“Şehir Hastaneleri Gerçekleri”

 

 


Değerli Meslektaşımız,

Ankara Tabip Odası Halk Sağlığı Komisyonu tarafından hazırlanan “Şehir Hastaneleri Gerçekleri” başlıklı sunum, 11 Ekim 2017 Çarşamba günü saat 18:30’da,
Odamız toplantı salonunda gerçekleştirilecektir.

Katılımınızı bekleriz.

Saygılarımızla.

sehirhast.jpg

Doçentlik sınavımız… 27 Yıl Önce Bu gün idi..

Doçentlik sınavımız…
27 Yıl Önce Bu gün idi..


Dostlar
,

Tarih 9 Ekim 1990 idi.. Tam 27 yıl bitti.
8 Nisan 1988’de Edirne’deki Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda Yrd. Doç. olarak göreve başlamıştık.
Anabilim Dalı’nın ilk ve tek öğretim üyesi idik. (Bu Anabilim Dalını kurduk, 16 yıl yönettik..)
Hülyamız olan öğretim üyeliği mesleğine başlamıştık.
1977’de İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, ardından 1 yıl Keban’da çalışmış (SSK ve yeraltı maden işletmesi Simli Kurşun) ve 11 Kasım 1978’de, tıp eğitimine 1971’de başladığımız yuvamız Hacettepe Tıp Fakültesi’ne bu kez “Halk Sağlığı” dalında uzmanlık eğitimi almak üzere yeniden dönmüştük. Prof. Nusret Fişek‘in, öğrencisi olmaya ek, asistanı da olma onurunu yakalamıştık.

Tıp Eğitimimiz gibi uzmanlık eğitimini de Hacettepe’de başlayıp İstanbul Tıp Fakültesi’nde tamamlamıştık (ailesel nedenlerle yatay geçiş yapmıştık..). Temmuz 1981 sonu idi..

Rahmetli Prof. Türkan Saylan ile bir süre çalıştık, Elazığ Cüzzam Hastanesi Başhekimi olarak.. Sonrasında Türkiye’de izlenmesi gereken Lepra (Cüzzam) Savaş Politikalarında anlaşamadık.. Rahmetli ayda 1 kez Elazığ’a gelir, yaklaşık 3 gün kalırdı. Bu süre içinde Cüzzam Hastanesi’ne ayırdığı süre yaklaşık 20 dakikada 70 dolayındaki hastaya bizimle birlikte “jet vizit” olurdu. Başlıca bu nedenle olmak üzere, biz Halk Sağlığı Uzmanlık eğitimi aldığımızdan saha ağırlıklı çalışmak isterken, kendileri klinik – hastane odaklı çalışmamızı istiyorlardı bir klinisyen olarak. Oysa Cüzzam’ın kökleri toplum içinde idi.. Hastanede bekleyerek, geç dönemde gelen hastalara 1. sınıf bile olsa tıbbi bakım vererek sorunun kökü kurutulamazdı (eradikasyon). Bu yüzden, bu politika ile Türkiye’nin Cüzzam sorununun “kendisini emekli olana dek idare edebileceğini” söylemiştik!.. (Kendileri yaşamda olmadığından, başkaca ayrıntılara girmiyoruz..)

Sonra Kocaeli Sağlık Müdür yardımcılığı, Elazığ’da muayenehane hekimliği, işyeri hekimlikleri (çimento ve kağıt..) ve Sağlık Müdürlüğü, Halk Sağlığı Bölge Laboratuvar Müdürlüğü görevlerimiz oldu.. Yaklaşık 7 yıl saha deneyimimiz oluştu. Bu arada üniversiteden ayrılmayarak akademik kariyer yapan kimi sınıf arkadaşlarımız (Hacettepe ve Çapa’da) Doçent oldular!..

Biz Edirne’de 1988’de akademik yaşama döndüğümüzde, 1989’da bir geçici yasa çıktı ve öğretim üyelerinin bulundukları kadroda, ayrıca kadro koşulu aranmadan hak ettikleri akademik unvanın kadrosuna atanmaları olanağı verildi. Doçentlik sınavı için başvurabilirdik ama bilimsel dosyamızı daha da olgunlaştırmak istedik, ertesi yıla bıraktık kendimize saygımız gereği. İzleyen yıl, doçentlik başvuru dosyamızda 42 bilimsel ürün vardı ve oybirliği ile çok başarılı bulunmuştu jüri tarafından

*****
9 Ekim 1990 sabahı Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nın (“Bölüm” derdik) bildik koridorunda idik. Jürinin 3 adayı vardı.. Doçentlik yabancı dil merkezi sınavını başarmıştık, bilimsel dosyalarımız yeterli bulunmuştu, sözlü sınava alınacaktık sırayla.

Dr. Hasan Hüseyin Polat sözlü sınavı başardı, O’nu kutladık (Halen Sivas’ta Profesör).. 2. arkadaşımız sözlüde başarılı bulunmadı.. Ama sonraki çalışma yaşamında çok başarılı uygulamalı Halk Sağlığı hizmetleri verdi.. Biz öğleden sonraya kaldık.. Zaman çoook ağır akıyordu.. Hocalar yemekten de “geç” döndüler üstelik.. Jüride şu sayın hocalarımız vardı :

Prof. Dr. Hilmi Erginöz (Cerrahpaşa Tıp; sonra biz de oğlunun doçentlik jürisinde idik; ilginçtir, emeklilik sonrası bir vakıf üniversitesine profesör olarak atanmasında jüri üyesi olarak biz kendisine rapor düzenledik; 2013’te sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Yaşar Bilgin (Ankara Tıp, 3.10.12’de rahmetlik oldu; tüm çağrılarına karşın, Afyon Çay’da “çay”ını içemedik, sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Özdemir Gülesen (Bursa Tıp)

Prof. Dr. Rengin Erdal (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi)

Prof. Dr. Nazmi Bilir (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi)

Sınav da sıkıydı.. Yeşil tahtada tebeşirle istenen kimi formülleri yazmıştık..
Çooook yorgunduk.. Olağanüstü yorgunduk.
Edirne’de Anabilim dalımızda tek öğretim üyesi idik.
Ağır, bunaltan bir yönetim ve ders yükü vardı üzerimizde..
Bir de çok sınırlı olanaklarla bilimsel araştırma ve yayın yapma yükümü.
Fakülte Kütüphanemiz çooook cılızdı. Edirne – Ankara otoyolu bitmemişti, 12 saat sürerdi
sigaralı otobüsler“de, boğucu yolculuk enerjimizi tüketiyordu. Sabaha dek otobüste, Cumartesi günü YÖK kütüphanesinde gün boyu bavul dolusu fotokopi çektirir, bir dolu para öderdik. Gece geri dönerdik Edirne’ye, Pazar günü okumak üzere..

Yüksek lisans ve tıpta uzmanlık öğrencilerimiz de olmuştu bu arada. 10 saat derse girdiğimiz günler oluyordu!

Yönetimle de tıp eğitimindeki ciddi açmazlar ve hastanenin su hijyeni bozukluğu yüzünden  ciddi sorunlu, hatta mahkemelik idik.
*****
Jüri bizi sözlü sınavda oybirliği ile başarılı buldu..

Bize akademik biniş giydirdiler..
Nazmi (Bilir) ağabey fotoğraf çektiğinden karede yer alamadı..
******
O akşam hocalarımızla yemek yedikten sonra Fakültemize gene otobüsle döndük..
Onca yorgunluğumuza karşın, heyecanımızdan sabaha dek uyuyamadık..

Ekim 1990’da Tıpta 6 arkadaş doçent olmuştuk. Toplam hoca sayımız da, çoğu yardımcı doçent, 50 dolayında idi.. 1974’te Cerrahpaşa’nın korumasında (himayesinde) kurulmuş fakültemiz 15-16 yaşında idi. Biz 43. hoca olmuştuk Edirne tıpta.. Birkaç ay sonra kadrolar ilan edildi ve 5 arkadaşımız doçent kadrolarına atandı. Biz ise Yrd. Doç. kadrosunda tutulduk..

Bu arada bize verilen KINAMA cezasını (tıp eğitiminin acınacak durumunu sergiliyorduk..) yönetsel yargı kaldırdı, Rektörlüğün temyizini Danıştay reddetti..

8 Nisan 1991’de, 3 yıl sonra, süreli atamamız yenilenmeyerek işten atıldık.
Bölümün tek öğretim üyesi olmamıza karşın!..
Alelacele, yetiştirdiğimiz asistanımız uzman olunca hemen Yrd. Doç. ve Anabilim Dalı başkanı yapıldı.
Yargı süreci başlattık yeniden..
Bu arada YÖK Başkanı Prof. Doğramacı’ya bir telgraf çekerek durumu çok kısa özetledik ve

İŞSİZ ÜNİVERSİTE TIP DOÇENTİ diye imzaladık.

“Hoca bey” (Doğramacı’nın lakabı) bizi yanıtladı :

“.. hakkımda gösterdiğiniz iyi dilek ve duygulara teşekkür ederim..” diyordu yanıt telgrafında!
*****
Yönetsel yargıda açtığımız YD (Yürütmenin Durdurulması) istemli iptal davası sürerken, lojmandan çıkmamız baskısı başladı; elektrik ve suyumuz kesildi..
Aylıksız kaldık..
Arkadaşlarımız koridorun öbür yanına kayıyorlar, selamlaşma bile olamıyordu.
Fakültedeki odamız zorla boşaltıldı.
Doç. Dr. Tülin Yılmaz adlı yiğit bir kadın, kimi eşyalarımızı yüklendi ve odasına taşıdı..
Derken, birkaç ay sonra Edirne İdare Mahkemesi bizi göreve iade etti..
İdare’nin inatla temyizini Danıştay reddetti..
Göreve döndük. Geriye dönük aylıklarımızı faizsiz ödediler ama döner sermaye payı vermediler.
Bu süreçte avukatımız, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Sayın Prof. Dr. Yahya Zabunoğlu idi. Dostluğunu ve yetkin hukuk ustalığını, bilgeliğini unutmak, anmamak olanak dışı.. O’na şükran dolu ve borçluyuz.

Rektör (Ahmet Karadeniz) değişti.. Prof. Dr. Poyraz Ülger seçildi ve atandı, sorunla yakından ilgilendi; doçentlik kadrosu, tıp fakültesinin kasten gereksinim belirtmemesine karşın ilan edildi 2 yıl kadar gecikme ile. (Anabilim dalı başkanlığımızdan “öğretim üyesi gereksinimi yoktur” yazısı gitti Dekanlığa!)

Bu arada, bizim Yrd. Doç. olan asistanımız, Anabilim Dalı Başkanımız idi! Biz, Doçent unvanlı olarak “Yardımcı Doçent kadrosunda” tutuluyorduk, yazışmalarda “Yrd. Doç.” yazılıyordu. Doğramacı’nın has adamı Kerküklü anestezi hocası dekan çook inatçıydı.. (Yemin ederiz ki şimdi adını bile anımsamıyoruz..)
*****
İlişkiler, şaşılacak biçimde ve hızla onarıldı! Demek ki düşenin dostu olmuyordu, güçlü ise selamlanıyordu. Ekim 1995’te, 5 yıl sonra Profesörlük kadrosu ilan edildi, sorun olmadan.. Başvurduk, 17 Ocak 1996’da resmen atandık bu kadroya.. 20 Mayıs 2004’e dek 16 yıl 1 ay 12 gün hizmet ettik Anabilim Dalımıza (görev dışı kaldığımız birkaç ay dışında). Bu Anabilim Dalımızda şimdi, hepsi de bizim yetiştirdiğimiz 4 profesör görevde.. Yetişip ayrılanları, başka yerlerde profesör, doçent vb. olanları.. saymıyoruz..

20 Mayıs 2004’ten bu yana Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ndeyiz.. Bizi aralarına kabul eden şimdiki Anabilim Dalımız hocası arkadaşlarımıza ve dönemin rektörü Sayın Prof. Dr. Nusret Aras‘a şükran doluyuz. Umarız, buradan 14 Kasım 2020’de 67 yaşımızı bitirerek sağlık ve onurla emekli oluruz..

Ama önce Türkiye! Ülkemiz çoook zorda ve biz bu kulvarda da uğraş vermek zorundayız..
Bu web sitemiz o yüzden 2 kulvarlı.. TIP ve AYDINLANMA sitesi..
Bilimsel akılcılık da ana pusulası bu sitenin..
Büyük Atatürk’ün buyrumu (direktifi) ve rotası böyle..
*****
27 yıl önce Doçentlik unvanı kazanmamızın yıl dönümünde bu çağrışımlar klavyemize döküldü.
5 yıl önce 22. yıldönümünde yazdıklarımızı güncelledik, sunuyoruz.. Bize göre yazmak ve paylaşmak gerek. Ama gerçekçilikle.. bu süreçte dengeli duygusal tonları tümüyle feda etmek de gerekmez.. İnsan aklının ve duygularının bütünselliğinin ürünü; iki kanadını da kullanmalı.

Bize emek ve el verenlere, vereceklere şükranımız sonsuz, borcumuzu ödememiz ise olanaksız..

Tıp eğitimi, uzmanlık alanımız HALK SAĞLIĞI / TOPLUM HEKİMLİĞİ ve öğrencilerimiz ise “klasik olmayan” aşklarımız..

NOBEL Kimya ödülü kazanarak ulusal gururumuzu yücelten, özgüvenimizi pekişiren Saygın Prof. Aziz Sancar‘ın vurguladığı gibi, biz CUMHURİYET EĞİTİMİNİN ÜRÜNÜYÜZ.. Sancar hoca Mardin’den, biz Van Atatürk Lisesinden mezunuz. Sancar hoca 1971 İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, biz 1977’de aynı saygın ve seçkin Fakülteden mezun olduk. Sancar hoca ile minik ortaklıklar bile keyif verici..

Sevgi ve saygı ile.
09  Ekim 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD   
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com


Gülmen hareket edemiyor!

Gülmen hareket edemiyor!

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
ATO, 214 gündür açlık grevinde olan Gülmen’i ziyaret etti; Gülmen’in hiç hareket
edemediği ve yanında hep asker bulunduğu bunun da enfeksiyon riskini artırdığı açıkladı.
BirGün ANKARA

Ankara Tabip Odası (ATO) KHK ile ihraç edildikten sonra “İşimi ve ekmeğimi geri istiyorum” talebiyle 214 gündür açlık grevinde olan Akademisyen Nuriye Gülmen’in hiç hareket edemediğini ve yatağa bağımlı hale geldiğini bildirdi. ATO tarafından düzenlenen basın toplantısında, Akademisyen Gülmen’in sağlık durumu hakkında bilgi verildi. Toplantıda ATO Yönetim Kurulu Üyeleri Dr. Benan Koyuncu ile Dr. Onur Naci Karahancı açıklamalarda bulundu. Her iki doktor da açıklamalarında AİHM’nin, “Kendi hekimleri tarafından muayene olabilir” kararı doğrultusunda yaptıkları başvurunun ardından 5 Ekim’de Gülmen’in muayene edildiğini belirtti. Muayene esnasında yaşananlar kamuoyu ile paylaşıldı.

‘İki jandarma, bir gardiyan bekliyor’

Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Yoğun Bakım Servisi’ne girdikleri sırada içeride iki jandarma ve bir cezaevi infaz memurunun bulunduğunu belirten doktorlar, Gülmen’in yoğun bakım odasının diğer hastalardan izole olduğunu ifade etti. Gülmen’in kendilerinin odaya girdiği sırada kitap okuduğunu belirten doktorlar, Gülmen’in ilk olarak koşullarından ve bunun yarattığı sağlık sorunlarından yakındığını dile getirdi.

  • Gülmen’in tuvaletini odada, ortasında delik olan bir sandalye içine yerleştirilen poşete yapmak zorunda bırakıldığını ifade eden doktorlar, Gülmen’in bu ihtiyacını karşılarken yanında askerlerin de bulunduğunu ve kendisini temizleyemediğini aktardı.
  • Bu durumun Gülmen’in onurunu kırdığı, ihtiyacı olsa bile karşılamaktan kaçındığını ifade eden doktorlar, uygulamanın derhal son bulmasını talep etti.

    ‘Gülmen banyo yapmak istiyor’

Gülmen’in hastaneye getirildiği günden bu yana banyo yapamadığına dikkat çeken doktorlar, “vücudun silinmesi” işleminin Gülmen’e sunulduğunu ancak Gülmen’in kendisini yoğun bakım hastası olarak görmediği için bu işlemi kabul etmediğini, banyo yapmak istediğini söyledi.

Gülmen’in zorla müdahale tehdidi altında olduğu için kendisini tedirgin hissettiğini belirtirken doktorlar, açlık grevindeki akademisyenin isteği üzerine muayene bulgularını kamuoyu ile paylaşmayacaklarını söyledi. Gülmen’e “Açlık grevini sonlandırmayı düşünüyor musun” diye sorduklarını da dile getiren doktorlar, Gülmen’in buna karşılık kendilerine, “Bu koşullarda cezaevindeyken, hakkımızda bu derece karalama kampanyası yapılmışken, açlık grevini bırakmayı düşünmüyorum.” diye cevap verdiği bilgisini paylaştı.

Eklem hareketleri yaptırılamıyor

Muayenedeki tespitlerini paylaşan doktorlar, şunları aktardı:

  • “Nuriye Gülmen, kaldığı koşullar içinde hiç hareket edememektedir.
  • Yatağa bağımlı bir hale getirilmiştir.
  • Daha öncesi refakatçisi tarafından yaptırılan eklem hareketleri yaptırılamamaktadır.
  • Bu nedenle eklemlerinde kontraktür denilen hareket kısıtlılığı ve yatak yaraları oluşabilir.
  • Açlık grevindeki bir kişi aldığı su, şeker, bitki çayı, B1 Vitamini, tuz miktarı ve bunların hazırlanmasına başka bir kişinin yardım etmesi gerekmektedir.”
    ==========================================
    Dostlar,

    Bu insanlık dramına artık dostane- insancıl bir çözüm bulmak gerekiyor..
    Zamanın tanıdığı kredi bitti..
    216 uzuuuuuun  mu uzun gün geçti
    Dile kolay; 216 gün… 7 ay ve de 6 gün…
    Tek 1 günlük oruç tutmak için sahura kalkılıyor, tıka basa yeniyor, akşam olunca iftar genelde dev öğünlerle açılıyor.. 30 günün sonunda da “bitti” diye 3 gün – 3 gece bayram yapılıyor!

    Nuriye ve Semih, 2 masum genç olarak 7 ay + 6 gündür ölüm orucunda artık tükendiler.. Gelinen yer hazin biçimde yukarıda açıklanıyor..

Biz de aylardır web sitemizin manşetinden silemiyoruz.. Güncel gelişmeleri her gün not düşüyoruz.

  • Hükümetlere – yöneticilere “inat – kibir” asla yaraşmaz! Öncelikli görev insanı yaşatmaktır.
216’ıncı gün                         :
NURİYE GÜLMEN ve SEMİH ÖZAKÇA’YI KURBAN ETMEYELİM!

Ölüm orucunun 216. gününde Nuriye ve Semih  ölümün soğuk kıyısında! 7 ay 6 gündür süren ölüm orucu! Sincan cezaevi hastanesinde tutuluyorken, bilinci açık olan Nuriye, isteği dışında Numune Hastanesi yoğun bakımına alındı. Gülmen’in sağlığı kötüleşiyor: Gülmen’i ziyaret eden Ankara Tabip Odası’ndan Dr. Benan Koyuncu, Gülmen’de bası yarası oluştuğunu, eklemlerde hareket kısıtlılığı olduğunu söyledi.

OHAL Komisyonu bu dosyayı öncelikle incelesin ve hızla, nesnel – adil bir karar versin lütfen.. Yargılama tutuksuz sürsün. 2 masum insan ölmeden, kalıcı engelli olmadan ACİL BARIŞÇI GİRİŞİM istiyoruz iktidardan. Aksi halde kaçınılmaz sondan kesin sorumlu olacaklar. (16.6.2017) 

Okumak için tıklayın : 

Eyyy AKP! Nuriye ve Semih’in Kul Hakkını Çok Çiğnediniz : Huzur-u Mahşerde Sizi Yüce Tanrı Bile Asla Bağışlamayacak!

Bu 2 masum genç ölürse gerçek katili kim olacak, belli. Çare;
HEMEN İŞE İADE, HEMEN!

Ayrıntıları ve ağır-kritik tıbbi durumu okumak için 4 yazıyı tıklayın lütfen..

AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE.. 
NURİYE GÜLMEN VE SEMİH ÖZAKÇA’YI YİTİRİYORUZ!!!

Gülmen ve Özakça’nın son durumu: Kalp yetmezliği başladı!
Ayrıntılar için tıklayın: Uyarı üstüne uyarı… Dünya ‘DUR’ diyor. 

Ankara Konur Sokak’taki İnsanlık Anıtı çevresinde sürdürülen abartılı polis önlemleri bizi üzüyor. Türkiye’nin saygınlığına ciddi gölge düşürüyor. Yersiz, tuhaf, hatta komik.. lütfen gözden geçiriniz..

Sevgi ve saygı ile. 09 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Yılmaz ÖZDİL : Milli

Milli

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 07.10.2017

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Osman Çakmak. Komandoydu.
Kara kış, saat sabahın beşi, Şırnak’ın ürkütücü görünümlü Besta Vadisi’ni yoğun sis kaplamıştı, göz gözü görmüyordu, üstüne bardaktan boşanırcasına sağanak başladı, termal kameralar çalışmıyordu, mayına bastı, sol bacağı diz altından koptu, öğle saatlerinde helikopter gelene kadar o halde direndi, Diyarbakır’a, oradan GATA’ya götürdüler, ameliyat üstüne ameliyat, 10 sene kardeşim, 10 sene sürdü tedavisi… Bir gün, dönemin genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt geldi rehabilitasyon merkezine, gazilerle sohbet ediyordu, Osman koltuk değneğiyle öne çıktı, “komutanım ben iyileştim, lütfen yardımcı olun, gene bölgeye gitmek istiyorum” dedi… Komutanın gözleri buğulandı, elini omzuna koydu, “vatan görevi illa vuruşarak olmaz oğlum” dedi, “vatan için mücadeleye devam etmek istiyorsan, futbol oyna, ay yıldızlı formayı o şekilde taşı.”
*
Alican Kuruyamaç. Trafik kazası geçirdi. Sağ bacağı diz üstünden kesildi.
Muhammed Yeğen. Bir bacağı kısa doğdu.
Rahmi Özcan. Sağ bacağı doğuştan sorunluydu, 12 defa ameliyat oldu, dizden kesildi.
Feyyaz Gözüaçık. Doğuştan bir bacağı yok.
Serkan Dereli. Doğuştan bir bacağı yok.
Barış Telli. Henüz dört yaşındayken trafik kazası geçirdi, sağ bacağı gitti.
Fatih Şentürk. Motosiklet merakı, kaza, sol bacağı gitti.
Fatih Karakuş. Çocukken yüksek gerilim hattına dokundu, sol kolu yok.
Selim Karadağ. Bebekken yanlış iğne yapıldı, kolu gelişemedi, kısa kaldı.
Kemal Güleş. 11 yaşındayken mahallede arkadaşlarıyla oynuyordu, bir inşaat yıkımı vardı, onu seyrediyorlardı, kepçe aniden yuvasından fırladı, üstüne düştü, sol bacağını dizüstünden kaybetti.
Ömer Güleryüz. Bebekken havale geçirdi, sol bacağı gelişemedi, kısa kaldı.
Mehmet Yunsur. Çocukken tarlada ayağını saman makinesine kaptırdı, koptu.
*
Ampute futbol milli takımımız bu.
*
Uğur Özcan. Cudi dağında mayına bastı.
Sol ayağını dizaltından kaybetti. Başantrenörümüz.
*
Mustafa Kemal’in askeri Osman Çakmak, kaptanımız.
*
Eli ayağı tutan acizler ülkesinin… İnsanüstü yetenekli evlatlarıdır onlar.
*
Engelleri farklıdır. Ortak özellikleri ise…
Terör, trafik kazası, iş kazası, sağlık faciası.
Bu memleketin halledemediği sorunlarının milli takımıdır!
*
Ve eminim haberiniz yoktur ama, şu anda Türkiye’nin evsahipliğinde, İstanbul’da, Avrupa Şampiyonası finalleri var. Yukarıda isimlerini saydığım Türk milli takımı, Almanya’yı 7-0, Gürcistan’ı 9-0, turnuvanın dişli takımlarından İspanya’yı 4-0 yendi, hiç gol yemeden grubunu birinci tamamladı, çeyrek finale çıktı.
Haberiniz yoktur… Çünkü sayın dümbük basınımız lütfedip bu haberi vermiyor.
*
Dört defa dünya üçüncüsü olduk, bir defa Avrupa ikincisi olduk. Riva’daki Hasan Doğan Milli Takımlar Tesislerinde düzenlenen Avrupa Şampiyonası, bugüne kadar düzenlenmiş olan en geniş katılımlı turnuva, şampiyon olmak istiyoruz… Türkiye, İspanya, Almanya, Gürcistan, Polonya, İtalya, Belçika, Fransa, Rusya, İngiltere, İrlanda, Yunanistan var.
*
Bugün saat 18’de, çeyrek finalde, son dünya şampiyonu Rusya’yla oynayacağız. Engelleri nedeniyle evine kapanan, dünyaya küsen, sosyal hayatın dışında kalan, kendisini tükenmiş hisseden, “ben artık yapamam” diyen milyonlarca insanımız için… Cesaret kaynağıdır bu kahramanlar, rol modelidir.
*
Sapasağlam insanlarını “ampute” yapma konusunda dünya şampiyonudur Türkiye… Hiçbirimiz Messi olamayız, Ronaldo olamayız ama, bir gün hepimiz “ampute” olabiliriz.
En başta Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray taraftar grupları olmak üzere, imkanı olan herkesi “milli görev”e davet ediyorum.
*
Futbol, zannedildiği gibi ayakla oynanmıyor, yürek’le oynanıyor. Spor denilen kavram, illa bedenle yapılmıyor, ruh’la yapılıyor. Tarihi başarısızlıklara rağmen 12 milyon euro alan imparator’ların 3.5 milyon euro daha almak için noterden ihtarname çektiği ülkede… Para pul istemiyorlar. Şan şöhret istemiyorlar. Sadece destek istiyorlar. Birazcık destek.
======================================
Dostlar,

Teşekkürler değerli yazar Yılmaz Özdil
Bu yazı toplumuza çok yönlü bir uyarı ve katkıdır..
Araştırmacı – gazeteci Özdil, emek vererek çok önemli konuları buluyor, terleyerek araştırıyor ve önümüze koyuyor.. Bu yazısında öncelikle 3 büyük futbol kulübüne çağrı yapıyor..
İyi de, bu ülkenin bir de Spordan sorumlu Bakanlığı yok mu?
Ülke genelinde spora dönük politikalar geliştirmek, sorun alanlarını belirlemek ve bilimsel çözümler üretmek başlıca bu Bakanlığın görevi değil mi?

Sayın Özdil’in ya aklına gelmedi (!)  bu yönde bir çağrı, ya da oradan hiçbir çözüm çıkmayacağı kabulü ile çağrısını başka yerlere yönlendirdi.
Peki, siyasal iktidarlar bir ülkede ne işe yararlar ?
Soru çok yakıcı ve ürkünç (vahim) değil mi??

Az önce öğrendik, ampute milli takımımız Polonya’yı 2-0 yenerek finale kaldı! Helal size!
Finalde rakibimiz İngiltere!

Hepsi bir yana; insanların yaşamlarını sağlıklı – engelsiz sürdürmeleri için elden gelen her şeyi yapmak insanlık olarak hepimizin borcudur.

  1. Nitelikli ve koruyucu sağlık hizmetleri öncelikli kamusal bir sağlık sistemi ve
  2. YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ 2 vazgeçilmezimiz olmalı!

Sevgi ve saygı ile. 08 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ATO Halk Sağlığı Komisyonu Sunumları Başlıyor!

ATO Halk Sağlığı Komisyonu Sunumları Başlıyor!

Satır içi resim 2

Merhaba herkese iyi haftasonuları 🙂

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz hafta bir hazırlık toplantısı yaptık ve önümüzdeki ayların işbölümü ortaya çıkmış oldu.
İlk seminerimiz eğitim müfredatında yapılan değişiklik hakkında. Konuşmacılarımız Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Ebru Aylar ve TED Üniversitesi Öğretim Üyesi Ilgın Gökler Danışman. Etkinliğin moderatörlüğünü ise ATO Genel Sekreteri Mine Önal üstlenecek.
“Yeni Müfredat Değişikliği Çocuklarımıza Ne Getirecek?” başlıklı yeni dönemin ilk seminerine hepinizi bekliyoruz, görüşmek üzere 🙂
====================================
Emek veren arkadaşlarımıza teşekkür ederiz..Toplantılara katılım ve destek doğallıkla bizim de dileğimizdir.

Sevgi ve saygı ile. 30 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Tabip Odası Üyesi
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com