ÎSLÂM’I DOĞRU ANLAMAK

ÎSLÂM’I DOĞRU ANLAMAK

Dostlar,

Sitemizin değerli yazarlarından Sn. Güzide Filiz Tuzcu hanımefendi, “İSLAMI DOĞRU ANLAMAK” başlıklı özgün bir monografisini bizimle paylaşmak inceliği gösterdi. Kendisine teşekkür ederiz. Çalışma 35 sayfa dolayında. Sitemizin tasarımı ne yazık ki tümünü birden yayınlamaya uygun değil. Bu yüzden giriş, ilerleyen sayfalardan bir alıntı ve sonuç bu sayfada aktarılmış, tüm metin için ise erişke (link) verilmiştir. Bu Erişke tıklanarak 35 sayfalık tüm metni pdf olarak çağırıp okuyabilirsiniz. Doğallıkla, konuk yazarların görüşleri kendilerini bağlamaktadır. (ISLÂM’I _DOGRU_ANLAMAK)

Sevgi ve saygı ile. 08 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
================================================

Konuk yazar :
Güzide Filiz TUZCU

GİRİŞ

        İslâm Dini, Yüce Allah[1] tarafından peygamber seçilen Hz. Muhammed aracılığıyla ve bu dininin tek ve biricik kaynağı olan KURAN ile insanlık âlemine tebliğ edileli 1400 yıl olmuştur; Türklerin İslâm Dinini kabul etmeleri ve özümsemelerinin üzerinden ise yaklaşık 1000 küsur yıl geçmiştir! Evet yaklaşık “1000 küsur yıldır” genel olarak Türkler Müslüman’dır, hatta Türkler Müslüman olmakla kalmamışlar, İslâm’ı en doğru şekilde anlayan – temsil eden ve İslâm uğruna Hıristiyan haçlı ordularına karşı cesurca savaşarak, İslâm Dininin korunmasına – yayılmasına ve devamına büyük katkılar sağlayan kahraman bir millet olarak da tarihi kayıtlara geçmişlerdir.[2] Söz konusu bu süre, aslında oldukça uzun bir süredir ve bunca zaman zarfında Müslüman Türklerin Kuran’da belirtilen – İslâm’ın kalbi – özü olan “Müslüman olabilmenin esaslarını – inançlı olabilmenin olmazsa olmaz ilkelerini – Yüce Allah’ın uyarılarını – emirlerini – yasaklarını, açıkça günah diye belirttiklerini ve de açıkça “bu insanlar benim düşmanımdır, bunlardan uzak durun” dediklerini” çok iyi bilmeleri, hatta iyice hafızlarına kazımaları gerekirdi!  Peki öyle olmuş mudur? Maalesef ki hayır!

        Örneğin Kuran’a göre her şeyden önce bir Müslüman Allah’tan başka hiç kimseden, ama hiç kimseden çekinmemeli ve korkmamalıdır ve de Allah’ın emirlerine her zaman – her yerde…
==================================================
Dipnotlar..
[1] Bazı Arap severlerin, ya da Arap emperyalistlerinin iddia ettikleri gibi “Allah Adı”, kesinlikle ve kesinlikle Arapça değildir. Allah adı, Yüce Allah ile ilgili tüm kutsal sıfatları içinde barındıran, özel – orijinal ve eşsiz bir addır (örnekler; Rahman  – herkese merhamet eden, acıyan – şefkat gösteren, Rahim – Koruyan, kollayan,  merhametini esirgemeyen,  Melik – Bütün kâinatın mutlak ve gerçek sahibi,  Hâlik – Her şeyi yoktan var eden, Kahhâr – Her şeye, her istediğini yapacak güce sahip olan, kudreti yeten, Rezzâk – Rızıkları yaratan ve kullarına bahşeden vs…)  Tek Olan Yaratıcı,  bizzat Kendisine “ALLAH” adını vermiştir.

[2] Türklerin, İslâm hususunda yaptıkları fedakârca hizmetleri ve sağladıkları önemli katkıları en net ve adaletli bir şekilde anlatan kişiünlü Tunuslu İslâm Bilgini – İslâm Hukukçusu, Felsefeci İbn-Haldun  (1332 – 1406) olmuştur. O, şu çarpıcı hususlara dikkat çekmiştir;Hz. Muhammed’in öncülüğünde İslâm’ın tarihsel gerçeği “dürüstlük – eşitlik – yardımlaşma – dayanışma – yiğitlik” yönündeki ilk saf gelenekleri, Hz. Muhammed’in vefatından sonra Emevi Devleti tarafından kanla bastırıldıktan sonra hilafet saltanata dönüştürülmüş ve iktidar babadan oğula geçerek ebedileştirilmiştir!  Sözde Sünni İslâm, zümre (sınıf) çıkarlarının peşinde koşan görüşün adı olmuş, bu nedenle Ehl-i Sünnet yolu, yerini bağnaz İslâm’a – İslâm Ortodoks’una bırakmıştır.  Orta Asya Türkleri ise, yüzyıllar süren uğraşlarında gittikleri bölgelere dayanışmaya dayanan, eşitlikçi ve adaletli “demokratik geleneklerini” sürekli aktararak, İslâm’a taze kan taşımışlar ve Horasanlı Türkler İslâm’ı adeta yeniden diriltmişlerdir. Türklerdeki kurultay – dayanışma meclis geleneği, Alplik – Yiğitlik geleneği, sosyal ve siyasal hayattaki bütün demokratik gelenekler,  doğudan batıya doğru  evrensel nitelikler göstermiştir… Eski Türk Beylerinin ne kadar serveti varsa, umumiyetle  “İl’e – yani Devlete” aitti. Türk Beylerinde tamah ve haset yoktu; Türk Beyleri idaresi altındaki halkı yedirip, içirmek, giyindirmek, korumak ve borçlarını ödemekle yükümlüydü. vs…”  Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Sevinç Matbaası, Ankara, 1977, s. 77, 78, 80, 186.  (Kadim Türk Devlet anlayışında var olagelmiş demokratik gelenekleri ve Türk Devlet Başkanlarının halkını iyiliğini – refahını düşünmesini, onları koruyucu – kollayıcı özelliklerini  ünlü Türk Büyüğümüz Ziya Gökalp de ayrıntılı olarak vurgulamıştır; Türkçülüğün Esasları (1997) ve Türk Uygarlığı Tarihi (1991), her ikisi de İnkılâp Kitabevi Yayınları)
*****
……
……
devamla….

Öyle ki Büyük Atatürk, din ile ilgili söz konusu bu “vahim toplumsal çelişki ve sorunu”, henüz  öğrencilik  yıllarından  itibaren fark etmiş, din ile ilgili kişi ve olayları gözlemlemiş ve daha ileriki yıllarda, bilhassa Balkan Savaşında ve Kurtuluş Savaşı Sürecinde dinin, emperyalist batılı güçlerceTürkler aleyhine nasıl bir silah gibi kullanıldığını, din bahanesiyle Türklerin nasıl kandırıldıklarını, yine din baskısıyla gerici isyanlar ve iç savaşlar çıkartıldığını, binlerce Türkün kanının ve canının nasıl telef edildiğini, kardeşin kardeşe nasıl kırdırıldığını” bizzat görmüş ve yaşamıştır.  Onun içindir ki O BÜYÜK DAHİ – O BÜYÜK İNSAN – O BÜYÜK DEVLET ADAMI, Türk Milletinin samimi ve köklü dini inancı olan İslâm’ı,  onun tek ve en doğru kaynağından, yani  “KURAN’DAN”, anlaşılarak  öğrenilmesine çok büyük önem vermiştir. Böylece samimi olarak “Atatürkçü olan, Onun düşünce, ilke ve hedeflerine saygılı olan bir kişinin”, İslâm Dinini dışlaması ve böyle önemli bir konuyu ehil olmayan – yobaz ve gerici unsurların ellerine terk etmesi düşünülemez bile!

       Ancak fiiliyatta genel olarak “Biz Atatürkçüyüz, Atatürk’ün izindeyiz diyerek, makam odalarına dev Atatürk fotoğrafları asanlar, O’nun adını dillerinden düşürmeyenler ve Atatürkçülüğü hiç kimselere bırakmayanlar…”, Türk toplumunun kültürel değerlerinin başında gelen “İslâm Dinine” yıllardır gereken önemi maalesef vermemişler, hatta hiç anlamadan – bilgi sahibi bile olmadan bu dini “gericilik sayarak – Arap’ın dini diyerek” küçümsemiş ve tümüyle dışlamışlardır! Bu bağlamda Büyük Atatürk’ün İslâm Dininin doğru anlaşılması yönünde göstermiş olduğu takdire ve saygıya şayan üstün çabaları, 1938 sonrasında, “yaşadığı toplumdan kopuk – toplumun kültürel değerlerini anlamayan – anlamadığı halde küçümseyen sözde aydınlarca ve yeniden dinden nemalanmak isteyen sözde şeyhler  ve tarikatlarca, ve de sırf oy kaygısıyla hareket eden, bu yüzden tüm bu kötü niyetli  kişilere, yanlışlara – hurafelere – şekilciliğe göz yuman siyasetçilerce” Kuran’ın tebliğ ettiği “Gerçek İslâm Dininin Anlaşılması ve Uygulanması”, bir kez daha  engellenmiştir!  Aynı Osmanlı Devrinde olduğu gibi…

O halde “düşünen, sorgulayan, kişi ve olayların arka düzleminde yer alan gerçeği ortaya çıkarmayı hedefleyen bir Türk Bilim İnsanı olarak, bu önemli konu üzerinde de etraflıca düşünmemiz ve gerçeği araştırmamız gerekmez miydi? Elbette ki gerekirdi… Bizde öyle yaptık ve diğer çalışmalarımızın yanı sıra İslâm’ı da, onun tek ve yegane kaynağından, yani Kuran’dan doğru öğrenmeye karar verdik.  Bu bağlamda Kuran’ı da aynı bir ders kitabı gibi  15 yılı aşkın bir süredir, “Ana Dilimiz Türkçede” anlayarak okuduk, inceledik, Âyetler üzerinde derinlemesine düşündük, hatta Kuran’ı okumaya ve incelemeye de devam ediyoruz…

Bu bağlamda “Genel olarak Türk Milleti 21. Yüzyılda bile neden İslâm Dinini halâ bilmiyor? Türk Milleti Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslam’dan neden uzaklaştı, hatta hurafeler batağına neden saplanıp kaldı?” gibi sorular sormamız kaçınılmaz olmuştur. Araştırmalarımız görünenlerin ötesinde, yani sorunun arka planında bildik – tarihi nifak merkezlerinin olduğunu gördük;  şöyle ki arka planda,  İslâm’ı  ve dolayısıyla onun en güçlü temsilcisi ve kuruyucusu olan Türkleri, bin küsur yıldır en büyük rakip ve düşman olarak gören, hatta Türklere boyun eğdirmek, Türkleri  ezmek ve haritadan silmek isteyen emperyalist batılıların devrede olduklarını belirledik…
……
……
*****
ve kapsamlı inceleme şöyle bağlanıyor :

………..

Kişilerin değil, hukukun ve yasaların üstün olduğu, her bir vatandaşa – hayvana ve doğaya değer verilen, gelişmiş, çağdaş, uygar batılı ülkelere bir bakın, (bilerek – bilmeyerek) Yüce Allah’ın “uyarı ve emirlerine harfiyen uydukları” görülmektedir. Söz konusu bu ülkelerin vatandaşları huzur ve güven içinde, karnı tok, sırtı pek, “yarın ne olacağız endişesi olmadan; düşüncesini özgürce açıkladı diye tutuklanma  – işten atılma korkusu olmadan” özgür ve mutlu, yani insanca yaşamaktadırlar. Aynı şeyleri sözde Müslüman ülkeler için söylemek olanaklı mıdır? Doğal ki, değildir. O halde Türkler de içinde olmak üzere, genel olarak dünya Müslümanlarının Kuran’ın tebliğ ettiği “GERÇEK İSLÂM’I”  bilmediklerini ve yaşamlarına uygulayamadıkları rahatça ifade edebilir miyiz?  Tabii ki edebiliriz.  

         Hatta daha da kötüsü, daha da vahimi ve kabul edilemez olanı  ise şudur : Yüzyıllardır emperyalist batılılar, İslam’ın nasıl yaşanacağını Müslümanlara resmen dikte etmektedirler!  Şöyle ki “rahibe modeli sıkma baş bağlama – türban – tesettür dayatması (oysaki Kuran’da kadınlar başını örtecekler, çarşaflara dolanacaklar – öcü gibi örtünecekler hükmü kesinlikle yoktur)  sakal – sarık – cüppe  gibi  çağ dışı kıyafetler – körü körüne aç kalınan oruçlar – ruhsuz ve anlamsız – göstermelik Maun namazları, aynı zamanda binlerce insanın hücum ettiği – insanların birbirini ezdiği haçlar”, hep batılıların eliyle dayatılanlardır… Ne denli trajiktir ki genel olarak dünya Müslümanları, dinleri hususunda söz konusu Hıristiyan emperyalist batılıları (Allah’ın ifadesiyle kafirleri) dinlemekte ve onlara itaat etmekte, ancak bu dinin sahibi – Tek ve Yüce Allah’ı ise dinlememektedirler!

Sonuçta; gerçekleşen korkunç yaşam koşulları ortadır; pek çok Müslüman orta çağın zifiri karanlığında yaşamaktadır. Şöyle ki; cehalet – açlık – yoksulluk, hastalıklar, kanlı iç savaşlar, çocuk ve hayvan tecavüzleri, insanlık dışı vahim durumlar vs… apaçık ortadır…

İnsanı,  insan olmaktan utandıran – sözün bittiği yer de işte burasıdır.

(Tüm metin için erişke yazının başındadır..)
===================================                                         

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir