SOSYAL GÜVENLİK KURUMU-SGK ve SAĞLIK UYGULAMA TEBLİĞİ-SUT

 

Değerli site okurlarımız,
Sevgili öğrencilerimiz, asistanlarımız..

SOSYAL GÜVENLİK KURUMU – SGK ve
SAĞLIK UYGULAMA TEBLİĞİ – SUT

konulu, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 6 öğrencilerimize sunduğumuz güncellenmiş ders yansılarını paylaşmak istiyoruz.. 87 yansı, pdf biçiminde .. (2,8 MB).

Sosyal Güvenlik Sistemi – SGK ve sağlık hizmetlerinin finansmanı ülkemizin en yakıcı sorunlarının başında geliyor. SGK 2019 bütçesi 382 milyar TL ve merkezi yönetim bütçesinin (961 milyar TL) %40’ını buluyor. Her yıl, kabul edilmesi çok güç – olağan dışı sınırlamalara karşın birkaç on milyar TL açık veriyor.. Primsiz ödemeler kapsamında genel bütçeden aktarımlara (transfere) ek olarak bütçe açığı doğuracak düzeyde ek aktarım politik ve aktüaryal (akçal) denge olarak zorunlu görülüyor. 2018 sonu açığı 34 milyar TL ve 2019’da genel bütçeden 185 milyar TL aktarım Bütçe yasasında öngörüldü (açık 48 milyar TL kestiriliyor). SGK’ya yapılan toplam aktarım 2018’de 135,7 milyar TL olmuştu.

  • Sistem mali açıdan sürdürülebilirlik sınırlarını çok zorlamakta.. ,

Dış borcu ve cari açığı büyütmekte sağlık ve sosyal güvenlik giderleri üzerinden. Zorunlu genel sağlık sigortası Batı dayatması. IMF, DB, DTÖ, AB ve ABD “sağlıkta dönüşüm” (Health Transformation) adı altında sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılmasını, devletin kenara çekilerek yerli – yabancı şirketler eliyle özelleştirilmesini dayatıyor. GSS çok pahalı bir sistem, ekonomik gücümüz buna elvermiyor. Ayrıca piyasacı sistem, tedavi edici sağlık hizmeti ağırlıklı, koruyucu sağlık hizmetleri ihmal ediliyor, sağlık giderleri çok artıyor. Dar kaynaklarımız verimsiz kullanılıyor; yerli – yabancı şirketlerin kasasına devlet eliyle aktarılıyor..

Üstelik prim = ek vergi ödemek zorunlu!
Yetmiyor, 12-14 kalem “katkı payı” isteniyor..
Yetmiyor, “tamamlayıcı sigorta” yaptırmamız isteniyor.
Olağanüstü adaletsiz, irrasyonel ve etik dışı!

Sorun stratejik boyutlara erişti.. Finansal sürdürülebilirliği olağanüstü güç..
Üstelik 10 Ağustos 2018’de başlayan / başlatılan ve hala süren “ağır ekonomik bunalım” içindeyiz ve 2019’da SGK giderlerinden 10-11 milyar TL kısıntı öngörülüyor.. Sağlık hizmetlerine erişim iyice pahalanacak, nitelik ve kapsamı daraltılacak, üretilen sağlık hizmeti miktar olarak da azalacak demektir bu tabloda.

2018’de SGK 91,5 milyar TL sağlık harcaması yaptı. Bunun 31 milyar TL’si (%34’ü!) ilaç gideri. Son derece yüksek bir oran. ABD’de yaklaşık %11, AB’de yaklaşık %17 bu oran. Çok fazla ilaç giderimiz var. Bunun Farmako-ekonomik nedenleri çeşitli ancak başlıca düzeltim, KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE KESİN ÖNCELİK VEREREK BAŞLATILABİLİR. Hem sağlık açısından büyük risk yükleniyoruz hem de dışarıya döviz aktararak cari açık veriyoruz!!

  • GSS finansal yoğun bakımda!

Sorunun tüm ağırlığına karşın, Kurumun kuruluş yasası (RG 20.05.2006 – 26173, yasa no. 5502) 1. maddede (3. fıkra) “Kurum, Sayıştay’ın denetimine tâbidir.” denilmekte iken;

  • Sayıştay raporunda “… Kurumun, döner sermaye işletmelerine ilişkin işlemlerinin de hemen
    her alanında yanlışlık, mevzuata aykırılık ve belirsizlikler saptandı!? denmekte iken…
    (http://www.hekimpostasi.org.tr/2014/11/12/turkiye-kamu-hastaneleri-kurumunun-islemleri-hatali/ 10.7.17)

SGK, 4 sayılı CBK (Cumurbaşkanlığı Kararnamesi) ile
Sayıştay denetimi dışına alındı!

Bu yaklaşım, hiçbir kamu yönetimi ilkesiyle, dürüstlükle, ahlak ve etikle….. bağdaşmaz.
Tersine SAYDAMLIK / HESAP VERİLEBİLİRLİK / DENETİM / KAMUOYUNUN BİLGİ EDİNME HAKKI gözetilmekle sorun çözülebilir. Bereket Anayasa md. 160 güvencesi var.

SGK İÇİN NE YAPMALI, NE YAPMAMALI?

başlıklı yazımıza da bakılmasını dileriz..  (tıklayınız)

Köktenci çözüm ise ulusal sağlık politikalarına dönmekte..
kamusal kaynaklardan, adil – etkin vergi rejimi ile sağlığa kaynak ayırmakta..
Ve de bu çok değerli ulusal kaynakları

  • kamu sorumluluk ve öncülüğünde özellikle koruyucu sağlık hizmetleri ağırlıklı olarak
    en yüksek verimlilikle kullanmakta..

Sağlık sektöründe de Batı emperyalizminin uydusu – sömürgesi olmaktan çıkmak zorundayız!

  • Böylesi insan haklarına aykırı, sömürgen bir sağlık sistemini (!) reddetme hakkımız ve yükümümüz var.

Ayrıntıları 87 yansıda bulabilirsiniz.. Okunması, paylaşılması, SGK’ya sahip çıkılması dileğiyle..

  • SGK mutlaka bilimsel, hakça, saydam, hesap verebilir biçimde, Sayıştay denetiminde ve yaraşırlıkla (liyakatla, meritokratik olarak) yönetilmeli

Lütfen tıklar mısınız ?? SGK_SUT_AUTF_D6_Dersi

Sevgi ve saygı ile. 04 Eylül 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

ŞEHİR HASTANELERİNİN VAHİM SONUÇLARI Sistem hasta üretiyor

ŞEHİR HASTANELERİNİN VAHİM SONUÇLARI

Söyleşi: Deniz Koloğlu (10.08.2019)

Mersİn Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi, kamu-özel işbirliğiyle şehir merkezinden uzağa kurulan sekiz hastaneden YALNIZCA biri. Yakın zamanda 13 şehir hastanesinin daha açılması planlanıyor. “Ne kadar hasta, o kadar kâr” İLKESİYLE işletilen bu dev kompleksler kamu bütçesinde karadelik açmakla kalmıyor, hastanelerde hastalar binbir güçlükle yüzleşiyor, hekimler nitelikli hizmet veremiyor, çalışanların örgütlenmesi köstekleniyor, ruh ve beden sağlıkları bozuluyor. Mersin Şehir Hastanesi hekimlerinden, Mersin Tabip Odası üyesi Uzman Doktor Ayşe Jini Güneş’le, halk sağlığını tehdit eden şehir hastanelerini mercek altına alıyoruz.
Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi


Ne zamandır hekimlik yapıyorsunuz?

Dr. Ayşe Jini Güneş: 18 yıllık hekimim. Tıp fakültesinde dahiliye ve nefroloji okudum. Kafamda idealize ettiğim hekimlikle pratikte yaşananların uyuşmadığını görünce sağlık politikalarıyla ilgilenmeye başladım. Öğrenciliğimden bu yana Türk Tabipleri Birliğinde örgütlüyüm.

Ekonomik kriz sağlık hizmetlerine nasıl yansıyor?

Kamusal ekonomi açısından bütün devletlerde sağlık her zaman negatif bilançodur. Türkiye’de de devlet bu gider ayağını üzerinden atmak ve sermayeye yeni birikim alanı açmak için sağlığı kâr amaçlayan bir metaya dönüştürdü. Bu politikaların temelleri mevcut iktidardan önce atılmıştı. AKP Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı (SDP) 2003’te uygulamaya koydu. Koruyucu değil, tedavi edici hekimlik ön plana çıkarıldı. “Ne kadar hasta, o kadar kâr” ve paran kadar sağlık hizmeti şiarı öne çıktı. Bu sistem hasta üretir. Koruyucu hekimlik tümüyle ortadan kalktı. Bu da yoksulları, en çok da kadınları etkiledi. Çünkü toplum sağlığının üzerine oturduğu temel ayaklardan biri kadın sağlığıdır. Bir ülkenin sağlık politikasının ne kadar başarılı olduğunu anlamak için kadının nasıl bir hayat yaşadığı, sağlık durumu, çocuğuna ne kadar sağlıklı bir ortam sunabildiği ve onu ne kadar sağlıklı yetiştirebildiğiyle ilgili parametreler vardır.

Sağlığın metaya dönüştürülmesinin sonuçları neler?

Sağlık en temel insan haklarından biri. İşleyiş “paran kadar sağlık hizmeti”ne döndüğünde tedaviye ulaşımı kişinin ekonomisine bağlıyorsunuz. Bu başlı başına bir adaletsizlik. Böylece yoksulluk ve ekonomik kriz bir halk sağlığı sorunu haline gelir. Çünkü hem sağlıklı ortama hem de ihtiyaç duyduğunuzda sağlığınızı düzeltecek araçlara ulaşım hakkınız engellenir. Sağlık hane ekonomisinde tasarruf edilebilir bir alana dönüştüğünde bundan ilk etkilenen yine kadınlar olur. Örneğin devlet şu an yaşlı hastalar için nakdi bakım desteği veriyor. Çünkü devletin yapmadığı bakım hizmetini kadınlar evde veriyor. Bununla ilgili tanıklık ettiğim çok sert bir öykü var: Bir genç kadının babasını yoğun bakıma yatırmıştım. Kadın her sabah yedide beni hastanenin kapısında karşılıyor ve bütün gün “Babam nasıl?” diye peşimden ayrılmıyordu. Başta kaygısını anlıyordum, fakat iki haftanın ardından biraz gerildim. “Beni bu şekilde takip etmene gerek yok” diye çıkıştım. Kadın ağlayarak engelli bir çocuğu olduğunu, eşinden ayrıldığını, babasına ve annesine baktığı için çalışamadığını, evin tüm gelirinin babasının maaşı ve bakım parasından ibaret olduğunu açıkladı. Bu çok vahşi bir varoluş. Kadın, babasının sağlığı için duyduğu kaygıdan ve onu yitirecek olmanın vereceği acıdan ziyade ailesinin geçimini öncelemek zorunda bırakılıyor. Benzer başka bir örnek de Gaziantep’te öldürülen hekim arkadaşımız Ersin Arslan. Sorunun kaynağı yine aynı: Hastanın ailesi, bakım parasını alamayacaklarını öğrenince çok sinirleniyor.

Hekim olarak tedaviye karar verirken hastadan minimum giderle maksimum gelir elde etmenin hesabını yapmak zorunda bırakılıyoruz. Şehir hastanelerinde başhekimler bunu yönetiyor. Bu da hekimlerin sağlık hizmeti sunarken özerkliklerini kaybetmesi anlamına geliyor.

Merkez ilçelere otuz kilometre uzaklıkta, 374 bin metrekare kapalı alanlı, 1294 yataklı devasa Mersin Şehir Hastanesi’ne geçişiniz nasıl gerçekleşti?

Kent merkezindeki Mersin Devlet Hastanesinden buraya geçtim. Seçim gündeminde, tamamlanmamış bir hastane için “bu hafta hemen taşınıyoruz” dediler. Oysa sözleşme süresinin tamamlanmasına daha çok vardı. İnşaat peyder pey sürerken sağlık hizmeti vermeye, daha doğrusu verememeye başladık. Mersin Şehir Hastanesi, bütün şehir hastaneleri gibi şehir dışında. Personelin ve vatandaşın ulaşıma harcadığı süre çok arttı.

Şehir hastanelerinin ekonomik modeli nasıl?

Kamu-özel işbirliğine göre işliyorlar. Fakat bütün şehir hastaneleri aslında özel kurum. Kamuya ait tek şey, hizmeti alanlar ve nitelikli sağlık personeli. Vatandaş burada katılım payı hariç para ödemiyor gibi gözüküyor, ama aslında Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) özel işletmelere para aktarıyor. Yani giderler vergilerimizden ödeniyor.

Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin lüks odalarından biri; adeta beş yıldızlı otel odası

Hastanenin yönetim biçimi nasıl, sağlık hizmetlerine nasıl etkileri var?
Sağlık personelinden sorumlu bir başhekimlik var. Bir de bütün hizmet alımları ve diğer personelin bağlı olduğu, özel sektör yönetimine bağlı taşeron firmaları var. Onlarla temasımız yok. Bir sıkıntımız olduğunda başhekimliğe bildiriyoruz, şirketle onlar görüşüyor. Özel sektör de neyi nasıl yapmak istediğini başhekimliğe, başhekimlik de bize bildiriyor. Başhekimliğin aslında inisiyatifi yok. Özel yönetimle hekimler arasında köprü kuran bir kadrodan ibaret. Bütün hizmetler taşeron firmalarca yürütüldüğü için hastalar müşteri haline geliyor. İşletme verimlilik ve kârlılık politikası güdüyor. Hekim olarak tedaviye karar verirken hastadan minimum giderle maksimum gelir elde etmenin hesabını yapmak zorunda bırakılıyoruz. Başhekimler bunu yönetiyor. Bu, hekimlerin sağlık hizmeti sunarken özerkliklerini yitirmesi anlamına geliyor.

 

Özel şirketlere “yatan hasta sayısı % 70’in altında kalsa bile sana % 70 doluluk varmış gibi ücretlendirme yapacağım” deniyor. Ne kadar çok hasta yatarsa şirket o kadar para kazanıyor. Bu açıdan hastanelerin işleyişi üçüncü köprü gibi büyük rant projelerine benziyor.

Hizmetleri yürütme, sunma işi kamudayken hemşire ve yardımcı personel sayısı yatak başına, kliniklere göre dağıtılırdı. Ayrı bir yönetmelikle sayı belirlenirdi. Zaten tıp çok standartlaşmıştır ve istatistikler üzerinden ilerler. Duyulan ihtiyaca göre bir politika izlenir. Ama sağlık reformlarıyla birlikte, özellikle 2017’den sonra sayısal yeterlilikler kalktı. Şimdi hastanenin personel dağıtım cetveli var. Artık işi yüz kişiyle sağlık kriterlerine göre değil, o cetvele göre dağıtmak zorundayız. Yardımcı hizmetler yönetmeliğinde özel şirketin ihale edilen işi kaç çalışanla karşılayacağı belirtilmemiş, salt hizmetleri karşılayacağı yazılmış. Yani “klinik olarak bu personel bana yetersiz” deme şansım yok. Hatta eğer “bu kadar kişiyle iş yürümüyor” dersem, “o zaman senin performans puanını düşürürüm” diyorlar. Tam bir kısır döngü. Bunun içinde hasta memnuniyeti, yani hastaya sunulan hizmetin hasta tarafından algılanan kısmı, ciddi bir puan teşkil ediyor. Halbuki toplum, sağlık hizmetinin yeterliliğini ölçemez. Bu ancak bilimsel verilerle ölçülebilir.

Bu yapıların çoğunun inşaatını uluslararası sermaye ortaklıkları yapıyor. İşletmeleri özel şirketlere ait. Devlet binanın kullanımı, hizmet birimleri için nasıl bir ödeme yapıyor?

Özel şirkete kiranın yanı sıra sterilizasyon, temizlik, görüntüleme, diyaliz gibi hizmet birimleri karşılığında SGK tarafından para ödeniyor. Kamunun doğrudan yaptığı tek hizmet ödemesi hekimlerin ve hemşirelerin maaşları. Biz hâlâ 657 sayılı yasaya bağlıyız. Bu tablo ortaya korkunç bir israf çıkarıyor. Özel şirket hizmetler üzerinden kâr yapıyor. Bu yüzden de şehir hastanelerinin hep daha çok hastaya ihtiyacı var. Devlet özele yüksek oranda doluluk garantisi veriyor. Normalde, nüfusa oranla, belirlenen ölçütlere göre dünyanın her yerinde %50-60 arasında bir doluluk oranı öngörülür, ama bu aranmaz. Zaten bundan daha çok yatma ihtiyacı duyan hasta varsa, bilin ki sağlık politikanızda bir bozukluk vardır.

Ankara Bilkent Şehir Hastanesi

Sağlık Bakanlığı, % 70 doluluk garantisine itirazlara, “hasta değil, yüzde 70 hizmet birimi garantisi veriyoruz” diyor. Bu ikisi arasındaki fark ne?
Fark yok. Özel şirketlere “Yatan hasta sayısı % 70’in altında kalsa bile sana % 70 doluluk varmış gibi ücretlendirme yapacağım” demek. Ne kadar çok hasta, şirket o kadar para kazanıyor. Bu açıdan hastanelerin işleyişi 3. köprü gibi büyük rant projelerine benziyor. Bu arada, Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesinde neredeyse tam dolulukla durmaksızın çalışıyoruz, ama gideri yakalayan bir gelir de üretmiyoruz.
Hasta ve yatak başına düşen sağlık personeli ve sağlık dışı personel sayısı ne kadar?

Her katta yalnızca 1 ya da 2 temizlik personeli var. Toplam 66 yataklı üç blokta hastaları bir yerden bir yere taşıyacak yalnızca 2 sağlık personeli var. Nöbet koşullarında bu sayı 1’e, kimi zaman 1’den çok kata tek personele düşüyor. Hemşirelik hizmetinde de sayı çok yetersiz. Şehir hastanesinde önemli bir sorun mekânın büyüklüğü. Bir hemşire gün içinde 22 hastanın tansiyonunu ölçmek zorundaysa, mekânı büyüterek onun harcayacağı zamanı artırıyorsunuz. Devlet hastaneleri için geçerli ölçütler şehir hastanelerinde geçersiz. Vatandaşa yol göstermek için valeler var. Ancak hastane açıldığında her köşe başında gördüğünüz valelerin sayısı üç ay sonra giderleri kısmak için azaltıldı. Vatandaşlar sağlık hizmetine ulaşmak için çok çaba gösteriyor, ulaştığında da kendisine hizmeti için ayrılan zaman çok azalmış oluyor.

Sorun hastaneye ulaşmakla bitmiyor. Hastane içi ulaşım da hem çalışan hem vatandaş için büyük bir sorun. Yoğun bakımdan polikliniğe dönmem bazen kırk dakika sürüyor. Acil çağrıldığımda hastalara yetişmem neredeyse olanaksız. Daha çok efor sarfediyor, fakat daha az kişiye hizmet verebiliyorum.

Doktorlara uygulanan performans sistemine şehir hastaneleri ne gibi sorunlar ekledi?

Aslında hekimlerin sabit bir mesaisi yoktur. Bir hastanız kötüleştiğinde mesainiz uzar. Fakat şehir hastanelerinde sağlık hizmetinin üretim biçimi baştan aşağı değişti. Eskiden hekimin tedavi planıyla, hastayı ne zaman göreceğiyle ilgili özerkliği vardı. Her klinik bunları iç disiplinine göre planlardı. Şehir hastaneleri ise verimliliği fabrika tipi tanımlayan ve niteliği de bu verimlilikle ölçen bir kurum. Sorun yalnızca hastaneye ulaşmakla bitmiyor. Hastane içi ulaşımın kendisi de hem çalışan hem vatandaş için bir sorun. Zamanın çoğu ulaşıma gidiyor. Hekimlerin hem yatan hem yoğun bakım hastaları var, hem de başka klinikler sizi konsültasyon için çağırıyor. Bu arada vermek zorunda olduğunuz poliklinik hizmeti de var. Yataktaki hastayı ziyaretim veya konsültasyonu yapıp polikliniğe dönmem kırk dakika sürüyor. O süre boyunca hastalarımı da bekletiyorum. Sistem bana “kalite değerlendirmesi için hastayı şu kadar sürede görmek zorundasın” diyor. Bunun denetimi bilgisayara düştüğüm notlar üzerinden yapılıyor. Siz değerlendirmeyi girmedikçe cep telefonunuza yarım saatte bir “hastayı hâlâ değerlendirmediniz” mesajı geliyor. Buna taciz diyoruz biz.

  • Acil olarak çağrıldığımda hastalara yetişmem neredeyse imkânsız.

Eskiye oranla daha çok çaba gösteriyor, ama daha az kişiye hizmet verebiliyorum. Bu da hem yorgunluk, gerginlik yaratıyor hem de muayeneye ayırdığımız süreyi çok kısaltıyor. Nitelik doğrudan düşüyor.

Balıkesir Atatürk Şehir Hastanesi

Sistemi kurgulayanlar aslında bu niteliksizliğin farkında olmalı. Çünkü “kalite yönetimi” için geliştirilmiş bir sanal hasta değerlendirme sistemi var. Bilgisayarda hastanın kendisi dışında hastaya dair bütün veriler karşınıza çıkıyor. Telefonun öbür ucunda o hastaya bakan hemşire eşliğinde değerlendirme yapıyorsunuz. Ardından sanal muayene sonuçlarınızı sisteme giriyorsunuz. Sağlıklı bir standart çıkarabilmek için kronometrelerle ölçüm yapmayı ve bu verileri planlamayı yapan Bakanlığa göndermeyi yönetime önerdim. Sanırım bir günde baktığımız nitelikli hasta sayısının ihtiyaç duyulanın çok altında çıkacağı belli olduğu için yanaşmadılar. “Ne kadar çok hasta bakarsan o kadar iyi hekimsin” algısı topluma da işlendi. Bir hastaya “baktığım sekseninci hasta olmak ister misin?” diye sorduğumda, “bana bak yeter” diyor. Doğal olarak “iki dakikada bir hasta bakamadın” tepkileriyle çok sık karşılaşıyoruz. Geçen gün poliklinikte bir hasta dolu olduğu için randevu alamamış. Kapının önü hıncahınç. İçeri girdi ve ben ona bakmadan çıkmayacağını söyledi. Zaman kaybına uğradığımı ifade ettiğimde “Çalışamayacaksan emekli ol!” diye çıkıştı. “Emeklilik yaşım gelmedi” dediğimde ise “Hiç belli etmiyorsun, suratına bak! Çok çirkinsin” dedi.

Bir hastaya bana hakaret ettikten sonra ona iyi bakacağımdan nasıl emin olduğunu sorduğumda “çünkü bakmak zorundasın” dedi. Bu tam bir hiçleştirme. Karşınızdaki yaptığınız işin değerini, zorluğunu, gerektirdiği zamanı algılamıyor. Bir efendi-köle denklemi kuruyor.

Bir kadın hekim olarak cinsiyet ayrımına uğruyor musunuz?

Türk Tabipleri Birliğinde büyük emekle oluşturduğumuz bir kadın hekimlik kolumuz var. Hekimlikte “hepimizin sorunları aynı” diye üstbaşlıklar atılır. Halbuki kadın hekim olmanın birçok dezavantajı var. Eğer kadınsanız hekimliğin bakım, hizmet ya da bunlara daha yakın alanlarında çalışmanız, örneğin çocuk doktoru olmanız bekleniyor. Cerrahi, ortopedi branşları gibi teknik beceri isteyen alanlara yakıştırılmıyorsunuz. Hem eğitim hem de icra sürecinde sürekli vazgeçmeniz söyleniyor. Hasta ilişkilerinde de kadınların hep daha kırılgan olduğu varsayılır.

Israrcı kişi hakaretten sonra ne yaptı?

Hakareti edip gitse anlaşılır, ama o hâlâ ısrar ediyor. Bunca hakaretten sonra ona iyi bakacağımdan nasıl emin olduğunu sorduğumda ise “çünkü bakmak zorundasın” diyor. Bu tam bir hiçleştirme. Karşınızdaki yaptığınız işin değerini, zorluğunu, gerektirdiği zamanı algılamıyor. Bir efendi-köle denklemi kuruyor. Ayrıca bir erkek doktora “bana randevusuz bakacaksın!” dayatması yapamazlar. Biz kadın hekimler şiddete daha açık hale geliyoruz. Bunu yapan hasta erkek de, kadın da olabiliyor. Şu en sık karşılaştığımız söylemlerden biri: “Benim vergilerimle varsın, bana bakmak zorundasın!” Bunlar çok yıpratıyor, bir yerde kırılma yaşıyorsunuz. Performans sistemiyle başlamış bu sıkıştırılmıştık hali şehir hastaneleriyle korkunç bir boyuta ulaştı. Şehir hastaneleriyle birlikte sağlık çalışanları kendi polikliniklerine gömüldü. Kimse birbiriyle telefon dışında temas edecek, sohbet edecek vakit bulamıyor. Eskiden bir hastayı üç-beş hekim ortak değerlendirip tartışabilirken artık bu mümkün değil. Zaten sağlık personeline özel mekânlar ayrılmadığı için bir araya gelme gibi bir olanak yok. Burada ortak bir akıl, ortak bir çözüm çıkmasının zorluğu bir yana, yalnızca hemhal olmak, dertleşmek ve az biraz rahatlamak da mümkün değil.

Eskişehir Şehir Hastanesi

2003’ten, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın uygulamaya konmasından bu yana hasta-hekim ilişkisi başka nasıl değişti?
Sanki sihirli bir değnek var, hekim onunla hastaya dokunduğu anda her şey çözülecek. Oysa bir hastaya tanı koymak ve onu tedavi etmek çetrefilli süreçler. Fakat hem hasta hastaneye ve hekime ulaşana kadar yılgınlık yaratan bir süreçten geçtiği, hem de hekimin çalışma koşulları ağırlaştığı için yaşanan gerilim şiddet ortamını iyice besliyor. Beyaz kod (şiddete dayalı acil durumlar için yönetim sistemi) oranlarının çok arttığını biliyoruz. Polikliniklerde neredeyse kavga dövüşsüz bir gün geçmiyor. Hepsinin kayıtlara geçilmemesi anlaşılır. Çünkü ifade vermek, karakola, mahkemeye gitmek, o süreçte poliklinikten uzak kalmak başka gerilimler yaratıyor. Dolayısıyla hekimlerin çoğu “olayı üstünü kapatayım, hastalara bakmaya devam edeyim” diyor. Hekimler, hemşireler olarak süreçleri artık yönetemiyoruz. Tabii ki sağlık çalışanının yaşadığı çilenin öteki ucunda hastanın yaşadığı çile var. Özellikle şehir hastanesine taşındığımız andan başlayarak iki taraf için de şiddetsiz bir gün yok diyebilirim. Ortada yapısal bir sorun var. Sürekli dava veya şikâyet ihtimalinin yarattığı baskı kritik veya acil süreçlerde bağımsız karar almamızı da etkiliyor.

Şehir hastanelerinde sağlık çalışanları kendi polikliniklerine gömüldü. Kimse birbiriyle telefon dışında temas edecek, sohbet edecek vakit bulamıyor. Eskiden bir hastayı üç-beş hekim ortak değerlendirip tartışabilirken artık bu mümkün değil. Sağlık personeline özel mekânlar ayrılmadığı için bir araya gelme gibi bir imkân yok.

Özlük haklarınız ne durumda?

Mesai dışı diye bir kavram kalmadı. Örneğin görüntüleme yöntemleri size mesai dışı whatsapp üzerinden gönderiliyor veya eve iş götürmek zorunda kalıyorsunuz. Bir de icap nöbeti var. Nöbet tutmayan hekimler arandıkları anda hastaneye teşrif etmek zorunda. İcap nöbeti aslında acil durumlar için. Fakat tüm gece süren aramaların neredeyse hiçbiri acil değil. Vatandaşlarda “7/24 emre amade sağlık hizmeti” gibi bir algı oluştu. Vatandaş acile başvurduğu anda kendini acil addediyor. Mesela sızlayan bir nasırınız var, gece on birde acile gelmeye karar verdiniz. Hasta acilde “Beni bir uzman görecek!” diyor, talebi karşılanmayınca tartışma başlıyor. Sonunda bir olaya sebep vermemek için o uzman aranıyor, hatta bazen çağrılıyor. Biz hekimler buna karşı baştan sıkı mücadele vermeliydik. Kazancımızın performans sistemine bağlanmasına yeteri kadar ses çıkarmadık. Gece poliklinik hizmetleri verilmeye başlanması da buna bir örnek. Mesai dışı, gece on birlere kadar poliklinik hizmeti vermenin sağlık açısından hiçbir anlamı yok. Bu aslında sadece ekstra müşteri ve kazanç demek.

Kâr amacıyla hastalardan daha fazla tetkik, görüntüleme istemenizi talep etmeleri gibi, tasarruf amacıyla tetkikleri azaltmanızı istemeleri de bir sorun mu?

Evet. Zaten ileri, pahalı teknolojik yöntemlerle yapılan tetkiklerle özel işletmecinin kazancı artıyor. Biz hekimlerin “kışkırtılmış sağlık hizmeti talebi” diye adlandırdığı bir durum söz konusu. “Hastanemize şu şu teknolojide cihazlar gelmiştir” diye tanıtım yapılıyor. Reklamları gören hastaneye koşuyor. Ya da check-up’ı ele alalım. Nüfus içinde belli kesimler için tanımlanmış rutin tarama programları, bu programları uygulayacak aile hekimlikleri vardır. Yani aslında check-up diye bir şey yok. Menopoz, kemik erimesi, yaşlılık gibi yaşamın doğal süreçleri bir tedavi olanağı varmış gibi gösteriliyor. Böylece hastalık olarak algılanmaları sağlanıyor. Artık toplum bize derdine deva bulmak için değil, zihninde ne uyandırıldıysa onu yaptırmak için geliyor. Hekimin kararlarının hiçbir önemi kalmıyor. Hatta gereksiz tetkik yapmak istemediğinizde toplumun gözünde bir engel, bazen de işini bilmeyen biri olarak nitelendirilebiliyorsunuz. Bunlar da şiddet ortamını besliyor.

Isparta Şehir Hastanesi

Mersin Şehir Hastanesi’ne ilişkin başka ne gibi sorunlar var?

Kreş yok. Bu son on yılın genel sorunu, ama kentten bu kadar uzakta bir hastanede kreş ihtiyacı daha da arttı. Bir başka önemli sorun da hekimlerin polikliniklerde sekretersiz ve hemşiresiz çalışmak zorunda bırakılması. Neredeyse temizliği de biz yapacağız. Tüm bunlar muayeneden çalınmış zamanlar. Hastanın yüzüne bakmadan bilgisayara veri giriyoruz. Bu yüzden aramızdaki iletişim hiç tatmin edici değil. Hasta kendini değersiz hissediyor ve buradan başka gerilimler doğuyor. Örneğin yine yaşadığım bir olay, serviste yatan hastalardan biri “doktor ve hemşireler bize bakmıyor, bilgisayarda oyun oynuyor” diye şikâyet etmiş. Bir yanıyla haklılar, çünkü vizite ve muayeneye ayırdığımız zamandan daha fazlasını bilgisayarlara veri, tedavi ve rapor girişi yapmak için harcıyoruz. Ayrıca tedavide yetersizlikler var.

Hekimler polikliniklerde sekretersiz ve hemşiresiz çalışmak zorunda bırakılıyor. Neredeyse temizliği de biz yapacağız. Tüm bunlar muayeneden çalınmış zamanlar. Hastanın yüzüne bakmadan bilgisayara veri giriyoruz. Hasta kendini değersiz hissediyor ve buradan başka gerilimler doğuyor.

Diyelim ki bir hastaya ilacının ikinci dozunu vermem gerekiyor. Öncelikle ilacı sisteme girmem gerekiyor. Bunun için bilgisayarda elli tane sorgulamadan geçiyorsunuz. Ardından hemşirenin onaylaması, eczanenin sistem üzerinden kabul etmesi ve sonunda personelin ilacı alıp getirmesi gerekiyor. İlacın gelmesi bir saati geçiyor. Sistemin asıl amacı ilaç tüketimini kontrol etmek; çünkü ilaç, hastanın tedavisi ya da yatışı için ödenen paraya dahil. Kısacası, çok ilaç yazarsam hastanenin kârını azaltmış oluyorum. Bu sistem özellikle acil müdahalelerde sıkıntı yaratıyor.

Şehir hastanelerinde ilaç nasıl tedarik ediliyor?

Öbür hastaneler kendi ekonomilerini kendileri döndürüyor. Mesela bir üniversite hastanesinin döner sermaye sistemi var. Bütün bütçesini SGK’dan alıyor ve alım-satımlarını kendi yapıyor. O yüzden de sistemi iyi yönetmek zorunda. Şehir hastanelerinin bütçesine ise sürekli bir para akışı var. Tüm açıklar kamu bütçesinden kapatılıyor. Çünkü en azından öbür şehir hastaneleri projeleri yaşama geçene dek modeli ayakta tutmak zorundalar. Öte yandan, hastanelerde üretilen hizmetin esası sağlık personeline aittir. Biz hiçbir şey yapmazsak sistem çöker. Bu çok önemli, ama kullanılmayan bir güç. Isparta Şehir Hastanesi hekimlerinin eylemi bu güce iyi bir örnek.

Ameliyathanelerin işletmesinin özel idarede olduğuna dair haberler doğru mu?

İşletmesi değil, ama ameliyat malzemelerinin sterilizasyonu –ki bu ameliyathane için neredeyse her şey demektir–, taşıma ve temizlik personeli özel hizmet alımıyla gerçekleşiyor. Devlet hastanelerinde sterilizasyon için ihtiyaca göre paket setleri oluştururduk. Şimdi o paketleri ihaleyi alan şirketler hazırlıyor. Paketlerin birim fiyatı çok yüksek. Bazen ameliyat ücretini aşan meblağlar ortaya çıkıyor. Özel şirkete idare amirliğimiz aracılığıyla “kamu kaynaklarını gereksiz harcıyoruz” diye bildirdiğimizde “sözleşme böyle” diyorlar. Asıl amaç sermayenin kâr marjını artırmak.

Mersin Şehir Hastanesi bünyesinde, Mersin Devlet Hastanesi, Mersin Kadın Doğum Hastanesi ve Mersin Çocuk Hastanesi birleştirildi. Şehir hastanesine niye “eğitim ve araştırma” hastanesi deniyor?

Yönetmelikle adı değiştirilip “eğitim ve araştırma” hastanesi yapıldı, ama şu an akademik kadrolar boş. Böyle bir altyapı da yok. Acelenin nedeni muhtemelen ödeme sisteminin değiştirilmesi. Devlet hastanelerinde kamu sağlık harcamalarından ayrılan pay puanlama sistemiyle yapılıyor. Eğitim ve araştırma hastanelerinin puanlama kat sayısı fazla. Böylece kamudan daha çok para aktarılıyor.

Şehir hastanelerine yabancılar, sağlık turizmi yapan uluslararası kurumlar aracılığıyla geliyor. Türkiye’yi seçmelerinin önemli sebeplerinden biri iyi otelcilik ve personel hizmeti almak. Sağlık turizmi ile kâr amacı güden mercilerin teknik elemanlarına dönüştürülüyoruz.

Meslek örgütleri olarak merkezdeki devlet hastanelerinin kapanmaması gerektiğini her fırsatta söylüyorsunuz. Neden kapatılıyor bu hastaneler?

Şehir hastaneleri, kapatılan hastanelerin yatak sayısının toplamı kadar yatak kapasitesine sahip olmak zorunda. Dolayısıyla mevcut hastaneler varken yeni hastane açılamayacağı için merkezi tek bir hastane açılıyor. İstatistikler bir yana, çevredeki hastaneleri kapatmadan şehir hastanelerine hasta akışını sağlamaları mümkün değil. Kimse mahallesinde ilacını yazdırabileceği bir polikliniği varsa otuz kilometre uzaktaki hastaneye gitmez. Çok işlevsel olan semt poliklinikleri bile kapatıldı. Artık 85 yaşındaki bir kadın tansiyon ilacını alabilmek için otuz kilometre uzaktaki bir yere gelmek zorunda. Bu acımasızlık. Üç-beş yıldır izlediğim hastalarımla aramızda doğal bir bağ kuruldu. Bir gün kapıya bir hastanın oğlu geldi. “Annem çok kötü. Geçen kez verdiğiniz ilaçtan verir misiniz” dedi. “Kötüyse buraya getireceksin. Görmeden bir şey yapamam” diye yanıt verdim. “Hocam, çok kötü, bir şeyler verin toparlasın, sonra getireceğim” dedi. Muhtemelen acil başvurularının, yoğun bakım yatış sayısının, yatak ihtiyacının artması da bu koşullarla orantılı. Bir neden de, eczanelerde reçete veya poliklinik muayenesi için kesilen katkı paylarının acilde daha düşük ücretlendirilmesi. Öbür yandan, izlenmesi gereken hastaların gerçekten kötü bir noktaya gelmesi bekleniyor. Bir de üzerine kışkırtılmış sağlık hizmeti talebi ekleniyor.

Trabzon Şehir Hastanesi

Türkiye sağlık sektörünün hedeflerinden biri de yabancı hastaları kâr döngüsüne katmak. Sağlık turizmiyle ilgili gözlem ve görüşleriniz neler?
Şehir hastanelerine yabancılar sağlık turizmi yapan uluslararası kurumlar aracılığıyla ve birtakım beklentilerle geliyor. Aslında her yerde tedavi olabilirler. Türkiye’deki hastaneleri seçmelerinin asıl nedenlerinden biri, iyi bir otelcilik ve personel hizmeti almak. Bu hastalar daha çok onkoloji, fizik tedavi hastaları. Yataklı tedavi alıyorlar. Onlara özel katlarda VIP odaları, birbirine bağlı hasta ve refakatçi odalarından oluşan süitler tahsis ediliyor. Bu katların hemşire, taşıyıcı gibi o kata özel doktor dışı personeli var. Taşerona bağlı çalışıyorlar. Ücretlendirilme ve özlük hakları VIP dışı çalışanlarla aynı, ama iş yükleri çok daha fazla. Çünkü her istemi doğrudan hastadan alıp yerine getirmek zorundalar. Bu noktada hizmet sektörüyle sağlık hizmeti veren personel birbirine karışıyor. VIP katlarından sorumlu idari kadro her şeyi organize ediyor. İlgili başhekim yardımcısı turizm şirketi tarafından bulunan hastaların yatışlarını yapıyor. Bizler, duruma göre, o hastalara bakmakla yükümlü olduğumuza ilişkin aranıyoruz.

Kimse mahallesinde ilacını yazdırabileceği bir polikliniği varsa otuz kilometre uzaktaki hastaneye gitmez. Çok işlevsel olan semt poliklinikleri bile kapatıldı. Artık 85 yaşındaki bir kadın tansiyon ilacını alabilmek için otuz kilometre uzaktaki bir yere gelmek zorunda. Bu acımasızlık.

Normal koşullarda hastaları görür, yatarak tedaviye gerek olup olmadığına karar veririz. Ama sağlık turizminde bu özerkliğimiz elimizden alınıyor. Kâr amacı güden mercilerin teknik elemanlarına dönüştürülüyoruz. Konsültasyonları aciliyetine göre sıralama özerkliğimiz de elimizden alınıyor. Çünkü talep edildiği anda öncelikli olarak VIP hastalara bakmamız dayatılıyor. Elde edilen kâr bize yansıtılmıyor. Ayrıca bu hastaları yerlerinde görmek ve cihazlarla odalarına gitmek zorundayız. Bu yüzden yola harcanan zaman katlanıyor. Kamu kaynaklarına bir girdi de yok. Böylece Türkiye, uluslararası sermaye için bir pazar alanı, biz de onun ucuz iş gücü haline getiriliyoruz.

Şehir hastanelerinin AVM gibi tasarlandığı söyleniyor. Mersin Şehir Hastanesi’nin mimari yapısı nasıl?

Bu devasa kompleksleri yapabilmek için şehir dışında büyük alanlara ihtiyaç var. Böylece hastaneler kentle bağını koparıp kendi iç ekonomisini yaratıyor. Aslında cezaevleri de öyle. Tüm bu alanlar hep kamu-özel ortaklığı. Mersin Şehir Hastanesi’nin büyük marketleri var. Başka hiçbir yerden alışveriş yapmanız mümkün değil. Kampüsün içinde dizi dizi eczaneye, bankaya, kuaföre, giyime, yeme-içmeye ayrılan dükkânlar var. Şu an, sanırım maliyetleri çok yüksek olduğu için henüz hepsi kiraya verilemedi. Devlet hastaneleri şehrin merkezindeyken, hastalar beklerken ekonomilerine göre karınlarını doyuracak bir yer bulabiliyordu. Artık yatan bir hasta iç çamaşırına ihtiyaç duyduğunda yakını kendi bütçesine göre bir yer bulamıyor. Hastanenin 20 bin araçlık otoparkı ücretsiz, ama şunu tam anlatamıyoruz: Evet, otopark ücretsiz, ama kamu, otopark ihalesini alan şirkete araç sayısı garantisiyle para ödüyor.

Bu devasa yapıların mesleki örgütlenmenize etkileri nasıl?

Hekim örgütlülüğünün iyice zayıfladığı son dönemde şehir hastanelerinin devreye girmesiyle eylemsellik artabilir diyorduk. Ama mekân öyle tasarlanmış ki, birbirimizi görmeden aylar geçirebiliyoruz. Her dal hekimi kendini en dertli addediyor. Meslektaşlarının benzer dertlere sahip olduğunu onların dilinden, gözünden dinleyemiyor. Eskiden yemekhaneler buluşma yerleriydi. Şimdi her kulede ellişer kişilik iki tane yemekhane var. Herkes fırsat bulduğu anda hızla yemek yiyip işine dönüyor. Zorlamalar insanlarda her an işinden olma korkusu, köşeye sıkışmışlık hissi, hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği duygusu uyandırıyor. Aslında bir arada durmak tek çözüm. Ama iş yükünün artıp herkesin birbiriyle çatışır hale gelmesiyle iş barışının yok olması çok büyük bir sorun yaratıyor. Meslek örgütleri olarak yerellerde elimizden geldiğince bir araya gelebileceğimiz alanlar yaratmaya çalışıyoruz.

Sağlık Bakanlığı, şehir hastaneleri için özel sektörle yaptığı sözleşmeler hakkında, ticari sır gerekçesiyle bilgi vermiyor. Mersin Tabip Odası olarak Sağlık Bakanlığı’na sorduğunuz hangi sorulara yanıt alamadınız?

Hâlâ yıllık kira bedelini tam olarak bilmiyoruz. Bazı alt okumalarla, açılmış davalar üzerinden, Sayıştay raporlarıyla bir şeyler öğrenebildik. Personel talep ettiğimde yeterli sayıda personel yok deniyor. Şirketlerle sözleşmelerin içeriğini, sayıların hangi ölçütlere göre belirlendiğini sorduğumuzda yanıt alamıyoruz. Devlet hastanelerinde de bölüm bölüm özelleştirilmeye gidilmişti. Ama yönetim bizde olduğu için sözleşmeleri hastane olarak yapıyorduk. Ölçütleri belirleme sürecine katılıyorduk. Şimdi sözleşme merkezde yapılıyor. 25 yılı kapsayan 6 bin sayfalık sözleşmelerden bahsediliyor. Örneğin taşeronla çalışan yardımcı sağlık personeline, bünyesinde çalıştığı birim eğitim veriyor. Zaten personel yetersiz. Bir bakıyoruz, eğitimi alan personel üç ay sonra başka bir birime aktarılmış.

Bir tek şehir hastanesinin yapılması için kamunun harcadığı parayla çok fazla yeni hastane açılabilir ya da varolan hastanelerin yenilenmesi sağlanabilir. Bir an önce bu politikadan vazgeçmemiz ve yeni şehir hastanelerinin açılmasını durdurmamız gerekiyor.

Sorunlar hakkında meslektaşlarınızı ve kamuoyunu bilgilendirmek istediğinizde ne gibi engellemelerle karşılaşıyorsunuz?

Dünya Tabipler Birliği tarafından belirlenmiş ölçütlerden biri de politik özerklik. İşin uzmanları olarak karar mekanizmaları içinde yer almamız gerekiyor. Bir örnek vereyim : Mersin Tabip Odası olarak bir şiddet vakasıyla ilgili olarak hastanenin önünde bir basın açıklaması yapmak istedik. Buluşamadığımız için duyuruları what’s up ve mail üzerinden yapıyoruz. Öğle arasında bir boşluk bulup el ilanlarıyla basın açıklamasına çağrı yapmak istediğimde güvenlik tarafından engellendim. Görevli, kimi polikliniklere girişimi engellemeye çalıştı. Yaptığının hukuksuz olduğunu söylediğimde o amirini, amiri de başhekimliği aradı. Başhekimlik müdahale etmeyin, engellemeyin dememiş. Ertesi gün basın açıklamasına emniyetten sivil polisler geldi. “Burası özel mülk. Açıklamayı bahçe kapısının önünde yapacaksınız” dediler! Artık eylem çağrısı afişlerimiz başhekimlik onayından geçmeden asılamıyor. Sağlık reformuna en başından beri istikrarlı bir biçimde karşı çıkan hekimler, meslek örgütlenmesini zayıflatma teknikleriyle halkın gözünde marjinalize ediliyor. Zaten canı yanan kitlenin eyleme katılımı azalıyor. Hastanenin açılış yıldönümünde şehir hastaneleri ile ilgili halka yönelik bir panel planlamıştık, ancak valilik tarafından “sakıncalı” bulunup engellendi.

2020’ye dek 13 şehir hastanesi daha açılacak. Sistem işlemez duruma geldiğinde bizi nasıl bir tablo bekliyor?

Dediğim gibi, Sağlıkta Dönüşüm Programı bu iktidarın öncesinde temelleri atılmış uluslararası bir proje. Dolayısıyla iktidarın değişmesiyle ne denli geriye döndürülebilir, emin değilim. Kamudan şirketlere yeterli kaynak aktarılamadığında, şirketler hedefledikleri kâr marjını sağlayamadıklarında –ki anlaşmalardan kendileri bile çekilebilir– zarar o kadar büyük olacak ki, geliştireceğiniz her politika yeni bir ekonomik yük durumuna gelecek. Oysa bir tek şehir hastanesinin yapılması için kamunun harcadığı parayla pek çok yeni hastane açılabilir ya da varolan hastanelerin yenilenmesi sağlanabilir.

  • Bir an önce bu politikadan vazgeçmemiz ve yeni şehir hastanelerinin açılmasını durdurmamız gerekiyor.

O yüzden merkezdeki hastanelerin kalması zorunlu. Sağlıkta özelleştirme başka ülkelerde de var; 2017 yılında dünyanın en zengin altmış ülkesinde sağlık piyasası, altı yıl öncesine göre % 4’ten %30’a yükseldi ve en hızlı büyüyen sektör oldu. İngiltere en önemli örneklerinden biriydi. Fakat şehir hastanesi uygulamasına başladıklarında, planladıklarının aksine, kamu bütçesinde çok ciddi bir açık oluştuğunu gördüler. Ama en önemlisi, sağlıktaki niteliksizleşmeyi tespit ettiler. Şimdi idealin kentin her yerine dağılmış, ulaşılabilir, 200-600 yataklı hastaneler olduğunu söylüyor ve bu sisteme dönüyorlar. Fakat bu kararı kendi ülkeleri için alıyorlar. Dolayısıyla başka bir ülkenin kendilerine pazar oluşturmasının önünde bir engel yok. Bir hekim olarak bir yandan özsaygımızı ve özerkliğimizi korumaya, mesleğimizi düzgün yürütebilmeye, insanca çalışma ve yaşama koşullarına sahip olmaya ilişkin kaygılar taşıyoruz. Ama bir yandan da vatandaşların en temel hakkı olan sağlık hizmetini nasıl alacaklarına ilişkin ciddi kaygılarımız var.

  • Sonuçta Sağlıkta Dönüşüm Programı, şehir hastaneleri, yani sağlıkta özelleşme toplum sağlığına zararlıdır.

TTB’den Kanada Tabipler Birliği’ne Kaz Dağları için mektup

TTB’den Kanada Tabipler Birliği’ne Kaz Dağları için mektup

08.08.2019, http://www.ttb.org.tr/325yhsu

Kanada Tabipler Birliği Başkanı

Dünya Tabipler Birliği Tarafından benimsenen Çevresel Konularda Hekimlerin Rolü Bildirgesi, hava, su ve toprak gibi insanlığın yaşam ve sağlık için gerekli ortak kaynaklarının korunması ve bu kaynakların tahribatının engellenmesi konusunda tabip kuruluşlarının rolüne ve uluslararası çabaların koordinasyonunda ortaklık sağlama gerekliliğine işaret eder. Türk Tabipleri Birliği olarak bir çevresel ‘saldırı’ konusunda sizi bilgilendirmek istiyor ve bu konuda işbirliğinizi rica ediyoruz.

Bugün Türkiye’de insanlar, özellikle tarihsel / mitolojik önemiyle insanlığın ortak mirası olan bir coğrafi bölgede büyük bir çevresel tehlikeyle karşı karşıyadır. Türkiye’nin batısında Ege Denizi kıyısında pek çok uygarlığa beşik olmuş, mitolojideki İda dağı olarak bilinen Kaz dağları ve çevresi, biyolojik çeşitlilik açısından biricik özelliğe sahiptir. Homeros’un İlyada’sında anlatılan Truva savaşının geçtiği yer bu dağın eteklerindedir. Türkiye’nin en iyi zeytinleri bu bölgede yetişmektedir. Çağlar boyunca yöreye yerleşenler burada sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürmüşlerdir.

Bugün ne yazık ki bu bölgede Kanada kökenli ALAMOS GOLD INC. 25 kilometrelik bir havzada üç ayrı proje ile altın madeni ruhsatı almıştır. Bu şirket tarafından işletme ruhsatı alınan altın madeni alanı, yakındaki Çanakkale ilinin tek içme suyu kaynağının yer aldığı Kirazlı Atikhisar’ı da kapsamaktadır. Maden hazırlık çalışmaları için 45 bin ağacın kesilmesi planlanmıştır; ancak daha altının çıkarılacağı alan açılmadan 195 bin ağaç kesilmiştir. Çevredeki yaban yaşamı şimdiden çok ciddi zarar görmüştür.

İşletme açıldığında 20 bin ton siyanür kullanılacak; arsenik, antimon, kurşun, kadmiyum, krom gibi binlerce ton ağır metal işlem sırasında çözünecek ve çevreyi kontamine edecektir.  Çıkan toz, olası kazalar (benzer durumlarda tanık olunduğu gibi) ve deprem, esasen olumsuz olan durumu daha da ağırlaştıracak etmenler arasındadır.

Bunlara ek olarak, madencilik sektörü ormansızlaşmaya yol açan faaliyetlerin başında gelmektedir. Karbon salınımlarının azalmasına, dolayısıyla iklim krizine karşı mücadeleye katkı sağlayan ormanlar tahrip edilmektedir. Günümüzde iklim krizine karşı mücadelede başlıca stratejilerden biri, ormansızlaşmadan kaçınılması, biyolojik çeşitlilik kaybının azaltılması ve ekosistemler üzerinde baskı oluşturan faaliyetlerle ilgili olarak “önce iklim” diyen adaptasyon stratejileri geliştirilmesidir. Hükümetler Arası İklim Panelinin (IPCC) son raporu da iklim kriziyle mücadelede ormansızlaşmanın azaltılmasının taşıdığı önemi özellikle vurgulamaktadır. Dolayısıyla, İda Dağındaki madencilik faaliyetlerinin sonuçlarının belirli bir alanla sınırlı kalacağını düşünmek doğru olmayacaktır.

En önemlisi ise yörede yaşayan halkın hemen hemen tümünün bu ‘saldırıya’ karşı olmasıdır. Yöre halkı sesini duyurmak için toplantı, gösteri ve dilekçe dahil düzenli olarak protesto eylemleri düzenlemektedir (imzacı sayısı bugün 500 bini aşmıştır ve imza kampanyası sürmektedir).

Ne var ki gerek Türkiye Hükümeti gerekse şirket CEO’su John McCluskey bu konuda işbirliğine yanaşmamakta, protestocuların gündeme getirdikleri çok yönlü insani ve çevresel kaygılara duyarsız davranmaktadır. McCluskey protestocuları ‘siyasal gündem’ izlemekle suçlamaktadır: “Bu saldırının, çevresel duyarlılık örtüsüyle gizlenmiş derin bir siyasal gündemden kaynaklandığını düşünüyorum.” 

Ayrıca Kanada Hükümeti siyanür kullanımının insan ve çevre sağlığı açısından ciddi bir sakınca taşıdığını açıkça belirtmiştir. Halen, siyanür kullanımıyla ilgili riskler karşısında çok daha titiz risk yönetimi usulleri ve çevresel etki izleme çalışmaları önerilmektedir.

Kanada Hükümeti adına yapılan böylesine net bir açıklama, Kanadalı şirketler Kanada sınırları dışındaki duyarlı ortamlarda madencilik faaliyetleri yürütürken de dikkate alınmalıdır.

Türk Tabipleri Birliği olarak ciddi kaygılarımız vardır ve tarihsel ve doğal varlıkları ile biricik olan bölgenin daha çok tahrip edilmemesi, binlerce insanın yaşam alanlarını yitirmemesi, yerel habitatın zarar görmemesi ve insanların hastalanmaması için mücadele vermekteyiz. Türkiye’deki ALAMOS GOLD projesinin sonuçları iklim değişimini ve çevresel bozulmayı ulusal sınırları aşacak biçimde etkileyecektir. Bu konuda tabip kuruluşlarının küresel ölçekte çaba göstermesi gerekmektedir ve Kanada Tabipler Birliği de Kanada Hükümeti’nin siyanür ve çevre konusundaki titizliği dikkate alındığında konuya müdahale açısından özel bir konumda yer almaktadır. ALAMOS GOLD INC’in yol açtığı çevre yıkımına son verilmesinde; ortak evimiz, insanlığın belleğinin bir parçasını oluşturan bu değerli yörede habitat ve sağlığın korunmasında yardımlarınıza ihtiyacımız var. Bu bağlamda Kanadalı meslektaşlarımızdan Kanada resmi makamlarını ve kamuoyunu ALAMOS GOLD INC’in ülkemizdeki faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sonuçları konusunda bilgilendirmelerini, söz konusu faaliyetlerin durması için demokratik bir basınç yaratmalarını istiyoruz.

İşbirliğiniz ve değerli çabalarınız için şimdiden teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Sinan Adıyaman
Türk Tabipleri Birliği Başkanı

Kanada Tabipler Birliği’ne gönderilen mektup için tıklayınız.

==================================
Dostlar,

Söz konusu mektubun İngilizcesini biz de pdf olarak sitemize yüklüyor ve okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz.

Kazdaglari_Katliami_Icin_Kanada_Tabipler_Birligine_Mektup

Sevgi, saygı ve KAYGI ile. 15 Ağustos 2019, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

YİNE “ŞEHİR HASTANELERİ” HAKKINDA..

YİNE “ŞEHİR HASTANELERİ” HAKKINDA..

Prof. Dr. Siber GÖKSEL

ŞEHİR HASTANELERİ HAKKINDA AYLARDIR, TAA YÜKSEK İHTİSAS HASTANESİNİN KALDIRILMASI KONUŞULMAYA BAŞLANDIĞINDAN BERİ YAZIYORUM.

GAZETELERİN KÖŞE YAZARLARINA, GAZETECİLERE, POLİTİKACILARA TELEFON ETTİM…

TÜRKİYE YÜKSEK İHTİSAS HASTANESİNİN. NUMUNE HASTANESİNİN KAPATILIŞININ FELAKET OLACAĞINI DA YAZDIM. YİNE SÖZ EDEMEDİLER, YAZAMADILAR. KEZLERCE FACEBOOK’A YAZDIM DURDUM. KİMSE ORALI OLMADI.

  • YÜKSEK İHTİSAS HASTANESİ GÖZYAŞLARI İÇİNDE KAPATILDI.

YİNE YAZDIM.. NUMUNE KALDIRILDI, YİNE YAZDIM. MEDYA. GAZETELER, KÖŞE YAZARLARI,. KİMSE İLGİLENMEDİ. BEN İYİ Kİ 2014 YILINDA TÜRKİYE YÜKSEK İHTİSAS HASTANESİNİN TARİHİNİ YAZMIŞIM. HASTANE UÇTU GİTTİ. ŞEHİR HASTANESİNİN İÇİNDE BİRYERLERE YERLEŞTİ..

AKSAKLIKLAR HAKKINDA DUYUMLAR GELMEYE BAŞLADI.. TEK TESELLİM, “YÜKSEK İHTİSAS ÜNİVERSİTESİ” ADI ALTINDA REKTÖR PROF. DR. MUSTAFA PAC’IN BU İSMİ YAŞATMASI OLDU. UMARIM YÜKSEK İHTİSAS ÜNİVERSİTESİ BAŞARILI OLUR.

  • AMA BU HASTANENİN ANKARA’NIN MERKEZİNDEKİ YERİNDEN KALDIRILMASI ÖLÜME DAVETİYEDİR.

KAÇ HASTAYI 15-20 DAKİKA İLE 1 SAAT İÇİN ANJİOPLASTİ İLE, KALP AMELİYATI İLE KURTARMIŞIZDIR.. TAAA KAÇ KM. ÖTEDEKİ HASTANEYE HASTALAR NASIL ULAŞACAKTIR?

  • KALP HASTALIĞINDA HER DAKİKA ALTIN DEĞERİNDEDİR.

HASTANENİN KÜÇÜK, DERLİ TOPLU OLMASI ÇOK ÖNEMLİDİR. BUNU 50 YIL HİZMET VERMİŞ. ONCA HEKİM, UZMAN ÖĞRETİM ÜYESİ YETİŞTİRMİŞ DUAYEN BİR HEKİM OLARAK İDDİA EDİYORUM…

HASTANENİN ŞIKLIĞINDAN ÇOK, VERDİĞİ HİZMET ÖNEMLİDİR.
BİZ NE ŞARTLAR ALTINDA NELER YAPTIK, NASIL ÇALIŞTIK..
.
GELELİM NUMUNE’YE.. O NUMUNE HASTANESİ Kİ; ÇOCUK KLİNİĞİNDEN BİR HACETTEPE TIP FAKÜLTESİ ve HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ DOĞMUŞTUR..

O NUMUNE Kİ; ALMANYA’DAN GELEN YAHUDİ PROFESÖRLERE KUCAK AÇMIŞ VE ONLAR DA GENÇ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN GENÇ DOKTORLARINA BİLGİLERİNİ AKTARMIŞLARDIR..

SÖYLENECEK ÇOK ŞEY VAR..

BU ŞEHİR HASTANELERİNİ YİNE YAPACAKLARSA YAPSALARDI AMA TÜRKİYE YÜKSEK İHTİSAS HASTANESİNDEN, NUMUNEDEN NE İSTEDİLER?..

MEDYAYI YİNE UYARIYORUM                    :

DIŞKAPI HASTANESİNİN DE KALDIRILACAĞINI ÖĞRENDİK, BASIN BARİ BUNA DİKKAT ÇEKSE DE, HİÇ OLMAZSA ONA DOKUNMASALAR.

HAAAA.. ŞİMDİ NE OLDU? KAÇ GÜNDÜR TV’LERDE ŞEHİR HASTANELERİ KONUŞULUYOR.. NİYE? ÇÜNKÜ KİMİ ŞEYLERİ MAYMUN GİBİ “DENEME – YANILMA” YOLUYLA ANLIYORUZ.. İNSANLAR ULAŞIM SORUNLARINI DA YAŞAYARAK, BU DEVASA HASTANELERE GİTTİLER. ZORLUKLARLA KARŞILAŞTILAR. HASTA YAKINMALARI BAŞLADI.. HABERCİLER DURUMU ANCAK O ZAMAN ANLADILAR VE ŞİMDİ ŞİKAYET ETMEYE, YAZMAYA, TV’LERDE KONUŞMAYA BAŞLADILAR…

GEÇMİŞ OLSUN.

BEN BU UYARILARI DAHA HASTANELER KALDIRILMADAN ÇOK ÖNCE YAPTIM… OLAN OLDU..

BAKALIM YAKINDAKİ MERKEZİ HASTANENİN ACİLİNE YETİŞEMEYEN, ÖZELLİKLE KALP HASTALARI KAYBEDİLMEYE BAŞLADIĞINDA NE OLACAK?

ANCAK O ZAMAN SÖYLEDİKLERİMİZ DAHA İYİ ANLAŞILACAKTIR….
ANCAK O ZAMAN SÖYLEDİKLERİMİZ “HABER DEĞERİNDE” OLUR.
MEDYA ANCAK O ZAMAN BAĞIRIR..
AMA BİZ HEKİMLER İÇİN ÖNEMLİ OLAN İNSAN YAŞAMIDIR.
BUNDAN SONRA KONUNUN DEĞERİ ANLAŞILSA NE, ANLAŞILMASA NE?
OLAN OLDU..
YANLIŞ NASIL DÜZELTİLİR BİLMEM, AMA ÇOK ÜZGÜNÜM…

OLUMSUZLUKLAR GERÇEKLEŞMEDEN UYARILARA KULAK VERİLSE, DENEYİMİ OLANLARDAN, UZMANLARDAN YARARLANILSA BİRÇOK YANLIŞ YAPILMADAN ÖNCE ÖNLENEBİLİR… AMA NERDEEE?..

İklim Aktivisti Greta, BM Zirvesi’ne Yelkenli Tekne ile Gidecek

İklim Aktivisti Greta, BM Zirvesi’ne Yelkenli Tekne ile Gidecek

İklim aktivisti Greta Thunberg, uçağa binmeyi reddederek 23 Eylül’de gerçekleşecek olan Birleşmiş Milletler İklim Hareketi Zirvesi‘ne ulaşmak için Atlantik Okyanusu’nu yelkenli tekne ile geçeceğini açıkladı.

Uçakla asla yolculuk yapmayan İklim krizi aktivisti Greta Thunberg, 23 Eylül’de New York ve Şili’de düzenlenecek olan Birleşmiş Milletler İklim Hareketi Zirvesi’ne ulaşmak için uçağa binmeyeceğini açıkladı.

Thunberg, Atlantik Okyanusu’nu ileri teknolojiye sahip yelkenli arış teknesiyle geçecek.

İsveçli aktivist, rotasını Twitter üzerinden açıkladı:

“Haberler iyi! New York’ta BM İklim Değişikliği Zirvesi’ne, Santiago’da COP25’e (BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 25. Taraflar Konferansı) ve yol boyunca diğer etkinliklere katılacağım.

“60 fit (18 metre) uzunluğunda yarış teknesi Malizia II ile yolculuk yapmam önerildi. Ağustos’un ortasında İngiltere’den New York’a, Atlantik Okyanusu’nda yelken açacağız. #UniteBehindTheScience.”

I’ll be joining the UN Climate Action Summit in New York, COP25 in Santiago and other events along the way.
I’ve been offered a ride on the 60ft racing boat Malizia II. We’ll be sailing across the Atlantic Ocean from the UK to NYC in mid August.

Thunberg: Karar vermek aylar sürdü

Sera gazı salımının yüksek olması nedeniyle uçağa binmek istemeyen 16 yaşındaki İsveçli aktivist, ABD’ye nasıl seyahat edeceğine karar vermesinin aylar sürdüğünü söyledi.

TIKLAYIN – İklim Krizini Durdurmak İçin Okul Grevine Çıkan Greta

Thunberg, iklim değişikliği konusuna farkındalık oluşturmak ve sera gazı salımını azaltma çabalarını hızlandırmaları için dünya liderlerine baskı yapmak üzere okuluna bir yıl ara vereceğini de kaydetti.

Greta’dan Trump’a: Bilim insanlarını dinlemiyor

Ayrıca Guardian’ın haberinde Thunberg ABD Başkanı ile görüşmeyeceğini açıkladı ve ekledi, “Yalnızca zaman yitimi. O’na söyleyecek bir şeyim yok. Bilim insanlarını dinlemiyor. Benim gibi henüz eğitim yaşamı süren bir çocuğu neden dinlesin ki?” (Aİ/PT)

*Kaynak: Independent, Twitter, The Guardian.
(https://bianet.org/bianet/iklim-krizi/211083-iklim-aktivisti-greta-bm-zirvesi-ne-yelkenli-tekne-ile-gidecek)