Atatürk’ün kayıp vasiyeti “ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ”nde


Atatürk’ün kayıp vasiyetinin, “ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ”nde yer aldığı ortaya çıktı!

Atatürk’ün kayıp vasiyetinin, “ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ”nde yer aldığı
ortaya çıktı.

1996 yılından bu yana bir araya getirilen Atatürk’ün bütün yazıları, talimatları ve konuşmaları, 30 ciltte toplanarak satışa çıkarılmıştı.

Atatürk’ün “Çiftliklerin Hazineye Devri Hakkında Başvekâlet’e” yazdığı vasiyetinin 29. ciltte bulunduğu öğrenildi.

Kitapta yer alan

Vasiyetine göre Atatürk;

Ankara’daki Orman Çiftliği ile Yalova, Silifke, Dörtyol, Tarsus’daki tüm çiftlikleri tarım eğitimi amaçlarıyla faaliyet göstermek koşuluyla
Hazineye bağışladı.

İşte kitapta yer alan o bölümler…

Konu ile alakalı haber;

http://www.odatv.com/n.php?n=ataturkun-kaybolan-vasiyeti-bulundu-1203151200

ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ‘ni incelemek ve sipariş vermek için; http://www.kaynakyayinlari.com/ataturkun-butun-eserleri-tum-set-30-cilt-p362296.html

=============================

Dostlar,

Teşekkürler KAYNAK YAYINLARINA
ve özellikle 30 ciltlik görkemli yapıta..

“ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ”

Bu muazzam emek ürünü hazineye biz de kitaplığımızda sahip bulunuyoruz..

Sitemizde Yüce ATATÜRK‘ün vasiyetiyle Devlete / Ulusuna bağışladığı mallarının listesini vermiştik.. Aşağıdaki erişkeden (linkten) bu yazımız çağrılmalı ve okunmalıdır.

http://ahmetsaltik.net/2013/04/01/ataturkun-mal-varligi-ve-utanmaz-saldirilar/

Sevgi ve saygı ile.
13.03.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması


ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması

Dostlar,

ADD Bilim Danışma Kurulu Başkanı Sayın Prof. Ali Ercan kısa bir ileti yolladı.
Onu aşağıda sunacağız. Ekinde bir konuşma metni var..

Kadim dostumuz, ADD Bandırma Şubesi Kurucu Başkanı ve 20 yılı aşkın süredir de kesintisiz seçimle gelen başkanı Sayın Melih Çınar‘ın konuşma metni..

ADD’nin 11 Şubat’ta yapılan toplantısında yapılan bir konuşma..
Biz ADD Çankaya Şubesi’nin seçilmiş delegesi olmamıza karşın bu toplantıya çağrılmadık,
hiç haberimiz olmadı.. (Herhalde Tüzük gereği katılmamız gerekmeyen bir toplantıdır..??)

Bu yüzden, geç de olsa o başarılı konuşma metnini yeni paylaşabiliyoruz :

Sayın Ercan’a da, Sn. Melih Çınar’a da teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygıyla.
12.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

=================================

Melih_Cinar_Bandirma_ADD_Bsk.

 

 

 

 

Değerli arkadaşlar,

ADD Bandırma Şube Başkanımız Sayın Melih Çınar’ın 22 Şubat 2015 günü
11. Olağan Genel Kurul konuşmasını sizlerle paylaşıyorum.
Bir bakıma Tarihe not düşen bu kısa konuşma metni uyarıcı olduğu kadar da öğreticidir.

Sevgilerimle. Æ
12.3.2015

***
Saygıdeğer Ülküdaşlarım,

Sizleri şahsım ve yönetim kurulumuz adına saygı ile selamlıyorum.
11. Olağan Genel Kurulumuzun başarıyla geçmesini diliyorum.

Sizle ülkemizin son yılları içinde küçük bir gezinti yapalım istiyorum.
Biliyorsunuz, AKP 2001 yılında kuruldu ve 2002 yılı 3 Kasım’ında iktidara geldi.
Bir partinin kurulduktan sonra bir yıl içinde iktidara gelmesi görülmüş bir şey değildir.
Arkadaki güçler çok çabuk açığa çıktı.
Recep Tayyip‘in seçilme hakkı olmamasına karşın başta İngiltere ve Fransa olmak üzere
AB ve ABD’nin olağanüstü ilgisine mazhar oldu. Hiçbir yetkisi olmadığı halde bu ülkelerde kezlerce resmi kimliği varmış gibi karşılandı.

Sonra birileri birilerinin kulağına bir şeyler fısıldadı, yasa değişikliğiyle seçilme hakkı elde etti. Bu yetmiyormuş gibi Siirt seçimleri iptal edilerek seçim yasasına aykırı olarak aday gösterildi ve Meclise girdi. İçteki ve dıştaki Cumhuriyet yıkıcıları statükoya karşı “ileri demokrasi” (!) söylemiyle harekete geçti. Halk, satılık liboşlar ve irtica artıklarının saldırıları altında
adeta hipnotize olmuştu. Bizi şaşırtan Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olduğu halde,
siyasal partilerin, yargının, Ordu’nun, üniversitelerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin
ve sendikaların suskunluğu, Ülkenin geleceğini görememeleri idi.

Oysa biz bu ekibin ne olduğunu biliyorduk. Bu siyasal anlayışa karşı, ülkemizde ilk başkaldırıyı Şubemiz yaptı. Bunlar henüz iktidarda on beş aylık iken, 14 Şubat 2004’te
Ulusal Uyanış Mitingi yaptık. Marmara ve Ege bölgelerindeki ADD şubelerini çağırdık.
Çağrı metnimiz şöyle başlıyordu:

  • “Bütün Yurtseverlere, Atatürkçü Düşünce Derneği sayın şube başkanları, yönetim kurulu ve üyelerine,

Ülkemiz bir karşı devrim süreci yaşıyor. 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelenler Avrupa Birliği kalkanı arkasında pervasızca Cumhuriyete karşı eyleme geçmiş bulunmaktadırlar. Ulusalcılığa karşı ümmetçiliği savunan bu yönetim, Devletin bütün kadrolarını ele geçirme peşindedir. Bütün bakanlıklarda en alt kademeye dek on binlerce, hatta yüz binlerce kadroyu kendi yandaşları ile doldururken, dokunulmazlık rafa kaldırılmış, kişiler için yasalar çıkarılmış, onları denetleyecek yargı oyun içinde oyun ile töhmet altına sokulmak istenmiştir. Avrupa Birliği hevesi ve yutturmacası içinde;

*Annan Planı ile Kıbrıs elden çıkarılmak istenmekte.
*Ege Yunan gölü haline getirilmek istenmekte,
*Dış borç sürekli artmakta,
*Fener Rum Patrikhanesine Vatikan usulü statü verilmek istenmekte,
*Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması işlerlik kazanmakta,
*Karadeniz’de Rum Pontus hayali canlandırılmakta,
*Ekonomi IMF dümen suyunda teslimiyetçi bir çizgi izlemekte,
*Tarımımız öldürülmekte…
*Petkim, Tüpraş, Tekel, Türk Telekom gibi ulusal stratejik KİT’ler
çok uluslu şirketler (ÇUŞ) yararına yok pahasına satılmaktadır…”

Aradan bir süre geçti. Bir sabah duyduk ki; ADD Genel Başkanı Em. Org.Şener Eruygur ile emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon tutuklanmışlar.

Biz darbe heveslisi değiliz; Darbelerden en çok zarar görenleriz. İşte 12 Eylül 1980 darbesi gözümüzün önünde. Ama maksat başka, maksadın arkasını görmek gerek.
Bu komutanların tutuklanması 2 veya 3 Haziran 2008’de oldu,
ben 18 Temmuz 2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a mektup yazdım

“Sayın İlker Başbuğ,
Orgeneral
Kara Kuvvetleri Komutanı

Sayın Komutanım,

İçim acıyor…
Yurdumuzu hayasızca işgale kalkan, yaşlı- genç insanlarımızı öldürüp, çocuklarımızı süngüleyen, kadınlarımızın ırzına geçip köylerimizi, kentlerimizi yıkan Yunan ordusu
bozguna uğrayıp komutanları Trikopis tutsak edilince yüce Atatürk tarafından teselli edildi, konuk işlemi gördü. Oysa yaşamları boyunca ülkesine onurla hizmet veren görevi vatan savunması olan Atatürk Ordusunun iki şerefli komutanı F tipi cezaevinde bölücülerle, soyguncularla, çetelerle aynı çatı altında tutuklu bulunuyor. Tutuksuz yargılanırlarsa birtakım soysuzun dediği gibi darbe mi yapacaklar, yoksa kaçacaklar mı? Cumhuriyete,
Cumhuriyeti ve Aydınlanmayı savunanlara karşı bu ne kin;
düşmandan daha düşmanca davranış? Demokrasi, özgürlük, insan hakları insanlığın
en kutsal kavramlarıdır. Ne var ki, Türkiye’de kim bu kavramların arkasına gizleniyorsa
bilin ki ülke aleyhine bir pislik vardır.

İçim acıyor …
En derin saygılarımla.”

***

Arkadan nelerin geldiğini, aydınlarımızın, bilim adamlarımızın, gazetecilerin ve en önemlisi ülkemizin karada – havada – denizde savunmasını yapacak olan Ordumuzun başına neler geldiğini gördük. Bakın Dr. Erdal Atabek bir yazısında neler diyor:

“ÖN GÖRÜ MÜ? SON GÖRÜ MÜ?”

“Böyle olacağı hiç aklıma gelmemişti”.
“Nasıl oldu ben de anlayamadım”.
“Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Olmazdı da bize rastladı, şans işte.”

Bu tür sözleri duyduğum zaman bizim kültürümüzün ne denli “son görü kültürü” olduğunu düşünürüm. “Son görü” sözcüğünü, -sonradan görebilmek- anlamında kullanıyorum. “Aklı başına iş işten geçtikten sonra, geç gelmek” de denebilir.

Saygıdeğer ülküdaşlarım;
Kurucu irade Türkiye Cumhuriyetini

– akıl ve bilim temelinde,
– tam bağımsız,
– ulusal / üniter,
– laik ve demokratik bir hukuk devleti

olarak kabul etmiştir. Tam bağımsızlık kime yarar, kimin işine gelmez?
Ulusal ve tekil (üniter )yapı kime yarar, kimin işine gelmez?
Laik, demokratik hukuk devleti kimin işine gelir, kimin işine gelmez?

Cumhuriyetin temel ilkelerine (6 OK!) gelince;

1. CUMHURİYETÇİLİK insanlığın bulduğu en son rejimdir.
2. LAİKLİK çağdaş toplumun, Demokrasinin olmazsa olmazıdır.
3. MİLLİYETÇİLİK Yurt sevgisini, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendi ulusu için kullanmayı,
4. HALKÇILIK sınıfsız, ayrıcalıksız toplumu hedefler.
5. DEVRİMCİLİK sürekli gelişmeyi,
6. DEVLETÇİLİK ise halkı liberalizmin acımasızlığından korumayı,
özel girişimin başaramadığını devletin yapması gerektiğini, planlı ekonomiyi öngörür.

Bunların hangisi “statükoculuk” tur? “Bilimi rehber alan Ulus-Devlet anlayışı” şeklinde
kısaca tanımlayabileceğimiz Atatürkçülük ve Cumhuriyet devrimi, bir çağdaşlaşma modeli,
bir aydınlanma tasarımıdır.

“Aydınlanma nedir?” diye sorarsanız;

“AYDINLAMA Aklın inançtan, bilimin dinden özgürleşmesidir.”

Peki biz aydınlanmayı bu anlamda gerçekleştirebildik mi?
Bilimi dinden, aklı inançtan ayırabildik mi? Cumhuriyet bunu yaratabilmek için yola çıkmıştı. Oysa bugün gelinen noktaya bakın. Akıl kör inancın batağında çırpınmaktadır.

“Profesör” sanı taşıyan bir politikacı önce 4+4+4 uygulaması için çırpınmış,
kavga ile TBMM Komisyonundan geçirmiş ve ödül olarak Bakan olmuş,
şimdi de minicik yavruların beyinlerini dıştan tesettürle ile içten hurafelerle karartmaktadır.

Saygıdeğer arkadaşlarım,

Bizim A Partisi, B Partisi ile işimiz yok.
– Biz her şeyden önce, Laik Cumhuriyetin yıkıcılarına karşıyız.
– Biz halkımızı Ortaçağın kör karanlığına itenlere karşıyız.
– Biz devletimizin adından “T.C.”yi kaldıranlara karşıyız.
– Biz tekil (üniter) yapımızı bozmaya kalkanlara karşıyız.
– Biz ulusal bütünlüğümüzü hedef alanlara karşıyız.
– Biz güney doğuyu elden çıkarmak isteyenlere, Ege’deki adalarımızı Yunan’a verenlere karşıyız.
– Biz Atatürk heykellerini yıkıp, İskilipli Atıf Hoca’ların, Şeyh Said’lerin heykellerini dikenlere karşıyız.
– Biz KİT’lerin satılmasına karşıyız.
– Biz yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek elde toplanmasına, diktatörlüğe karşıyız.
– Biz Yüce ATATÜRK‘ün ““yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden uzaklaşıp etrafımızın düşmanlarla çevrilmesine karşıyız.
– Biz rüşvete, hırsızlığa, yolsuzluğa karşıyız.
– Biz ülkemizin aşırı borçlandırılıp, geleceğimizin ipotek altına alınmasına karşıyız.
– Biz polis devleti oluşturulup Berkin’lerin – Ali İhsan Korkmaz’ların öldürülmelerine karşıyız.
– Biz ancak düşmanlarımızın yapabileceği, ulusal  bütünlüğümüzü parçalayıcı, ayrıştırıcı, kitleleri birbirine düşman edici politikalara karşıyız.

Evet, sevgili arkadaşlarım,

Söylenecek çok şey var. Ama konuşmayı bir kenara bırakalım, zaman konuşmak zamanı değil birleşmek, birlik olmak ve gücümüzü ortaya koymak zamanıdır.
Çünkü biz Vatanı satıp, İngiliz donanmasıyla kaçanların değil,
Bandırma Vapuruyla yola çıkıp, Laik Türkiye Cumhuriyetini kuranların torunlarıyız.

Melih Çınar
ADDBandırma Şube Başkanı
11 Şubat 2015, ADD Kurutayı, Ankara

Türkiye’deki Siyasi Durum ve Türkiye-AB İlişkileri


Türkiye’deki Siyasi Durum ve Türkiye-AB İlişkileri

Taner_Baytok_Buyukelci
TANER BAYTOK Büyükelçi (E)
Cumhuriyet
, 5.2.15

 

 

Bugün AKP hükümetinin Batı’dan ve AB’den işbirliği bekleme dönemi değildir. Bunun için her şeyden önce beklenen, Türkiye’nin içte ve dışta politikalarını demokratik, insan haklarına ve hukuka uygun hale getirmesidir.

  • Türkiye Cumhuriyeti hukuk, ekonomi, kültür, eğitim, güvenlik, çevre ve dış politika dahil her alanda tarihinin en bunalımlı dönemini yaşamaktadır.

“Gündemi saptırmak” söylemi bile artık anlamını yitirmiş, gündemde “ehem” ile “mühim”birbirine girmiştir. Bunun başlıca nedeni, iktidardaki AKP hükümetinin son on küsur yıldan beri uyguladığı hedefleri yanlış çizilmiş politika ve stratejilerdir.

  • Ülkeyi yönetenlerin başta devlet olmak üzere hiçbir Cumhuriyet kuruluşuna
    güven ve saygısının kalmadığı beyanlarından anlaşılmaktadır.

Aynı yöneticiler dışarıda da dost, hatta müttefiklerine, üyesi oldukları uluslararası kuruluşlara yükümlülük ve sorumluluklarına ters düşen beyan ve davranış içinde olmaktan adeta zevk ve hınç almaktadırlar.

AKP ülke ve toplum yararına olumlu hiçbir şey üretemeyince, akıldan çok inançla hareket eden bir zümreyi yanına alırken kullandığı “mezhepçilik” ve “Osmanlıcılık” kavramlarına,
bu kez kendisi de inanmışçasına, daha da fazla yüklenmiş ve böylece sandık sayesinde iktidarını sürdürmek stratejisi uygulamaya başlamıştır.

Bunun bırakın Cumhuriyeti selamete çıkarmayı, desteği arkada tutmaya da yeterli olamayacağı açıktır.

Endişe edilen, bu işkenceye Türkiye’nin o zamana kadar dayanıp dayanamayacağıdır.

Dışımızdaki dünya da Türkiye’nin bu gidişatından endişe duymaktadır.

Türkiye hâlâ kâğıt üzerinde NATO üyesidir. AB ile Türkiye arasındaki tam üyelik müzakere süreci sözüm ona devam etmektedir. Bu kuruluşlar, demokrasiye, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve liberal ekonomiye inanan hür ve özgür ülkeler topluluklarıdır. AKP iktidarının bu Batı vetireleri ile ilgili notu düşüktür ve giderek düşmektedir. Dışarıdan gelen ve maalesef gerçeği büyük ölçüde aksettiren milli gururumuzu yaralayan ağır yorum ve görüşler her gün biraz daha artarken bu üyelik ve ortaklığın samimiyeti de inandırıcı olamamaktadır.

Shanghai Grubu’na yapılan üyelik talepleri, Çin’le ve Rusya ile nükleer teknolojik işbirliği arayışları Batı’da hoş karşılanmamıştır. Terörist IŞİD ile dirsek temasına girildiği dedikoduları vardır. Rum Patrik Bartholomeos ile görüşmek amacı ile Türkiye’ye gelen ve sırf protokole uydurmak için Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak gösterilen Papa Francesco ile yapılan görüşmelerde Vatikan ve Hıristiyanlığa serzenişlerde bulunmak, hele dünyanın tarihi ve
bilimsel gerçeklerini temelsiz yenileri ile değiştirtmeye teşebbüs etmek,
duyulan antipatiyi daha da artırmaktadır…


Batı’nın Ukrayna’yı işgal ettiği gerekçesi ile ambargo uyguladığı Rusya’nın bir tür yalnızlığa ittiği başkanı Putin’in Rus gazını Avrupa’ya taşıyacak pipe-line projesini iptal ettiğini açıklamak için Türkiye’yi seçmesi ve bu maksatla ülkemize yaptığı ziyaret sırasında yanına Cumhurbaşkanımızı da aldığı görüntüsünü vermesi ülkemiz açısından talihsiz bir oldubittidir. Bu, Putin’in Türkiye’yi kendi emellerine alet etmek cüretinden başka bir şekilde izah edilemeyecek bir davranıştır.

Ülkemizi son günlerde ziyaret eden üst düzeyli AB Komisyonu heyeti ile öze dönük neler konuşulduğu bilinmemektedir. Ancak AB-Türkiye ilişkilerinin sorun ve konularının şu anda teknikten çok stratejik, siyasal ve rejimle ilgili olduğu açıktır. Gelen komisyon heyetinin kompozisyonu da zaten bunu göstermektedir. Bu nedenle Suriye ve IŞİD’in, Putin’in ziyaretinin ve bilhassa Türkiye’deki siyasi durumun ve hak ve hukuk ihlallerinin müzakerelerin ağırlık noktasını oluşturduğunu, bu konularda da taraflar arasında mevcut ciddi görüş ayrılıklarının açıklıkla bir kez daha ortaya çıktığını söylemek kehanet olmayacaktır.

Görüşmelerden önce yayımlanan bir Dışişleri Bakanlığı bildirisinde, görüşmelerin gerçek gündemine temas dahi edilmezken tek sorun oymuş gibi yalnızca 20 yıl öncesinin konusu olan Kıbrıs’tan ve KKTC’nin iyi niyetinden sözedilmesi Türkiye-AB ilişkilerinden yarar umanlar için tam bir hüsrandır.

Hükümet yetkilileri son zamanlarda, ABD ile AB arasındaki Gümrük Birliği Anlaşması’nın Türkiye’yi de kapsaması isteklerini, teknik bir konu olarak, dile getirmekte haklıdırlar.
Ama hemen arkasından, bu olmadığı takdirde Türkiye’nin AB ile olan Gümrük Birliği Anlaşması’nı feshedeceği tehdidinin savrulmasını anlamak mümkün değildir. Bu tehditte bulunmadan önce, anlaşmadan önce ve sonraki AB-Türkiye dış ticaret rakamlarına bir bakmak yeterlidir. Kanaatimce feshi, yakıp yıkmayı düşünmeden önce, meseleyi “muslihane” (barışçıl) yollardan çözmek için çaba göstermek diplomasi mesleğinin gereğidir. Nitekim, 1990’lı yıllarda AB ile Gümrük Birliği görüşülürken de bu tür sorunlar çıkmış ve halledilmiştir:

Avrupa’nın öbür Ortak Pazarı olan EFTA ülkeleri ile, Polonya, Çek ve Slovakya, Macaristan’la da serbest ticaret anlaşmaları yapılmıştır. ABD’nin anlaşma imzaladığı tek ülke İsrail ile serbest ticaret anlaşması yapmak suretiyle Amerikan pazarına mallarımızın gümrüksüz girmesi için dolaylı da olsa yol sağlanmıştır.

Bugün AKP hükümetinin Batı’dan ve AB’den işbirliği bekleme dönemi değildir.
Bunun için her şeyden önce beklenen, Türkiye’nin içte ve dışta politikalarını demokratik,
insan haklarına ve hukuka uygun hale getirmesidir.
Bunun da mevcut iktidarla sağlanabileceği ümitleri giderek azalmaktadır.

============================================

Dostlar,

Artık apaçık görülüyor ki, AKP iktidarlarının Batı ile ilişkileri taktik temelli idi ve
Türkiye’de iktidara tutunmak – kök salmak için zaman kazanma amaçlı bir
takiyye politikası idi
.

Takke düşmüş ve kel görünmüştür.
AKP, Türkiye’yi Batı ile kadim ittifaklarından bile kopararak, Ortadaoğu’da akıl dışı bir
“değerli yalnızlık” aldatmacası gerisinde bir “serseri devlet” olmaya doğru sürüklemektedir.

Dahası, Uluslararası hukukta “Haydut Devlet” olarak tanımlanma riski söz konusudur.

  • AKP iktidarları artık salt ülkemizin değil,
    uluslararası sistemin de baş belasıdır…

Bu saptama son derece kritik ve önemli iken, öte yandan son derece can sıkıcıdır.

Türkiye son derece sancılı, siyasal temperatürü yüksek “zor zamanlarda” dır..

Çare “CUMHURİYETÇİ İTTİFAK” tan geçmektedir.
Bu konuyu dün, Sayın Ümit Zileli‘nin web sitemizde yer alan önemli makalesinde işlemiştik.

  • Sağdan ve soldan tüm yurtsever kesimlerin hızla bir politik ittifak ile 7 Haziran 2015 seçimlerine girmesi ve AKP kadrolarını iktidardan uzaklaştırması elzem duruma gelmiştir. CHP, bu oluşumda çekirdek ve öncü olarak, tarihine yakışan özgörev üstlenmek zorundadır.

    Sevgi ve saygı ile,
    06.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Einstein’s letter to Ataturk’s Turkey : Einstein’in Atatürk’e Mektubu

Einstein’s letter to Ataturk’s Turkey

Einstein’in Atatürk’e Mektubu

HALKÇI – DEVRİMCİ ÖNDERİMİZ ATATÜRK’Ü SAYGIYLA ANIYORUZ!

 

HALKÇI – DEVRİMCİ ÖNDERİMİZ ATATÜRK’Ü SAYGIYLA ANIYORUZ!

..Kalpaklı ve papyonlu

Laik cumhuriyetimizin kurucusu, devrimlerin yapıcısı önderimiz
Mustafa Kemal Atatürk’ü,
aramızdan ayrılışının 76. yılında özlemle, saygıyla anıyoruz.

Ülkemiz kıldan ince bir köprüden geçiyor. Mustafa Kemal Paşa, 1920’lerde
bugünü görmüş, 1927 Ekiminde ulusa seslendiği Söylev’de şöyle demişti:

“Baylar, bizim yüzümüz her zaman ak ve temizdi, her zaman da ak ve temiz kalacaktır. Yüzü çirkin ve gönlü çirkinliklerle dolu olanlar, bizim yurtseverce, insanca ve namusluca davranışlarımızı, bayağı ve çirkin tutkuları yüzünden,
çirkin göstermeye kalkışanlardır. (…) Siyasa alanında birçok oyunlar görülüyor. Ama kutsal bir ülkünün belirtisi olan Cumhuriyet yönetimine karşı,
çağ­daşlaşmaya karşı bilisizlik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman; özellikle ilerici ve cumhuriyetçi olanla­rın yeri, gerçek ilerici ve cumhuriyetçi olanların yanıdır; yok­sa gericilerin umut ve çalışma kaynağı olan yer değil.”

Mustafa Kemal Paşa, kendi halkına, bütün ezilen uluslara örnek olmuş
bir önderdir. Yıllar yılı, “Atatürk tabu değildir” masalına tutunanlar,
O’nu “tabulaştırarak” unutturmaya çalıştılar. “Atatürk’ü sevmek ibadettir” diyerek “tabulaştırma” eylemini kökleştirdiler. Devrimleri eğitimle içselleştirmek yerine yasalarla koruma altına aldılar. Atatürk’ü tartışma konusu yapmayı “demokratik hak” saydıkları için O’nun yaptıklarından çok, devlet kurucusu olarak “yanlışını, yanılgısını” bulmaya; özel yaşamında “ayıp” aramaya giriştiler.
Kurtuluş Savaşını, nedenlerini ve nasıl kazanıldığını, halkın direnişini
göz ardı ederek, şehitlerin anısına saygısızlık yaparak, savaşa karşı çıkan, savaştan kaçan, yayılmacıyla işbirliğinden utanmayanların yalanlarıyla
yakın tarihi kirleten söz ve eylemlere hız verdiler. Amaç, ulusun gözünden
Mustafa Kemal Atatürk’ü düşürmek, Türk Devriminin içini boşaltmaktı.
Her türlü yalana dolana karşın başarılı olamadılar; olamayacaklar!

Bugün ülkenin ve ulusun genel görünümü, Mustafa Kemal’in
Samsun’a çıktığı günleri anımsatmaktadır; ulus yoksul ve yorgun durumdadır.
“Yurtta barış – dünyada barış” ilkemiz ve laiklik yara almıştır.
Ülkenin bir yanında ateşler yanmakta; her yanında emekçiler can vermekte; kadınlar toplumsal yaşamın dışına itilmekte; eğitim ve yargı dinselleşmekte;
söz ve eylemi yeşerenler, yeşil alanları karartmakta;
gençlerin geleceğe ilişkin umutları köreltilmektedir.

Atatürk, Avrupa’da eli kanlı diktatörlerin, halkın sırtından lüks içinde yaşayan krallıkların egemen olduğu bir dönemde, “halk egemenliği”ni kuran bir devrimcidir; gerçek bir devlet adamı, namuslu bir aydındır. Yüzü yaşarken “tertemiz”di; sonsuza dek “ak ve temiz” kalacaktır. Ulusa hiçbir zaman
yalan söylememiş, arkasında en küçük bir “yolsuzluk, haksızlık” lekesi bırakmamıştır. “Yüzü çirkin ve gönlü çirkinliklerle dolu olanlar” onun,
“yurtseverce, insanca ve namusluca” 
yaptıklarını,“bayağı ve çirkin tutkuları yüzünden, çirkin göstermeye kalkışanlardır.”

Bizim yerimiz, bugün de yarın da ulusumuz için“yurtseverce, insanca ve namusluca” çalışan devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün yanıdır;
yönümüz, O’nun gösterdiği gibi ussal, bilimsel, sanatsal olanla
Aydınlanmadır!

Sevgi Özel
Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
10 Kasım 2014, Ankara