Şeker fabrikaları kararının sağlığımıza olası etkileri

Şeker fabrikaları kararının sağlığımıza olası etkileri

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
ABD’de yapılan bir araştırmada son 35 yılda görülen obezite artışının nişasta bazlı şekerin kullanımındaki artışla uyumlu olduğu gösterilmiştir… Temel hedeflerinden biri obeziteyle mücadele olan Sağlık Bakanlığı eğer programında samimiyse en kısa sürede bu özelleştirmeye müdahale etmeli ve durdurmalıdır.
Şeker fabrikaları kararının sağlığımıza olası etkileri
Doç. Dr. ASLI DAVAS
İzmir Dayanışma Akademisi
2016 yılında yapılan Türkiye Sağlık Araştırması’na göre 15 yaş üstü erkeklerin %15,2’si, kadınların 23,9’u obez, tüm toplumun %34,3’ü de fazla kiloludur. Tablo böyleyken her dokuz – on kişiden birinin şeker hastası olduğu bir ülkede şeker fabrikalarının halkın sağlığı için önemli olduğunu söylemek ironik aslında. “Olmasalar daha iyi” diye söylenebilir insan. Hele de Sağlık Bakanlığı’nın obezite mücadale programlarını, sürekli insanlara üç beyazdan (un, şeker, tuz) uzak durun, haftada en az üç gün spor yapın önerilerini düşününce…

Obezitenin tek nedeni olmamakla birlikte en önemli nedeni yanlış ve dengesiz beslenmedir. Normal koşullarda sağlıklı bir beslenmenin %40-50’sinin daha çok tahıl ağırlıklı olmak üzere karbonhidratlardan oluşması gerekiyor. Şeker ise dikkatle tüketilmesi gereken bir üründür. Avrupa Pediatrik Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Komitesi çocuk ve adölesanlarda (AS: ergenlerde) her türden serbest şeker tüketiminin %5’in, iki yaşın altındaki bebek ve çocuklarda ise daha da düşük düzeylerde olmasını önermekte (AS: günlük enerji alımının). Tüketirken şekerin kaynağının da miktarının da ne olduğu çok önemli. Meyve, bal, pekmez gibi doğal olmayan yollardan alınan her türlü şeker sağlığa bir biçimde zarar veriyor.

Peki şeker pancarından elde edilen şekerle nişasta bazlı şeker arasındaki fark ne?
Yiyecek ve içeceklerde kullanılan şekerler temel olarak sofra şekeri olarak bilinen ‘sakkaroz’ ve nişasta bazlı şekerlerdir (NBŞ). Sakkarozun çoğu kamıştan, dörtte biri de pancardan elde ediliyor. İkisi arasında bir fark yok. Nişasta bazlı şekerler, mısır nişastasından glikoz ve fruktoz şurubu olarak üretilmekte ve sakkarozdan farklı olarak monosakkarit yapıdalar. Monosakkarit olmaları doğrudan dolaşıma girmelerine, doyma hissi oluşmadan sindirilmelerine ve bu nedenle de daha çok tüketilmelerine neden oluyor. Fruktoz ve glukoz şuruplarının da sindirimleri birbirinden farklı. Genel olarak daha tatlı olduğu için tercih edilen fruktoz şurubunun şeker metabolizması kadar yağ metabolizması üzerinde de etkisi olduğu ve yüksek tansiyonlu hastalarda ürik asit metabolizmasını bozduğu biliniyor. Gıda endüstrisinde ucuz ve verimli olarak kabul edildiği için fruktoz şurubu daha fazla kullanılıyor.

Nişasta bazlı şeker ilk olarak ABD’de üretilmeye başlamış. Avrupa Birliği ülkelerinde nişasta bazlı şeker için ortalama %2’lik kota bulunurken, Türkiye’de Şeker Yasası ile nişasta bazlı şeker kotası %15 olarak belirlenmiştir (AS: Bu yasanın verdiği yeki ile Bakanlar Kurulunca belirleniyor kota oranı.. ). Bu şekerlerin temel kullanım alanları gazlı içecekler başta olmak üzere çikolatalar, gofret, şekerlemeler, bisküviler, hazır baklava, yaş pasta, kurabiyeler, meyve suları, gazlı içeceklerden ketçaplara kadar oldukça geniş bir yelpazeyi oluşturuyor.

  • Nişasta bazlı şeker bu kadar ucuzken niye şeker pancarı ekelim ve şeker fabrikalarını kapatmayalım?

Bu soruya birçok yanıt verebiliriz ama öncelikle çocuklarımızın daha nitelikli, sağlıklı ve uzun yaşayabilmeleri yanıtı verebiliriz. Çünkü nişasta bazlı şeker en çok çocuk ve gençlerin tükettikleri gıdalarda bulunmakta, hem şu anki hem de gelecekteki sağlıklarını etkilemektedir.

  • Türkiye, Cargill gibi şirketlerin raporlarına dayanarak NBŞ kotalarını arttırmaktadır.
  • Ayrıca genetiği değiştirilmiş mısırın hayvan yemi olarak ithalatına izin vermiş bir ülke olarak GDO’lu mısırın gıda sektöründe ne oranda denetlendiğiyle ilgili hiçbir uygulama ve buna dayalı veri paylaşımı yapılmamaktadır. GDO’lu mısırdan üretilmiş früktoz şurubunun zararlarının ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

ABD’de yapılan bir araştırmada son 35 yılda görülen obezite artışının NBŞ kullanımındaki artışla uyumlu olduğu gösterilmiştir. Fruktoz bazlı şekerin insülin direncini arttırdığı, tokluk hissinin kısa sürmesi nedeniyle besin tüketimini artırdığını gösteren pek çok çalışma vardır. NBŞ bazlı ürün tüketimiyle çocukluk çağı obezitesi ve şeker hastalığı arasındaki ilişkiyi gösteren birçok çalışma da vardır. Obez çocuklarda fruktoz tüketiminin kısıtlandığı bir araştırmada früktoz alımının kesilmesinden altı hafta sonra çocukların trigliserit (kolesterol) düzeylerinin düştüğü ve karaciğer yağlanmasında önemli bir gerileme olduğu saptanmış. Yine 2017 yılında yayınlanan bir araştırmada, yüksek doz fruktozlu yiyecek tüketen Latin ve Afrika kökenli çocuklarda, fruktozun kesilmesinden 10 gün sonra karaciğer ve bel bölgesi yağlanmada azalma, insülin kinetiklerinde de iyileşme gösterilmiştir.

Obezite ve fazla kiloluluk yoksullarda daha sık görülen bir sağlık sorunudur. Bunun da en önemli nedeni ülkelerin yanlış sağlık, tarım ve gıda politikalarıdır. Tarım ve gıda politikaları iyi olan ülkelerde sağlıklı gıdaların üretimi devlet tarafından teşvik edilir ve ucuzdur. Türkiye’de ise bir gıdanın daha sağlıklı olduğuyla ilgili bilimsel yayınların artmasıyla o ürün pahalı hale gelir; devlet kendi üretmez, yasalarla fiyatını sınırlamaz ve sübvanse etmez tam tersine dolaylı vergi kaynağı olarak kullanır. Örneğin zeytinyağı 20 yıl önce en çok tüketilen ve ucuz olduğu için küçümsenen bir ürünken bugün neredeyse sadece üst orta sınıfın tükettiği bir besin haline gelmiştir. Margarin, rafine edilmiş zeytinyağı kadar sağlıklı olmayan diğer yağlar ise daha ucuzdur ve yoksullar daha kolay erişir. Zeytinyağı hem ulusal hem uluslararası özel şirketler tarafından fiyatı belirlenen, rekabet nedeniyle fiyatının ucuzlaması beklenen ama yıllardır fiyatı artan, bu nedenle de alınması zor bir gıdadır. Benzer bir sonuç şeker üretimi için de gerçekleşecektir. Sofra şekeri yeterince üretilmediği için pahalılaşacak evlerde bile NBŞ kullanımı artacaktır.

Yukarıda sözü geçen NBŞ tüketimi artışına bağlı olumsuz sağlık sonuçları göstermektedir ki hükümet şeker fabrikalarını özelleştirirken, sadece devletin kar eden nadir kamu kurumlarından bir grubu kapatmayacak, bu fabrikalarda çalışan işçileri ya da pancar üretiminden geçimini sağlayan çiftçileri işsiz bırakmayacak; aynı zamanda artan obezite, diyabet, kalp hastalığı ve kanserlerin sağlık harcamalarını da üstlenmiş olacaktır. NBŞ şirketleri kar ederken tüm çalışanlar daha fazla sağlık primi ödeyecek, sağlık kurumlarına başvurduklarında da daha çok cepten ödeme yapacaklardır.
Temel hedeflerinden biri obeziteyle mücadele olan Sağlık Bakanlığı eğer programında samimiyse en kısa sürede bu özelleştirmeye müdahale etmeli ve durdurmalıdır.

  • NBŞ kotaları düşürülmeli,
  • NBŞ içeren ürünlere ek vergi konmalı,
  • okullarda bu ürünlerin satışı yasaklanmalı,
  • kamuoyu zararları konusunda bilgilendirilmelidir. (11.03.2018 10:09 BİRGÜN PAZAR)

=================================
Dostlar, 

ŞEKER ÇIKMAZI AKP = ERDOĞAN’ı SÜPÜREBİLİR!

Bu sorun çok önemli.. Erdoğan ciddi biçimde angaje görünüyor.. Bu amaçla kalkıp, egosunu bastırarak (?!) TÜRK-İŞ’in ayağına dek gitti. Niye acaba?? Ne konuşuldu, bilmiyoruz.

Halkı aldatma amaçlı küçük ödünler sürüyor. İktidar bütün kanalları kullanıyor kamuoyunu yönlendirmek ve çok ciddi biçimde yükselen karşıtlığı zayıflatmak için.. NBŞ kotasını %5’e çekmek de dahil.. Ancak Şeker Yasasındaki yetki orada duruyor. Bakanlar Kurulu, o yılki pancar şekeri üretiminin yarısına dek NBŞ şeker üretimine izin verebilir. Halen 350 bin ton / yıl dolayında olan bu kota, 2,250 milyon ton / yıl pancar kökenli şeker üretimi dikkate alınırsa, 1,125 milyon ton /yıla dek, artırılabilir. TBMM neden böylesine tehlikeli, ulusal çıkarlarla örtüşmeyen, halk sağlığını tehdit eden ve egemenlik haklarımızı zayıflatan… yetkileri tanır?? Haydi hükümet kimi nedenlerle çokuluslu şirketler ve ardındaki devletlerle ilişkilerde zayıf; Güçler Ayrılığı geçerli olan bir ülkede Parlamento bu zayıflığı Yasama yetkisi ile denetleyebilir ve böylesi bir olanağı Yürütme organına vermeyebilir. Yürütme de olası zaafiyetini bu yolla aşar..

Oysa Erdoğan, yaşamın her alanında mutlak söz sahibi oldu, bunu değerli buluyor! Ne yazık ki sık sık da kandırılıyor – aldatılıyor kendi ifadesi ile.. Bu açıklamaları içtenlikli ise, sigortası, derhal TEK ADAM REJİMİNİ TERK EDEREK demokratik, parlamenter hukuk devletinin kurumlarını doğal işleyişine bırakmaktır. Tersi, açıkça anayasal düzene fiili bir darbedir!

AKP = Erdoğan şeker fabrikalarının satışı için “angaje olmadığını”, ABD’ye…. söz vermediğini…  (ABD Dışbakanı ile bir Cumhurbaşkanı 3,5 saat ne görüşür??!) kanıtlamak istiyorsa; kamuoyunu dinlemeli, yandaş uzmanlarının yanı sıra karşıt uzmanları da dinlemeli ve bu son derece yanlış, kendisine ve partisine çoooook oya malolacak dayatmadan vazgeçmelidir. Ayrıca 16 Nisan 2016 halkoylaması sonucu Anayasa değişiklikleri tümüyle yürürlük almamıştır. Erdoğan, hala “sorumsuz cumhurbaşkanı” dır Anayasaya göre. Sorumluluk Başbakandadır, hükümettedir.

Bir kez daha anımsatalım; yapılan eylemli (de facto) dayatma, açıkça Anayasayı çiğneme (ihlal) suçudur.

Gündem oyunları ile de bir yere varmak artık çoook zorlaşmıştır. AKP = Erdoğan (+MHP) iltihakı (ittifakı değil; katılması!) öylesine zordadır ki, İstiklal Marşına bile el atmışlardır. Ayıptır, günahtır, yazıktır, insaf etmek, utanmak gerekir.. Bir toplumun temel değerleri ile bu denli oynanır mı? Toplum sersem sepelek edilmek istenmektedir. Ne adına?

– Şeker skandalını gündemden düşürmek için mi?
– 26 maddelik sözde SEÇİM İTTİFAKI yasasını unutturmak için mi?
– Yaşam pahalılığı – borçlar- işsizlik – OHAL’i… unutturmak için mi??
– 14 Mart’ta Ankara Tabip Odası’nın basın açıklamasını Numune Hastanesi bahçesinde kolluk zoru ile engellemeyi geçiştirmek için mi?
– Daha neler neler için??

Bütün bunlar çıkmaz sokaktır ve AKP – MHP debelendikçe batmaktadır.
Bu film siyasal tarihte çoooooooooook görülmüştür, klasiktir.. İktidardan düştüğünü – düşeceğini gören ve sağduyu ile bunu kabul etmeyen – edemeyen siyasal kadroların klişe ritüelleridir, bildik çırpınışlarıdır..

Afrin operasyonu 55. günündedir ve Suriye – Irak sınırları boyunca 1250 km cephede benzer operasyon aylar… aylar sür(dürüle)ebilir mi? Böylelikle 2019’a erişilir ve hamaset edebiyatı ile mi yerel seçimlere gidilir Mart 2019 sonlarında.. Ardından CB seçimine, genel seçimlere.. Bir “mucize” olur da / yaratılır da Erdoğan %51’i görürse, seçim ittifakı yasasını da unutur, MHP’yi de satar ve baskın seçime gidebilir..

Yapmayın efendiler, kıymayın bu ülkeye ve mazlum halkına.. Artık akl-ı selime gelin, yeter!

Sevgi ve saygı ile. 15 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Hukuk Merceğinden Ergenekon Davası


Dostlar
,

  • ERGENEKON – BALYOZ davalarını ve yıllardır zındanlarda tutsak alınan yurtseverleri unutmayalım..

Gündem oyunları vargüçle biraz da bu amaçla sergilenmekte..

Mısır, Suriye, Erdoğan’ın valsleri, timsah gözyaşları, Rize’ye kadın – erkek olimpik yüzme havuzu.. Rize’nin tam de bu gereksinimi acil duruma gelmişti!

Aşağıdaki yazı Ergenekon tertibi davasının dosya hacmi ve astronomik rakamları ile ilgili..

Yargıtay önceki başkanlarından Ceza hukukçusu Sayın Prof. Sami Selçuk,
şu çarpıcı değerlendirmeyi yapmıştı :

  • Böyle bir dava insanın beyin gücünü, yeteneğini aşıyor,
    bunu temizlemek gerek.

Peki “genel af”.. Kimlere, ne zaman, hangi kapsamda ve kim tarafından??
Anayas md. 10 (hukuk önünde eşitlik!), Apo dışlanarak genel af olanaklı mı?
Taşınmak istendiğimiz yer burası mıydı tam da??

Ergenekon – Balyoz bunun için mi, bilerek mi hukuk bataklığına gömüldü??

Başbakan’ın sesi konumundaki danışmanı Yalçın Akdoğan diyor ki;

Sevgi ve saygı ile.
Tekirdağ, 27.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

Hukuk Merceğinden Ergenekon Davası

İnsanın bugünkü fiziksel ve zihinsel kapasitesine göre, Ergenekon dava dosyasının layıkıyla ve hukuksal gereklere uygun şekilde yargısal bir sonuca bağlanması olanaksızdır. Bu davayı içinden çıkılamaz, sağlıklı ve adil bir yargılama yapılamaz hale getirmenin sorumluluğu, hiç kuşku yok başta soruşturmayı yürüten savcılara, polislere ve yargılamayı yürüten mahkemenin yargıçlarına aittir.

Akın ATALAY

Ülkemizde yakın zaman öncesine dek askeri bürokrasinin siyasal sistem üzerinde vesayet sahibi olduğu, siyasal iktidarı fiilen paylaşıp kullandığı, birçok kez darbe yaparak demokratik rejimi askıya aldığı, gerekli olduğuna inandığı anda darbe yapmayı meşru bir hakkı ve yetkisi olarak kabul ettiği, aklıselim sahibi herkesin reddedemeyeceği tarihsel, siyasal ve toplumsal bir olgudur.

Ergenekon dosya yığını içinde yargılananlar arasında bu siyasal zihniyete, kültüre sahip olanların bulunduğu da söylenebilir. Yine, yargılananlar arasında çok sayıda darbe heveslilerinin ya da adları anıldığında kamuoyunun belli kesimlerinde suç/suçlu algısının hemen akla geldiği bir zamanların çete-mafya-suikastçı ya da ırkçı eylem ve faaliyet sahiplerinin, kamu vicdanında faili meçhullerin, karanlık cinayetlerin sorumlusu olarak yer edenlerin olduğunu da söylemek gerekir. Bu kişiler siyasal iktidar ya da yargı organlarınca haksızlığa ve hukuka aykırı kimi işlemlere maruz kalsalar ve hukuken mağdur olsalar, edilseler bile, salt bu mağduriyetleri nedeniyle elbette demokrasi kahramanı olarak görülemezler. Bu gerçekler, adil bir yargılama yapılmamasının özürü olamaz, olmamalıdır. Hak ve özgürlük bilinci gelişmiş toplumlarda, insanlar, kendilerinin hak ve özgürlüklerinin gerçekten güvence altında olması için rakiplerinin, karşıtlarının ya da benimsemedikleri kesimlerin hak ve özgürlüklerini gerektiğinde savunmanın zorunlu olduğunun bilincindedir. Bu nedenle, en sevmediğimiz, en aykırı fikirlere sahip ya da hatta bize göre kesinkes suçla irtibatlı insanların da adil yargılanma hakkını ve hukuk güvencesini gerektiğinde savunmalıyız. Bu onların fikir ve eylemlerini savunmak değildir.

100 metreyi 2 saniyede koşmak

Size kalkıp birisi, “Bugün 100 metreyi 2 saniyede koştum” ya da “Yarın sabah saat 9’da İstanbul’dan otomobilimle yola çıkacağım, tam bir saat sonra saat 10’da Rize’de olurum” derse herhalde inanmaz, bunu diyenin aklından zoru olduğunu düşünürsünüz.

  • İşte, Ergenekon davasında 100 metrenin 2 saniyede koşulduğu iddiasında bulunanlar var.

Mahkemenin kendisinin açıkladığı verilere bir bakmak bile bu gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Mahkemenin açıkladığına göre, dosyanın hacmine ilişkin kimi sayılar şu şekilde:

– Yaklaşık 40 bin sayfa duruşma tutanağı,
– Davaya ilişkin yazılı belgelerin bulunduğu delil klasörlerinin sayısı 2 bin 538 (her bir klasörde ortalama 250 sayfa olsa, toplam yaklaşık 600 bin sayfa).
– Bunların üstüne yaklaşık 20 bin sayfa iddianame,
– 2 bin 200 sayfa esas hakkında mütalaa,
– On binlerce sayfa sanık ve avukat savunmaları,
– yüzlerce saat telefon görüşme ses kayıtları,
– yine yüzlerce saat görüntü ve ses kaydı,
– milyonlarca sayfa belge içeren CD, DVD, flash bellek, harddisk vs. dijital materyali eklerseniz nasıl bir dosya yığını ile karşı karşıya olduğunuzu belki tahayyül edebilirsiniz.

Milyonlarca sayfalık hacmi, ses kayıtlarını, dijital kayıtları vs. bir yana bırakıp yalnızca yazılı belge ve klasörleri okumakla yetinelim.

Abartılı bir rakam vermeden yalnı bir milyon sayfa okuyacağımızı düşünelim.
Evet, çok daha fazla ve hacimli olmasına karşın, biz yine de bir milyon sayfa üzerinden bir okuma yapalım.

  • Soru şu: Bir milyon sayfayı ne kadar zamanda okuyabilirsiniz?

Bunun için toplamı iki sayfadan ibaret olan bu yazıyı kaç dakikada okuduğunuzu bir test edin. Herhalde, ortalama bir okuyucunun 4-5 dakikasını alır. Yargıçlar da, sizin benim gibi insanlar olduklarına göre, bu iki sayfayı aşağı yukarı aynı sürede okuyabileceklerdir. Kısaca, normal bir insan bir sayfalık yazıyı okumak için 2-3 dakikaya ihtiyaç duyar. Eğer, yapacağınız okuma titiz ve dikkatli bir okumayı gerektiriyorsa, bu süre uzayacaktır. Ama, biz yine de alttan alalım ve diyelim ki, yargıçların okuma yetenekleri öbür insanlara göre daha gelişkindir ve onlar hiç yorulmadan günde on saat boyunca aynı hızla 2 dakikada bir sayfa okuyabilirler.
Yok canım, bu da 100 metrenin 5 saniyede koşulabilmesi gibi olur demeyin, varsayın ki koşuyorlar. Bu durumda bile bir milyon sayfayı okuyabilmesi için bir yargıcın 2 milyon dakikaya ihtiyacı yok mu? 2 milyon dakika 33 bin 333 saat demektir. Ara vermeksizin ve dinlenmeksizin her gün düzenli olarak 10 saatlik bir okuma ile 3 bin 333 günde bir milyon sayfayı bitirebileceğiniz, üstelik fiziksel, zihinsel, bilimsel sınırları zorlayarak ulaştığınız bir sonuç oluyor.

Başka bir deyişle yaklaşık 10 yıl boyunca hafta tatili, hafta sonu demeden her gün okuyarak bir milyon sayfayı okuyup tüketebilecek yargıçlar arıyoruz. Peki, var mı?
Ergenekon mahkemesinde toplam 6 yılda bütün dosyayı okuyup bitirmiş, hazmetmiş olduklarına göre demek ki, doğaüstü ve insanüstü bir işi başardıklarını söylemek gerekiyor. Ya da bugün hiçbir insanın 100 metreyi 2 saniyede koşamayacağına inanıyorsak,

  • dosyanın büyük bölümünü okumadan, okumuş gibi karar verdiklerini söylemek durumundayız.

Bundan sonraki süreç

Ergenekon davasında herkes temyiz sürecini yani ikinci derece yargılamasını bekliyor. Önce, Ergenekon mahkemesi gerekçeli kararını yazacak. Kısa kararın 500 sayfa olduğuna bakılacak olursa, gerekçeli kararın 5 bin sayfayı aşacağını düşünebilirsiniz. Ardından Yargıtay Başsavcılığı dosyayı okuyup inceleyecek ve sonucunda kendi görüşünü (tebliğnameyi) hazırlayacak. Yani eğer dosyayı okumuş gibi yapmayıp gerçekten okuyacaksa dosya 10 yıl Yargıtay Savcılığı’nda kalacak. Ya da mütalaayı hazırlamakla görevlendirilecek savcılar aralarında işbölümü yaparak, her biri bölüm bölüm okuma yapacak, sonuçta bir araya gelecek ve
birinin okuduğu bölüme ilişkin değerlendirmesini, öbürleri zorunlu olarak kendi görüşüymüş gibi kabul edecek. Dava dosyası, ancak bundan sonra Yargıtay ceza dairesinin önüne gelebilecektir. Aynı zamana Yargıtay yargıçları da ihtiyaç duyacaklardır. Şeklen bile olsa, hiç olmazsa bundan sonraki süreçte adil bir yargılama olduğu izlenimi verilmek isteniyorsa, neredeyse 20 yıllık bilemediniz 10 yıllık bir temyiz süreci önümüzdeki gerçeklik.

Deneyimli ceza yargıcı, önceki Yargıtay başkanlarından Sami Selçuk, bu açık olguyu bütün çıplaklığı ile gördüğü için şunu ifade ediyor:

  • “Bunları gözeterek, bütün bunları ve bu davanın hacmini, karışıklığını ve karmaşıklığını, bir insan beyni, kafasında birlikte tutarak bir senteze gidemez; zor bir olaydır. Böyle bir davada yanlış yapmamak hemen hemen olanaksız. (…) Milyonlarca sayfalık bu davanın içinden çıkabilir misiniz? 100 bilemediniz 200 sayfalık davalar gördük; onlarda bile çok bocaladık.
  • Böyle bir dava insanın beyin gücünü, yeteneğini aşıyor, bunu temizlemek gerek.”

Sonuç                     :

1. İnsanın bugünkü fiziksel ve zihinsel kapasitesine göre, Ergenekon dava dosyasının layıkıyla ve hukuksal gereklere uygun şekilde yargısal bir sonuca bağlanması olanaksızdır.

2. Bu davayı içinden çıkılamaz, sağlıklı ve adil bir yargılama yapılamaz hale getirmenin sorumluluğu, hiç kuşku yok başta soruşturmayı yürüten savcılara, polislere ve yargılamayı yürüten mahkemenin yargıçlarına aittir.

3. Özellikle siyasi davalarda, adil bir yargılamanın gereklerine uymadan da hüküm verildiği, hatta bu hükümlerin kamuoyunun belli kesimlerini tatmin ettiği görülmüştür.

4. Ancak, adil bir yargılama yapılmadan ulaşılan hükmün kendisi -hukuksal anlamında- asla adil olarak görülemez. Ulaşmak istediğiniz hedef kadar, hedefe hangi yoldan gittiğinizin de hukuk devletlerinde ve demokrasilerde önemli olduğu unutulmamalıdır.

5. Bunun için “Ceza yargılamasında, zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur.”
ilkesi ortaya çıkmıştır.
(Cumhuriyet, 16.08.2013)

Herkes Gezi’ye bakarken Ergenekon’da baskın karar çıkabilir!

Dostlar,


Taksim Gezi direnişinin başladığı 27 Mayıs 2013
‘ten bu güne dek sitemize koyduğumuz yazılarda hep bu konuya dikkat çektik..

  • Aman, Silivri vd. zindanlarda tutsak alınan
    asker – sivil yurtseverlerimizi unutmayalım.. 

diye anımsatmalarda bulunduk.

Bu arada son savunma metinlerini sitemizden yayımladık.

M. Balbay’ın, M. Haberal’ın, T. Özkan’ın, 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un
çok değerli, tarihsel nitelikli, hukuksal bakımdan ders verici son savunmalarını
sitemize koyduk.

Doğrusu iktidar, gündem oyunlarının ardından ülkeyi sürüklemeyi çok iyi beceriyor.

Ama nereye dek?

Yapılabilecek en son gündem oyunu ülkede iç kargaşa – savaş çıkarmak ve sıkıyönetime giderek seçimleri bir süre ertelemek.. olabilir..

Ya da başka ülkelerle sıcak savaşa varan gerilim, çatışma yaratmaktır.

AKP – Erdoğan bunu da yapabilir mi?

Dileriz sağduyu egemen olsun..

Bu arada değerli ve genç avukat arkadaşımız Sn. Hüseyin Ersöz -ki Ergenekon vd. davalarda özverili ve başarılı görevler üstlendi – haklı ve yerinde bir uyarıda bulunuyor.

Dikkate almalıyız..

Sevgi ve saygı ile.
13.6.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
 www.ahmetsaltik.net

=============================================

Herkes Gezi’ye bakarken Ergenekon’da baskın karar çıkabilir!

Ergenekon Davası’nda tutuklu sanıkların savunmalarının bitmesi ile
son dönemeç de dönülmüş oldu.Açıklama:<br />
http://www.odatv.com/images/2013_06/2013_06_11/herkes-geziye-bakarken-ergenekonda-baskin-karar-cikabilir-1106131200_m.jpg

 

 

Şimdi Mahkemenin önünde iki olasılık bulunuyor.

Birincisi tüm tutuksuz sanıklar için bir gün belirleyecek ve savunmalarını yapmak üzere hepsinin hazır olmasını isteyecek.

İkinci olasılık ise çok daha marjinal.

Son Savunmaların alınmaya başlandığını bildiği halde gelmeyenler,
savunma yapmaktan feragat etmiş kabul edilecek.

Mahkeme buna “susma hakkını kullanmış sayma” diyor.

Hangi olasılığı göz önüne alırsanız alın, yargılama sürecinde yaşanan
hukuka aykırılıklar, hukukçular tarafından açık bir bozma nedeni olarak kabul ediliyor.
Mahkeme Kurulu da bunun farkında.

Bir başka anlatımla yargıçlar ne yönde karar verirlerse versinler,
sonuçta bu kararın temel usul hataları nedeniyle Yargıtay’dan döneceğini biliyorlar.
Bu nedenle de sürecin uzamasını istemiyorlar.

DAVANIN MEŞRULUĞU TARTIŞILIYOR

Süreç uzadıkça, “asrın davası” olarak nitelendirilen bu davanın meşruluğunun da
her geçen gün daha çok sorgulanmaya başlandığının bilincindeler.

ManÜpülatif delİller, yargılananların kİmlİklerİ,
gİzlİ tanık beyanları, hukuka aykırı karar ve uygulamalar davanın sıklıkla tartışılmasına neden oldu.

Davanın eleştirel yönüyle bu denli çok kamuoyunun gündemine gelmesi,
yargıçların yargılamayı biran önce bitirme çabasını da birlikte getirdi.

Tanıklara soru sorma olanağının enaza indirilmesi, avukatların konuşma sürelerinin
15 dakika ile sınırlandırılması ve son olarak haklarında ömür boyu hapis cezası istenen sanıklara 2 saat savunma süresi tanınması, davanın biran önce sonuçlandırılması için belirlenen yöntemlerden birkaç tanesiydi.

Taksim Direnişi haklı olarak ülke gündemini öylesine meşgul eder bir hale geldi ki, İstanbul’un 80 km dışında süren yargı sürecinde yaşananlar basının gözünden kaçtı.

Önceki Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ‘un savunması bile gazetelerde
birkaç dize yer bulabildi.

İşte bu yitmişlik atmosferinde davanın çok yakın bir zamanda sona ereceğini söylemek yanlış olmaz.

MAHKEME “BURADA OLUN” DEDİ

Başlangıçta tutuksuz sanıkların savunmalarının alınması ile ilgili belirttiğim her iki
olasılık da davanın kısa bir zaman içinde sonuçlanacağını bizlere gösteriyor.

Bu kanıya sahip olmamdaki tek etken bu değil tabii.

Mahkeme Heyetinin tüm tutuklu sanıkların bundan sonraki celselerde “eksiksiz” bir biçimde duruşma salonunda bulunmasını istemesi de bu konudaki kestirimimi destekliyor.

Avukatlara duruşma salonunda hazır olmaları için çağrı yapılması,
önümüzdeki günlerde hükmün açıklanması olasılığını gündeme getiriyor.

Hükümle birlikte neler olabileceğini kestirmek de güç değil.

Bir bölüm tutuksuz sanıklar hakkında yakalama kararı çıkartılacağı,
mütalaa açıklandığından beri beklenen bir gelişme.

Birçok sanık hakkında müebbet hapis cezası verileceğini söylemek de
kestirimden öte gerçekçi bir değerlendirme olacaktır.

Sizlere tavsiyem, ülke gündeminin Taksim Gezi Parkı’na ve Başbakanın açıklamalarına yoğunlaştığı şu günlerde bir kulağınızın da Silivri’de olması.

Çok yakın bir tarihte Ergenekon Davası’nda “baskın” bir kararla karşılaşabilirsiniz.

Ayrıca kim bilebilir ki bu, ülke gündemini sıkıştığı dar alandan çıkartmak için benimsenmiş bir yöntem de olabilir.

Yaşadığımız deneyimleri ve davanın siyasal niteliğini göz önüne aldığınızda
bu olasılığın da aklınızın bir köşesinde olmasında yarar var.

Av. Hüseyin Ersöz
twitter.com/ersozhuseyin