1. Yıl Biterken Salgını Yönetebildik mi? İmdat Epidemiyoloji ve Sosyal Devlet

Dostlar,

Bu gün, 5 Mart 2021 Cuma günü akşam 20:00’de Bursa Tabip Odası’nın konuğu olacağız. Oda Başkanı Sn. Doç. Dr. Alpaslan Türkkan‘ın yöneteceği çevrim içi (on line) oturumun konusu;

  • 1. Yıl Biterken Salgını Yönetebildik mi? İmdat Epidemiyoloji ve Sosyal Devlet

14 Mart Tıp Haftası kapsamında ülkemiz genelinde düzenlenen çok sayıda etkinlikten bir damla..
Konu başlığı bize ait.. sanırız meramımızı yansıtıyor. 11 Mart 2020 idi Sağlık Bakanı Dr. F. Koca ilk Kovit-19 olgusunu resmen ilan ettiğinde. 1 yıl bitmek üzere. Neredeyiz? Salgını gerçekten başarılı yönetebildik mi? 2 can simidimiz neler olabilirdi? Onları doğru tanımlayıp gereğince iplerine sarılabildik mi?

Ne yapmalı??
Bu yakıcı sorunlarımızı irdelemeye çalışacağız. Görselin altında da görüldüğü üzere, oturum Bursa Tabip  Odası’nın youtube kanalından canlı yayınlanacak. / YAYINLANDI..

Lütfen tıklayınız..

https://www.youtube.com/watch?v=bg_tlROhJp4&feature=youtu.be

Bilgi ve ilginize ile sunarız.

Sevgi ve saygı ile. 05 Mart 2021, Datça 

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Hekim, Halk Sağlığı Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimi (SBF)
Sağlık Hukuku Uzmanı,
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Cumhuriyet Gazetesine demecimiz – 4 Mart 2021

Dostlar,

4 Mart 2021 günü Cumhuriyet Gazetesine bir demecimiz oldu.
Aşağıda paylaşmak isteriz.

8. sayfanın tümü için lütfen tıklayınız : 04-CT08SB

Gazetenin muhabiri ile yapılan söyleşinin tam metni aşağıdadır..
***

1 Mart 2021 akşamı sekreterlerini (Bakanlar??) toplayan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözü kimseciklere bırakmadan, alınan kararları tüm ayrıntılarına dek uzuuuun uzun kendisi, adeta bir hükümet sözcüsü gibi açıkladı. Nikah süresi, cenazeye katılabileceklerin sayısına… dek.
Demokrasilerde Cumhurbaşkanları gerçekte son derece az konuşurlar. Hele hele ayrıntılı açıklamaları değil Hükümet sözcüsü, Bakanlık sözcüleri yaparlar. Erdoğan, koskoca Türkiye’ye hükmeden tek adam olmanın dayanılmaz keyfini yaşıyor anlaşılan bu buyruklarını tebliğ ederken..

Açıklamalar pekala Sağlık Bakanı, Bakanlık sözcüsü ya da en iyisi Bilim Kurulu sözcüsü (yok ki!) yapabilirdi. Siyasetin güdümünde göstermelik bir Bilim Kurulumuz var galiba. Bizde hep siyaset kurumu konuşuyor zaten, Bilim Kurumu / Kurumsallaştırılmış Bilim ya da Salgın Bilim Kurulu değil.
***

  • Türkiye, 11 Mayıs 2020’den sonra 2. açılım-saçılımı haklı gösterebilecek
    Epidemiyolojik verilere sahip mi?

Sorunun yanıtı kestirmeden “Hayır”dır! 15-21 Şubat 2021 haftasına ilişkin 81 ilin Kovit-19 insidens hızları (100 bin nüfusta o hafta yeni tanı konan PCR+ olguların 7 günlük ortalaması) Epidemiyolojik açıdan güvenli ve geçerli değildir. Örneğin Doğu – Güneydoğuda masmavi bir türdeş (homojen) boyanma görüyoruz; bir de Uşak’ta!? Çok düşük insidens hızları var (<10/100 bin). O bölgeden meslektaşlarımızla konuştuğumuzda çok az PCR testi yapıldığını / yaptırabildiklerini, test olanağı bulamadıklarını, sağlık çalışanlarının bile hastalık kuşkusu durumunda test yaptırma olanağının neredeyse bulunmadığını dile getiriyorlar. O illerdeki silme mavi renk, büyük ölçüde test yetersizliğine dayalı, yanıltıcı bir sonuç. Yeni koronavirüste yüksek düzeyde ve yaygın mutasyon nedeniyle, kullanılagelen PCR testlerinin hastaları yakalama (Duyarlık) yeteneklerinde de ciddi azalma olmuştur. Bir yıl öncesine göre virüs genetik olarak çok değiştiği için, on bini aşkın ve birçoğu RNA’nın kritik yerlerinde gerçekleşen mutasyon nedeniyle, eldeki PCR testleri bu mutant tipleri yakalayamamaktadır. Zaten Türkiye’de kullanılan PCR testinin en yüksek %70 dolayında duyarlı olduğunu, yani 100 gerçek hastadan en çok 70’ini yakalayabildiğini biliyoruz.

Hem çok yetenekli (Duyarlı) olmayan bir test, hem mutasyonlar karşısında zamanında ve yeterince  güncellenmeyen, hem yetersiz – günlük aşırı dalgalanan sayıda yapılan test, hem de salt sağlık kuruluşlarına başvuranların bir bölümüyle sınırlı test… Sahada yaygın – düzenli test yapılmaması nedeniyle, bu illere göre yoğunluk haritası bilimsel ve geçerli bir harita değildir. Bu 2. “açılım-saçılım” stratejisi, ne yazık ki, ASLA geçerli ve güvenilir olmayan bu verilere dayandırılmıştır!!??

81 ilden yalnızca 5-6’sında 100 binde 10’un altında insidens hızı verilmişken, kalan illerde yüz binde 10’un çok üstünde rakamlar görmekteyiz. Ama aynı 15-21 Şubat 2021 haftasına ilişkin Türkiye geneli için Sağlık Bakanlığının verdiği günlük vaka sayılarından kalkarak ülkesel insidens hızı hesapladığımızda, yüz binde 9 buluyoruz. Türkiye geneli, o haritaya göre nasıl yüz binde 9 olabilir? Temel aritmetik bilgisine sahip bir ilkokul öğrencisi bile, baktığında bu haritadan yüz binde 9 gibi bir ortalama insidens hızının geçerli olamayacağını görebilir.

İllerdeki veriler, bütün eksiklerine karşın insidens hızlarına yansıtılmış ama bu il verileri Ankara’ya toplandığında, neredeyse 9’da 1’i ilan edilmiştir. Dün (2 Mart) 12 bine dayandı sayı (11.837). Bu rakam 1.5-2 ay önceki olgu sayısı kadar (7 Ocak’ta 12.171). 2 ay önceki olgu sayısı ve bu gün aynı rakama sahipsiniz, neyin gevşemesini yapıyorsunuz? Sağlık kuruluşlarını, özellikle 1. Basamağı güçlendirdiniz mi? Yeni sağlık çalışanı atadınız mı? Okullara ek derslikler kazandırdınız mı? Öğretmen sayısını artırdınız mı? Öğretmenleri ve okul çalışanlarını zamanında aşıladınız mı?
Aile hekimliği birimlerini güçlendirdiniz mi? Aşılama istasyonları kurdunuz mu?? ……..

Bunların hiçbirini yapmadınız, yapamıyorsunuz çünkü Türkiye’yi mali olarak iflas ettirdiniz. TCMB eksi 50 milyar Dolar batırılmış! Salgını finanse edemiyorsunuz. Aşı için bile para bulamıyorsunuz. Örneğin, Çin’le / SİNOVAC ile yapılan anlaşmayı açıklayamıyorsunuz, ticari sır arkasına saklanıyorsunuz. Aşı anlaşmasının neresi ticari sır? İsrail, Pfizer-BioNTech ile yaptığı anlaşmayı bütünüyle internete koydu. Demek burada ticari sır yok.

  • Çin’den çok az aşı geliyor olmasının altında yatan gerçek neden parasal yetersizliğimiz.

İktidar aşı bedelini ödeyemiyor!

1 doz aşıyı 12 Dolara aldıklarını söylüyorlar. 10 milyon doz geldi, 120 milyon dolar gibi bir para yapıyor. İktidara meteliğe takla atar durumda. Ekonomi gösterilenden çok daha beter durumda. İktidarın gündem oyunlarına gereksinim yaşamsal derecede. Bunlardan biri de durup dururken Anayasa tartışması.

Aşılama çok çok yavaş gidiyor. Türkiye 14 Ocak’ta aşılamaya başladı. 8.5 milyon doz aşı yaptık 45 günde. Günlük ortalama 200 binin altında. Erdoğan, bunu bile başarı olarak gösterebiliyor!? Oysa çok sayıda ülke bizden çok daha başarılı. Kimi AB ülkelerinin yavaşladığını görüyoruz, bunun nedeni mutasyonlar. Üretilmiş aşıların, yaygın ve ciddi mutasyonlar karşısında hala, ne ölçüde etkili olduğunun anlaşılması gerekiyor, bu nedenle araştırmalar yürütülüyor. Aşı üretimi yavaşlatıldı.

AKP, gözü kara biçimde, % 50 dolayında ancak etkinliği olduğunu yetkili firmanın açıkladığı, yazı tura gibi aşılanan 2 insandan 1’inin yeter bağışık yanıt veremeyeceği bir aşıyı, ancak gıdım gıdım uyguluyor. Aşılanması gereken 18+ yaş nüfus 70 milyon nüfus var. İyimser 10 milyonu aşıladık diyelim. Geride 60 milyon insan var aşılanması gereken. Bu hızla gidilirse en az 20 ay gerekli bize!

İkinci bir “açılım-saçılım” histerisine kapılmış görünüyoruz

Bu kez daha ağır bir kasırga ile karşı karşıya kalabiliriz!

Olgu sayıları ilk salgının tepe değerinin 2 karından çok iken “gevşemeye” geçiyoruz!?
Bir başka belamız, mutant tipler. Bir başka dezavantajımız, toplum o zaman coşkuluydu salgını denetleyelim diye. Geçen 1 yılda toplum çok yoruldu, hırpalandı ve örselendi (ağır travma aldı). Mutasyonlar yaygınlaştı. Kullandığımız aşı hem %50 dolayında etkili hem de çok küçük bir kesimi aşılayabildik. Bu arada sosyal devlet destekleri yetersiz kaldığı için toplumun dayancı da düştü.
Bu olumsuz gelişmelerden çok ürküyoruz.

Kenter arası geçişler konusu… Bu da görmezden gelinen bir boyut. İngiltere bölgelere ayırmıştı ülkesini. Örneğin Liverpool çok riskli gözüküyordu yaklaşık 2 ay önce. Liverpool’a giriş çıkışı kapatmışlar, kentler arası geçişi kısıtlamışlardı. Çin’de Wuhan, neredeyse çelik ablukaya alınmıştı. Kentler arası geçişkenliği denetlemeden, Manisa-İzmir vb. tonlarının farklı oluşunun hiçbir anlamı yok. Adana sarıya alınmış, oysa turuncu olmalıydı. Güneydoğu’da çok yüksek oranda Suriyeli nüfus var. Onlar Suriye’ye çok rahat gidip gelebiliyorlar. Kentler arası geçişkenliği sınırlamadan, bu haritadan çok yarar bekleyemeyiz. Zaten harita, Epidemiyolojik olarak geçersiz verilere dayanmakta.

Hastanın laboratuvar testleri hatalı, bulgular yanlış, tanılar da yanlış olacaktır. Yanlış tanı ile hastayı iyileştirmek (salgını sönümlendirmek) olanaklı değil. İktidarın yapacağı şey şudur:

Seferberlik mantığı içinde 60 milyon kişiyi aşılamak üzere 120 milyon doz aşı (tek doz yapılan aşılar da geliştirildi bu arada) ve aşı yapabilecek en az 1 milyon görevli bulmalıdır. 4 hafta %95 tam kapanma ile halk eve kapanmalı, sosyal devlet gerekleri yerine getirilmeli. İlk 2 haftada 1. doz, izleyen 2 haftada 2. Doz aşılama yapılmalı ve 4 hafta sonunda gıdım gıdım gevşemelidir. Salgın böylelikle denetlenebilir.

Dr. Ahmet SALTIK 04 Mart 2021,
Cumhuriyet muhabiri Sefa Uyar ile telefonla söyleşi.

Büyüme, istihdam, bölüşüm üstüne

Büyüme, istihdam, bölüşüm üstüne

Erinç YeldanErinç Yeldan
03 Mart 2021, Cumhuriyet

 

Türkiye’nin milli geliri (gayri safi yurtiçi hasılası – GSYH) 2020 yılını ortalama %1.8’lik büyümeyle kapattı. Milli gelirdeki artışa karşın, Türk Lirası’ndaki aşınmayla birlikte kişi başına gelirimiz 8.599 dolara geriledi. Bu rakam 2009’da gerçekleşen 8.980 dolarlık kişi başına gelirin altında; yani bireysel olarak 2009 krizi düzeyini yeniden yaşamaktayız.

Milli geliri sürükleyen harcama bileşenlerine baktığımızda, gene özel ve tüketim harcamalarının başat olduğu gözleniyor. Özel tüketim harcamaları %8.2, kamunun tüketim harcamaları ise % 6.6 oranında genişlemiş. Bunlar yanında sabit sermaye yatırımlarında da %10.3’lük bir artış yaşanmış durumda. Yatırım harcamalarındaki bu hızlı ivmelenmeye karşın, sabit sermaye yatırımlarının hacmi, 2018 düzeyinin hâlâ % 6.5 gerisinde. Dolayısıyla, Türkiye’nin çoğunlukla belirsizlik ve güvensizlik ortamına bağlı olarak 2018’in üçüncü çeyreğinden başlayarak 2020’nin ortasına değin yaşamış olduğu peş peşe yedi çeyrek dönemlik daralmanın olumsuz etkileri daha henüz telafi edilmiş değil.

Milli gelirin üretimi açısından ise sektörler arasında sert ayrışmaların yaşanmakta olduğu gözlenmekte. Finans kesimi %21.4; bilgi ve iletişim sektörü %13.7 oranında ivmelenirken, idari ve destek faaliyetleri % 5.2, hizmetler sektörü %4.3, inşaat ise %3.5 oranında daralma göstermiş. Pandeminin ulusal ekonomide yarattığı farklı koşullara dayalı olarak sektörlerin bu biçimde ayrışması, iktisat yazınında artık K-tipi büyüme olarak adlandırılmakta. Türkiye’nin deneyimi de bu konuda tipik bir örneği sergilemekte.

Yaşanan büyümenin esas olarak parasal genişleme ve aşırı kredi sunumuna dayanmakta olduğu sıkça dile getirilen bir gözlem. Bu tür büyümenin sonuçları biliniyor: Birincisi (borçla ivmelendirilen) talep artışıyla sürüklenmekte olduğu için enflasyonist baskılar yaratmakta; ikinci olarak da yapısal dönüşümler ve teknolojik ilerleme ile desteklenmediği sürece istihdam artışları son derece cılız (hatta negatif) olmakta. Nitekim eski DPT ve Merkez Bankası uzmanı Zafer Yükseler, 2020 yılı boyunca GSYH % 1.8 artış göstermesine karşın, istihdamın %4.5, fiili çalışan sayısının ise %10.3 azalmış olduğu bilgisini paylaşmaktadır. Zafer Yükseler’in vurgusunu sektörel düzeyde irdelediğimizde de anomali derinleşmektedir. Örneğin imalat sanayii sektörünün yıl boyunca %2.1 genişlemesine karşın, sanayi istihdamı 2019’un eşdeğer dönemine görece 89 bin kişilik kayıp yaşamış; ortalamanın çok üstünde daralma gösteren (%3.5) inşaatta ise istihdam 101 bin kişi artmıştır!

2020 yılı toplamı boyunca istihdam kaybı resmi istatistiklere göre 1 milyon 103 bin kişidir. Parasal genişleme ve borçlandırma üzerinden gerçekleşen milli gelir artışı istihdamda yaşanan tahribatı önleyememiştir. Bunun ötesinde, TÜİK tarafından paylaşılan resmi veriler, 2020 boyunca istihdam kayıplarının erkeklerde 531 bin, kadınlarda ise 572 bin kişi olduğunu dile getirmektedir.

Son olarak milli gelir istatistiklerinde hep en son sıraya atılan ve ekonomi gündemimizde de çoğunlukla pek söz konusu edilmeyen -hatta deyim yerindeyse örtbas edilen- bir diğer veri setiyle yazımızı tamamlayalım:

Milli gelirin bölüşümü 

TÜİK verileri, ücretlilere yapılan işgücü ödemeleri 2020 yılında yalnızca %9.6 artmışken, net işletme artığının (toplam kârların) %20.2 arttığını paylaşmakta. (Toplam ortalama enflasyonun %13.5; -emekçileri daha yakından ilgilendiren- gıda fiyatlarındaki enflasyonun ise %21 olduğunu hatırlayalım.) Böylelikle, işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payı geçen yıl %34.8 iken bu oran 2020 yılında %33’e gerilemiş; net işletme artığının payı ise %47.5’ten %49.4’e yükselmiştir.

Tipik bir istihdam-dostu olmayan büyüme öyküsü…

3 Mart Devrim Yasaları

3 Mart Devrim Yasaları

Alev Coşkun
Alev Coşkun
03 Mart 2021, Cumhuriyet

 

Bu gün, en önemli devrim yasalarının Meclis’te kabul edilişinin 97. yıldönümüdür. 3 Mart 1924’te ‘Türk Aydınlanma Devrimi’nin üç temel yasası kabul edildi.

Kısa bir toplu bakış yapalım. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkesi’nden sonra başlayan Milli Mücadele 4 yıl sürdü ve 9 Eylül 1922’de zaferle sonuçlandı. Zaferden 52 gün sonra, 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırıldı. Yaklaşık 700 yıllık padişahlık ve saltanat, tarihin köşesine gönderildi.

Zaferden bir yıl sonra, 29 Ekim 1923, Cumhuriyetin ilan günüdür. Cumhuriyet ilan edilmişti ama halifelik kurumu yaşıyordu. Halifelik yaşadığına göre Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti mi olacaktı?

DİN DEVLETİ YIKILIYOR

3 Mart 1924’te devrim niteliğindeki yasalar kabul edilmeseydi, Cumhuriyet sadece bir biçimden öteye gidemezdi, içi kof ve boş bir merasim Cumhuriyeti olurdu. 3 Mart 1924’te kabul edilen yasalar, Atatürk Cumhuriyeti’ne ruh, anlam ve içerik kazandırmıştır. Bu 3 yasanın kabul edilmesi ile din devleti yıkılıyor, devletin teokratik yapısı çöküyor ve Cumhuriyet’in laik yapısının kuruluşu aşamasına geçiliyordu.

ÜÇ TASARI

Bu 3 tarihi yasa tasarısını Meclis’e sunan milletvekillerini burada bir kez daha analım:

1. Urfa milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşının tasarısı: Halifeliğin kaldırılması ile Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye dışına çıkarılması.
2. Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve 57 arkadaşının tasarısı: Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Genelkurmay Başkanlığı’nın kaldırılması.
3. Saruhan (Manisa) Milletvekili Vasıf Çınar ve 57 arkadaşının tasarısı: Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği Yasası).

Kuşkusuz bunların içinde en önemlisi, halifeliği kaldıran yasadır. Bu 3 yasa tasarısını imzalayanlar arasında: İsmet İnönü, Yunus Nadi, Mazhar Müfit Kansu, Mahmut Esat Bozkurt, Kılıç Ali, Celal Nuri İleri, Vasıf Çınar, Recep Peker, Ağaoğlu Ahmet, Cevad Abbas, Hacım Muhittin Çarıklı, Refik Koraltan, Ruşen Eşref Ünaydın ve Tunalı Hilmi gibi Kuvayı Milliyeciler vardı.

ATATÜRK’ÜN HALİFE OLMASI İSTENİYOR

Halifeliğin kaldırılmaması için çok etkin çalışmalar vardı. Meclis üyesi din bilginlerinden Antalya milletvekili Rasih Hoca (Kaplan), Kızılay kurulu adına görevli olarak Hindistan ve Mısır’a gitmiş ve bu uzun gezisinden yeni dönmüştü. Rasih Hoca, gittiği ülkelerde Müslüman halkın Atatürk’ün halife olmasını istediğini ve bu isteğin Atatürk’e ulaştırılması için kendisini de vekil tayin ettiklerini Atatürk’e bildirdi. Bu kapsamdaki öneriler yurtiçinden ve Atatürk’ün eski arkadaşlarından da ısrarla geliyordu.

Atatürk, bu önerilere verdiği yanıtta, bunun gerçeklere ters düştüğünü, başka devlet yönetimlerinin altında yaşayan Müslüman halkın Halifenin buyruklarını ve yasaklarını yerine getirme olanaklarına sahip olmadığını belirtiyordu. Atatürk, kendimizi dünyanın egemeni sanmak gibi düşüncelerin, Türk ulusunu felaketlere sürüklediğini ve artık dünyada ulusalcılığa dayanan yönetim biçimlerinin geçerli olduğuna işaret ediyordu.

İNGİLİZLERİN HALİFELİK ISRARI

O tarihte İngilizler, Halifeliğin korunmasını kendi çıkarlarına uygun buluyor, Hindistan ve Pakistan’daki sömürgelerinde yaşayan Müslümanları “Halife”nin kutsal gücünü kullanarak yönlendirebilmeyi tasarlıyordu. TBMM’den seçilecek bir Halife, şu ya da bu biçimde İngiliz politikasının etkisi içine alınabilirdi. İngiltere bu konuda girişimler yaptı. Ağa Han ile Emir Ali’yi devreye soktu.

ŞERİYE VE EVKAF BAKANLIĞI’NIN KALDIRILIŞI

Halifeliğin kaldırılışı ne derece önemli ise Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılışı da o derece önemlidir. Çünkü Şeriye Vekâleti, hükümetin yapacağı işlerin ve alacağı kararların şeriat hükümlerine yani kutsal din kitabının söylem ve yargılarına uyup uymadığını denetliyordu. Bu bakanlığın kaldırılması da önemli bir gelişmedir.

DİNE DAYALI EĞİTİME SON

Eğitim Birliği Yasası da kuşkusuz en temel ve en önemli bir devrim yasasıdır. Mahalle mektepleri ve medreseler yalnızca “Şer’i bilimlerin” okutulduğu birer dinsel öğretim kurumuydu. Medreselerde şeriat öğretilirdi. Köhneleşmiş bir sistemdi.

EĞİTİMDE BÖLÜNMÜŞLÜK KALKTI

Eğitimin birleştirilmesi yasası ile elde edilen sonuçlar şöyle özetlenebilir:

1. Eğitimdeki medrese, okul, yabancı okul diye adlandırılan ve birbirine zıt kökler ve amaçlara sahip olan, üçlü bölünmüşlük ortadan kaldırılmıştır.
2. Laik ilkelere dayalı eğitim sisteminin yolu açılmıştır.
3. Cumhuriyet kuşaklarının dine dayalı ümmetçilik esasına göre değil de bilimsel temellere bağlı olarak yetiştirilmesinin sağlanması, ulusal yararlarla ve çıkarlarla bağdaşmayan yabancı etkilerden uzaklaştırılması ve ulusal kültür birliğinin gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.

Atatürk, Halifeliğin kaldırılışı kadar Eğitim Birliği’nin kurulmasına da çok önem vermiştir. Bu konuda Atatürk şöyle diyor:

  • “Dünya uygarlık ailesinde saygın bir yer sahibi olmak isteyen Türk ulusu, evlatlarına vereceği eğitimi, mektep ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki tür kuruma teslim etmeye hâlâ katlanabilir mi? Eğitimi birleştirmedikçe aynı düşüncede, aynı anlayışta bireylerden oluşan bir ulus yapmaya olanak aramak, olmayacak bir şeyle uğraşmak olmaz mıydı?”

Bu nedenle bu yasanın uygulanmasına geçildiğinde, bir yurt gezisinde Rize’de kendisinin önüne çıkarak medreselerin yeniden açılmasını isteyen iki hocaya Atatürk şöyle yanıt verdi:

“Şimdiye kadar geri kalmamızda en büyük etkenin ne olduğunu biliniz… Hayır, medreseler artık açılmayacaktır. (Belleten, 18.09.1924, 211, s.1169; Ş. Turan, age. s.70)

ULUS DEVLETİN ZAFERİ

Bu 3 devrim yasası, Cumhuriyet rejimi ve Aydınlanma devrimleri açısından son derece önemlidir. Halifeliğin kaldırılmasını gerçekleştiren yasanın gerekçesinde de belirtildiği gibi Halifeliğin kaldırılışı devletin tepesindeki iki başlılığı ortadan kaldırıyordu. Din devleti niteliği terk ediliyordu.

İkinci önemli sonuç, dinsel bir kurum olan halifeliğin tasfiyesi, diğer bir deyişle ortadan kaldırılışıyla kurulan yeni Cumhuriyetin laikleşmesi yolunda çok önemli ve temel bir adım atılmış oluyordu. Halifeye sadakat ve kulluk yerine artık ulus devlete bağlılık ve vatandaşlık önem kazanıyordu.

DİN DEVLETİNE KARŞI ULUS DEVLETİ

Prof. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı önemli yapıtında bu olayı “din devleti” görüşüne karşı “ulus devleti” görüşünün zaferi olarak nitelemektedir. Bu zafer bir kez kazanılınca “çağdaşlaşma yolunda belli bir doğrultuda birbiri arkasından gelecek bir dizi reformun kapısı da açılmış oluyordu.” (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, s.521)

TÖRPÜLENME VE GERİYE DÖNÜŞ

3 Mart yasalarının 97. yıldönümünde kuşkusuz çok yakıcı bir soru vardır. Bu üç önemli devrimde geriye gidiş yok mu? Bu sayfada Sayın Prof. Dr. Necla Arat’ın yazısında ileriye sürdüğü sorunlar önemlidir. Çok partili döneme girişimizle birlikte, din kurumunun kutsal alanından yararlanmak için ödünler verildiği ortadadır.

  • Özellikle son yıllarda Atatürk’ün ‘Aydınlanma Devrimleri’ne karşı sistematik bir saldırı gerçekleştirildiği de açıktır.

TEZ-ANTİTEZ

Ancak bu saldırı, sosyolojik olarak karşı hareketleri de yarattı. Bugün özellikle genç kesimde bir dip dalgasının geliştiğini, Atatürk’e bağlı bir genç kesimin giderek güçlendiğini kabul etmeliyiz.

Unutmayalım; toplumsal gelişme durdurulamaz, 21. yüzyılda toplumsal gelişmenin gücüne de karşı durulamaz.

  • Hiçbir güç, toplumu temel gelişme çizgisinin tersine yönlendiremez. Akan bir ırmak geriye döndürülemez.

Halifeler, padişahçılar, 1950’den bugüne 70 yılda, ‘Aydınlanma Devrimleri’ne karşı tam bir zafer sağlayamadılar. Aslında, Atatürk ve ‘Aydınlanma Devrimleri’ni durdurmak hatta ters çevirmek isteyenler yenilmişlerdir.

  • Atatürkçülerin görevi, çağdaş uygarlık hedefine ödün vermeden, sapmadan, yalpalamadan yürümektir.
  • Koşullar ne olursa olsun, Atatürk’ün ‘Aydınlanma Devrimleri’ savunulacak, onun önüne konulan engeller aşılacaktır.

Kuvayı Milliyeciler ölmez, Atatürkçüler tükenmez.

“Devrim Yasaları”mızdan Geriye Ne Kaldı?

“Devrim Yasaları”mızdan Geriye Ne Kaldı?

Prof. Dr. Necla ARAT

KADIN ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ BAŞKANI
03 Mart 2021, Cumhuriyet

  • “Biz, İslama göre hareket edeceğiz. Hayatımızın merkezine dinin hükümlerini yerleştireceğiz”
    R.T. Erdoğan, (8 Aralık 2019)

***
Kadın Araştırmaları Derneği, her yıl 3 Mart günü “3 Devrim” yasamızı anımsatmak, özellikle de genç kuşaklara bu yasaların demokrasi için önemini anlatmak görevini gönüllü olarak yerine getirmeye çalışıyor. Ama “3 Devrim” yasamızın 97. yıldönümünde bugün artık çok üzülerek “Devrim Yasalarımızdan geriye ne kaldı?” diye soruyoruz.

Çünkü yaklaşık 20 yıllık AKP iktidarında Öğretim Birliği konusunda, laiklik ilkesinde ve Diyanet İşleri Başkanlığı özelinde öyle ödünler verildi, öyle yaralar açıldı ki şimdi kamuoyuna

  • “Tehlikenin büyüklüğünü görmezlikten gelemezsiniz, zira eğitim sistemimiz ve çocuklarımız üzerinden yeni bir rejim oluşturulmaya çalışılıyor” uyarısını yapıyoruz.

Milli Eğitim Bakanlığı, “2017 Vizyon Belgesi”nde okul duvarlarının ayetlerle, hadislerle donatılmasını, bahçeleri uygun olan imam hatip okullarına cami yapılmasını istemişti. Bu süreç içinde ülkemizin tüm illerinde anayasanın laiklik ilkesine ve Milli Eğitim Temel Kanunu’na aykırı uygulamalara tanık olduk.

DİNDAR NESİL HAMLELERİ

“Devrim Yasaları”na aykırı çalışmalara okul öncesinden başlandı.

  • Okullar, üstlerine vazife olmadığı halde, Diyanet’in, dini vakıf ve derneklerle müftülüklerin çalışma alanı haline getirildi.

Diyanet İşleri Başkanlığı, okullarda vaiz bulundurma sürecini başlattı.

Sözde “gönüllü eğiticiler”, okullarda, yurtlarda, halk eğitim merkezlerinde gezi, konferans, yarışma, müsamere, sempozyum adı altında her türlü çalışmayı sürdürdüler.

İktidar, yetiştirmeyi amaçladığı “Dindar nesil” için yeni hamleler de planladı. Milli Eğitim müdürlükleri ve il müftülükleri, din dersleri yasal olarak 4. sınıfta başladığı halde, imzaladıkları protokoller ile bu dersleri “Kuran Kursu Eğitim Programı” adı altında 4 yaş dilimine dek indirdi ve anaokulunda eğitim gören çocuklara haftada 6 saat dini eğitim verileceği belirtildi.

DEVLET ELİYLE DİNSELLEŞTİRME

Vakıflar, dernekler, öğrencileri “Değerler Eğitimi” adı altında sınıftan, yatılı okullarda etütten alıp akın akın cami ve türbe ziyaretlerine götürdü.

  • Öğretmen ve öğrenciler, resmi yazı ile sabah namazına çağrıldı.

Kaymakam ve müftülerle “sabah namazı buluşmaları” düzenlendi. Ayrıca bütün okullarda “mescit” açılması zorunlu hale getirilip namaz kılanlar, kılmayanlar ayrımı yapılmaya başlandı.

Kısacası, çocuklara zihinsel, fiziksel ve pedagojik açıdan zarar verecek olan bir “dinselleştirme” politikası devlet eliyle yürütüldü.

  • Türkiye’de 4-6 yaş arasındaki çocuklara Kuran kursu olarak hizmet veren 1552 sübyan mektebinde 51 bin 357 çocuk eğitim görüyor. (Merdiven altı Kuran kurslarının sayısını bilmiyoruz)

Soyut kavramları henüz gelişmemiş bu yaş grubundaki çocuklara Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı arasında yapılan protokol ile verilen bu kurslar, çocuk haklarını da hiçe saymakta.

  • Devletin okullarında küçük yaştaki kız çocuklara “Türban takma” partileri düzenleniyor.

Küçücük kızlar “Şükür ki kapandım”, “Haydi sen de kapan” pankartları taşıyorlar. Bazı okullarda ise “müsamere” adı altında sözde “Değerlerimiz anlatılıyor” denilerek 3-6 yaş kız çocuklarının başları kapatılıp onlara erkek çocukların ayakları yıkattırılıyor.

SİSTEMATİK DÖNÜŞÜM

Bazı okullarda karma eğitim fiilen ortadan kalkmış durumda. Pek çok okulda da öğrenciler, “öğretmen yok” gerekçesiyle “seçmeli ders” olarak dini içerikli dersleri almaya zorlanıyor. İşsiz/atanmayan 400 bin öğretmen varken mahalle imamlarına “ücretli öğretmen” adı altında ders verdiriliyor. Bu arada, Diyanet’te görevli 5 bin kişinin öğretmenliğe geçtiği açıklanıyor.

500 bini aşkın öğrencinin barındığı Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun yurtlarında Diyanet’in görev verdiği rehberler çalışıyor. Diyanet, ilk kez 2016’da 43 ilde 83 personel ile pilot proje olarak Kredi ve Yurtlar Kurumu’na ait yurtlarda “Manevi Rehberlik” uygulaması başlatmıştı. Bu uygulama daha sonraki yıllarda Diyanet ile Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın imzaladığı protokol ile tüm illere yayıldı. Artık imam hatip mezunları da “Manevi Rehber” olabiliyor.

  • Daha yüzlercesini sayabileceğimiz bu örnekler, “Devrim Yasaları”mızın ne kadar ağır yara aldığını göstermekte.

İşte bu nedenle, kabul edilişlerinin 97. yılında “‘Devrim Yasaları’mızdan geriye ne kaldı?” diye soruyoruz.