SGK; Hastanelere Yaptığı ‘Haksız Ödemeler’den Hekimleri Sorumlu Tutamaz

SGK; Hastanelere Yaptığı ‘Haksız Ödemeler’den Hekimleri Sorumlu Tutamaz!

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), 25.12.2015 tarihli “Duyuru” ile 1.1.2016’dan başlayarak
özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan hekimlere ek sözleşme imzalatılıp kendisine gönderilmesini istemiştir. Sözleşme ile hekimlerden SGK’nin Sağlık Hizmeti Satın Alım Sözleşmesi hükümleri doğrultusunda Sözleşmenin 14.8 numaralı maddesini bildiği ve
bu hükümde belirtilen yükümlülükleri aynen kabul ettiğini bildirmesi istenmiştir. Söz konusu 14.8. numaralı düzenlemede “Sağlık Hizmet Sunucusu, hekimlerin bu sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesine bağlı olarak yapıldığı tespit edilen yersiz ödemelerin Kuruma geri ödenmesinde, SHS ile birlikte müteselsilen sorumlu olduğunu ve Kanunda kendisine yüklenen sorumluluk ve cezai müeyyideleri (AS: yaptırımları) bildiğini belirtir ifadelere yer verilen sözleşmeyi, başvurusu sırasında Kurum ilgili birimine iletmekle yükümlüdür.” ibaresi bulunmaktadır.

Oysa bu sözleşme Sosyal Güvenlik Kurumu ile hekimlerin çalıştığı sağlık kuruluşu arasında düzenlenmekte, hekim tarafı olmadığı bir sözleşme ile neden kaynaklandığını bile bilmediği
bir geri ödemeden/cezadan zincirleme olarak maddi ve idari bakımdan sorumlu tutulmak istenmektedir.

SGK’nin, kapsamını hekimlerden bağımsız olarak belirlediği ve sürekli bir biçimde değiştirdiği geri ödeme kurallarına ve idari düzenlemelere uymadığı gerekçesi hastanelere yapılan ödemelerin geri ödenmesinde hekimden taahhüt istenmesi kabul edilemez.

Elbette hekimler, hekimlik mesleği ile ilgili tıp kurallarına, hekimlik meslek etiği ilkelerine aykırı olarak bir hizmet veriyor iseler sonuçlarından hukuken sorumludur. Buna ilişkin hukuksal normlar zaten yürürlüktedir.

Öte yandan eğer bir hukuka aykırı bir ödeme söz konusu ise bu parayı alan hekim değil, hastanenin, özel sağlık kuruluşunun kendisidir. Doğal olarak ve hakkaniyet gereği hukuka aykırı bir edinim söz konusu ise, geri ödemeyi de hastane yapmalıdır. Bu taahhütle, bir hekim,
söz gelimi yıllar önce kapanmış bir hastane ve tıp merkezine yapılan yersiz ödeme nedeniyle yaptırım ile de karşı karşıya kalabilecektir.

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun üstün kamu gücünü kullanarak hekimlere hastanelerin yerine geçerek haksız ödemelerden sorumlu olduklarını kabul etme, bu yönde sözleşme imzalama zorunluluğu getirmesi öncelikle çalışma özgürlüğünün hukuka aykırı olarak ihlalidir.
Ayrıca Medeni Yasa uyarınca bulunması gereken iyiniyet kurallarına ve Borçlar Kanunu’nun sözleşmelere ilişkin ilkelerine aykırıdır.

Hastanelerin sözleşmelerinin iptal edilmemesi, hekimlerin işini yitimemek için bu sözleşmeleri imzalamak zorunda kalacağı düşünüldüğünde karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlığın oluşacağı hekimin zarar gören olarak zor durumda kalacağı açık olup Türk Ceza Kanunun 117. Maddesinde İş ve Çalışma Hürriyetinin İhlali suçunun yanı sıra Borçlar Kanunu’nun aşırı yararlanma yasağının da ihlal edilmesi söz konusudur.

Türk Tabipleri Birliği, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan 14.8 madde içeriğinin düzeltilmesini ve uygulamanın durdurulmasını yazılı olarak talep etmiştir.

Özel Sağlık Kuruluşlarından bu hukuka aykırı işlemi hekimlere yansıtmamalarını, Hekimlerimize söz konusu ek sözleşmeyi imzalamamalarını, sözleşmelerine yalnızca
“hekimlik mesleği ile ilgili tıp kurallarına, hekimlik meslek etiği ilkelerine aykırılık halinde genel hükümler uyarınca sorumlu tutulabilecekleri” yönünde hüküm koymalarını duyururuz.

Saygılarımızla. 12 Ocak 2016

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

SGK’den yapılan duyuru için tıklayınız…
TTB’nin SGK’ye başvurusu için tıklayınız…

=============================

Dostlar,

SGK ne yapacağını şaşırmış durumda..
Akçal (mali, aktüaryal) dengesini bir türlü tutturamıyor.
Ne yaparsa yapsın, on milyarlarca TL “açık” sürüyor.
Merkezi Yönetim Bütçesi (eski adıyla Genel Bütçe) üzernde ciddi ve sürdürülemez yük.
Yıllardır yazageliyoruz; SGK ve bağlı olduğu ÇSGB (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı), hep ama hep “moneter” (parasal) önlemlerle açık yönetimi için deyim yerinde ise didiniyor.

Oysa sorunun kaynağı, çoooook acı ama SGK – Piyasascı Sağlık sistemi (Sağlıkta Dönüşüm diyorlar maskelemek için!) üzerinden yerli – yabancı sermayeye AKP iktidarı eliyle rant aktarımıdır. Çooook “gürbüzleşen” (!) sağlık piyasamız artık ancak “çooook” ciddi rantlarla yetinebilmektedir. Devasa sağlık tekellerine arpa” yetiştirme olanağı elbette yoktur. SGK, gerçekte teknik bir kurum olmakla birlikte, çok sıkı biçimde siyasetin güdümündedir. Son olarak, Kurum Başkanı Uadigar hanımilahlara kurban verilerek taaa Washingtonlara yollanmıştır.

Bedeli ise elbette halkımız ödemektedir ve uyanana dek de (ya da ölene dek) ödemeye
devam edecektir. Bu kıskaçta hiç olmazsa KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE
bir parça olsun önem verilirse, açıklar (haraç, rant!) sürdürülebilir – katlanılabilir düzeyde götürülebilir. Bu arada “fukara halkımız“, azıcık da olsa insan yerine konarak bir parça koruyucu sağlık hizmeti almış olur. Sınırlandırılamayan sağlık giderleri gene yapılmış olur ama hiç yoktan halkın sağlığı bir parça yarar görebilir..

Acı – kara mizah bir yana, Almanya, dev ekonomisi ile 3 onyıl kadar önce Krankenkasse‘sini (Alman SGK’sı) akçal açıdan döndüremiyordu.. Bismarck‘ın yüz yıllık harikası bunalımdaydı.
Sağaltıcı (tedavi edici) hizmetler ağırlıklıydı sistem. Sorunun kaynağı bulundu ve yasal değişiklikle 45+ yaş herkes yılda 1 kez, gebeler ve bebekler ise gerekli sıklıkta hekime başvurarak koruyucu sağlık hizmeti almaya YASA İLE zorunlu tutuldu..

Tabii bir “merkez kapitalist” ülke olarak Almanya, bir “çevre kapitalist” ülke Türkiye ile
eş işleme tabi tutulamazdı küreselleşen finans kapital tarafından..

Aaaah Türkiyem aaahhh.. Bu yaşamsal gerçekleri dile getiren “ulusal sol“u hep budadın
hep budadın.. Bak, Yer geldi “anarşitler”i teslim ettin, yeri geldi sayın muhbir vatandaş oldun..
Şimdi dinciler seni göz göre göre “din maskesi” ardında acımasızca soyuyor.

Ne olacak şimdi??

SGK, bu kez, çaresizlikten kıvranırken, hekimleri ateşe sürüyor..
Hekimler de çoook zorda halkına yardım edebilmek için..
Nasıl çıkacağız bu bataktan?..

Temel hekimlik kuralıdır : Önce doğru tanı koyarak!

Bu arada SAĞLIK KOOPERATİFLERİNİ anımsayarak..

Sağlığımızı korumanın yollarını iyice belleyerek ve özel çaba ile uygulayarak..

Ayakta kalıp, İNSANCA – HAKÇA, SAĞLIĞIN  DOĞUŞTAN KAZANILMIŞ BİR
İNSANLIK HAKKI
olarak tanımlandığı, MÜŞTERİ değil YURTTAŞ olduğumuz….
bir toplumsal düzen için örgütlü politik uğraş vererek..

Sevgi ve saygı ile.
12 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Kitabın adı: NIETZSCHE

Kitabın adı: NIETZSCHE

Yazarı: Prof. Julian Young
Çeviren: Bülent O. Doğan
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
1. Basım: Mayıs 2015, İstanbul
968 sayfa, 75 TL
(…)
Arka Kapak:
Dünya üzerine gelip geçmiş bütün felsefeciler arasında, “filozof”, hatta “feylosof” tanımına en çok layık olanı, herhalde aslen felsefeci değil, klasik filolog olan Friedrich Nietzsche‘dir (1844-1900).
Üretken hayatı boyunca Hıristiyanlıkla bütünleşmiş Batı kültürüyle boğuşan Nietzsche,
bu kültüre bir itirazdan ibaret olan külliyatını, kimi zaman yıkıcı ve sert, kimi zaman yumuşak ve incelikli ama her zaman çarpıcı üslubuyla kaleme almıştır.
Felsefesinin temeli, ne kadar kökleşmiş olursa olsun, insanın coşkun enerjisini engelleyen
her türlü öğretinin sorgulanıp ayıklanması ve bunun yerine “hayatın olumlanması”dır.
Bu kapsamda Apollon-Dionysos ikiliği, güç istenci, bengi dönüş, üstinsan gibi anahtar kavramlar eşliğinde oluşturduğu felsefesinde kendini Deccal ilan edip Tanrı’nın öldüğünü ileri sürerek Zerdüşt kimliğiyle Batı kültürünü ıslah etmeye girişmiştir.
Nietzsche’nin düşüncelerini döneminin bağlamına (Prusya militarizminin, Darwinci bilimin, antisemitizmin, gençlik ve özgürlük hareketlerinin yükselişi) yerleştiren elinizdeki biyografi,bahtsız filozofun hayatını bütün boyutlarıyla anlatmaktadır.
Lou Salomé’ye duyduğu umutsuz aşkın kişiliği üzerindeki yakıcı etkisini dile getirmekte, kırk dört yaşında aklını yitirmesinin sebeplerini anlamaya çalışmaktadır.
Ölümünün ardından düşünsel mirasına el koyan kız kardeşi tarafından çarpıtılarak Nazizme felsefi payanda haline getirilenve bu prangadan ancak on yıllar sonra kurtulan eserlerini, bütün alt anlamlarıyla birlikte titizlikle ele alıp incelemektedir.
19-20. yüzyıl Alman felsefesi uzmanı olan yazar Profesör Julian Young, Nietzsche’nin yaşamı ve felsefesine dair bugüne kadar yazılmış bu en kapsamlı biyografisinde özel bir bölümleme yapmıştır.
Böylece isteyen okur Nietzsche’nin sadece hayatıyla, isteyen de sadece eserleriyle ilgili bölümleri okuyabilir.
Elbette yazarın dileği, ünlü filozofun hem sarsıcı eserlerinin, hem de dokunaklı hayatının okunmasıdır.
(…)
Sayfa 3:
Nietzsche’ye göre, ruh sağlığı gayet yerinde olan bir insan geriye bakıp bütün hayatını gözden geçirdikten sonra coşkuyla ayağa kalkıp “Oyunun ve performansın tamamına” “Da capo!” (Baştan al, anlamına gelen, İtalyanca müzik terimi)
‘Bir daha! Bir daha! Tekrar en baştan!’ diye haykırabilmeliydi.”
(…)
Sayfa 3:
Nietzsche, ailesinin geri kalan üyelerinin aksine babaannesinin Napoleon’a büyük hayranlık duyduğunu hatırlar; bu özellik daha sonra Nitezsche’nin siyasi bakış açısında önemli bir öge durumuna gelecektir.
(…)
Sayfa 4:
Göreceğimiz gibi, Nietzsche’nin entelektüel manzarasında Prusya önemli bir rol oynar.
Gençliğinde Prusya milliyetinden olmakla büyük gurur duyuyordu.
Kendini kısaca tanımlaması gerektiğinde “Ben Prusyalıyım” demişti, ayrıca Prusya başbakanı ve daha sonra da birleşik Alman Reich’ının şansölyesi olan Otto von Bismarck’ın tutkulu bir hayranıydı.
(…)
Sayfa 4:
Ancak, Bismarck‘ın, Alman devletlerini ortak düşmana karşı birleşmeye zorlamak için başlattığı, “tercih savaşı” olarak da bilinen Fransa-Prusya Savaşı’nın (1870-71) dehşetini gören Nietzsche, “kan ve demir” şansölyesinin Prusya devletini kullanma biçimi ve bu devletin kalkanının altında büyüyen halinden memnun şovenist dar kafalılık karşısında şoke olacaktı.
(…)
Sayfa 5:
“Hıristiyanlıkla savaşıyorsam, bu tam benim işimdir; çünkü o yönden hiçbir yıkımla, hiçbir engelle karşılaşmadım.
En koyu Hıristiyanlar benden, hiç esirgememişlerdir sevgilerini.”
(…)
Sayfa 8:
Nietzsche’nin, Hristiyanlığın aleyhine dönmesinin temellerinde Ödipal “babayı öldürme” arzusunun bulunmadığı çok açıktır.
(…)
Sayfa 11:
Paris’teki devrimci savaş Prusya eyaletlerinin çoğunda taklit edildi.
Üstelik çabucak bastırılmasına rağmen “Alman Cumhuriyeti” arzusu insanlar arasında uzun zaman varlığını sürdürdü.
(…)
Sayfa 35:
Özel olarak Almanlık bağlamında ise Alman birliği davası benimsenmişti.
(…)
Sayfa 36:
Nietzsche özünde Prusyalıydı ve hayatı boyunca öyle kaldı.
(…)
Sayfa 37:
Germania Cemiyeti
(…)
Sayfa 44:
Almancada “toprak sahibi” anlamına gelen “junker”, Prusya’da ve Almanya’nın doğusunda yaşayan ve Alman İmparatorluğu’yla Wiemar Cumhuriyeti dönemlerinde önemli bir siyasal güç oluşturan toprak sahibi sınıfın adıydı.
Prusya Ordusu’nun subay kadrosunu bu aşırı tutucu Junker’ler oluşturuyordu.
(…)
Sayfa 44:
Von Gersdorff Junker geleneğine uyarak hem 1866 Avusturya-Prusya savaşında hem de 1870-71’deki Fransız-Prusya savaşında çarpıştı.
Ağabeylerinden biri ilk savaşta, Demir Haç nişanı alan diğeri ikinci savaşta öldü.
Von Gersdorff aile mülklerinin idaresine zorlansa da asıl isteği sanatçı olmaktı.
1900’de Nietzsche’nin cenazesinde konuşma yaptı.
(…)
Sayfa 45:
“Zerdüşt’ün (yani Nietzsche”nin) suçluluk hissetmesine yol açan“sırrın” “eşcinsellik” olduğu şeklinde sansasyonel bir iddiada bulunur.
(…)
Sayfa 59:
“Mahrumiyet zamanlarında şairler ne işe yarar?” diye sorarHölderlin “Ekmek ve Şarap”ta.
Onlar diye cevap verir, “şarap tanrısının kutsal rahipleri gibidirler/Kutsal gecede diyar diyar gezerler.”
(…)
Sayfa 69:
III. Napoleon aslında zeki ve kültürlü bir adamdı.
Fritz gözleri coşkuyla parlayarak ona “dahi” diyordu (Zerdüşt‘teki“üst insan”ın atası olan kavram.)
(…)
Sayfa 71:
Nietzsche’nin yaşamının daha başlarındayken kendini bir Alman’dan çok bir Avrupalı saydığına kanıt olarak gösterilen ve 15’indeyken yazdığı kısa öykü.
Öyküde kuzey İtalya, İsviçre ve kuzey Almanya’dan gelip toplanmış ve kaderleri yalnızca çalışmak olan karakterler de yer alır.
Burada belirtilen sözü kuzey Alman kahraman von Adelsberg söyler.
Sözün tamamı şöyledir:
“Biz bu dünyada hacılarız; bizim yurdumuz hem her yer hem de hiçbir yerdir; üzerimizde parlayan aynı güneştir. Biz dünya yurttaşlarıyız-yeryüzüdür bizim ülkemiz.”
(Ayrıca bkz. Friedrich Nietzsche, Jugendschriften (Gençlik Yazıları), haz. Hans Joachim Mette vd., 1994).
(…)
Sayfa 75:
Nietzsche hala Pforta’da olan bir arkadaşına “İnsan özgürlüğün tadına varmak için kısıtlanmayı yaşamış olmalıdır” diye yazıyordu.
(…)
Sayfa 78:
İçki İçip Düello Yapmak
(…)
Sayfa 79:
Gelgelelim, Nietzsche’nin kendisinin “bira maddiyatçılığına”kapıldığına şüphe yoktur.
(…)
Sayfa 81:
Deussen‘e bakılırsa da, “tüm bildiklerim üzerinden düşünürsek, mulierem nunquam attigit (eline kadın eli değmemiştir) sözü uygun düşerdi.
(…)
Sayfa 97:
Deutsche Bierstube (Alman Birahanesi)
(…)
Sayfa 99:
Takdiriilahi (divine providence-ilahi sağlayış/inayet) kavramına göre Tanrı bütün eylemleri, şeyleri ve yarattıkları (bu arada insani) yönetir, düzenler ve yönlendirir.
Nietzsche, insanın kendi hayatını kendisinin yönlendirmesini“personal providence” (“takdirişahsi”) (“kişisel anlayış”) terimiyle ifade ediyor.
(…)
Sayfa 102:
Savaş ve Siyaset
Ama başka gökler gerçekten çok karanlıktı.
Bismarck savaş bulutlarını başına topluyordu.
(…)
Sayfa 103:
Ayrıca keskin zekalı Helmuth von Moltke‘nin başında olduğu Prusya komuta heyetiyle de boy ölçüşemezlerdi.
Von Moltke trenleri kullanarak Prusya ordularını daha önce görülmemiş bir hızla hareket ettiriyordu.
(…)
Sayfa 107:
Bismarck Prusya’sı tepeden tırnağa askeri bir toplumdu.
(…)
Sayfa 119:
Arthur Schopenhauer (1788-1860) akıllıca işlettiği şahsi bir servete sahipti.
Evinin tavan arasından atlayıp intihar etmeden önce başarılı bir Hamburglu işadamı olan babasından miras kalmıştı.
Schopenhauer‘ın “felsefe profesörlerinini” hoş görmesi kısmen geçinmek için çalışmak zorunda olanlar karşısındaki züppeliğinden kaynaklanıyordu ama esasen demin belirtildiği gibi, geçim araçlarının bağımsızlığının düşünce bağımsızlığının önşartı olduğunu düşünüyordu.
(Aslında on dokuzuncu yüzyıl Alman üniversiteleri konusunda temelde haklıydı.
Zira üniversitelerin hemen hepsi krallar ve prensler tarafından kurulmuştu ki,
bunların saltanatının meşruluğu da esasen Tanrı tarafından atanmış oldukları iddiasına – “kralların ilahi hakkı”doktrinine – dayanıyordu.
Kant ve Hegel gibi filozoflar Tanrı’nın varlığını doğrudan reddetmenin resmen imkansız olduğunu düşünmüşlerdi.)
Schopenhauer asla ücretli bir üniversite kürsüsüne geçmedi, isabetli Almanca deyimle
freier Schritsteller oldu, yani yaşamını“serbest yazar” olarak sürdürdü.
(…)
Sayfa 122:
Gıcır gıcır bir Mercedes spor araba peşindeysem (Schopenhauer’ın savını çağdaş tüketimcilik çerçevesine oturtursak) ve sonunda bir tane edinirsem, birkaç hafta yüzeysel bir haz duyarım.
Ama ondan sonra bu doygunluk hazzı, altı üstü bir “araba” sahibi olmanın görünmezliğine gömülüp gider.
Bu yüzden, diye bitirir Schopenhauer, hayat iki çile “kutbu” – yoksunluk ile sıkıntı – arasında “bir sarkaç gibi gider gelir”.
(…)
Sayfa 124:
Schopenhauer bu tür bir özdeşleşme için “duygudaşlık” tabirini kullanır.
Ama hayat acı çekmek olduğuna göre, özdeşleşecek çok fazla keder ve çok az sevinç olduğuna göre “merhamet” daha doğru bir tabir olacaktır.
(…)
Sayfa 128:
Daha sonra “Şen Bilim”de, “Tanrı’nın ölümünden kaynaklanan manevi anayurdun ıstırap verici kaybından son derece otobiyografik bir tarzda bahseder. “Tanrı nerede?” diye haykırır:
“Söyleyeyim!
Onu öldürdük – siz ve ben!
Hepimiz (biz modern düşünürler) onun katilleriyiz…”
Nietzsche, ailesinin imanını yitirmekle ne kaybetmişti?
Çocukluğunda dinin ona verdiği şey neydi?
(…)
Sayfa 131:
Ayrıca ölüm korkusuna bir “panzehir”, ölümün kaçınılmazlığına“teselli” bulmak Schopenhauer’a göre felsefenin ana görevidir.
(…)
Sayfa 135:
Bu yüzden dünya istenci esasen kötüdür; Schopenhauer en temelde“doğa ilahi değil şeytanidir”, “kötücüldür” der.
Bu yüzden dünyada “ebedi adalet” vardır; dünyanın özünün kötülüğü ile kaderinin sefilliği arasında kesin bir denge vardır.
(…)
Sayfa 147:
Nietzsche’nin Basel’i genellikle, zaman zaman akla Platon’un Devlet’indeki (1942, 1988; Politeia) ideal şehir devleti getirecek şekilde siyasi, ekonomik ve düşünsel liderlik arasında sıkı bağlara sahipti.
(…)
Sayfa 149:
Üstelik Prusyalı vicdanı yüzünden verdiği her derste yüzde yüz elli oranında çaba harcamadan edemiyordu elbette.
(…)
Sayfa 167:
Wagner’in Yahudi karşıtlığı kısmen Yahudilerin tüketimcilik yarattığını ve bu tüketimciliğe kendilerini kaptırdıklarını düşünmesine dayanır; gerçi sonraki yazılarında bu kez parmağını Fransızlara uzatır: Modernliği kuşatan şey “Fransız materyalizmidir”.
(…)
Sayfa 181:
Dolayısıyla, başlıklarını Beethoven‘in koymadığı “Pastoral” senfoni ve “Ay Işığı” sonatı böyledir.
(Walt Disney’in Fantasia’sındaki (1940) gibi, metin görsel de olabilir, elbette.)
(…)
Sayfa 187:
Homeros‘ta “ister iyi ister kötü olsun her şey ilahlaştırılır”.
Bu yüzden tecelliyi hayatın “korku ve dehşetlerini” saklamak diye açıklama niyetinde olması mümkün değildir.
(…)
Sayfa 193:
Mitin Rolü
(…)
Sayfa 195:
Eminence Grise: Gölge Adam.
Asıl adı François-Joseph Le Clerc du Tremblay olan (1577-1638),Peder Josef (Pere Josef) adıyla da anılan Fransız mistik ve din reformcusunun bu lakabı (L’Eminence Grice), Fransızcada “gizli işler çevirip yöneten güç, tahtın ardındaki ya da perde arkasındaki güç, ‘ak saçlı’ akıl hocası” anlamını taşıyan yerleşik bir deyime dönüşmüştür.
(…)
Sayfa 203:
Daha da önemlisi, Prusyalılarda zorunlu askerlik vardı ve halk katılaşmış, daha askeri, milliyetçi ve (Napoleon’un işgalci ordularından) “Kurtuluş Savaşı” (1813-14) yüzünden de Fransız düşmanı olmuştu; “anayurt” uğruna savaşta ölmek soylu bir eylem sayılıyordu.
Prusya’nın başka bir avantajı da muhtemel ve sahici savaşta tam zamanlı planlama yapabilen ilk kalıcı komuta heyetinin varlığıydı.
Ayrıca Mareşal Helmuth von Moltke kesinlikle dahi bir askeri stratejistti.
Von Moltke tıpkı beş yıl önce Avusturyalılarla savaşırken yaptığı gibi, birlikleri Fransızları sersemleten bir hızla hareket ettirmek içindemiryolunu kullanıyordu.
(…)
Sayfa 206:
Nietzsche gençliğinde ateşli bir Prusyalıydı, savaş alanında“Anayurda” hizmet etmek, gerekirse onun uğruna ölmek istiyordu.
Üstelik çocukluğundan beri, genellikle Prusya çocuklarında olduğu gibi her türlü savaş onun gözünde şanlı bir faaliyetti, (Tragedya’nın Doğuşu‘nun diliyle) adeta “Apolloncu” ihtişamla parıldıyordu.
(…)
Sayfa 207:
Hiç şüphe yok ki, Nietzsche bir anda pasifist olmadı.
(…)
Sayfa 208:
Bildiğimiz gibi, Yunanlılar kendimize bakmamızı sağlayan “bir aynadır”.
İnsan türünün en insanisi şiddete yatkınlıktan muaf değilse, hiçbir insan türü bundan muaf değildir.
(…)
Sayfa 209:
Barbarların Dionysosçu şenlikleri seks ve şiddet cümbüşlerine dönerken, çoğu durumda insan kurban etmeyi içerirken, Yunanlıların Dionysosçu şenliği olan tragedya şenliğinde kahramanlar gerçek hayatta değil, Nietzsche’nin daha sonra diyeceği gibi, “kukla haliyle” öldürülüyordu.
Ama şiddeti “yüceltme”nin daha üretken bir yolu da “rekabet”ti.
(…)
Sayfa 209:
İnsan hayatının esasen “savaş ve zafer” olduğunu kabul eden Yunanlılar bu hayatı tanrıça Eris‘in, yani “kıskançlık”, bela ve ihtilaf tanrıçasının alanı olarak görüyorlardı.
Fakat, Yunanlılardaki kıskançlık kavramı bizimkinden çok farklıydı.
Zira iki tanrıçaları vardı – “kötü” Eris’in yanı sıra “iyi” bir tanrı da vardı.
Kötü Eris savaş yaratıyordu (altın elmasını yani evrensel şehvet nesnesini Peleus ve Thetis’in düğünündeki konukların arasına atarak Troya Savaşı‘nı başlatmıştı) ama Hesiodos‘un İşler ve Günler‘inden öğrendiğimiz kadarıyla Zeus insanları işe zenginliğe yöneltmek için iyi bir Eris de yaratmıştı.
İkisi arasındaki fark, kötü Eris’in egemenliği “ölümüne mücadeleye”yol açarken, iyi Eris’in “rekabete” yol açmasıydı:
(…)
Sayfa 210:
“Zaferin genel sarhoşluğuna kapılıp gitmeyecek kadar filozof olmak zorundayız” diye de ekler.
(…)
Sayfa 213:
Devletin amacı gayet basittir:
“Her şeye kadirlik” noktasına ulaşmak, bir başka deyişle diğer devletlere nazaran bütünsel güç sahibi olmak, küresel egemenlik kurmak.
Böylece Hegelci “devlet kültürü” propagandasının yapıldığı okullar başka bir Prusya yeniliği olan zorunlu askerlikle paralel gider.
(…)
Sayfa 219:
Martin Heidegher, lidere liderlik etmek (Almanca deyişle “den Führer zu führen”) için Nazi partisine katıldığını söylediğinde, aslında siyaset ile kültür ve devlet ile ruhun hayatı arasındaki ilişkiye dair eski bir Alman geleneğine uygun davranıyordu ki,Nietzsche de daha önce bu geleneğe sahip çıkmıştı.
(…)
Sayfa 223:
1872’nin 2 Ocak’ında Nietzsche’nin savaş “manifestosu” Tragedyanın Doğuşu piyasaya çıktı.
(…)
Sayfa 233:
Anal Takıntılı Filoloji
“Sahte” anlamına gelen “After” sözcüğü aynı zamanda da “anüs”anlamına gelir.
Bu başlığın serbest ama yerinde bir çevirisini yapmak istersek, “Anal Takıntılı Filoloji” diyebiliriz.
(…)
Sayfa 248:
Doğan her şey ölmeye mahkumdur.
(…)
Sayfa 252:
(Amerika’nın “neo con”larının Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında eşit ölçüde yıkıcı bir ruh haline girmeleri de bu duruma paralellik arz eder.)
Neo-Conlar:
“Yeni Muhafazakarlar” anlamına gelen, İngilizce “neo-conservatives” sözcüklerinin kısaltılmasıyla oluşturulmuş, siyasal değerlendirmelerde sıkça kullanılan bu terim, Alman-Amerikan siyaset felsefecisi Leo Strauss‘un (1899-1973) görüşlerine dayalı bir muhafazakarlık anlayışını savunanların genel adıdır.
Günümüzde ABD siyasetine, hatta dünya siyasetine yön veren kesimlerin bu görüşten yola çıktıklarına ilişkin yaygın bir inanç vardır.
(…)
Sayfa 258:
Kılıç, sopa ve budalanın asası
kısacası, ne varsa Fritzsch’in dükkanında
yırtınan, çınlayan, gıcırdayan
veriyorum Nietzsch’me –
Belki işine yarar diye!
(…)
Sayfa 259:
“Alman ancak korkutuculuğu gösterildiği zaman şerefli ve çare getirici olarak görünecek, yine de en yüce ve soylu sanatsal ve kültürel güçleri sayesinde korku verdiğini unutacaktır.”
(…)
Sayfa 259:
Britanya İmparatorluğu’nun ticari güdüleri ve askeri gücünün aksine Almanların sömürge edinmek yerine şiir yazmayı tercih eden barışçıl, biraz hayalperest bir halk olduğu düşünülüyordu.
Nietzsche’nin “düşünür halk” derken akla getirmeye çalıştığı Almanlık duygusu budur.
(…)
Sayfa 265:
Luther: “Tanrı’nın aklına ağır silahlar gelseydi dünyayı yaratmazdı”.
(…)
Sayfa 268:
Milliyetçiliğe Karşı Kozmopolitizm.
(…)
Sayfa 278:
Çünkü Alman müziği kesinlikle salt “köylü geğirtisi” değildir – İtalya’dan ithal ettiği incelik onu korumuştur. Yine de “zariflik ve narinlik” (Mozart) ile “diyalektik kesinlik” (Bach) kazanmış hiçbir şeyi Wagner‘de göremeyiz.
(…)
Sayfa 280:
Fakat Almanların operaya saygısı yoktur, onu ithal malı ve “Alman-dışı” sayarlar.
Yani Wagner toplumun sanata vereceği önem bakımından devasa taleplerde bulunmaktadır.
O bütün toplumun yeni bir “Reformasyonunu” yaratma peşindeki bir “Luther figürüdür”.
Ama bugünkü Almanlar böyle amaçları “haddini bilmezlik” sayar, yüceliğe uyum gösteremezler.
(…)
Sayfa 288:
Adeta ültimatom veriyordu:
Tiranlık yapmayı kes, yoksa giderim.
Asıl mesele Wagner’in Nietzsche’ye yönelik “tiranlığıydı” elbette:Brahms’ı kendine vekil ilan ettiğinden şüpheleniyor insan.
(…)
Sayfa 291:
Örneğin Hristiyanlar güç duruma düştüklerinde, içsel vicdanlarına uygun olarak nasıl davranmaları gerektiğini düşünürken çoğunlukla kendilerine şunu sorarlar:
“Böyle bir durumda İsa ne yapardı?”
Böyle bir şey yapmak İsa’yı Nietzsche’deki anlamıyla “eğitici” olarak görmektir.
(…)
Sayfa 292:
Gördüğümüz üzere, Schopenhauer gerçekten de “eyleme iştiraki”reddeder.
Hayatın doğası ve değerine dair en yüce içgörü “erdemden çileciliğe geçişte” cisimleşmiştir.
Nietzsche burada Schopenhauer’ın sistemini ondan daha iyi anladığı, bu sistemden yapılacak çıkarımların aslında Schopenhauer’ın gösterdiğinden daha farklı olduğunu söylemektedir.
(…)
Sayfa 294:
Çünkü hayatın kanunu budur; değiş ya da öl.
(…)
Sayfa 322:
Longfellow‘un şiirinin Latince başlığı “daha yüksek” veya -serbest bir çeviriyle- “daha ileri ve yukarı” diye çevrilebilir.
(…)
Sayfa 327:
Nietzsche “Ahlak hayatın grameridir” der bu dönemden kalma unutulmaz notta.
(…)
Sayfa 337:
Nietzsche’nin “İpekböceği kozadan çıktıktan sonra eski hapishanesini bir süre beraberinde sürükler” sözünü alıntılar.
(…)
Sayfa 350:
Nietzsche’nin evlenmek istemesinin başka bir sebebi de giderek kendisini yalnız hissetmesi, en eski ve yakın dostlarından giderek uzaklaşması olabilir.
(…)
Sayfa 357:
Wagner’e göre Nietzsche’nin dertlerinin sebebi “mastürbasyondu”(artık espri malzemesi olmuştur ama eskiden mastürbasyonun insanı kör ettiği sanılıyordu) ve Nietzsche’nin “düşünce tarzındaki değişim… “Doğaya aykırı zevk ve eğlence düşkünlüğünden, oğlancılık belirtilerinden” kaynaklanıyordu.
Nietzsche’nin hiç vakit kaybetmeden evlenmesi gerekiyordu.
(…)
Sayfa 358:
1878’deki Bayreuth Festivali‘nin başlıca dedikodu malzemesi, orada olmayan Nietzsche’ydi – mastürbasyon yüzünden körleşiyordu, İtalya’da fahişelere gidiyordu ve öğrenciyken zührevi hastalığa yakalanmıştı – bu dedikodular bir şekilde Nietzsche’nin kulağına kadar gider.
(…)
Sayfa 361:
Nietzsche Tan Kızıllığı‘nda Comte‘u “bu yüzyıldan Almanların ve İngilizlerin hiçbir rakip göstermeyeceği “büyük ve dürüst Fransız”diye anar.
(…)
Sayfa 364:
Nietzsche şöyle yazar:
“Özgür ruhlu kişi, kökeni, çevresi, sınıfı ve mesleği temelinde ya da çağının baskın görüşü temelinde beklenenden farklı düşünen kişidir.”
Demek ki özgür ruhlu insan, Nietzsche’nin daha sonra “sürü tipi”diyeceği “zincirli ruhtan” farklı düşünen -dolayısıyla farklı davranan- insandır.
Özgür ruhlu insan çağındaki akıntıya karşı yüzer, bir başka deyişle“çağa aykırıdır”.
“Özgür ruhlu”, “çağa aykırı ruhlunun” halefi olan kavramdır.
(…)
Sayfa 364:
On dokuzuncu yüzyılın sona erdiği on yıllarda “özgür – ruhluluk”havası hissediliyordu.
Düşünen insanlar Viktoryen, Wilhelmci toplumun boğucu ve çoğu durumda ikiyüzlü uzlaşımlarından bıkmış usanmıştı.
Almanca konuşulan bölgelerde bir süredir gelişmekte olan karşı-kültürü tanımlamak için 1898’de “Lebensreform Bewegung”, “Hayat Reformu Hareketi” terimi kullanılmaya başladı.
(…)
Sayfa 365:
(Daha sonra kendilerini Hitlerjugend – Hitler Gençliği – tarafından gasp edilmiş buldular.)
(…)
Sayfa 366:
En meşhur Lebensreform (Hayat Reformu) komünü Maggiore Gölü’nün kıyısında, Ascona’daki Monte Verita‘ydı.
1900’de kurulan bu komünün kahramanları Tolstoy ve Nietzsche‘ydi.
Burası yirminci yüzyılın ilk yirmi-otuz yılında karşı kültür mensubu,“özgür ruhlu” kişilerin ilgi odağı oldu:
Başkalarının yanı sıra, D. H. Lawrence, Carl Jung, Isadora Duncan, Max Weber, Martin Buber, Stefan George, James Joyce, Walter Gropius ve Hermen Hesse, 1960’ların “hippi” hareketi ve bugünküYeşillerin kökeninde bu hayat reformu hareketi bulunmaktadır.
(…)
Sayfa 372:
Din, İnsanlar dinsel metafizik dünyasına niçin inanır?!
Nietzsche’nin yaklaşımı matadorun değil pikadorun (boğa güreşi öncesinde boğayı yoran atlı) yaklaşımıdır:
Tek bir öldürücü darbe indirebilmek yerine, dini inanca katkı yapan çok sayıda sebep tespit eder ve hepsinin çürütülebileceğini tek tek sabırla gösterir.
(…)
Sayfa 376:
“Müzler”:
“Musalar” veya “mousalar” olarak da adlandırılan ve Yunan mitolojisinde müzik, şiir, tregedya gibi sanatlara esin veren dokuz ilham perisinin ortak adı.
(…)
Sayfa 380:
Az önce ATM’den çektiğim 200 doları kaldırımdaki dilenciye veriyorsam, sebebi hayattaki kendi üstün konumumun tadını çıkarmak istememdir.
Ayrıca, doğruluk da, dürüstlüğün ya da adaletin kendini göstermesinden değil, yalan söylemenin çok fazla zeka ve iyi bir bellek gerektirmesinden kaynaklanır; bu yüzden insanların genellikle doğruyu söylemesinin sebebi yakalanma korkusudur.
(…)
Sayfa 381:
Ego nasıl olur da egosuz davranabilirdi?
(…)
Sayfa 382:
Büyük ihtimalle Freud’un değil ama belki Bill Clinton’un diyeceği gibi “kimi zaman bir puro sadece bir purodur”.
(…)
Sayfa 385:
(Cinsel boşalma eksikliği, Nietzsche’ye göre cinsel fantazi yaratır, bu yüzden Hıristiyan azizleri pek çok “kirli” fantezi kurmuş, sonra da bunları itiraf edip kendilerini daha da çok cezalandırmışlardır.)
(…)
Sayfa 385:
Hıristiyanlığın bizden ahlaki talebi, yapısı gereği karşılanamaz bir taleptir ki burada amaç bizim kendimizi “mümkün olduğunca günahkar” hissetmemizdir – böylece Kilise’nin günah bağışlama gücüne, dolayısıyla rahiplere daha bağımlı oluruz.
Tekrarlarsak, Hıristiyanlık “kalbi yük altına sokar ki… sonradan(kısmen) yükü hafifletebilsin.”
(…)
Sayfa 386:
Hıristiyanlık “uyuşturur” (Marx’ın ifadesiyle “kitlelerin afyonudur”) ama böylelikle insanı acısının sebebini ortadan kaldırmaya çalışmaktan alıkoyar.
(…)
Sayfa 386:
Etik, Hıristiyanlık ortaya çıkmadan önce, der Nietzsche, “iyi ve kötünün” ölçütü adetlerdi ve adetler de toplumsal faydayı temel alıyordu.
(…)
Sayfa 389:
Yine en azından Prusya modernliğinin aksine zorunlu askerlik olmayacaktır, çünkü zorunlu askerlik en cesur ve en iyileri, tam da toplumun “iyi ve bereketli zürriyet” için ihtiyaç duyduğu tipleri öldürmenin en garantili yoludur.
(…)
Sayfa 393:
Daha önce işaret ettiğim üzere, kölelik ihtiyacı savı çamaşır makinası tarafından çürütülmüş görünmektedir.
(…)
Sayfa 396:
Cemaat ancak paylaşılan bir dinsel mitle var olabildiğinden, modernlikte cemaatin kaybının sebebi Sokratesçiliktir.
(…)
Sayfa 398:
İngiliz Barışı: İngiltere İmparatorluğu’nun 1815 Waterloo Savaşı‘nın bitimiyle başlayıp (Fransa-Prusya savaşlarıyla etkisi azalmasına rağmen) denizlerdeki egemenliği sayesinde Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdürdüğü nispi barış dönemine bu ad verilir.
(…)
Sayfa 399:
Romalılar Pax Romana’da “hayvanlara eziyet, gladyatöre dövüş, Hristiyanlara zulüm’e alışmıştı”, günümüzde ise “genel olarak savaşa tövbe etmiş gibi görünen” İngilizler “tehlikeli keşif gezileriyle, denizcilikle, dağa tırmanışlarla” – tehlikeli sporlarla uğraşıyor.
(…)
Sayfa 457:
Mutluluk Paradoksu
… nasıl mutlu olunacağı konusunda nispeten soyut nitelikte çok şey söyler.
(…)
Sayfa 491:
O halde modernlik, çürüme, “yozlaşma” halindedir.
Eski inanç gitmiş, bizi her biri kendi bencilliğinin peşinde ikincil sınıf özgür ruhlular kaosuyla başbaşa bırakmıştır.
(…)
Sayfa 495:
(Nazilerin Nietzsche’ye sahip çıkması, düşüncelerinin felaket düzeyinde çarpıtılması anlamına gelse de, Nietzsche ile Naziler arasındaki sahici benzerlikleri ve süreklilikleri de kabul etmek gerekir, aksi takdirde ona nasıl ve neden sahip çıktıklarını açıklayamayız.)
(…)
Sayfa 502:
hatta şu örümcek, ağaçların arasındaki ay ışığı, hatta bu an ve ben…
(…)
Sayfa 511:
Sacro Monte ve “Kırbaçlı” Fotoğrafın Gizemi
(…)
Sayfa 513:
Zerdüşt‘teki meşhur sözü – “Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma” – düşünülürse, Nietzsche’ye atfedilen kadın düşmanlığına sadistçe bir renk verme yönünde pek çok spekülatif girişim olmuştur.
(…)
Sayfa 530:
Simyacının boktan (bundan da) altın yapma zanaatını icat etmedim.
(…)
Sayfa 531:
Gerçekten bir “kedi bencili” miydi, asla “vermeyen” bir “alıcı”mıydı?
(…)
Sayfa 534:
Yahudi Karşıtlığı Karşıtlığı
(…)
Sayfa 550:
Alaca İnek (“alacalı” sözcüğü Platon’un Devlet’te demokratik devleti tanımlamak ve mahkum etmek için kullandığı sözcüktür) Batı modernliğinin kendisidir.
(…)
Sayfa 560:
Nietzsche “doğru zamanda” ölmeyi başaramadığı açık olanlar arasına Wagner’i de koyar.
(…)
Sayfa 576:
Eşek Şenliği
(…)
Sayfa 576:
Nietzsche’nin Eşek Şenliği‘nde sözü edilen “yanan kozalaklar”ın kaynağında, on sekizinci yüzyıl aforizmacısı, Nietzsche’nin iyi bildiği ve Zerdüşt’ün IV. Bölüm’ünü yazmadan kısa süre önce okuduğu Georg Lichtenberg‘in ortaçağ şenliğinin belli bir versiyonunu tarifi vardır.
Şenliğin, Lichtenberg’in anlattığı on üçüncü yüzyıl versiyonunda
Bakire Meryem’in Mısır’a kaçması canlandırılır.
Meryem’i temsil eden genç bir kadın katedrale götürülür, arkasında din adamları ve kalabalık vardır, sonra büyük bir ciddiyetle ilahi söylenir.
Fakat her kesimden sonra “Amin” değil, “Aaa-iii” denir.
Hatta eşeğin kendisi de bu koroya katılırsa daha iyi olur.
İlahinin sonunda alışılmış kutsama yerine rahip üç kez “Aaa-iii” der ve kalabalık da aynı şeyi yapar.
Tören yarı Latince yarı Fransızca bir eşeğe övgü ilahisiyle sona erer.
Bu ilahinin sözleri arasında “Adventabat asinus/pulcher et fortissimus (İşte geliyor güzel ve kuvvetli eşek)” cümlesi de vardır.
(…)
Sayfa 604:
Modern tarihteki “altın” uğraklar Rönesans ve Napoleon’dur, bir başka deyişle, klasik idealin “yeniden doğmasını” sağlama girişimleridir.
(…)
Sayfa 607:
Nietzsche, “zamanımızın aristokratik akımının felsefi savunucusudur”, bize “Junker” aristokrasisinin (Bismarck‘ın sınıfı) felsefesini” vermektedir.
(…)
Sayfa 612:
İdealistler “dürüst değildir”, kendilerini “kandırırlar”, ona ne şüphe, peki ama Nietzsche’nin kendini kandırmaya itirazının ne olduğu hiç açık değildir.
(…)
Sayfa 629:
Hıristiyan “eşitliği” herkesi “sürü hayvanına” çevirir.
(…)
Sayfa 630:
Tamamen “ineklerden”, “sürü hayvanlarından” oluşan bir toplumda yanlış olan nedir?
(…)
Sayfa 633:
Hasta Modernliği Aşmanın Yolu: Geleceğin Filozofları
(…)
Sayfa 637:
Yunanca kökeni bakımından “aristokrasi” basitçe “en iyilerin hükümdarlığı” anlamına gelir.
Daha önce gördüğümüz üzere de, Platon için olduğu gibi Nietzscheiçin de hükmetmekte “en iyiler” (muzaffer) filozoflardır.
“Yönetmek ve yasa çıkarmak” onların işidir.
O halde Platon gibi Nietzsche de “filozof krala” inanmaktadır.
(…)
Sayfa 637:
Söylendiğine göre Ayetullah Humeyni 1920’lerde Kum’dayken Devlet’i okumuş ve İslam Cumhuriyeti’nin yaratılmasında Platon’un filozof kral hayalinden esinlenmiştir.
(…)
Sayfa 638:
“Nefsine hakim olma ve mütevazı inziva”, takip etmek için doğanlarda övgüye değer olsa da, yönetmek için doğanlarda kötü özelliklerdir.
(…)
Sayfa 637:
“Demir yumruk” kullanmanın gerekliliği 1871’den beri hiç değişmediğini söyleyebiliriz.
(…)
Sayfa 648:
Nietzsche “Din, yatıştırma ve eğitim araçlarını felsefecilerin eline vermeyip de kendisi için onlara egemen olduğunda, diğer araçların yanında bir araç değil de en son amaç olmayı istediğinde, bunu pahalı ve korkunç bir biçimde öder” der.
(…)
Sayfa 654:
Morarmış parmaklar yazmayı güçleştiriyordu.
(…)
Sayfa 662:
Nietzsche: Ne pahasına olursa olsun hakikat, ahlaki bir taahhüttür.
(…)
Sayfa 673:
Nietzsche’nin burada kullandığı Europa kelimesi, Avrupa’nın standart Almancadaki karşılığıdır elbette.
Ama her haliyle Yunan mitolojisine battığından, Europa’nın aslında sadece Yunanistan anlamına geldiği bilgisi hiçbir zaman aklından çıkmamıştır.
(Bu isim boğa biçimini almış Zeus‘un tecavüzüne uğrayan ve daha sonra Girit kraliçesi olan bir Fenikeli prensesten türemişti.)
(…)
Sayfa 679:
Perde Arası
(…)
Sayfa 702:
Vicdan Azabının Kökenleri
(…)
Sayfa 719:
Modernlikte Çileci İdeal
(…)
Sayfa 772:
Beşincisi, Hıristiyanlık inanılmaz ölçüde kurnazca bir ikiyüzlülük biçimidir.
“Fakat siz insanların suçlarını bağışlamazsanız, Babanız da sizin suçlarınızı bağışlamaz.”
(Matta 6:15)
ve
“Bana iman eden bu küçüklerden birini kim küstürürse, boynuna büyük bir değirmen taşı takılıp denize atılması kendisi için daha iyidir.”
(Markos 9-42)
Bunun gibi pasajlarda “Çandala * kini” kendini sevgi içinde gizler.
(* Nietzsche’nin Hint kast sisteminden alıp “Tschandala” yazımıyla, toplumsal sınıflar içinde en altsınıfı oluşturanlar anlamında kullandığı terim.)
(…)
Sayfa 788:
“Üstinsan” kültürel reform konusunda ne üretecektir?
(…)
Sayfa 820:
Nietzsche şöyle der:
“İnsan mutluluk için çabalar”:
Bu sözün neresi doğru ki!
Hayatın ne olduğunu, hayatın nasıl bir çabalama ve gerilim olduğunu anlamanın formülü, ağaç ve bitki için de geçerli olmalıdır…
İlkel ormanda ağaçlar birbiriyle niçin kavga eder?
“Mutluluk” için mi? – Güç için…”
(…)
Sayfa 916:
çift kutuplu bozukluk.
…======================================

Dostlar,

Belki Türkiye’nin kan ve ölüme boğulan güdümlü – yapay gündemi çok elverişli değil ama;
gene de NIETZSCHE okumak iyi gelebilir.. 968 sayfa.. Prof. Julian Young‘ın büyük emeği..
Çevirmen Bülent Doğan’ın da öyle..
Ve de sağolsun İŞ Bankası Kültür Yayınları.. Kapak fiyatı 75 TL ama %25 indirimle 57 TL..

Çıkardığı özeti, bu önemli kitabı tanıtma bağlamında e-ileti olarak yollayan
Cüneyt ŞAŞMAZ‘a teşekkür borçluyuz..

Kitabın ön kapağı aşağıda.. Onu da biz ekleyelim..

Nietzsche

Sevgi ve saygı ile.
05.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com