ILO’yu niçin kurdular?

ILO’yu niçin kurdular?

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç
Aydınlık Gazetesi, 07.05.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

1919 yılında kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sendikal hak ve özgürlükler ve temel işçi hakları konusunda çok önemli düzenlemeler getiriyor. Devletlerin üye olduğu, işverenlerin de önemli ölçüde etkileyebildiği bu örgüt, nasıl oldu da, yaptırım gücünün olmamasına karşın, böylesine hak ve özgürlükleri tanıdı?

Bu soruya yanıt verebilmek için önce 1919 yılına, ardından da soğuk savaşın en sert biçimde yaşandığı 1948-1953 dönemine gideceğiz.

1919’DA NELER OLDU?

Bolşevikler 1917 yılı Kasım ayında Rusya’da iktidara geldi. Beklentileri ve umutları, Rus Devrimi’nin Avrupa devrimlerinin öncüsü ve tetikleyicisi olmasıydı. Özellikle Almanya’da bir devrimin gerçekleşmesini dört gözle bekliyorlardı. Gerçekten de Almanya’da ve Macaristan’da işçi ayaklanmaları oldu, sovyetler kuruldu. Başka ülkelerde de yaygın işçi eylemleri ortaya çıktı. Ancak Avrupa’nın sosyalistleri Bolşevikler’den farklıydı. Bolşevikler Çarlığın baskısına karşı onyıllardır zor koşullarda mücadele ediyorlardı. Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin sosyalistleri ise emperyalist sömürünün sağladığı demokratik ortamda legal mücadele içindeydiler. Avrupa’daki girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Bolşevikler, 1919 yılı Mart ayı başlarında Komünist Enternasyonal’i (Üçüncü Enternasyonal veya Komintern) kurdular. Bir dünya komünist partisi niteliğindeki Komintern, Avrupa’da devrim örgütleme çabasına girdi.

Komünistlerin amacı, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı çok büyük tahribatla kapitalizme tepki duyma eğilimi güçlenmiş olan işçi sınıflarını örgütlemek, kapitalizmi yıkmaktı.

Emperyalist ülkelerin devletlerinin, sermayedar sınıflarının ve kapitalizmi destekleyen sendikalarının buna tepkisi ise ILO’yu kurmak oldu. Kapitalizmi yıkmaya çalışan Komintern’e karşı, kapitalizmde reformlar yaparak kapitalizmi işçiler açısından daha yaşanılır bir hale getirmeye çalışan Uluslararası Çalışma Örgütü’nü (ILO) kurdular.

Bu nedenle, Komintern’in denetimindeki Sendikalar Kızıl Enternasyonali’nin (Profintern veya RILU) 1921 yılındaki tüzüğünün II/4. maddesi, örgütün hedefleri ve amaçları arasında “programı ve taktikleriyle dünya burjuvazisinin savunma aracı olan (Milletler Cemiyeti’ne bağlı) Uluslararası Çalışma Bürosu’na karşı kararlı bir savaş sürdürmek” de yer alıyordu.

Sovyetler Birliği ILO’ya ancak Nazi tehlikesinin 1933 yılında tırmanması üzerine 1934 yılında üye oldu.

ILO Anayasası, Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleriyle Almanya arasında 1919 yılında imzalanan Versay Antlaşması’nın bir bölümü olarak kabul edildi. Ayrıca, Osmanlı ile galip devletler arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması’nın bir bölümü de ILO Anayasasıdır.

1948-1951’DE NELER OLDU?

İkinci Dünya Savaşı’nın kazanılmasında belirleyici güç, Sovyetler Birliği idi. Sovyetler Birliği faşizme karşı savaşta 20 milyondan çok insanını yitirdi. Kızıl Ordu’nun 1942/43 kışında kazandığı Stalingrad direnişinde ve 1943 yazında kazandığı büyük Kursk Savaşı’nda Alman ordularının belkemiği kırıldı. Avrupa’yı ve insanlığı faşizmden kurtaran, Kızıl Ordu oldu. Müttefiklerin Normandiya Çıkartması ancak bu zaferlerden sonradır.

Emperyalizm ise 1946 yılı sonlarında soğuk savaşı başlattı. Emperyalist güçler, Sovyetler Birliği’nde “özgür sendikacılık, toplu pazarlık ve grev hakları” bulunmadığı gerekçesiyle, ILO’yu Sovyetler Birliği’ne karşı kullanmaya çalıştılar. Sovyetler Birliği’nin 1940-1954 döneminde ILO üyesi olmaması, bu çabaları kolaylaştırdı. Bu dönemde kabul edilen 87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri, daha sonraki yıllarda içtihatlarla geliştirildi ve bugünkü sendikal hak ve özgürlüklerin temelini oluşturdu.
=====================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Yıldırım Koç‘un sendikalar – emek mücadelesi – işçi hakları – iş hukuku konularında uzmanlığı tartışma dışıdır. Yıllar önce bir toplantıda Mülkiye’den merhum dostumuz Prof. Alpaslan Işıklı hocamız bile, bir soru üzerinde Yıldırım Koç’u işaret ederek kendisi yanıtlamayıp topu değerli Koç’a atmıştı. Biz de zaman zaman kendisine telefonla bu konularda danışıyor ve her kezinde sorun çözen doyurucu yanıtlarını alıyoruz.

Sayın Koç’un ILO hakkında geçen hafta AYDINLIK’ta 3 makalesi yayınlandı. Bu 2. si.. Öbürünü de sitemizde paylaşacağız kendisine teşekkür ederek.

Türkiye Büyük ATATÜRK dönemimde 1932’de, ILO’nun 13. yılında bu örgüte üye oldu ve 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği yasasından sonra ilk İş Yasasına 1936’da kavuştu ILO’nun da desteği ile (3008 s. yasa, RG 15.06.1936). Kabul etmek gerekir ki ve çok açıktır ki, 1921’de çıkarılan 151 sayılı Amele Birliği yasası olağanüstü bir dönemin ürünüdür ve çok sınırlı bir kapsamdadır. 9 yıl sonra 1930’da kabul edilen 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Yasası‘nda “İşçiler Hıfzıssıhhası” bölümü konmuştur; 7, bap, md. 173-180. 6 yıl sonra da yukarıda değinilen 3008 s. İş Kanunu TBMM’de benimsenmiştir. Ardından 1971’de kabul edilen 1475 s. İş Kanunu ve 2003’te benimsenen 4857 s. İş Kanunu.. Son olarak da 30.06.2012 tarihli 6331 s. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (kimi hükümleri 1.7.2020’de yürürlük alacak)..

Gen de ülkemiz işçi sağlığı – iş güvenliği ölçütleri (başlıca İş Kazaları – Meslek Hastalıkları) bakımından dünyada oldukça geri düzeydedir. Yasa yapmakla sorunlar tümden çözülemiyor. Kaldı ki, Türkiye kadim bir üyesi olmakla birlikte ILO’nun işçi sağlığı – iş güvenliğini iyileştirme amaçlı Sözleşmelerinin (Convention) yaklaşık 1/4’ünü içi hukukuna aktarmıştır, onların da uygulanmasında ciddi sorunlar vardır.

  • Türkiye’de emekçiler, küreselleşen sermayeye post-modern KAN VE CAN VERGİSİ (!) ödemeyi sürdürüyorlar!

    ILO’nun fikir babası Robert Owen‘in kulakları çınlasın…
    1944 Filadelfiya Kongresi katılımcılarının da..

    Oysa Lenin çareyi göstermişti :

  • Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!

Emperyaliştleşen günümüz kapitalizmi ise ILO’yu da araçsallaştırarak
Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!
hedefine engel olma çabasında..

Nereye dek heyy Lordum, nereye ve kaç vakte dek??

Sevgi ve saygı ile. 10 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

ATO Konferansı : “Sağlıkta Muhafazakârlaşma”

Adalet ve Demokrasi Haftası’nda ATO’dan konferans : 

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) tarafından düzenlenen

23. Adalet  ve Demokrasi Haftası

etkinlikleri kapsamında, Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Mine Önal‘ın konuşmacı olduğu “Sağlıkta Muhafazakarlaşma” konulu konferans gerçekleştirildi.
Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 26 Ocak Salı günü gerçekleştirilen konferansın
açış konuşmasını TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bayazıt İlhan yaptı.

Ankara Tabip Odası, Türk Tabipleri Birliği, NÜSED ve Tüketici Hakları Derneği’nin düzenleyicisi olduğu etkinliğe çok sayıda Ankaralı katıldı.

Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde
Göğüs Hastalıkları Uzmanı olarak görev yapan Dr. Mine Önal
“Sağlıkta Muhafazakarlaşma”yı son yıllarda uygulanan sağlık ve sosyal politikaların yarattığı değişimin ışığında değerlendirdi.

“Yapılan düzenlemelerle kadının kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı engelleniyor”

Türkiye’de varolan yasal çerçeve içinde, 10 haftalığa dek gebeliklerin sonlandırılabildiğini
(AS: 2827 sayılı ve 1983 tarihli Nüfus Planlaması Yasası md. 5 ve 6) belirten Dr. Mine Önal;

– muayenehanelere kürtaj yasağı,
– anneye düşünme süresi verilmesi,
– bebeğin kalp atışlarının dinletilmesi ve
– kürtaja karşı olan hekimin ‘ret’ hakkına sahip olması
….
gibi yapılan yeni düzenlemelerle kadının kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkının engellenmeye çalışıldığının altını çizdi.

Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi Dr. Mine Önal’ın “Sağlıkta Muhafazakarlaşma” başlıklı sunumundan satırbaşları şöyle:

“Anne Sütü Bankası çalışmaları sona erdi”

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu 2013 yılında ‘anne sütü bankası’ ile ilgili çalışmalarını Medeniyet Projesi olarak tanımlamışken, dünyada süregelen bilimsel tartışmaların aksine,
dinen caiz olmayabileceği görüşleri nedeniyle çok yararlı olabilecek bu girişim
başlamadan sona erdi.”

“Hastalara din psikoloğu”

“Hastalara ruhsal destek ve danışmanlığın modern tıbbi uygulamalar yerine din psikoloğu
veya manevi destek uzmanı gibi tanımlamalar altında dinsel telkin verilmesi bilimsellikten uzak ve geriye dönük bir projedir. Psikoloji bir bilim dalı ve lisans eğitimi olmayan kişilere
din psikoloğu adı altında benzer bir unvan verilmesi yanlış bir uygulamadır.”
(AS : Yasal olarak da suçtur!)

“Anayasa Mahkemesinin Aşı Kararı”

“Anayasa Mahkemesi Kasım 2015’te bebeklik / çocukluk dönemi aşılarını yaptırmak istemeyen ebeveynlerin (AS: anababanın) bireysel başvurusu hakkında; Anababa rızası olmadan çocuğa zorunlu aşı yaptırılmasının Anayasa’nın ‘kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı’nı düzenleyen ‘temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceğine’ ilişkin maddesine
(AS: m. 13) aykırı bularak “hak ihlali” kararı verdi. Böylelikle, çocukların sağlığı değil anababanın ‘rıza’ olarak adlandırılan davranış biçimleri Yüksek Mahkeme tarafından kutsanmış oldu. Çocuklarını aşılatmayan anababalar yalnızca kendi çocuklarını değil,
bütün çocukların sağlığını tehlikeye atıyor.”

“Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Yönetmeliği yayımlandı”

“Yönetmelikte geçen Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp uygulamalarının hekimler, diş hekimleri ve sağlık personeli tarafından kullanılması düzenlenmiş ve çok geniş endikasyon listesi belirlenmiştir. Kapsamında

– kupa uygulaması (hacamat),
– akupunktur,
– apiterapi,
– fitoterapi,
– hipnoz,
sülük tedavisi ve

bunun gibi birçok yöntemin yer aldığı geleneksel ve tamamlayıcı tıbba ilişkin bilimsel bilgi büyük oranda eksik ve bu yöntemlerin etkisiz olduğuna ilişkin birçok Tıp Uzmanlık Derneğinin açıklamaları var. Ayrıca kimi yöntemler riskli ve göze alınamayacak yan etkilere sahip. Hekimlerce yapılacak olması da onlara bilimsellik kazandırmaz. Ayrıca Yönetmelikle bu alanda bir pazar (AS: piyasa) oluşturulmakta ve pazara çeki düzen verilmekte. Türk Tabipleri Birliği tarafından da tıp ve tıpta uzmanlık eğitiminin gereklerine, bu alandaki kamu yararına aykırılığı nedeniyle ‘Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Yönetmeliği’ nin ekleriyle birlikte tümünün iptali
ve yürütülmesinin durdurulması istemiyle açılan dava Danıştay Onbeşinci Dairesi’nde
devam etmektedir.”

============================================

Dostlar,

Önemli bir toplantıdır… yurtsever Atatürkçü aydınımız Uğur Mumcu‘yu anmaya adanan..
Bizim de üyesi olduğumuz Ankara Tabip Odası’nın 23. Adalet ve Demokrasi Haftası imecesine değerli bir katkısıdır. Meslektaşımız Dr. Mine Önal altı çizilecek saptamalarda bulunmuş ve uyarılar yapmıştır..

Sağlık Bakanlığı’nın neye hizmet ettiğini anlamak çok güçtür.. Aslında tam da tersine “kolay” dır. Sözümona SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM masallarıyla sağlık hizmetlerine erişim kolaylaşmıştır! Kamu sağlık sektöründe kurulu kapasite sağlık hizmeti gereksinimini karşılayamamaktadır. Özellikle radyolojik görüntüleme incelemeleri için aylar sonrasına randevu verilebilmektedir. Hastane yatakları dolu olup, hastalar bekleme listesine alınmaktadır.

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM denen kökü dışarıda özelleştirme – piyasalaştırma dayatmasının cilaları epeydir dökülmeye başlamıştır. Bu durumda, milyonlarca yoksul insana çağcıl (modern)
tıbbi hizmet verilemeyeceği için, hacamat gibi, sülük gibi ilkel ve tıbben zararlı yöntemlere yönlendirilerek “oyalanmaları” Sağlık Bakanlığı’nın yüksek takdirlerine terk edilmiştir.

Adına da zihinsel sözel tuzakla (Retorik tuzak) “Tamamlayıcı Tıp….” denen söz konusu
bu Yönetmelik düzenlemesinin Danıştay’da dava edilmiş olması sevindirici ve düşündürücüdür.
Dileriz halkın – kamuoyunun sağlığı sağlık tacirlerinin önünde tutulur ve halkın kobay edlmesi
ve sağlık hizmetlerinin geçelim “muhafazakarlaştırılmasını” ilkelleşmesi Danıştay’ın bu Yönetmeliği iptaliyle sağlanır..

Anayasa Mahkemesi‘nin aşı uygulamasında temel insan haklarının “ancak yasa ile” sınırlanabileceğine ilişkin Anayasal gerekçe ile (md. 13) anababa kararını (bireysel hak)
halk sağlığına (üstün kamu yararına) önceleyerek zorunlu aşı uygulamasını sınırlaması talihsizliktir. Gerçekte Umumi Hıfzıssıhha Yasası‘nda aşı uygulamasının zorunlu tutulduğuna ilişkin çok sayıda madde bu Yasanın ruhu ve amacı gereği yasada içselleştirilmiştir.
Biçimsel bir zorlama ile ille de bir yasa maddesinin açık açık bu zorunluluğu sözel – maddi olarak ifade etmesini aramak, kamu sağlığı yönünden sakıncalı olmuştur. Sağlık Bakanlığı’nın ise anılan yasada derhal kısa bir yasa maddesi eklenmesi ya da değişikliği ile sorunu çözebilecek iken, bildiğimiz ölçüde günümüze dek bu yönde bir adım atmamış olması düşündürücüdür.
Biz konuyu sitemizde önceki aylarda kapsamlı işlemiştik.. (HASUDER’den :
Anayasa Mahkemesi’nin Aşılama Kararı Hakkında Basın Açıklaması, 14 Kasım 2015,
http://ahmetsaltik.net/2015/11/23/hasuderden-anayasa-mahkemesinin-asilama-karari-hakkinda-basin-aciklamasi/)

Oysa “Yüce Meclis”, dünyada örneği olmayan adına “Torba yasa” denilen “Türk tipi yasalaştırma” sürecini sürdürmektedir. Son olarak doğurganlığı teşvik etmek üzere kadın çalışanlara izin ekleri ve kolaylıkları getirilmiştir.

Sağlık Bakanlığı, sağlığa zararlı olmayı sürdürmektedir..
Bu çok hazin bir olageliştir (tecellidir) ve karamizah kuyusudur..
Ancak yalın akıl, bu akıl ve bilim dışı gidişin hızla durdurulması gerektiğini buyurmaktadır.
İmmanuel Kant‘ın 1784’lerde yazdığı ünlü makalesindeki uyarıları yankılanıyor kulaklarımızda:

SAPERE AUDE… SAPERE AUDE..(Aklını kullan… aklını kullan…)

Sevgi ve saygı ile.
29 Ocak 2016, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net 
profsaltik@gmail.com