YOL TV Programımız – 5 Mayıs 2021

Dostlar,

Bu gün, 5 Mayıs 2021 Çarşamba günü  YOL TV‘den Sn. Rojda Aslan’ın konuğu olduk.


Sorular / sorunlar belli…
Bu “alaturka kapanma” nereye varacak??
Turizm Bakanı’nın 17 Mayıs’ta günlük 5 bin olgunun altına inileceği sözleri ne demek?
Test sayıları neden azaltılıyor?
Olgu / hasta sayıları neden büyük bir hızla azaltılabildi (!) ??
Test sayıları ile yakalanan hasta sayılarının ilişkisi var mı??
Hasta – test sayıları azalıyor görünse de ölüm sayıları neden koşut hızla düşmüyor??
***
Soruları haber programında yanıtlamaya çalıştık.. (18-36. dakikalar arasında..)

https://fb.watch/5ivz438SXb/
https://twitter.com/YolTV/status/1390013840553807876?s=19

 

Sevgi ve saygı ile. 05 Mayıs 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

 

 

ANAYASANIN VE ANAYASA MAHKEMESİNİN VAZGEÇİLEMEZ ÖNEMİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Anayasalar, devlet ile millet arasında yapılan hukuksal bir toplum sözleşmesidir. Anayasaların bu temel hukuk sözleşmesi metni olma misyonları, yönetenlerle yönetilenler arasında, asla vazgeçilemez bir bağdır. Demokrasilerde toplum iradesinin yine toplum yaşamına tam olarak aktarılabilmesi ancak ve ancak siyasal iktidarların anayasal düzeni içtenlikle benimsemeleri, bu düzene içtenlikle inanmaları ve yürekten benimsemeleri ile olanaklıdır.

Tüm demokratik hukuk devletlerinde, anayasaların temel görevi, siyasal iktidarların anayasaya uygun olmayan istek ve güçlerini anayasa ile sınırlandırabilme amacına yöneliktir. Zaten siyasal iktidarların hukuksal ve siyasal meşrulukları yürürlükteki anayasal düzene sadık kaldıkları sürece vardır. Hukukun üstünlüğü ile yönetilen ülkelerde hiçbir kimse ya da kurum, kaynağını anayasadan almayan bir yetki ve gücü kullanamaz ve Anayasaya aykırı Yürütme (icraat) yapamaz. Anayasal hukuk sınırlarını aşmak, anayasal düzene meydan okumak, rejimi değiştirmek anlamına gelir ve anayasayı çiğnem (ihlal) suçu oluşturur. (A. Saltık, TCK m.309)

Aydınlanma felsefesi ve çağdaş demokrasilerin filizlenerek gelişip olgunlaşmaya, taa 1215 yılında, İngiltere’de yönetenlerin yetkilerinin sınırlanmaya başlandığı tarihten günümüze dek geçen süreçte, yönetenlerin, yani siyasal iktidarların güçleri giderek daraltılmış; buna karşın yönetilenlerin, yani yurttaşların özgürlük alanları ise genişletilmiştir. Toplum yaşamına her alanda hukukun üstünlüğü egemen olmaya başlamış, özgürlükler ve demokrasinin sınırları da giderek genişlemiş, toplumlar da bu süreç içinde sivilleşmiş ve laikleşmişlerdir.

Sivilleşmek, teokrasinin ve hanedanların vesayetinden ve yönetiminden kurtulmak, halk iradesi (milli irade) ile yönetilmek, laikleşmek de din ve vicdan özgürlüğüne kavuşmak, din ve devlet işlerini ayırmak, ruhban (din adamları, ulema) sınıfını devlet işlerinden uzak tutmak demektir.

Bu durumda klasik demokrasiyi kısaca şöyle formüle etmek olanaklıdır :

  • Sivilleşme (sekülarism)+  Laikleşme (Laicism) = Demokrasi 

Hukuk devleti ve demokrasinin tarihsel gelişim süreci içinde, siyasal iktidarların hukuk ve anayasa sınırlarını aşamalarını denetlemek için de, giderek anayasa mahkemeleri kurma gereği doğmuştur. Çünkü demokratik yollarla da olsa, siyasal iktidar gücünü eline geçirenlerin, kimi kez kendilerine uygun fırsatlar yaratarak bu gücü anayasal sınırların dışına taşırma eğiliminde oldukları gözlenmiştir.

Tarihsel olarak, anayasa mahkemelerinin kurulması siyasal iktidarları anayasal sınırlar içinde tutabilme amacına yöneliktir. Anayasa mahkemeleri demokratik hukuk devletinin hem güvenceleri ve hem de koruyucularıdır. Demokratik ülkelerdeki anayasa mahkemeleri anayasal düzeni koruma, kollama ve yaşatma işlevini yerine getirmede oldukça önemli ve başarılı bir görev üstlenmişlerdir.

Eğer ülkelerin anayasa mahkemeleri siyasal iktidarların güdümüne girerse, yurttaşlar açısından anayasal hukuk devletinin güvencesi ve koruyuculuğu önemini yitirir. Yönetim otoriterliğe, totaliterliğe ve hatta keyfiliğe evrilebilir. Hukuk devleti ve demokrasi güvencesi ortadan kalkabilir.

1876’dan günümüze dek tarihsel süreçte, Türkiye’deki demokratik gelişme eğilimlerine, geçmiş siyasal iktidarların bu konudaki tutumlarına ve güncel siyasal  iktidarın anayasa, adalet ve hukukun üstünlüğü ile ilgi uygulamalarına bu açıdan bakıldığında demokrasi, hukuk ve adalet karnemizin pek de yeterli ve tutarlı olmadığı söylenebilir. Hele de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın, değiştirilemez ve değiştirilmesi bile önerilemez “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” ilkelerini hafife almak büyük bir yanlışlık ve aymazlık olur. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin kararlarına uymamak daha büyük ve telafisi güç bir sorumsuzluktur.

Anayasa Mahkemesi kararları da hukuksal ve bilimsel olarak eleştirilebilir. Ama bu kararlara uymazlık asla söz konusu olamaz. Çünkü Anayasa Mahkemesi, siyasal iktidarların yetkilerini aşıp anayasanın temel kurallarını devre dışı bırakma olasılığına karşı; nitelikleri Anayasa’da tanımlanan hukuk devletinin, demokrasinin, ulusal egemenliğin ve hukukun üstünlüğünün en önemli güvencesi ve koruyucusudur. Bu misyonu mutlaka güçlendirilerek sürdürülmelidir.

Son sözüm şudur :

  • Hukukun üstünlüğüne dayalı daha güçlü bir parlamenter demokrasi ve daha adil bir yönetim hepimizin özlemi ve umudu olmalıdır.

Girişimci fabrikası üniversiteden enflasyona…

Erinç Yeldan

Erinç Yeldan

Cumhuriyet, 05 Mayıs 2021

 

Başlığı yadırgayan, garipseyen okurlarım olacaktır. Bilimsel araştırma, eğitim ve topluma hizmetin merkezi ve yönlendiricisi olması arzulanan üniversitenin mal ve hizmet fiyatlarında artış anlamına gelen enflasyon olgusu ile ne gibi alakası olabilir? Enflasyonla mücadele ile üniversitelerin akademik özerkliği ve bilimsel özgürlüğü arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir?

Önce başlığın ilk sözcüklerinin kaynağını anımsayalım. Bir girişimci fabrikası olarak üniversite kavramını geçen hafta Boğaziçi Üniversitesi’nde yılbaşında bir kararname ile rektör olarak atanmış olan Melih Bulu’dan işittik. Özgün İyi Yönetim Uygulamaları Forumu’nun açılışında konuşan Bulu, şu görüşleri savlamaktaydı: “Boğaziçi aslında girişimci ruhu kendisiyle içselleştirmiş durumda. Boğaziçi olarak biz kendimizi Türkiye’nin girişimci fabrikası olarak görüyoruz.” 

Sözü edilen “girişimcilik ruhu içselleştirilmesinin” ne Boğaziçi’nin ne de herhangi başka bir akademik kuruluşun yükümlülüğü olduğu; üniversitelerin temel görevlerinin ticari kaygılarla ürünler üreten fabrikalar değil, bilimsel liyakate dayalı özgür araştırma ve çağdaş bir eğitim faaliyeti sunmayı gerektirdiğini sayın Bulu’ya anımsatmak zorundayız.

Bu doğrultuda 20 Ocak tarihli Ekonomi Politik’te dile getirdiğim şu görüşleri yinelemek istiyorum: Üniversiteler, ekonomik çıkar ve maliyet ilkelerine göre bir ürün, fikir ya da tasarım peşinde olan işletmeler değildir. Bu bağlamda faaliyetleri, “inovasyonun merkezi ya da yürütücüsü” anlamına indirgenemez. İnovasyon kâr amacı güden şirketler kesiminin, bilimsel çabanın sonuçlarını piyasa faaliyetlerine uygulama biçimi olarak ortaya çıkar. Ekonomik getiri amacıyla bilimin uygulanma biçimi üniversitelerin değil, piyasada kazanç-maliyet muhasebesi yapan şirketler kesiminin faaliyetidir ve kesinlikle üniversitenin araştırma önceliğine dönüştürülemez.

Ancak üniversiteler sisteminin bu niteliği elbette onları toplumsal hayattan kopuk, rastgele bilimsel hayaller uğraşısında olan kurumlar olduğu anlamına gelmez. Kanımca eğitim sistemimizin en önemli sorunu, bilim üreticisi olarak üniversiteler ile bilimsel faaliyet bulgularını gençlere mesleki beceriler kazandırmak ve onları üretim sürecinin sürekli değişim koşullarına göre hazırlayacak olan meslek eğitim kurumlarımızın yetersizliğidir. Bu eksiklik, üniversitelerimizi asli görev ve sorumluluklarından uzaklaştırarak, faaliyetlerini mesleki eğitim ve ticari başarıya odaklanan sınai ürün tasarımları ile sınırlamaktadır. Bu da üniversitelerimizi gittikçe daha dar, sığ ve günlük gelip geçici rantlar peşinde koşan birer işletmeye dönüştürmektedir.

Nitekim, Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörlerinden, hocamız Prof. Dr. Üstün Ergüder’in kurucusu ve yönetim kurulu başkanlığını yürüttüğü Eğitim Reformu Girişimi’nin TÜRKONFED ile birlikte sunduğu “Beceriler, Yeterlilikler Ve Meslek Eğitimi: Politika Analizi Ve Öneriler” başlıklı rapor bu gerçekleri tüm yalınlığıyla dile getirmektedir. Rapor, ekonomimizin ihtiyaç duyduğu nitelikli ara eleman ihtiyacının karşılanamama riskini “Türkiye’nin büyüme potansiyeline doğrudan sekte vurabilecek bir tehdit” olarak değerlendirmekte ve ancak şu gerçeğin de altını çizmektedir: “Günümüzde meslek eğitimi düşük statülü bir eğitim biçimi olarak algılanmakta, daha az arzulanan ve daha önemsiz bir ekonomik hayata hazırlama türü olarak görülmektedir. Meslek eğitiminin gerek yükseköğretim, gerek ortaöğretimde gençlerimiz için çekici kılınabilmesinin en önemli koşulu, bu eğitimin piyasa şartlarına cevap verebilir bir hale getirilmesidir”. 

Bu önemli eğitim politikası sorunu, işsizlik ve sosyal dışlanma”, “ulusal ekonomide düşük verimlilik” ve “ulusal rekabet gücünün geri kalması” gibi ciddi sosyal ve ekonomik risklerin karşımıza çıkmasına yol açmaktadır: ERG Raporu “Türkiye, OECD ülkeleri arasında işgücüne katılım oranı en düşük seyreden ve işgücü verimliliğinde de en fazla gerileyen ülkeler arasında yer almaktadır… Eğitim düzeyi düşük bir istihdam ve insan gücü Türkiye’nin özellikle Doğu Avrupa ve Asya ülkeleriyle rekabet gücünü ve bilgi ekonomisine geçişini olumsuz etkileyecektir uyarısıyla mesleki eğitimin geliştirilmesinin önemine vurgu yapmaktadır.

Eğitim sistemimizi böylesi bir reform ile yenileyemezsek, ne üniversitelerimizde akademik özerklik ve çağdaş bilimsel araştırmanın koşullarını yaratabilir ne de gençlerimizi güçlü, özgün ve yaratıcı becerilerle donatılmış biçimde iş yaşamına hazırlayabiliriz.

  • Şimdi gelelim tüketici fiyatlarında %17, üretici fiyatlarında da %34’e ulaşan enflasyon tehdidine.

Anımsayalım ki enflasyon “hiçbir yerde ve hiçbir zaman sadece birer parasal meseleden ibaret” değildir. Enflasyon, ulusal ekonominin işgücü, mal ve hizmet piyasalarındaki yapısal tıkanıklıkların ve darboğazların; sürdürülebilir kalkınmaya yönelik yatırımlar yerine imar rantlarına dayalı spekülatif büyüme tercihlerinin; kırsal ekonomide plansızlığın ve ulaşım sektöründeki çarpık tercihlerin; sanayi ve enerjide dışa bağımlılığın; dini dogmalarla yoğrulmuş, ezberci bir eğitim sisteminin yarattığı düşük vasıflı işgücünün; akademik özerkliğin çiğnendiği bir yüksek öğretim sisteminin yarattığı yapısal koşulların, … (liste uzuyor, burada duruyorum) tezahürüdür.

  • Siyasi sadakate dayalı mevcut yönetim biçimi ise Türkiye’nin böylesi yapısal sorunlarını çözmek bir yana, daha da derinleştirmektedir.

KORKU KÜLTÜRÜ İLE NEREYE DEK??

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Korku kültürünün temelinde, legal – resmi devlet gücünü elinde bulunduranların ya da illegal – çete, mafya ya da terörist güç odaklarının sahip oldukları propaganda, iletişim cebir ve şiddet araçlarını kötüye kullanarak, belli bir toplumsal kümeyi ya da toplumun bütününü sorgusuz ve koşulsuz söz konusu güç odaklarına boyun eğdirme, biat ya da itaat ettirmeye zorlama vardır.

Korku kültürü, cahil ve yoksul toplumlarda daha etkili olarak kullanılabilme özelliğine sahiptir.

Korku kültürünü yaymanın en kalıcı ve en etkili olanı, otoriter ve totaliter fiili iktidar olan siyasal güç odaklarının devlet eliyle oluşturdukları yaygın korku iklimidir. Çünkü çete – mafya – terörist örgütler vb. illegal örgütlerle mücadele devletin, resmî devlet güçlerinin görevidir. Çünkü onlar ancak devlet gücü ile yok edilebilirler.

  • Ancak, doğrudan siyasal iktidarların, anayasal sınırları aşarak ya da elindeki yasal yetkileri kötüye kullanarak toplumu baskıyla sindirmeye çalışmaları insanları çaresiz bırakır.

Korku kültürünün varlığı ve yaygınlığı insanların özgür istencini baskılar.

Herkes, özellikle de cahil ve yoksullar, kişiliksiz, kuşkucu, yalancı ve ikiyüzlü olmaya, hiç kimseye güvenmemeye başlar. Herkes attığı her adımda, yaptığı her işte, konuştuğu her sözde ve yazdığı her yazıda varolan siyasal iktidarların gazabına uğrayabilme kuşkusu oluşturur. Bu tür toplumlarda bireyler kendileri ve ailelerinin iş, gelir ve çalışma düzeni ve geleceği hakkında kötümserlik psikolojisine kapılabilirler.

Genelde siyasal iktidarların toplumları baskılayarak korku kültürü yaratma isteklerinin iki ana nedeni vardır :

1- Eğer siyasal iktidarların icraatları anayasal düzen; hukuk ve adalet sınırları dışına taşmaya başlar, yolsuzluk, rüşvet, haksızlık ve kayırmacılık yaygınlaşırsa bu icraatları gizlemek, konuşulup öğrenilmesini engellemek için korku kültürünü üretme ve yayma yolunu tercih edebilirler.

2- Eğer siyasal iktidarlar, kendi iktidarlarının geleceği konusunda kuşkuya düşer ve geleceklerini güvence içinde görmezlerse o zaman da muhalefeti, basını, iletişim araçlarını ve halkı baskılama ve korku kültürünü yayma yoluna gidebilirler.

Sonuç olarak; korku kültürü yaratma isteği siyasal iktidarların kendi iktidarlarını ne pahasına olursa olsun koruma, hukuksuzluk, adaletsizlik ve yolsuzluklarını gizleme; ayrıca geleceklerini güvencede görememe gibi nedenlerden doğar.

Ayrıca ırkçılık ve dincilik gibi klasik popülizm araçları da korku kültürüne eşlik eder. Bu yanlış siyasal adımlar adalete, hukuka, temel insan haklarına ve demokrasiye zarar verir. Başka bir deyimle, siyasal iktidarların iktidar ve istikbal endişeleri toplumların gereksinimlerini ikinci plana atar.

Kısacası korku kültürü siyasal iktidarların kendi geleceklerinden korkarak toplumu baskılama ve korkutma gereksinimlerinin bir türev ürünüdür.

  • Korku kültürü, toplumu, insanları iki yüzlülüğe ve kötümserliğe sürükler. Özgür düşünce ve özgür iradeyi baskılar.

Ulusal kimliğimizin temel simgesi olan İstiklal Marşımız “KORKMA!” diye kükrüyor.
Mustafa Kemal Atatürk, Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” demiş ve ayrıca “Fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür nesiller” özgür bir toplum ve birey düşlemişti…
Şimdi ise “Eller gider Mersin’e, biz gideriz tersine” rotasına girer gibi olduk.

Ancak kötümser olmaya da gerek yok. Halk seçim sandıklarında gerekli rota düzeltmesini mutlaka yapacaktır. Yeter ki seçme, seçilme, seçim, sandık ve oy sayım güvenliğine yasa dışı müdahaleler olmasın. Halkın özgür ve demokratik tercihlerine, yani ulusal istence (iradeye) saygı gösterilsin. (04 Mayıs 2021)

Halkın Kurtuluş Partisi’nden Erdoğan Hakkında Suç Duyurusu

İSTANBUL ANADOLU CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA

SUÇ DUYURUSUNDA BULUNAN                           :
HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ GENEL BAŞKANLIĞI
Karanfil Sokak No:24/15 Kızılay/ANKARA

VEKİLLERİ                        :
Av. Metin BAYYAR – Av. Ayhan ERKAN- Av. Ali Serdar ÇINGI
Av. Tacettin ÇOLAK – Av. Sait KIRAN- Av. Azime Ayça OKUR
Av. Halil AĞIRGÖL- Av. Pınar AKBİNA – Av. Doğan ERKAN
Atatürk Bulvarı Emlak Bankası Blokları B Blok No: 146 Kat: 4 D: 16 Fatih/İstanbul 

ŞÜPHELİLER                     :
1. RECEP TAYYİP ERDOĞAN (AKP Genel Başkanı sıfatıyla)
2. FAHRETTİN KOCA (SAĞLIK BAKANI)
3. SÜLEYMAN SOYLU (İÇİŞLERİ BAKANI)
4. ALİ YERLİKAYA (İSTANBUL VALİSİ)
5. ZAFER AKTAŞ (İSTANBUL İL EMNİYET MÜDÜRÜ)
6.SUÇA KARIŞTIĞI TESPİT EDİLEN DİĞER KİŞİLER 

SUÇ                                       :
1. Görevi Kötüye Kullanma (TCK m. 257)
2. Bulaşıcı Hastalıklara İlişkin Tedbirlere Aykırı Davranma (TCK m. 195)
3. Kamu Görevlisinin Suçu Bildirmemesi (TCK m. 279/ 1-2) 

SUÇ TARİHİ                                   : 02.05.2021

AÇIKLAMALAR                :
Bilindiği üzere Aralık 2019’da başlayan Covid-19 Korona salgını nedeniyle resmi açıklamalara göre ülkemizde ilk vaka 11.03.2020 tarihinde görüldü ve Covid-19 kaynaklı ilk ölüm haberi de Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından 18.03.2020 tarihinde açıklandı. Aradan geçen 1 yılda gelinen durumu, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı 02 Mayıs 2021 tarihli turkuaz tablo ortaya koymaktadır.

Geçen 1 yıllık süreçte uygulamalardaki yanlışlıklar, karar alma mekanizmalarında bulunan etkili ve yetkili kamu görevlilerin eksiklikleri, bilim insanlarının uyarılarına kulak tıkamalar, Covid-19 Pandemisinde bugünlerde üçüncüsü yaşanan dalgalara neden olmuştur. Vaka sayısı, vaka sayılarındaki artışa oranla vefat sayısı da hızla artmıştır. Alınan önlemlere en başta önlemi alan görevliler tarafından uyulmamış, önlemler sadece halkın maske-mesafe-hijyen üçüzüne ve düğün-dernekte, lokantada, kafede vb. kaç kişi olacağına indirgenmiştir. Diğer taraftan namuslu bilim insanlarının önerdiği, gelinen aşamada 28 günlük tam kapanmanın gerçekleştirilmemesi salgını kontrolden çıkarmıştır. Tabip Odaları’ndan, alanda çalışan Sağlık Emekçilerinden ve namuslu bilim insanlarından gelen bilgiler, vaka ve vefat sayısının resmi açıklamalardan çok daha fazla olduğu yönündedir.

Şüphelilerce salgının ilk başlarında alınmayan/alınan yetersiz tedbirler gevşetilip “yeni açılım” adı altında önlemler terk edilince, özellikle de son aylarda yapılan AKP İl ve İlçe Kongreleri salgını kontrolden çıkarmış, 24 Mart 2021 tarihinde yapılan AKP Genel Merkez Genel Kurulu ise, virüsün Türkiye’nin neredeyse bütün illerine yayılmasına, dolayısıyla vaka sayılarında ve ölümlerde artışa neden olmuştur. Bununla ilgili de Müvekkil Parti 26 Mart 2021 tarihinde başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere diğer ilgililer hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmuştur.

Vaka ve ölüm sayılarında ki yüksek artış; AKP Hükümetini, bilim insanlarının 28 günlük tam kapanma önerilerinin altında da olsa, yine bilim insanları bu tür bir kapanmayı tam kapanma kabul etmeseler de, 29 Nisandan 17 Mayıs tarihine kadar 17 günlük tam kapanma kararını almak zorunda bırakmıştır. İçişleri Bakanlığı da 14.04.2021 tarihinde yayımladığı 6638 sayılı Genelge ile tam kapanma tedbirlerinin nasıl olacağını 81 İl Valiliğine bildirmiştir.

Ama suç duyurumuza konu olan olay göstermektedir ki; AKP Hükümetinin Genel Başkanı başta olmak üzere, Bakanlar, Emniyet Müdürler, Yerel Yöneticiler AKP Kongrelerinde olduğu gibi bu tam kapanma sürecinde de kendi koydukları yasaklara uymamışlar, kendi çıkardıkları genelgelere aykırı hareket etmişlerdir. Suç duyurusuna konu olay tam da “Ele verir talkını kendi yutar salkımı” atasözünün kapsamı içerisine girmektedir. Anlaşılan odur ki, yasaklar, yasaklara uymayanlara, uyamayanlara kesilen cezalar Halkımız içindir.

Oysa ister yönetici olsun isterse en yüksek devlet görevlisi herkesin uymak zorunda olduğu yasalar vardır. AKP’li olmak, AKP Üyesi, Yöneticisi olmak veya AKP Genel Başkanının katıldığı bütün törenlere katılıyor olmak, yasalardan, cezalardan muaf olmak anlamına gelemez. Buna resmen suç duyurusunda bulunduğumuz şahıslar dünya çapındaki salgın döneminde ve ölümlerin en fazla yaşandığı süreçte Anayasayı, kanunları ve en vahimi de kendi aldıkları güvenlik tedbirlerini yok saymış, kuralları açık şekilde çiğnemişlerdir. Bu nedenle söz konusu suç duyurusunda bulunma zorunluluğu doğmuştur. Şöyle ki:

Haber 1) Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni tip Koronavirüs’le mücadele kapsamında ilan edilen tam kapanmada Covid-19 tedavisi gördüğü hastanede 88 yaşında yaşamını yitiren Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım‘ın babası Ahmet Galip Yıldırım’ın cenaze namazına katıldı.

Yıldırım için Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camisi’nde cenaze namazı kılındı. Namaza, Yıldırım’ın ailesi ve yakınlarının yanı sıra Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, milletvekilleri ve ilçe belediye başkanları katıldı. Ahmet Galip Yıldırım’ın cenazesi, Çengelköy Mezarlığı’nda toprağa verildi. İçişleri Bakanlığı’nın tam kapanma genelgesinde cenaze törenine ilişkin olarak şunlar kaydedilmişti:

“Kendisi veya eşinin, vefat eden birinci derece yakınının ya da kardeşinin cenazesine katılmak için veya cenaze nakil işlemine refakat etmek amacıyla herhangi bir cenaze yakınının e-Devlet kapısındaki İçişleri Bakanlığına ait e-BAŞVURU veya ALO 199 sistemleri üzerinden yapacakları başvurular (yanında akraba konumundaki 9 kişiye kadar bildirimde bulunabilecektir) sistem tarafından vakit kaybetmeksizin otomatik olarak onaylanarak cenaze yakınlarına gerekli seyahat izin belgesi oluşturulacaktır.

Cenaze nakil ve defin işlemleri kapsamında başvuru yapacak vatandaşlarımızdan herhangi bir belge ibrazı istenilmeyecek olup Sağlık Bakanlığı ile sağlanan entegrasyon üzerinden gerekli sorgulama seyahat izin belgesi düzenlenmeden önce otomatik olarak yapılacaktır.” (https://t24.com.tr/video/erdogan-tam-kisitlamada-kalabalik-bir-grupla-umraniye-belediye-baskani-nin-babasinin-cenaze-namazina-katildi,38494)

Haber 2) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kovid-19 tedavisi gördüğü hastanede 88 yaşında vefat eden Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım’ın babası Ahmet Galip Yıldırım’ın cenaze namazına katıldı.

Koronavirüs nedeniyle hayatını kaybeden Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım’ın babası Ahmet Galip Yıldırım için İstanbul’da cenaze töreni düzenlendi. Cenaze töreni Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii’nde yapıldı. Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım ve ailesi taziyeleri kabul etti.

ERDOĞAN TÖREN SONRASI VATANDAŞLARLA SOHBET ETTİ

Cenaze törenine, Yıldırım’ın yakınları ve sevenlerinin yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da katıldı. Erdoğan, namazın ardından cami dışında bekleyen vatandaşlarla bir süre sohbet etti.

(https://www.haberler.com/cumhurbaskani-erdogan-umraniye-belediye-baskani-14105863-haberi/)

Suç duyurusuna konu olan olaya ilişkin fotoğraf kareleri: 

02 Mayıs tarihli neredeyse bütün haber sitelerinde yer alan bu haberler ve bu fotoğraflar göstermektedir AKP’liler lebalep kongreleri ve lebalep cenaze törenleriyle, içinde bulunduğumuz tam kapanma sürecinde yasalara ve genelgelere aykırı hareket etmekte, dolayısıyla Koranavirüsün yayılmasına neden olmaktadırlar.

Oysaki İçişleri Bakanlığının 14.04.2021 Tarih ve 6638 sayılı Genelgesi cenaze ile ilgili şu ifade yer almaktadır:

“Kendisi veya eşinin, vefat eden birinci derece yakınının ya da kardeşinin cenazesine katılmak için veya cenaze nakil işlemine refakat etmek amacıyla herhangi bir cenaze yakınının e-Devlet kapısındaki İçişleri Bakanlığına ait e-BAŞVURU veya ALO 199 sistemleri üzerinden yapacakları başvurular (yanında akraba konumundaki 9 kişiye kadar bildirimde bulunabilecektir) sistem tarafından vakit kaybetmeksizin otomatik olarak onaylanarak cenaze yakınlarına gerekli seyahat izin belgesi oluşturulacaktır.

Halka gelince 9 kişiye kadar bildirimde bulunabilme ve en çok 30 kişi ile cenazeyi kaldırmayı kural olarak koyulmuş ama bu kuralı koyan kişiler, cenaze kendi partilerinden birinin yakınına ait olursa tıklım tıklım törenler yapmaktan geri durmamaktadırlar.

Çöp toplayan denizde tek başına yüzen vatandaşa kahvede oyun oynayan 17 kişiye,  cezalar yazılırken, sanki yukarıda ki fotoğraf karesinde yer alan yüzlerce insana sanki suç işleme özgürlüğü varmış gibi davranılıyor, yasalar, genelgeler işletilmiyor, görmezden geliniyor, cezalar kesilmiyor.

(https://www.gazeteduvar.com.tr/coplerden-karton-toplayan-ramazan-bulut-sokaga-cikmaya-mecburum-haber-1521108),

(https://tr.sputniknews.com/turkiye/202105011044402656-datcada-turistleri-gorerek-denize-girdigini-soyleyen-kisiye-ceza-kesildi/),

(https://www.sondakika.com/haber/haber-tam-kapanmada-kahvehanede-oyun-oynayan-17-kisiye-14106646/),

Kendilerini bütün suçları işleme özgürlüğüne sahip ayrıcalıklı insanlar olarak gören şüpheliler adalet duygusunu incitiyorlar, kamu sağlığını tehlikeye atıyorlar. Bu durum Anayasanın; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Kanun önünde eşitlik başlıklı 10. Maddesinin 4 ve 5’inci fıkralarına aykırıdır.

Buna göre “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” 

SUÇ NİTELEMESİ

  1. 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu alınması gereken tüm tedbirleri, kimlerin, nasıl alması gerektiğini gösteren bir kanundur. Kanunun 3. maddesinin 3 ve 4’üncü fıkraları ile 23 ve 27’inci maddeleri yapılması gerekenleri saymıştır:

Madde 3 – Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti bütçeleriyle muayyen hatlar dahilinde olarak aşağıda yazılı hizmetleri doğrudan doğruya ifa eder:

f.3 – Memlekete sari ve salgın hastalıkların hulülüne mümanaat.
f.4 – Dahilde her nevi intani, sari ve salgın hastalıklarla veya çok miktarda vefiatı intaç ettiği görülen sair muzır amillerle mücadele.

“Madde 23 – Her vilayet merkezinde bir umumi hıfzıssıhha meclisi toplanır. Bu meclis mahalli sıhhat ve içtimai muavenet müdürü, nafıa mühendisi, maarif, baytar müdürü, mevcutsa sahil sıhhiye merkezi tabibi, bir hükümet ve belediye tabibi ve hastane baştabibi ile garnizon ve kıt’a bulunan yerlerde en büyük askeri tabip ve serbest sanat icra eden bir tabip ve bir eczacıdan ve belediye reisinden mürekkeptir. Meclis valinin veya valiye bilvekale sıhhiye müdürünün riyaseti altında içtima eder. Valinin tensip edeceği bir zat kitabet vazifesini ifa ve zabıtları tanzim eder.

Madde 27 – Umumi hıfzıssıhha meclisleri mahallin sıhhi ahvalini daima nazarı dikkat önünde bulundurarak şehir ve kasaba ve köyler sıhhi vaziyetinin ıslahına ve mevcut mahzurların izalesine yarayan tedbirleri alırlar. Sari ve salgın hastalıklar hakkında istihbaratı tanzim, sari ve içtimai hastalıklardan korunmak çareleri ve sıhhi hayatın faideleri hakkında halkı tenvir ve bir sari hastalık zuhurunda hastalığın izalesi için alınan tedbirlerin ifasına muavenet eylerler.”

Kovid-19 kalabalık ortamlarda yayılım gösterirken, bütün toplumsal hareketlilikler sınırlandırılmıştır. Suç duyurusuna konu olan cenaze töreni yasaklar kapsamındadır. İçişleri Bakanlığının 27.04.2021 tarihli 7576 sayılı Genelgesinde açıklanan tedbirlere göre İstanbul Valiliği İl Umumi Hıfzıssıhha Meclisi 27.04.2021 tarihinde tedbirler belirlemiştir. İl Hıfzıssıhha Meclisi 36 numaralı Kararına göre; hafta içi hafta sonu ayrımı olmaksızın 29 Nisan 2021 Perşembe günü saat 19.00’da başlayıp 17 Mayıs 2021 Pazartesi günü saat 05.00’de bitecek şekilde tam zamanlı sokağa çıkma kısıtlaması uygulanmasına karar verilmiştir. Bu yasağa uymayanlar hakkında da Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun ilgili maddeleri gereğince idari işlem tesis edilmesine ve konusu suç teşkil eden davranışlara ilişkin Türk Ceza Kanununun 195 inci maddesi kapsamında gerekli adli işlemlerin başlatılmasına karar verilmiştir. Cenazeler ile ilgili olarak da yalnızca cenaze defin işlemlerinde görevli olanlar (din görevlileri, hastane ve belediye görevlileri vb.) ile birinci derece yakınlarının cenazelerine katılacaklar olanlar sokağa çıkma yasağından muaf tutulmuşlardır.

Ancak söz konusu cenaze töreninde bu kurallar ve kişi sınırlaması göz ardı edilmiştir. Suç duyurusunda bulunduğumuz kişiler muafiyet kapsamında da olmadıkları halde genelgede belirtilenden daha fazla kişiyle cenazeye katılıp TCK md 195’te belirlenen “Bulaşıcı Hastalıklara İlişkin Tedbirlere Aykırı Davranma” suçunu işlemişlerdir. Ayrıca haber resimlerinde de görüleceği üzere; vatandaşlar için söylenen maske ve mesafe kurallarına da uyulmamıştır bu törende.

Bu Cenaze törenine katılan, tedbirleri almayan, denetimleri yapmayan ve böyle bir kalabalık etkinliğe izin veren şüpheliler toplum sağlığını tehlikeye düşürecek ve salgını daha da yaygınlaştıracak bir uygulamaya izin vererek ve gerçekleştirerek topluma karşı da suç işlemişlerdir. Bu suçun işlenmesiyle belli kişilerin de il toplumundaki tüm fertlerin zarara uğraması olasılığı vardır.  Hatta bu olasılık bile değildir; toplumdaki neredeyse bütün fertlerin zarara uğrayacağı kesindir.

Bu nedenle İl Hıfzıssıhha Meclisi kararlarına aykırı olarak bu cenazeye katılan herkesin TCK Md 195 gereğince yargılanması gerekmektedir.

  1. Salgın hastalıkla ilgili alınan kararlara uymayan vatandaşlara cezai işlem uygulanıp, kamu davası açılırken bu yasağa uymayan AKP’liler hakkında bu işlemleri yapmayan valilik ve il emniyet müdürlüğü makamındaki kişiler de Görevi Kötüye Kullanma (TCK m. 257) suçunu işlemektedirler. 17 günlük tam kapanma sürecinde yasaklanan törenler, sokağa çıkma yasakları, seyahat yasakları ve uyulmaması durumunda yapılan cezai uygulamalar, söz konusu iktidar partisi yöneticileri, bakanlar, milletvekilleri, üst düzey bürokratlar olunca geçerli olmamaktadır. Oysa bu kamu görevlisi kişiler karşılarında kim olursa olsun görevlerini yerine getirmeli ve yasal düzenlemeleri uygulamalıydılar.
  1. AKP’li Ümraniye Belediye Başkanının yakınının cenaze törenini neredeyse bütün televizyon kanalları ve haber siteleri haber olarak yayınlanmıştır. Suç duyurusunda bulunduğumuz kamu görevlileri, böyle kalabalık bir cenaze töreni için İl Umumi Hıfzıssıhha Meclisi kararında belirtildiği şekilde suç duyurusunda bulunmamışlardır. Bu durum TCK 279’un kapsamında da değerlendirilmelidir. Çünkü haklarında suç duyurusunda bulunduğumuz kişiler, “Kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunmayı ihmal eden veya bu hususta gecikme gösteren kamu görevlisi”dirler. 

SONUÇ VE İSTEM             :Yukarıda açıkladığımız ve Cumhuriyet savcılığınca re’sen araştırılacak sebeplerle, şüphelilerin eylemlerine uyan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve Türk Ceza Kanunu ile ilgili diğer kanunlarda belirtilen suçlardan yargılanıp cezalandırılması amacıyla haklarında gerekli soruşturmanın yürütülerek Kamu Davası açılmasını Müvekkil Parti adına talep ediyoruz. 04.05.2021

Suç Duyurusunda Bulunan
Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı
Vekilleri
Av. Ayhan Erkan-Av. Ali Serdar Çıngı-Av. Pınar Akbina