olarak toplumun en korumasız kesimini oluşturur. Çocukların kaybolma, kaçırılma, istismara uğrama ya da öldürülmesiyle sonuçlanan tablolardaki artış, toplumsal olarak kaygı duyulması gereken sorunların başında gelir.

Hekimlerin yükümlülüğü kendilerine gelen hastaları tedavi etmekle sınırlı değildir.  Hekimler çocuklar üzerinden yaşanan bu toplumsal yaraların mağduru çocuklar başta olmak üzere tüm bireylerin iyileşme süreçlerine katkı vermekle, aynı zamanda bu yıkıcı tabloların ortadan kaldırılması için baskı grubu oluşturmak ve öneriler getirmekle de yükümlüdürler.  Çocuklarını koruyamayan, bu konuda bilinç oluşturamayan ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlayamayan bir toplumun sağlığından söz edilemez!

Kayıp çocuklar ve çocuk istismarı ülkemizde ne yazık ki önemli bir toplumsal sorun durumuna gelmiş durumda.  TÜİK verilerine göre 2008 – 2016 arasında 15399’u kız olmak üzere 26168 çocuğun, yine yalnızca geçtiğimiz yıl 1660 Suriyeli çocuğun kaybolduğu kayıtlara geçmiş. 2015’te kaybolduktan ya da kaçırıldıktan sonra arama çalışmaları süren 5169 çocuk olduğu bildiriliyor. Son günlerde kaybolan çocuk haberlerindeki artış ülkemizde çocukların güvenlik ve yaşama hakkı ihlallerindeki artışın da bir göstergesidir.  Sorunun bu denli büyük ve yakıcı olması “kusursuz sorumluluk ilkesi”  uyarınca devletin ve ilgili kurumlarının yetersizliklerini kabul etmelerini ve acil olarak ellerindeki bütün olanakları kullanarak gerekli önlem ve düzenlemeleri yapmalarını gerektirmektedir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve ülkemizin de imzaladığı bağlayıcı yasal yaptırımlar içeren pek çok uluslararası belge; devletin ilgili kurumlarını; hukuk, sağlık ve eğitimden sorumlu meslek gruplarını; anababaları ve çocukların içinde yer aldığı erişkin toplumunun tüm kesimlerini çocuklara karşı yükümlü kılmaktadır. Doğumdan 18 yaşını bitirene dek gelişimlerinin tüm evrelerinde çocukların bakımı, zarar görmekten korunması, çıkarlarının savunulması ve birer erişkin olarak yetiştirilmeleri konusunda çaba gösterilmesi, erişkin toplumunun yasal ve ahlaki sorumluluğudur.

Çoğu toplumsal sorumluluk ve görevlerin yerine getirilmemesinden kaynaklanan bireysel işlenmiş suçlar, ihlaller ve cezalandırma en son ele alınacak konulardır.

Çocuk kayıplarının önlenmesi, bu konuda aile, okul ve toplumun tüm kesimlerinde güçlü bir koruyucu bilincin geliştirilmesi ve bu tablolarla karşılaşıldığında çocuğun en kısa zamanda bulunmasını sağlayacak uygulamaların hazırlanması devletin öncelikli görevleri arasındadır.

Çocukların niçin, ne zaman, nasıl kaybolduğu, evden kaçtığı ya da kaçırıldığı ile ilgili nedenleri ortaya çıkarmak için çalışmalar yapılmalı ve nedenleri ortadan kaldırmak için çözümler aranmalıdır.

Çok üstün gözleme izleme, medya takip olanaklarına sahip olduğunu bildiğimiz ülkemizin olanakları kayıp çocuklarımızı bulmak üzere kullanılmalı ve koordine edilmelidir.

Her anababa çocuklarına kaybolduklarında ne yapacaklarını, kendilerini nasıl koruyacaklarını öğretmelidir. Anababalar için kılavuzlar hazırlanmalıdır.

Kaybolma ve kaçırılma sonrasında ortaya çıkan çocuk istismarı ve ölümleri ise çocuk istismarına yönelik tedbirler kapsamında ele alınmalıdır.

Çocuk istismarı ve öldürülmeleri üzerinden yaygınlaştırılan “idam” veya “kimyasal hadım” gibi girişimler sorunun çözümüne katkı koymayacağı gibi çocukların korunmasını da sağlayamaz. Bu önlemler yapısal mekanizmalar oluşturmakla sorumlu devlet yöneticilerinin toplumun öfkesini kendilerinden uzaklaştırma ve başka düzeyde insan hakları ihlallerine yol açmaktan başka bir işe yaramaz.

Çocuklara yönelik cinsel istismar, Türk Ceza Kanunu’nun 103 ve 104. maddelerinde tanımlanmış ve bu maddelerde yürürlüğe girdiği 2005 yılından günümüze dek cezaların ağırlıkları yönünden çok sayıda değişiklik yapılmıştır. Son değişiklikler ile cinsel istismar yönünden çocukların korunma çeperi ne yazık ki 15 yaşından 12 yaşına indirilmiştir.

Çocuklara sosyal ve yasal destek sistemleri derhal işletilmeli, çocuk istismarını çok disiplinli değerlendirecek birimler her hastanede oluşturulmalı, gebe çocuk ve çocuk anneler için sağlık sistemi her yerde erişilebilir duruma getirilmelidir.

18 yaş altındaki kız çocuklarının erken evlenmelerine olanak sağlayan yasalar ve çocuk yaşta evlilikleri savunan kişilerin kamuya açık konuşmaları çocukların cinsel istismarını olumlayan toplumsal kültür yaratmaktadır. Çocukların haklarını korumak ve çocuğun yüksek yararı için bu evlilikler engellenmeli, gerçekleştirenler ve bunu savunan kişilere yaptırım getirilmelidir.

Tüm çocukların eğitim sistemine ulaşımı sağlanmalı, ergenlerin cinsel eğitimi zorunlu ders haline getirilmelidir.

Çocuğun evden ayrılmasına neden olan şiddet, zorla çalıştırma ve diğer kötü uygulamalar ortaya çıkarılmalı ve nedenlerini ortadan kaldıracak çalışmalar yapılmalı, şiddet uygulayanlar yaşam ortamından uzaklaştırılmalıdır.

Yetkililer, en son aşama olan cezalandırma tehditleri ile duyarlı insanların hassasiyetlerini söndürmek yerine toplumu sorunun çözümüne katacak uygulamalar yapmalıdır.

Bütün önceliğin önleyici hizmetlere verilmesini istiyoruz. Çocuğu merkeze koyan bir toplumsal anlayışa sahip olan ve riskleri önceden fark edip bunları ortadan kaldırmaya yönelen sistemler, çocukların ihmal veya istismar edilmesinde gerçek bir koruma sağlayabilirler.

Türk Tabipleri Birliği çocuk hakları ve çocukların yüksek yararı için yapılacak bütün çalışmalara katılmaya hazırdır. 06.07.2018

Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi

======================================
Dostlar,

TÜRKİYE AKP İLE ÇOCUKLARINI BİLE KORUYAMAYACAK ACZE DÜŞTÜ!

Meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği’nin duyarlığına, sorunu sahiplenmesine elbette biz de katılıyoruz..

Ancak, Ülkemizin son 15,5 yılında her santimetre karesine dek işgal eden bir siyasal iktidarın yapıp etmelerinin, gelinen acılı noktada belirleyici, deterministik payı vardır.

Devletin TRT’sinden hukuk ve insanlık dışı, çocuk ve kadın haklarını hiçe sayan saçma sapan irticacı iletiler topluma sürekli verilmektedir.

6 yaşında kız çocuğu ile evlenilebileceğini fetvalayan sapıklar engellen(e)miyor,
yaptırım da görmüyor
.

İlahiyat Fakültelerinde odaklanan örümcek kafalı kimi “akademisyenler” (?!) “kadın yüzünü bile örtmeli“. diye zırvalayabiliyor..

Örnekler çok ve acı verici.. Siyasal iktidar susuyor, deyim yerinde ise neredeyse “haydi” deyip ön veriyor, çanak tutuyor.. Arada iyi polis  – kötü polis senaryosu oynanıyor görüntüyü kurtarmak için.

Yine bu dönemde, yasa dışı çocuk işçiliğinde önemli artışlar olduğu verilerine erişiyoruz.

Dahası, iktidar, olağanüstü bir sorumsuzlukla, ülkemizin ve dünyanın gerçeklerine aykırı biçimde nüfus artışını teşvik ediyor.. 3-5 doğurun, Allah ne verdiyse… deniyor. Aile planlaması çağdışı ilan ediliyor.. Bakamayacakları ölçüde çok çocuk yapan aileler daha da yoksullaşıyor ve çocuklarına gereken özen ve korumayı sunamıyor; tarikat – cemaatlerin tuzağına düşüyor.. En tepedekiler konuşmalarında genç kızları kuluçka makinesi gibi görerek “geleceğin anneleri” gözüyle sesleniyor; oysa onlar ülkenin geleceği, eğitilmesi ve geleceğe hazırlanması gereken yavrularımız..

Eğitim sistemi, 21. yy’da zorla dincileştiriliyor.. Zorla İHO – İHL’lere yönlendiriliyor insan hakları ayaklar altına alınarak..

Utançların en büyüklerinden olan “insest” toplumda için için yaşanıyor ancak iktidar bu yüz kızartıcı sorunun çözümü için bilimsel politikalar geliştirme sorumundan çoooook uzak..

Kaçırılan çocuklarımızın organ mafyasına kurban edildiği kaygısı toplumu bunaltıyor.

  • AKP iktidarı, çocuklarına zorunlu aşıdan bile vazgeçmiş durumda!

2 bireysel başvuru nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin “zorunlu aşı uygulaması, açık yasal hüküm olmadığından hak ihlalidir” kararının üzerinden 3 yıla yakın zaman geçti ama önüne konduğu halde 2 maddelik bir yasal düzenleme yapmadı!

Yaşamın hemen her alanında yaşanan sorunlar ağır bir bunalım boyutuna varmıştır.

Ne yazıktır ki sorunlara tartışarak demokratik ortamda kurumlar – kurullar eliyle ulaşmak yerine

  • Türkiye yarın, 09 Temmuz 2018 günü, 1876 gerisine, Tek Adam Mutlakiyetine savruluyor..

Üniversiteler, araştırma kurumları özerk ve özgür olmaktan çoooook uzaklardalar..
Dolayısıyla sorunlara tanı koyma ve çözüm üretme,  tek yol olması gereken bilimsel yöntemlerle yapılamıyor..

TEKADAM’ın ağzından çıkan da çıkmayan da kerameti kendinden menkul kutsal kelam, yasa!

Yaşananlar yeterli ders olmuyor kimseye, ödenecek fatura daha da kabarıyor, kabarıyor..

Siyasal iktidar bu yazdıklarımıza kulak kabartır mı acaba?
Böylesi bir gereksinimi ve yapılanması var mıdır acaba??
Yoksa neden yoktur?

Bu sitede daha önce yazmıştık.. Okunmasını ve hızla deva bulunmasını dileriz ..

ÇOCUKLARINA TECAVÜZ EDEN %95’i MÜSLÜMAN BİR TOPLUM…

Türkiye nereye sürüklenmek istenmektedir??
AKP’nin kafasında nasıl bir Türkiye var?
Artık bunların mutlaka bilinmesinin zamanı geldi, geçiyor.

Çünkü hiçbir şey rastlantı ile ya da kaza ile olmuyor; ne kader, ne talih ne de kısmet.
Fakat yaman bir kurgu, bir sistematik var.. Her şey planlı..

Bilmem anlatabildik mi??

Not              :

Çorlu’daki tren faciası yürek yakıyor.. Demiryolunda teknik yapım hatasının, sabotaj olasılığının saydamlıkla araştırılmasını ve kamuoyuna gerçeklerin açıklanmasını istiyoruz. AKP’nin iktidarda olduğu 187 ayda 187 kez değiştirilen ve Başkanlık rejimini finanse eden / edecek olan kamu ihale rejiminin payı var mıdır, bilmek istiyoruz..
Sanırız ve korkarız ki suya yazıyoruz?!?

Sevgi ve saygı ile. 08 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Devalüasyon % 29 enflasyon %1 5

Devalüasyon % 29 enflasyon %1 5

Ege CANSEN
SÖZCÜ, 5.7.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Haziran ayı sonunda enflasyon oranları TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından hesaplanıp yayımlandı. Geçen yılın haziran ayı sonuna göre, TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi) % 15,4, ÜFE (Üretici Fiyat Endeksi) % 23,7 artmış.

Bütün dünyada, bir ülkede enflasyon kaç diye sorulunca cevap olarak, yıllık TÜFE oranı verilir. Buna İngilizcede “Year to Year” CPI (Consumer Price Index) denir. Eskiden buna “Cost of Living Index” yani “Geçim Maliyeti Endeksi” denirdi. Bu endeksin hesaplanmasının amacı da ücretlere yapılacak yıllık zamları belirlemekti.

Halk “Geçim Maliyeti”ne “Hayat Pahalılığı” der.

Bu yüzden enflasyon açıklanınca, kişi kendine “geçim maliyetini karşılayacak kadar gelirim artı mı?” diye sormalıdır. Ancak kişiler böyle düşünmez. Geçen yıl kendi gelirlerindeki (ücret, kâr, kira ve faiz) artışlarıyla, servetlerin (döviz, altın, gayrimenkul) değer artışlarını hesaba katmadan “hayat pahalandı” diye şikâyete başlar.

Hâlbuki gelir ve servet artış oranı, enflasyondan yüksek olanlar için hayat pahalanmamıştır. Mesela döviz geliri veya bankalarda (toplamı 100 milyar dolar) döviz mevduatı olanlar için Türkiye’de “hayat ucuzlamıştır” bile.

ENFLASYON HER ZAMAN VE HER YERDE BİR SARMALDIR

Büyük üstadımız Nobel iktisat ödüllü Chicago’lu profesör Milton Friedman “Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir oluşumdur (fenomen)” demiş ve onun bu sözü parasal iktisatçılar arasında “nas” (tartışılmaz doğru) kabul edilmiştir. Kadıköylü Nobelsiz iktisat yorumcusu Ege Cansen de “Enflasyon, her zaman ve her yerde bir sarmaldır” demiş ve kimsenin haberi bile olmamıştır. Enflasyon “fiyatlar genel düzeyinin”sürekli artmasıdır. Enflasyon ne bir günde ortaya çıkar ne de bir günde ortadan kaybolur.

Belli ürünlerin (özellikle günümüzde petrolün) fiyatının kısa sürede çok artması, birçok ürünün ve özellikle öbür hammaddelerin fiyatlarında zincirleme bir artışa neden olur.

Fiyatların arttığını gören tüketiciler, bunun altında kalmamak için “ücretlerine” daha genel bir deyişle kendi gelir kalemlerine zam yaparlar. İşte bu davranış tarzı “fiyat-ücret” spirali doğurur ki, bunun için “enflasyon denen fenomen her zaman ve her yerde bir sarmaldır”. 

ENFLASYON DEVALÜASYONU KEMİRİR

Reel devalüasyon, ihracatı artırıp, ithalatı azaltan “yegâne” iktisadi tedbirdir. Ancak devalüasyon, neden olduğu enflasyon tarafından kemirilir. Nitekim yıllığı (YARIM DOLAR  -YARIM EURO) hesabıyla % 29’a varan devalüasyon, %15’lik enflasyon yüzünden şimdiden reel olarak %12’ye düşmüştür. Bu reel devalüasyon daha çok düşmemelidir. Yoksa bu sarmal hız yitireceğine hız kazanır.

Son söz: Milli gelir dolarla düşerse, kişisel gelir de düşer.
======================================

Dostlar,

Yetkin ve kıdemli iktisatçı ABD Wharton Koleji bitirenidir (mezunudur).
O’nun SÖZCÜ’deki yazılarından çok şeyler öğreniyoruz..

Espri, ironi yüklü ve aşırı alçakgönüllü bir niteleme ile kendisi için

  • Kadıköylü Nobelsiz iktisat yorumcusu Ege Cansen..

demiş.. “İktisatçı” bile çok gelmiş! Oysa Reis, hiç beis görmeden “Ben Ekonomistim” buyurmakta.. Dümende Ekonomist olunca ülke batıyor. Çiller de ekonomistti.. Hem de çifte kavrulmuşu.. Ağdalısı.. Hem Boğaziçi Üniversitesinde hem de profesör dereceli..

Başbakanlığı döneminde ülkeyi 5 Nisan (1994) kararları denen batağa sürüklemiş; enflasyon o yıl %154 olmuştu’

Biz ekonomistin Kadıköylüsünü, Nobelsizini..tercih ediyoruz “Chicago boys / girls” yerine..

Ege Cansen’in adı örn. “Agean Johnson” olsaydı (!), kendisinin tanımı

  • enflasyon denen fenomen her zaman ve her yerde bir sarmaldır

söylemi de herhalde küresel sarmalın önde gelen akademi sözcülerinden Milton Friedman’ın

  • Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir oluşumdur (fenomen)

fetvası ölçüsünde ünlenir ve uluslararası iktisat yazınında (literatüründe) yer bulurdu.

Ege Cansen üstadımız bizleri aydınlatmayı sürdürsün lütfen..

Ya da adını 70’inden sonra Agean Johnson yapıp devam etsin..

Yeter ki Anadolu’da yeni M. Friedman’lara yer olmasın!..

Sevgi ve saygı ile. 07 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ataol BEHRAMOĞLU : SEÇİM SONRASINDA

SEÇİM SONRASINDA

Ataol BEHRAMOĞLU
Cumhuriyet, 07 Temmuz 2018
Kazananın dışındaki cumhurbaşkanı adaylarının oyları toplandığında 23.737.844 ediyor.

Kazanan 25.330.823 oy aldığına göre, arada yaklaşık iki buçuk milyonluk bir fark söz konusu. 
Yani öteki adaylar tek bir kişi üzerinde de anlaşsalar iki buçuk milyon eksikleri var. 
Bu arada Muharrem İnceTayyip Erdoğan’la aralarında 10 milyonluk fark olduğunu söylerken gerçeği dile getiriyor. 
İnce’nin oyu 15.340.321 olduğuna göre, neredeyse milimi milimine on milyonluk bir fark bu.
***
İşin bir yanı böyle. Gelelim öteki yanına… 
En yakın rakibinden on milyon fazla oy almış olsa da, toplam oylar bakımından Tayyip Erdoğan büyük sayılamayacak bir oy farkıyla 2. tura kalmaktan kurtuldu.
İkinci tur gerçekleşse sonuç ne olurdu? 
Şu anda bu konuda tahmin yürütmenin bence pek bir önemi ve anlamı yok. 
Fakat şu soru bütün önemi ve anlamıyla karşımızdadır: 
Toplumun %50’sinin biraz üstünde bir oy desteğiyle (rakiplerinin aldığı toplam oyun iki buçuk milyon fazlasıyla) başkan seçilmiş olan kişi, 80 küsur milyonluk bir ülkenin yönetim sistemini, bu demektir ki kaderini, bugününün ve geleceğinin yönünü kökten değiştirmeye ne ölçüde hak sahibidir? 
Tabii bu toplumun demokrasi ve evrensel hukuk ilkelerine göre yönetilmekte olduğu ve yönetileceği iddia edilmekteyse…
***
Her kesimden insanımızın içinde yükselen umut ve beklenti, haklı bir umut ve beklentiydi. 
Bu umudu sağdan ya da soldan küçümsemeye kalkmak, en azından toplumdan habersizliktir. 
Sağ kendince gerekeni yapıyor. Sola söyleyeceğim ise bu kafayla ileriye doğru bir milim yol alınamayacağıdır. Umut ve beklentiler haklıydı, fakat yenilgi de bir olasılıktı kuşkusuz. 
Kendi payıma ben, yenilgiden daha çok, sanıyorum milyonlarca seçmen gibi desteklediğim adaydan ve partisinden seçim gününde ve gecesinde beklediğim daha tutarlı, daha aydınlatıcı, daha enerjik tutumu ve tavrı göremeyişle hayal kırıklığı yaşadım. 
Ardından da alışılageldik parti içi çekişme sahneleriyle karşılaştık. Böyle bir aceleciliğin ne söz konusu partiye, ne yönetimi değiştirme çabasındakilere, ne de ülkemize iyilik getireceği kanısındayım.
***
İyi Parti başkanından da doyurucu, inandırıcı bir ses çıkmadı… 
Buna karşılık partisinden AKP’ye katılımlar olabileceği yönünde işaretler geliyor. 
Baskılar karşısında kararlı duruşuna ve lideri olduğu hareketin bir merkez parti gereksinimini karşılama potansiyeline verdiğim, bana nice hakaretlere yol açan ve şimdi belki yine açabilecek olan desteğimi henüz çekmiyorum…
Fakat bunu da ikinci bir hayal kırıklığı olarak not ediyorum.
***
Ülkemiz, insanlarımızın birbirini ciddi olarak dinleyip anlama gereğini duymadığı bireysel ve kabilesel bir çıkar ve sövgü sarmalında…
Bu konuda ben payıma düşenleri fazlasıyla alanlardanım. 
Yukarıda sözünü ettiğim hakaret ve eleştiriler, sol olarak tanımlanabilecek çevrelerle AKP yandaşlarından gelenlerdi… 
Seçim gecesi erken bir zafer ilanına ilişkin söylediğim birkaç söz ise bu kez solun yeminli düşmanlarının, kimileri olasıdır ki kiralık ağızların ağır hakaret ve saldırılarına yol açtı.
***
Bunların yanı sıra bir de HDP konusu var. 
Üç yıl önceki bir yazımda HDP’ye niye oy vereyim diye sormuş ve bu parti yandaşlarının genellikle eleştiri sınırlarını aşan hoşnutsuzluğuyla karşılaşmıştım. 
Bu seçim ise sonuçları bakımından tümüyle farklıydı. HDP barajı mutlaka aşmalıydı ve bunu yazılarımda birkaç kez açıkça belirttim. Buna karşın üç yıl önceki yazım şimdi yazılmış gibi sosyal medyada paylaşıldı. 
Açıkçası bütün bunlardan yoruldum ve sıkıldım. 
Köşe yazarlığı da bunun içinde. 
Başka çalışmalarımda da yoğunlaşabilmek için, okurlarımdan uzun bir süre, şimdilik bütün bir yaz için izin istiyorum…
=============================================
Dostlar,

Çok değerli düşünür, şair, yazar, bilim ve edebiyat insanı, gerçek aydın Sayın Ataol Behramoğlu’nun kolay kolay pes etmeyeceğini biliyoruz.. 

Hele buna dönük kurgulu saldırı olasılığını da dikkate alarak..

Bir süre dinlenmesini ve ülkemizin yakıcı sorunlarına akılcı çözümler sunan nitelikli yazılarına dönmesini diliyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 07 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com