Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkının 84. yıldönümü


Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkının 84. Yıldönümü
“PEK ÇOK ANAM VAR!”
(Prof. Dr. Leziz Onaran’ın anısına)

Zeki_Sarihan_portresi

Zeki Sarıhan

 

 

Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinde kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanındığı
5 Aralık 1930’a dek bu konuda zorlu bir savaşım verilmiştir. Batılılaşmanın etkisiyle Tanzimat’la (AS: 1839) başlayan kadın eğitimi ve kadın hakları düşüncesi 2. Meşrutiyet’le (AS: 1908) büyük bir sıçrama yapmış, kadınlar, toplumsal yaşamın
hemen her alanında erkeklerle birlikte görev almaya başlamıştır. Bu dönemde kadınlar, dergi ve gazeteler bile çıkarmaya başlamış, dernekler kurarak oldukça etkin bir mücadele yürütmüşlerdir. Prof. Tarık Zafer Tunaya’ya göre 1918’e gelindiğinde
kadın sorunu esas olarak çözümlenmiş bulunuyordu. [1]

1919 sonbaharında Son Osmanlı Mebuslar Meclisi için seçim hazırlıkları yapılırken
kimi gazeteler kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasını gündeme getirmişlerdir. Vakit gazetesi, ABD’de bu konunun ele alınmış olmasını vesile sayarak Türk kadınlarına da seçme ve seçilme hakkının verilmesi konusunda bir sormaca yapmış, Halide Edip, Nakiye Hanım, Kız Öğretmen Okulu müdürü gibi bazı tanınmış kadınların görüşlerini sormuş, gazete Kız Öğretmen Okulu’nun son sınıf öğrencileri arasında anket bile yapmıştır.[2] Siyasal haklarını ilke olarak savunmakla birlikte kadınların da bu konuda henüz açık bir programa sahip olmadıkları anlaşılmaktadır. Buna karşılık mebus seçimlerinde bazı yerlerde Halide Edip Hanım’a oy verildiği görülmektedir.[3]

Bu tarihlerde Batılı kadınlar, seçme ve seçilme hakkı konusunda dünya kongreleri düzenlemektedirler. 1913’te Budapeşte’de toplanan Kadınlara Seçme Hakkı Verilmesi Milletlerarası Cemiyetler Birliği’nin toplanmasından sonra 16 ülke kadınlara siyasal haklar tanımıştır. Bunlar Danimarka, İrlanda, Hollanda, Almanya, Avusturya, Bohemya, Macaristan, Lehistan, İsveç, İngiltere, Rusya, Kuzey Amerika’dan dokuz eyalet, Kanada, Rodezya, Afrika’nın doğusundaki İngiltere sömürgeleri ve Jamaika’dır.

Bundan sonraki kongre Haziran 1920’de Cenevre’de toplanmış, bu toplantıya Küba, İspanya gibi ülkelerin kadın örgütleri de katılmıştır. Kongre’de Türk kadınlarını Kıbrıslı Mustafa Paşa’nın kızı ve İspanya Elçiliği Müsteşarı Ferruh Niyazi Bey’in eşi Azize Hanım temsil etmiştir. Ahmet Cevdet’in İsviçre’den gönderdiği yazıya göre kongrede konuşmacı Azize Hanım pek çok alkışlanmıştır.[4] Ancak o daha çok Türk kadınlığının çektikleri ve ülkenin bağımsızlığını anlatmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadınlara seçme hakkı ilk kez 15 Kasım 1921’de Köy ve Bucak Yönetimi Kanun Tasarısı görüşülürken ele alınmıştır. Tartışma bucak (nahiye) yönetimi için yapılacak seçimlerde kadınların da hesaba katılıp katılmayacağı konusundadır. Daha çok muhafazakâr tutumlarıyla tanınan ama bazı demokratik istemleri ileri sürmekten de geri kalmayan İkinci Grubu mensup Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, 20 evli bir köyde üç erkek bulunabileceğini, kalanının kadın olduğunu, bunların genel yaşama katılıp vergi verdiklerini, ancak bu zavallıların birtakım adamların elinde tutsak olduğunu söyleyerek “Şûraya kadınlar da girmelidir.” demiştir (AS: Şura, Nahiye-Köy Yönetim Kurulu). O’nu, radikal mebuslardan Tunalı Hilmi Bey, oturduğu yerden “Yaşa, yaşa!” sesleriyle desteklemiştir. Sözlerini sürdüren Hüseyin Avni Bey, mebuslardan duygusallığa kapılmamalarını, mademki kadınlardan “aşar” (AS: 1/10, ondalık tarım ürünü vergisi, öşür) alınıyor; onların haklarını da vermek gerektiğini, yüzlerce kadının mütegallibe erkeklerin (AS: Haksız ve yolsuz güçle hükmetmeye çalışanlar, zorbalar, derebeyleri, mütegallibeden bir adam..) tutsağı olduğunu,
oysa üç-dört haneye bakan, aile reisi olan kadınlar bulunduğunu anlatarak
“Büyük Millet Meclisi, aile reisi olan kadının seçim hakkını teslim etsin.” demiştir.

Kırşehir Mebusu Müfit Efendi, O’na oturduğu yerden bir sataşmada bulunur:

–  Kaç karın var?

Hüseyin Avni Bey, bu soruya şu anlamlı yanıtı verir:

–  Pek çok anam var!

Balıkesir Mebusu Hasan Basri Çantay O’nunla dalga geçer:

– Hüseyin Avni Bey’in feministliğini tebrik ederim.

Hüseyin Avni Bey’in buna yanıtı ise şöyledir:

– İnsanlığımı tebrik ediniz.

Sıra, Tunalı Hilmi Bey’dedir:

– Şu dakikada Meclis kürsüsünden Türklük ve Müslümanlık âlemine doğru bir ses aksetmiş bulunuyor ki, bu sesi ilk çıkaran Hüseyin Avni Bey’dir. Kendisini tebrik ederim. Bir söz söyledi, bence en ruhlusu o sözdür. Hissiyata kapılmayalım.

Bir mebus “Ne hissiyatı Allah aşkına!” diye seslenince Tunalı Hilmi, Azerbaycan’ın kadınları seçime katmasının Türkiye’ye büyük bir ders olması gerektiğini söyler.
Konya Mebusu Hilmi Bey, Azerbaycan’ın Bolşevik olmasını kast ederek:

– Bizim memleketimize Bolşeviklik girdi mi Hilmi Bey?” diye sataşır. Tunalı Hilmi Bey, bunun Bolşeviklik olmadığını söyler. İslamiyet’in kadına verdiği değerle ilgili olarak
bir ayet okumak isterse de sesi patırtılar ve gürültüler içinde duyulmaz olur.
“Sözlerimi dinleyin” ricası“Neyi dinleyeceğiz” diyerek kesilir. O gene de konuşmakta diretir. Ülkenin Batısında muhtar olan kadınlar bulunduğunu, hadi seçilme hakkının verilmeyişini anladığını ama seçme hakkının neden esirgendiğini sorar.
“Bu teklif zaten kabul edilmeyecektir. Fakat Hüseyin Avni Bey’i tebrik etmek istedim.”  der.

Tartışma gene de son bulmaz. Konya Mebusu Musa Kâzım Efendi, İslam kadınlarının tutsak olmadığını, İslamiyet’in kadınlara Avrupa kadınlarına göre daha büyük tasarruf hakkı verdiğini ileri sürer. Erkekle kadının savaş gibi kimi zorunlu durumlar dışında bir arada bulunmasının caiz olmadığını anlatır. Oturum başkanı konuyu kapatmak istese de Tunalı Hilmi “Reis Bey, İslam kadınları kadı olabilirler. Camilerde vaaz verebilirler”
diye seslenir. Hükümet tasarısında bu konuda bir işaret olmadığı belirtilerek tartışmanın gereksizliği nedeniyle tartışma yeterli görülüp geçilir.[5]

Böylece kadınlara seçme ve seçilme hakkı konusu, gündemden kalkar.
Gerek gezilerindeki konuşmalarda gerekse yabancı gazetecilere verdiği demeçlerde Türk kadınının toplumsal yaşamda  hak ettiği yeri alması gerektiğini savunmuş olan Mustafa Kemal Paşa, bu tartışmalarda taraf olmaz ve seçme ve seçilme hakkı konusunda tutum almaz.

1923’te seçimlerin yenilenmesi kararının alınması üzerine Vakit gazetesinde kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi konusunda kadınlar arasında bir anket düzenlenir. Bu arada 13 kadın bir girişim kurulu oluşturarak konu üzerinde kamuoyu yapmaya başlar. Bunlar Türk Kadınlar Şûrası‘nı toplamış, ardından Türk Kadınlar Fırkası’nı kurmuşlardır. Ancak hükümet kadınların seçme ve seçilme hakkı olmadığı gerekçesiyle partiyi yasaklayınca Türk Kadın Birliği kurulur. Kadınlar, on yıl boyunca seçme ve seçilme hakkı peşinde koşmuşlardır. Ancak bu birlik de hükümet tarafından kapatılmıştır. [6] Dönemin hükümet etme anlayışı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın dediği gibi “Memlekete komünizmi getirmek bile icap etse bunu ancak hükümet yapacak”tır. Bütünüyle erkeklerden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi,
hükümetin isteğiyle kadınlara seçme ve seçilme hakkını ancak 1930’da tanıyacaktır.
O tarihte bu hakkın tanındığı ülke sayısı 25’tir. (12.05.2013)

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, C. 1, II, Hürriyet Vakfı Yayınları
[2] Vakit, 25, 31 Teşrinievvel, 24 Kânunuevvel 1919,
[3] Yenigün, 2 Kânunuevvel 1919 “Kadın Mebuslar”
[4] İkdam, 15, 16 Haziran 1920
[5] TBMM Zabit Ceridesi, C. 12, 15 Kasım 1921, s. 222-225
[6] Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılâp, 2003, Metis Yayınları

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ : 23 AĞUSTOS- 13 EYLÜL 1921


SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ : 
23 AĞUSTOS- 13 EYLÜL 1921           

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır o satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile sulanmadıkça bırakılamaz”
Mustafa Kemal Paşa
 

Birinci ve İkinci İNÖNÜ Muharebelerinden sonra Yunanlılar, 10 Temmuz 1921’de YUNAN BÜYÜK TAARRUZUNU başlattılar. Zayıf birliklerimizce tutulmakta olan Kütahya güneyine yüklenerek cephe boyunca ilerlediler. 20 Temmuz’a dek yürüttükleri saldırılarla birliklerimizi geri çekilmeye zorladılar.

Cephe durumu ile yakından ilgilenen Mustafa Kemal, birliklerimizin Sakarya Nehri (POLATLI BÖLGESİ) doğusuna çekilmesini gerekli gördü. Böylece zaman kazanılacaktı. 21 Temmuz’da tekrar saldırıyı başlatan düşman; bu plan uygulanarak büyük özverilerle yavaşlatıldı ve 25 Temmuz’da Sakarya Nehrinin karşı kıyısına geçildi.

Yunan Ordusu’nun amacı; Türk Ordusunu imha ederek, TBMM’ne Sevr’i kabul ettirmek idi. Türk Ordusu düşmanla çarpışarak, geri çekilme planını uyguladı.
İsmet Paşa, imha olmamak için Sakarya Irmağının doğusuna çekildi.

Bu Muharebeler sonucunda; Eskişehir, Kütahya, Afyon gibi büyük stratejik merkezler elden çıktı. Birliklerimizin muharebe gücü azaldı. Yurtta büyük hayal kırıklığı belirdi. TBMM’nde moral bozukluğu başladı. Sert tartışmalar oldu. Aslında Yunanlar,
Türk Ordusunu büyük ateş ve silah üstünlüklerine rağmen, yok edememişlerdi.

Ordumuz Sakarya’nın doğusunda, güvende idi. Buna karşın muharebenin yitirilmesi, cephe gerisinde büyük bir yıkım haberi gibi etki yapmıştı. 

25 Temmuzdan sonra TBMM içinde ve dışında MUHAREBENİN yitirilmesi ile ilgili birçok tartışmalar yapılmış, sorumlular aranmış, sonunda herkesin üzerinde durduğu
ve birleştiği çare bulunmuştur. O da olağanüstü önlemlerin alınması idi.

Bundan sonraki Muharebeler Türk Ulusu için bir ölüm kalım çatışması olacağından,
bu ülkenin tüm gücü ile hazırlanması gerekli idi.

Alınması düşünülen olağanüstü tedbirler, 25 Temmuz’da cepheye gidip gelen bir grup milletvekili tarafından önerilmişti. Bu yoldaki uygulamanın da tek elden yönetilmesi amaca uygun düşecekti. Herkesin üzerinde birleştiği tek kişi Mustafa Kemal idi.

Mustafa Kemal’e inananlar, bu ağır işin altından yalnız O’nun kalkabileceğini biliyorlardı. Eğer O geniş yetkilerle donatılırsa düşmanı yenebilirdi.

Mustafa Kemal karşısında olanlar ise, bu yolla oluşacak bir başarısızlık;“Onun otoritesinin kırılacağını” hesaplıyorlardı. Tüm sorumluluğu yüklenen Başkan’ın
bu kritik durumu kurtaramayacağını sanıyorlardı. Böylece O’nun Ulus içindeki büyük
ve sarsılmaz durumu zedelenecekti. Böylece O’nun Ulusal Savaşın önderliğinden indirilmesi mümkün olabilecekti. Bu kötü niyetliler çoğunlukta değildiler ancak havayı bulandırabiliyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa tüm bu hesapları bildiği halde sorumluluğu üzerine almakta duraksamadı. TBMM O’nu “Başkomutan“ seçecekti ve yetkilerinin bir bölümünü de
O’na devredecekti.

5 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal Paşa144 sayılı yasa ile Başkomutan olarak atandı. TBMM’nin “savaşı yönetmeye ilişkin tüm yetkilerine” sahip oldu.

8/9 Temmuz 1919 tarihinde Askerlikten istifa ederek Tüm makam ve mevkilerini hatta Osmanlı Paşalık rütbesini de bırakarak bir fert olarak KURTULUŞ MÜCADELESİNİ yürütmeyi sürdüren Mustafa Kemal Paşa; artık TBMM’nin kararı ile yeniden
ASKER, PAŞA VE BAŞKOMUTAN oluyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlığı sırasında vereceği kararlar,
yasa gücünde olacaktı.

Başkomutan, Sakarya’nın doğusunda bulunan orduyu güçlendirmek için
tüm Ulusu özveriye çağırdı. Çünkü ordumuz her türlü donanımdan yoksundu.
Yiğit askerlerimiz ayaklarına çarık bile bulamıyordu. İşte bu nedenlerle,
7-8 Ağustos 1921’de “Tekâlifi Milliye” (Ulusal Yükümlülükler) emirleri çıkartıldı.

Tekâlif-i Milliye Emirleri:

Amacı: Ordunun gereksinimlerini karşılamaktı.

İçeriği: Halkın, ordunun gereksinimlerinin karşılanması için ödeyeceği, parasal
ve mal ve hizmet karşılığı olan vergilerdir.

Bu muharebede; Yunan ordusu, Türk ordusunu imha etmek ve Sevr’i TBMM’ne
kabul ettirmek için savaştı. Türk ordusu da, Bir alan halinde savunma yaparak,
düşmanı bölmek ve taarruz gücünü kırmak için mücadele etti.

Yunanlar 14 Ağustos 1921 sabahı ilerlemeye başladılar ve 22 Ağustosta Türk mevzileri ile temasa geçtiler. 100 km genişliğindeki Sakarya cephesinde asıl çarpışmalar
23 Ağustosta başladı. Savaş süresince pek bunalımlı ve kanlı günler oldu.

Düşman birlikleri savunma çizgimizi birçok yerde aşmayı başardılar.
Ancak büyük özverilerle geriye atıldılar.

Başkomutanın buyruğuyla uygulanan yeni taktik kuralı,
Ordunun savaş gücünü kamçıladı. Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu:

  • “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır o satıh bütün vatandır.
    Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile sulanmadıkça bırakılamaz Küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurarak çarpışmayı sürdürür. Yanlarındaki birliklerin çekilmek zorunda olduğunu gören birlikler onlara bağlı olmaz. Bulundukları yerde sonuna kadar düşmana karşı koyarlar.”

Bu emir Sakarya savaşının yazgısını değiştirmiştir.

Başta subaylar olmak üzere, Türk ordusunun tüm askerleri, Başkomutanın kurduğu
bu sistem içinde her adımda üstün direnme gücü ile düşman güçlerini yok ederek, yıpratarak parçalatarak, sonunda onları saldırıyı sürdürme yeteneğinden yoksun duruma getirdi.

5 Eylül 1921 günü düşman çözüldü ve geri çekildi. İzlem ve saldırılar sonucunda
13 Eylül’de Sakarya’nın doğusunda hiçbir düşman askeri kalmadı.

Türk Ordusu da bu çok uzun savaşta yıprandığı için düşmanı daha çok izleyerek
yok edemedi.  Ancak düşman artık saldırı gücünü tümüyle yitirmişti.

Bundan sonra artık saldırı (taarruz) üstünlüğü Türklerdedir. 

Yunanlar Türk Ordusunun; eylemine bağlı olmak zorunluğuna düşmüşlerdi.
Bu zorunluk, özellikle, bir istila ordusu için yenilgi ve çözülmenin başlangıcı olmuştur.

23 Ağustostan 13 Eylüle dek süren Sakarya Meydan Muharebesi, yeni Türk Devletinin genç tarihine, dünyada eşine ender rastlanan büyük bir zafer olarak geçmiştir.

TBMM, Sakarya Meydan Muharebesini kazanan Başkomutanına
19 Eylül 1921’de“Gazi” unvanı ve “Mareşallik” rütbesini vermiştir.

*****

Sakarya Zaferinin Değerlendirilmesi:

Sakarya Zaferi, Türk ihtilalinin başarı bilançosunda, en ağır ve şanlı yeri almaktadır.      13 Eylül 1921’de TBMM’ne Türk zaferini bildiren, Başkomutan aynı gün
“Genel Seferberlik” ilan etti.

Türk Ulusu’nun bu Muharebeyi kazanmasında en küçük Erinden, Başkomutanı’na dek inançla yılmadan savaşması, Türk ulusunun varını yoğunu Ordusuna vermesi,
Türk kadınının sırtında silah cephane taşıması, geriye yaralı taşımakta gösterdiği özveri etkili oldu.

Fevzi ve İsmet Paşaların cephede, Refet Paşanın cephe gerisinde Ordunun gereksinimlerinin sağlanmasında hizmetleri oldu. Mustafa Kemal Paşa
Muharebe sırasında attan düştü ve kaburga kemikleri kırıldı.

Subaylar, ölümü hiçe sayarak, askerin yanında oldular.

Yunanlar; “Büyük Yunanistan Ülküsü”, Türkler ise; ”Vatan Ülküsü” için dövüştüler.

1683’te Viyana önlerinde başlayan Türk bozgunu;
Haçlı düşüncesinin ve gücünün Sakarya önlerinde kırılması ile durduruldu.

Sakarya savaşının kazanılması ile büyük tehlike ortadan kalkmıştı. Ankara’nın boşaltılıp Kayseri’ye taşınmak için başlatılan çalışmalar, birçok ailenin yollara düşmesi,
tehlikenin boyutunu ortaya koymaktadır.

Türk Ordusu bu savaşta çok subay yitirdi.
Yedisi Tümen Komutanı olmak üzere şehit sayısı 3288‘dir.

Yunanlar da 15 000 yitik vermişlerdi.

Sakarya Utkusu, Ulusun ve Ordunun sarsılmış olan moralini yükseltti.
Ulusun Orduya olan inancı ve Mustafa Kemal Paşa’ya olan güveni,
bir daha sarsılmayacak biçimde yerleşti

Taarruz üstünlüğü Türk Ordusuna geçti.

Ne yazık ki; Padişah Vahdettin, Hala İngilizlerden medet ummakta ve
Mustafa Kemal’in neden yenilemediğini anlayamamıştır.

Sakarya ZAFERİ’nin 93’üncü yıl dönümünde; bu utkuyla, Ülkemizi işgalden kurtarıp Bağımsız Devlet Kurma yolunda önemli adımı atan, başta Gazi Mustafa Kemal Paşa ve silah (AS: ve dava) arkadaşları olmak üzere tüm emeği geçenleri rahmet, minnet ve şükranla anıyorum…

Ahmet AVCI
13 EYLÜL 2014, İZMİR

===========================

Dostlar,

Sakarya Meydan Muharebesi, 22 gün gece – gündüz süren bir ölüm kalım savaşıdır.

Ulusumuz ölçüsüz bir özveri ile ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa‘nın
askeri dehası, üstün yönetim yetkinliği (dirayeti) ile bu çok kritik savaşı kazanmış
ve yaklaşık 1 yıl sonraki Büyük Saldırıya (Taarruz‘a) geçiş için zemin kazanmıştır.

Biz de tüm şehitlerimizi, emek verenleri, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa‘yı
sonsuz bir şükran ve minnetle anıyoruz.

Kutsal emanetlerini sonsuza dek başı dik ve onurlu yaşatmak boynumuzun borcudur.

Yazı için Sayın Ahmet Avcı‘ya teşekkür ediyoruz.

(“Yunanlılar” sözcüklerini “Yunanlar” olarak düzelttik..
Nasıl ki “Türklüler” olamaz, “Türkler” olursa.. Biraz da dilini arılaştırdık..)

Sevgi ve saygıyla.
14.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Onur ÖYMEN kitabı : Bir Propaganda Silahı Olarak Basın


Dostlar
,

Usta diplomat, birikimli – deneyimli yurtsever politikacı Sn. Onur ÖYMEN yeni bir kitap daha yayımladı..

Bir Propaganda Silahı Olarak Basın

Değerli bir okurumuz da oturup çooook kapsamlı (sıkışık 11 A4 sayfası) özetini çıkarmış.. Bu site yapısı bakımından nce uzun bir kolonda birkaç km (!) tutabileceği için kısa birkaç bölümü veriyoruz. Tümünü okumak içi ise pdf erişkesini (linkini) tıklamak gerek : ONUR_OYMEN_Kitap_Ozeti_Bir_Propaganda_Silahı_Olarak_Basin_8.6.14

Sn. İstiklal Türker‘e teşekkür borçluyuz..(istiklalsiz.olmaz@googlemail.com).

Sevgi ve saygı ile.
9 Haziran 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

OKUR KATKISI..

Kitabın adı: Bir Propaganda Silahı Olarak Basın
Dünya’da ve Türkiye’de Sansür Baskı ve Yönlendirme
Yazarı: Onur Öymen
Remzi Kitabevi A.Ş., 1. Baskı / Nisan 2014
494 sayfa, 30.00 TL, İnternet Satış Fiyatı: 20.62 TL
Arka Kapak: Onur Öymen, Danimarka ve Almanya büyükelçiliklerinden sonra Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, daha sonra da NATO daimi Temsilciliği yaptı. Emekliye ayrıldıktan sonra siyasete girdi, İstanbul ve Bursa milletvekili oldu. Öymen bu kitabında geçmişten bugüne, dünyada ve Türkiye’de liderlerin halkın gerçekleri öğrenmesini engellemek için neler yaptıklarını anlatıyor. Sansür, baskı ve cezalandırma en sık başvurulan yöntemler. Bunlara karşı cesaretle direnip mücadele eden, mesleğinin yüz akı gazeteciler de var, boyun eğip hükümetlerin bir propaganda aracı olmayı kabul edenler de… Hapse girmeyi, hatta hayatını feda etmeyi göze alanlar da var, iliştirilmiş gazeteciliği kabul edenler de… Savaşta ve barışta devletler basını propaganda amacıyla geniş ölçüde kullanıyor. Bazen gazetecilerin vatanseverlik duygularından yararlanıyorlar, bazen de onları elde etmek için menfaat sağlama yoluna gidiyorlar. Türkiye’nin basın tarihinde de kısa özgürlük dönemlerini, baskı ve zulüm dönemleri izliyor. Kalemini işgal kuvvetlerinin övmek için kullananların yanında Milli Mücadele’yi cesaretle savunurken ölümü göze alanlar da var. Bugün ne yazık ki, Türkiye basın özgürlüğünde dünya devletlerinin çoğunun gerisinde kalıyor. Bu dönemde özgürlük ve demokrasi için mücadele edenler gelecek kuşakların övünç kaynağı olacak.
(…)
Sayfa 15:
Kendi çıkarlarının gereğini başka ülkelere kabul ettirmek için askeri gücü veya güç kullanma tehdidini çok açık biçimde kullanıyorlardı. Buna evvelce gambot (gunboat) diplomasisi deniliyordu. Amerikan siyasi tarihinde “büyük sopa politikası” deyiminin de kullanıldığını görüyoruz.
(…)
Sayfa 26:
O devirdeki gazeteler sömürge makamlarını rahatsız edecek haber ve yorumlar yayınlamaktan özenle kaçınıyorlar. İngilizcedeki ünlü “Kral daima haklıdır” sözü herhalde o zamanlardan kalma.
(…)
Sayfa 29:
Amerika’nın ilk başkanlarından Thomas Jefferson, basın özgürlüğüne çok önem veriyordu. Şu sözler Thomas Jefferson’a aittir:
“Bana basınsız bir hükümetle hükümetsiz basın arasında bir seçim yap deseniz,
ben hiç duraksamadan ikincisini seçerim.”
(…)
Sayfa 35:
372 yılında İmparator Valens, Hristiyanlıkla ilgili olmayan bütün eserlerin yakılmasını emretti. İmparatorun bu konudaki tavrından etkilenen bazı şehir ve kasaba yöneticileri de kendi kütüphanelerini imha ettiler. Demek ki, biat kültürü, lidere körü körüne itaat etme adeti o zaman da varmış.
(…)
Sayfa 41:
1826’da sansür kuralları daha da sertleştirildi. Artık yayın izni vermeye yetkili makam Çar’ın kendisi veya onun görevlendirdiği özel büroydu. Bu büro zamanla Rus istihbarat servisine dönüştü.
(…)
Sayfa 44:
Kendisi de bir din adamı olmasına rağmen Fransa Başbakanı Kardinal Richelieu, sansür yetkisini kilisenin elinden alıp kraliyet makamlarına veriyor. “Bana bir adamın yazdığı altı satırlık bir metni getirin, ben onu idama götürmenin yolunu bulurum,” sözleri de işte bu Richelieu’ye ait.
(…)
Sayfa 50:
“1918’e dek Fransızlar cumhuriyete inanıyorlardı. 1918’den sonra onları cumhuriyetten iğrendirmek, uzaklaştırmak, yerine ilk dokunuşta dağılıverecek bir demokrasi hayaleti koymak oyununa girişildi. Dışarıdan düşmanların idare ettikleri oyun ince ve şeytaniydi. Fakat bu oyuna içeride paraları üzerine titreyenler,
iktidar mevkiine susayanlar, bütün hasetçiler, kıskançlar, kabiliyetsizler ve alçaklar kapıldılar. Fransa’nın yaşaması için cumhuriyet batsın diyenler oldu.
Bu suikastçıların kullandığı başlıca silah basın oldu. Demokratik bir rejimde basın yalan söylerse rejim de ölüme mahkum olur. Çünkü hakimiyete sahip olan millet eğer doğru haber alamazsa hakimiyetini
serbestçe kullanamaz.” Pierre Lazareff
(…)
Sayfa 120-121:
İngiliz Propaganda Örgütü Wellington House’un Sıra Dışı Faaliyetleri Halkı savaşa girme fikrine alıştırmak görevini üstlenen Ulusal Vatanseverler Birliği adında bir sivil toplum örgütü.
(…)
Sayfa 126:
Oysa Rusya’nın 1915 yılında Almanya’yla yürüttüğü savaş sırasında Yahudilere karşı yaptığı katliam nedeniyle Amerika’daki itibarı çok düşüktü. İngilizler Amerika’daki Yahudi lobisinin baskısıyla Amerikan Hükümeti’nin Rusya’yla aynı safta savaşa katılmayı kabul etmeyeceğinden kaygı duyuyorlardı. Böyle bir ihtimali önlemenin yolu, Türklerin Rusların yaptığından daha da vahim bir katliam yaptığı iddiasını Amerikan kamuoyuna sunmaktı. İşte İngiliz Propaganda teşkilatı Wellington House’un Türklerin Ermenilere karşı soykırım yaptığı iddiasını en önemli propaganda malzemelerinden biri yapmasının arkasındaki gerekçe buydu.
(…)
Sayfa 141:
Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovannes Kaçaznuni özetle şunları vurguladı:
·         Gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.
·         Kayıtsız şartsız Rusya’ya bağlanılması doğru değildi.
·         Türklerden yana olan güç dengesi hesaba katılmamıştı.
·         Tehcir kararı amacına uygundu.
·         Türkiye savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.
·         Taşnaklar Ermenistan’da bir diktatörlük kurmuşlardı.
·         Müslüman nüfusu katletmişlerdi.
·         Ermeni terörü Batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.
·         Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.
·         Taşnak Partisi’nin siyasi intihardan başka yapacağı bir şey yoktu.
(…)
Sayfa 144:
1984 yılında büyük bir Fransız şirketi Dışişleri Bakanı Büyükelçi Vahit Halefoğlu’na Mersin’de yapılması tasarlanan nükleer santral projesi için çok cazip bir teklif getirdi.
Vahit Halefoğlu bu önerileri dinledikten sonra kendilerine şunları söyledi:
“Projeniz gerçekten çok cazip. Ama siz bu odadan ayrıldıktan sonra ben bu projenizi şu çöp sepetine atacağım. Çünkü siz Ermeni terör örgütlerine bu kadar müsamaha gösterirken, ben Fransa’dan gelecek hiçbir projeyi hükümetime teklif bile edemem.”
İki hafta sonra Galatasaray Lisesi’nin eski öğretmenlerinden Etienne Manaque, Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın özel temsilcisi olarak geldi:
“Bu konuda hata yaptığımızı kabul ediyoruz. Bundan sonra Fransa’da Ermeni teröristlere en küçük bir müsamaha bile gösterilmeyecektir.”
(…)
Sayfa 172:
Goebbels’in bütün bu örgütleri kendi denetimine alması kolay olmamış, bu iş çok uzun zaman almış, her zaman da başarılı olamamıştır. Özellikle savaş yıllarında Silahlı Kuvvetler, propaganda alanındaki yetkilerini devretmek istememiştir. Birbirlerine karşı güvensizlik duyan üst düzey yöneticiler, kendilerine rakip gördüklerinin dosyasını tutmaktadır.
(…)
Sayfa 174:
SA (Sturmabteilung) tasfiyesi sırasında öldürülenler arasında Başbakan Yardımcısı von Papen’in destekçileri de vardır. Von Papen’in kendi makam odasına bile girmesine izin verilmez. Artık onun istifa etmekten başka seçeneği kalmamıştır. SA’ların büyük ölçüde tasfiyesine yol açan o geceye “uzun bıçaklılar gecesi” denilmektedir. Daha sonraki yıllarda von Papen Ankara’ya büyükelçi olarak atanır. Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg 2 Ağustos 1934 tarihinden ölür. Cumhurbaşkanlığı makamı başbakanlıkla birleştirilecek ve Hitler her iki makamın birden yetkilerini üstlenecektir.
(…)
Sayfa 186-187:
Savaş yıllarında Hitler’in izlediği propaganda stratejisi şu esaslara dayanıyordu:
·         Halkı sürekli olarak propagandalarla meşgul etmek, propaganda kampanyasının soğumasına izin vermemek.
·         Hiçbir zaman hata yaptığını kabul etmemek.
·         Hasmınızın herhangi bir konuda, en önemsiz meselelerde bile haklı olabileceğini söylememek.
·         Yaptıklarınızdan başka seçenekler de olabileceğini hiçbir zaman kabul etmemek.
·         Size yönelik suçlamaları içeriği ne olursa olsun derhal reddetmek.
·         Her defasında tek bir düşmanı karşınıza almak ve bütün kötülükleri ona yüklemek.
·         Halkın her zaman büyük bir yalana küçük bir yalandan daha kolay inanabileceğini unutmamak.
·         Yalanı sürekli olarak tekrarlarsanız, halkın sonunda bu yalanı doğru kabul edeceğini hatırdan çıkarmamak. George Orwell’in 1984 adlı kitabında da “büyük yalan” teorisinin örneklerine rastlanır.
(…)
Sayfa 240:
Savaştan sonra bu örgütler yeni bir kimlik kazandılar ve büyük ölçüde Türk-alman dostluğuna ve işbirliğine hizmet eden kuruluşlar haline geldiler. Örneğin Teutonia Derneği, 1954 yılında ismini Alman Kulübü olarak değiştirdi. Bonn’da da “Alman-Türk Toplumu” adında bir dostluk derneği kuruldu. Almanya başbakanlığı görevini üstlenecek olan Adenauer de, derneğin üyeleri arasındaydı. Türkiye’deki propaganda faaliyetleri sadece basını ve radyoyu etkilemekten ibaret değildi. Her uygun ortamda broşürler dağıtılıyor ve “fısıltı gazetesi” denilen yöntemle çeşitli rivayetlerin topluma yayılmasına çalışılıyordu. İngilizlerin faaliyetlerini Special Operations Executive (SOE) denen kuruluş yönetiyor, Alman istihbaratını ise Deutsche Nachrichtenbüro (DNB) idare ediyordu.
(…)
Sayfa 251:
Savaş yıllarında Ankara, propaganda savaşının yanı sıra casusluk savaşının da merkezlerinden biri haline gelmişti. 1942’de İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir Hughe Knatchbull-Hugessen’in hizmetkarı olarak görevlendirilen Arnavut asıllı Elyesa Bazna, büyükelçinin odasında ele geçirdiği bazı çok gizli belgeleri … 20.000 sterlin karşılığında sattı. Almanlar tarafından Çiçero kod adı verilen Bazna’nın ulaştırdığı belgeler arasında, İngiltere’nin Türk havaalanlarından Romanya’daki petrol tesislerini bombardıman etmek için yararlanmaya çalıştığı yolunda bilgiler içeren belge ve fotoğraflar da yer almaktaydı. Alman istihbarat servisleri Çiçero’ya yaptığı bütün hizmetlerin karşılığında 300.000 sterlin ödedi. Ancak bu paraların Almanlar tarafından İngiliz ekonomisini çökertmek için bastıkları sahte paralar olduğu anlaşıldı.
Çiçero savaştan sonra Federal Alman Hükümeti’ne bir tazminat davası açtı.
Sonunda kendisine küçük bir ödemede bulunuldu. Çiçero, 1970 yılında Münih’te yoksulluk içinde öldü. http://tr.wikipedia.org/wiki/Elyesa_Bazna
(…)
Sayfa 255-256-257:
Dünyanın en ünlü ajanslarından biri Associated Press.
Dünyada yaşayan insanların yaklaşık yarısının her gün Associated Press kaynaklı bir haberi okuduğu veya gördüğü söyleniyor. 7 Mayıs 1945’te Almanlar Almanlar Fransa’ nın Reims şehrindeki küçük bir okulda Müttefiklere teslim oluyorlar. Bu önemli haberi dünyaya duyurmak gerekir. Ancak sansür makamları buna henüz izin vermiyorlar.
Çünkü Reims’teki teslim töreninde savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin temsilcileri yoktur. 16 gazeteci Reims’e bu tarihi ana şahit olmak için götürülür. Hepsi sansürün bu yasağına uyarlar. Biri dışında! AP’nin Paris temsilcisi Edward Kennedy.
1851 yılında Berlin’de kurulan Reuters Haber Ajansı’nın tarihinde uyulmasına özen gösterilen bazı ilkeler var. Örneğin Reuters hiçbir zaman terörist kelimesini kullanmamakla ünlü. Ama uygulamada bu ilkeden sapmalar olduğu görülüyor.
Örneğin 1995 yılında Oklahoma’daki bombalama olayında ve 2001 yılında New York’taki ikiz kulelere saldırı düzenlendiğinde ajans “terör” kelimesini kullanmış.
7 Temmuz 2005 tarihinde Londra’daki bombalama olayında da bu kelime kullanılmış.
(…)
Sayfa 269-71:
İşin ilginç tarafı McCarthy’nin, Kennedy ailesiyle yakın ilişkiler içinde olmasıydı.
Başkan Kennedy’nin babası Joseph P. Kennedy de şiddetli bir komünizm düşmanıydı ve McCarthy’yi sık sık evine davet ederek ona yakınlık gösteriyordu.
(…)
Sayfa 279:
John Kennedy, 1960 yılında başkanlığa seçilince USIA’nın çalışmalarına büyük önem verdi. http://en.wikipedia.org/wiki/United_States_Information_Agency
Bu ajansın başına saygın bir gazeteci olarak tanınan ve McCarthy’yi eleştirmekle ün yapan Edward R. Murrow getirildi.
(…)
Sayfa 366-367:
Yeni hükümetin başbakanı Mesut Yılmaz, meclis kürsüsünden eski hükümeti eleştirdi.
O hükümet Kardak konusunda yanlış iş yapmıştı ve bürokratların etkisi altına girerek gereksiz bir risk almıştı. Bu sözler, Kardak krizi sırasında görevde olan hükümetin Dışişleri Bakanı Deniz Baykal’ın yaptığı etkili bir konuşmayla cevaplandırıldı.
Roma’da dışişleri yetkilileri, talebimize rağmen o hukukçuyu karşımıza çıkarmadılar.
“Biz Mussolini dönemini hiçbir şekilde savunmayız. Kaldı ki İtalyan Hükümeti’nin Kardak’ın Yunanistan’a ait olduğu yolunda bir görüşü de yoktur.” dediler.
(…)
Sayfa 382:
Ancak Amerika’nın o sırada böyle gerekçeleri dinleyecek hali yoktu. Türk Hükümeti’nin verdiği bir vaat yerine getirilmemişti. Ve Amerika buna karşı tepkiliydi. Üstelik onlar, meclisin bu kararından askerleri sorumlu tutuyorlardı. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “Meclise liderlik yapmadığı için” eleştiriyordu.
(…)
Sayfa 390:
Hitler diyor ki, “Söylenen yalan o kadar büyük olmalı ki, hiç kimsenin aklına bu kadar büyük bir yalan uydurulabileceği gelmemeli.”
(…)
Sayfa 403:
İsrail Merkez Komutanlığı, Kibya köyüne saldırılmasını ve orada yaşayan herkesin öldürülmesini emretmişti. Daha sonra başbakanlığa kadar yükselecek olan Binbaşı Ariel Şaron, bu emri yerine getirmekle görevliydi. Bu insanlık dışı saldırı duyulunca İsrail’e karşı bütün dünyada daha önce görülmemiş bir tepki ve protesto hareketi oluştu.
(…)
Sayfa 438:
Berlusconi yayın hayatına atıldıktan beş yıl sonra 58.3 milyon dolarlık bir servete sahip oldu. Daha sonra Mediaset adlı yayın kuruluşunu kurdu ve Milan kulübünü satın aldı.
Kısa zamanda serveti 6.2 milyar dolara ulaştı. Forbes dergisine göre Berlusconi artık dünyanın en zengin 194. kişisiydi. Elindeki basın gücünün de etkisiyle dünyanın en etkileyici 12. şahsiyeti sayılıyordu.
(…)
Sayfa 440:
Murdoch İngiliz basın sektöründe güçlü bir yer edindi. Onun sahibi olduğu The Sun gazetesinin tirajı 1967 yılında 10 milyona ulaştı. Murdoch İngiltere’nin iç siyasetinde de etkili olmaya başladı. 1980’li ve 1990’lı yıllarda Başbakan Margaret Thatcher’e destek verdi. Onun döneminin kapanmasından sonra bu defa Tony Blair’in İşçi Partisi’nin yanında yer aldı. Murdoch Avustralya’da olduğu gibi İngiltere’de de siyasi eğilimlerini değiştirmekle tanınıyordu. Tony Blair’i desteklemekten vazgeçip David Cameron’ın Muhafazakar Partisi’nin yanında yer aldı. İskoçya’da ise Murdoch’un gazeteleri bağımsızlıkçı İskoç Ulusal Partisi’ne destek vermeye başladı.
(…)
Sayfa 467:
Basın adeta bu davaların bir parçası olmuştu. Neredeyse her gece televizyon ekranları bir mahkeme haline getiriliyor, şiddetli tartışmalara sahne oluyordu. Sorunun uluslararası boyutuna değinen pek yoktu. Son yıllarda Türkiye’de yaşanan bazı gelişmeler büyük devletleri memnun etmemişti. 1 Mart tezkeresinin mecliste kabul edilmemesi, Türkiye’yle Amerika arasında Dubai’de imzalanan anlaşmanın muhalefetin itirazları nedeniyle onay için meclise sunulamaması, Ermeni protokollerinin aynı şekilde engellenmesi, 2005 yılında AB’yle imzalanan belgenin onay için meclise getirilememesi, Patrikhane’nin taleplerinin bir türlü karşılanamaması bu devletleri çok rahatsız ediyordu. Onlar 1 Mart (AS: 2003) Tezkeresi’nin Meclis’ten çevrilmesinden askerleri sorumlu tutuyorlardı.

31 Ekim 2013 – TBMM eli ile Türk Devriminin sonu ilan edilmiştir!


31 Ekim 2013 – TBMM eli ile Türk Devriminin sonu ilan edilmiştir!
 Devrimci laikliğin değerini anlayamayıp, türbanın özgürlüğün simgesi olduğuna kanan hemcinslerimi kınıyorum. İlk kez danışıklı  başkaldırı ile türbanlı olarak
Meclis’e  girme gafleti  büyük bir ihanettir.
Bütün bu tuzaklar yıllar boyu gerçek sorgulamanın içselleştirilememesinden kaynaklanmış ve  gelinen noktada sapla saman karıştırılarak
sömürünün özgürlük diye yutturulduğu noktaya varılmıştır.
Mustafa Kemal Paşa‘nın  “Kadın, bizatihi bir değerdir.” özsavını yalancı
çıkarırcasına kendi değerini ve hedefini anlayamamış o kadınlara yazıklar olsun.
  • İslamcılık, uluslararası emperyalizmin  aracıdır.
Kürsüden Türk Milletinin temsicisi olarak yemin eden o vekiller, kendilerini var eden T.C.’ne karşı suç işlemişlerdir.
Laik olmayan toplumlar ayrışmaya çanak tutar, önce giyim kuşamla başlar,
sonra kanlı kör döğüşe gider.
  • Dinciliğin sonu yoktur!
O başını örtenler, daha çok dincilik isteyenlerin elinde oyuncak olmaya hazır olmalıdır. Beyinlerinin nasıl çalıştığını gözlemlemeli, sorgulamalı, neyi neden yaptıklarının hesabını vicdanlarına vermelidirler.
Türk Devrimi’nin takipçisi olarak, bu gidişe boyun eğmeyecek,
aydınlığın karanlığa yenilmesine izin vermeyeceğiz.

Müge GÜLSES
BCP Genel Yazmanı
2.11.13, Ankara

Cumhuriyetimizin 89. yılı tüm insanığa kutlu olsun !

Dostlar,

29 Ekim 1923, bir destanın hem sonu hem başlangıcıdır.

Sonudur, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan KURTULUŞ savaşının görkemle taçlanışıdır.

Başlangıcıdır çünkü KURULUŞ başlatılmıştır bu kez..

Cumhuriyetimiz tüm mazlum halklara örnek, esin ve güç kaynağı olmuştur.

1. Büyük Paylaşım (Dünya) Savaşı bitiminde İngiltere’nin dünya egemenliği sonlanınca,
yüzyıllardır sömürge yönetimi altında inleyen uluslar özgürleşebileceklerini ayrmsadılar!

Hindistan’dan Pakistan’a, Cezayir’den Tunus’a… birçok halk özgürlük – bağımsızlık savaşımı başlattı, sürdürdü ve 2. Büyük Paylaşım (Dünya) Savaşı bitiminde de çoğu bağımsız devletlerle sonlandı.

  • Cezayirli özgürlük savaşımcılarının ceplerinden Atatürk fotoğrafları çıkıyordu..
  • Bolivya dağlarında özgürlük savaşı veren Arjantinli Dr. Che Guevera’nın sırtındaki çantadan NUTUK (Grande Discurso) çıkıyordu.
  • Küba lideri Fidel Kastro, kurtuluş savaşı için Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışını örnek alarak Küba’nın uygun bir limanından kurtuluş savaşı başlattıklarını açıklıyordu..

……

Örnekler rahatlıkla artırılabilir.

Yabancı devlet adamlarının Büyük Atatürk ve O’nun “en büyük eserim” dediği Cumhuriyet için söylediklerini bu sitede İngilizce olarak yayımlamıştık :

What did say for ATATÜRK ?? Quotes about Ataturk..
(http://ahmetsaltik.net/what-did-say-for-ataturk-quotes-about-ataturk/

İzmir’den dostumuz Canerhan Tipi, 89. yıl için oturup, coşku dolu bir pps sunumu hazırlamış. İnsanın içini ürperten marşlar eşliğinde, erken cumhuriyet döneminin insanı sarsan fotoğragfları ile.. Youtube’da da yayımlamış. Bana da erişkesini (linkini) yollamış.

Yanıtlayıp sitem ettim, bana yollayın kendi sitemizde olsun.. Youtube’a mahkum olmayalım.. dedim.. Sağolsun, hemen yolladı..

Coşku ile size de sunuyoruz.
Bilgisayarınzın sesini açınız ve huşu ile izleyiniz, paylaşınız, duyurunuz..

Lütfen, lütfen.. tıklar mısınız bu coşku doku, ibret dolu görsel şöleni izlemek için ??

Cumhuriyet’in_89._yili_kutlu_olsun

Sevgi ve saygı ile.
29.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net