Yargıtay : Meslek hastalığı “kaçınılmaz” değil, yeni teknoloji kullanmayan işveren tam sorumlu

Yargıtay : Meslek hastalığı “kaçınılmaz” değil, yeni teknoloji kullanmayan işveren tam sorumlu

Burdur’da kot taşlama işinde çalışan bir işçi, tozun akciğerlerde birikmesi nedeniyle akciğer dokusunda hasar meydana getiren “pnömokonyoz” hastalığına yakalandı.

Burdur 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvuran işçi, “meslek hastalığı” olarak değerlendirilen teşhisin tedavi giderlerini işverenden talep etti. Mahkeme davayı kısmen kabul etti. Davacı işçinin meslek hastalığına yakalanmasında işveren kusurunu %85, işçinin kusurunu %10 olarak belirledi.

Yerel mahkeme bilimsel ve teknik tüm önlemlere karşın zararın meydana geldiği ve önlenemediği durumları ifade eden “kaçınılmazlık” oranını ise yüzde 5 olarak kabul etti.

Kaçınılmazlığın % 3’ünü işverene, %2’sini davacı işçiye yükleyen mahkeme işverenin %88 oran üzerinden sorumlu olduğuna hükmetti.

“Kot taşlama estetik kaygılarla uygulanan bir yöntem”

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi yerel mahkemenin kararını bozdu. Davacı işçinin mesleksel “pnömokonyoz” hastalığına yakalanmasına neden olan kot taşlama işinin ayrıntılarına yer verilerek şöyle dendi:

Davalıya ait tekstil işyerinde kumlama yöntemiyle kot taşlama işçisi olarak çalışan sigortalının mesleki pnömokonyoz hastalığına yakalanarak %24 oranında sürekli işgöremez duruma girmesi şeklinde gelişen zararlandırıcı eylemde, sigortalının mesleksel pnömokonyoz hastalığına yakalanmasına neden olan kot taşlama işi, kotların beyazlatılması ve eskitilmiş görünümü verilmesi için, kumun kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işlemi olup, üretimin zorunlu bir parçası olmayıp tamamen estetik kaygılarla uygulanan bir yöntemdir.

İşverenin iş güvenliği açısından yaşamsal öneme sahip araç ve gereçlerin kullanımı sağlandığında kaza ve hastalık olasılığının tümüyle ortadan kalkacağı vurgulanan kararda, “Aksi yaklaşım, her tür meslek hastalığının oluşumunda belirli oranda kaçınılmazlığın etkili olacağı kabulüne yol açacaktır.” denildi.

“Aynı iş robotlarla yapılabilirdi”

İşverenin, mevzuatın kendisine yüklediği tedbirleri almak zorunda olduğu kaydedilen kararda “Kaçınılmazlıktan, işveren tarafından tüm önlemler alındığı ve kazalı da bu önlemlere uyduğu halde kaza/hastalık meydana gelmişse söz edilebilecektir” denildi, şu tespitler yapıldı: Aynı iş makine kullanılarak, lazer veya robotlar aracılığıyla da yapılmaktadır. İşyerinde alınması gereken önlemlerin hiçbirinin işveren tarafından alınmadığının bilirkişiler tarafından tespit edilmiş olması, aynı işin makine kullanılarak lazer veya robotlar aracılığıyla da yapılması mümkün iken kumlama yöntemiyle üretim yapılmasında ısrar edilmiş olması, Anayasa ile teminat altına alınmış olan yaşama hakkının ihlali niteliğinde olup, bu durumun ‘kaçınılmaz bir sonuç olarak değerlendirilmesi’ isabetli bulunmamaktadır.

“İşveren, işçinin vücut ve ruh sağlığını korumakla yükümlü”

“Çalışma yaşamında süregelen kötü alışkanlık ve geleneklerin varlığı, işverenin önlem alma ödevini etkilemez” vurgusu yapılan kararda dava şu gerekçelerle kabul edildi:

  • İşverenler, çalıştırdığı sigortalıların beden ve ruh bütünlüğünü korumak için yararlı her önlemi, amaca uygun biçimde almak, uygulamak ve uygulatmakla yükümlüdürler.

Yüksek mahkeme meslek hastalığının oluşumunda kaçınılmazlık etmeninin (faktörünün) uygulama yeri ve etkisinin bulunmadığı gözetilerek, iş güvenliği konularında uzman tekstil mühendisi, kimya mühendisi ve göğüs hastalıkları uzmanı bilirkişilerden oluşacak heyetten yeniden rapor alınması gerekirken, yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. (Independent Türkçe / AA, 17.06.2019)
==============================

Dostlar,

Yargıtay’ın iş davalarına bakan uzmanlaşmış Hukuk Dairesinin özetlenen kararı yerinde ve bilimsel temellidir.

Meslek hastalıklarının en temel özelliği, ilgili bilimsel yazında (literatürde) şöyle vurgulanır :

  • Meslek hastalıkları %100 korunulabilir hastalıklardır; çünkü hem nedenleri bilinmektedir hem de o nedenlerin işyerinde olduğu bilinmektedir.

Bir başka anımsatma daha; Yargıtay’ın önerdiği uzman bilirkişi kurulunda yer alacak uzman hekim Göğüs Hastalıkları uzmanı olabileceği gibi, “İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanı” da olabilir. Bu uzmanlık alanı bir üst – ileri uzmanlık (ihtisas) alanıdır ve Göğüs Hastalıkları, İç Hastalıkları ve Halk Sağlığı olmak üzere 3 tıp uzmanlık alanının üzerine “yan dal” olarak kazanılmaktadır.

Tıpta Uzmanlık Yönetmeliği uyarınca bu alanda, her 3 temel alandan gelen İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanları eşdeğer düzeyde bilimsel ve tıbbi olarak yetkilidir.

Sevgi ve saygı ile. 17 Haziran 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 12 Haziran 2019

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 12 Haziran 2019

Naci BEŞTEPE
Türk Vatandaşı 

BÖLÜCÜLÜK
Binali Yıldırım Diyarbakır’daki konuşmasında, “Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni toplayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün davet ettiği millet temsilcileri arasında Kürdistan mebusu da vardı, Lazistan mebusu da vardı” diyerek nabza göre şerbet verdi.
Yıldırım’ın o tarihte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmadığını anımsaması zordur…

ZURNA
Yıldırım, “Kürdistan” ifadesinin tenkit edilmesi üzerine,” Lafı zurna gibi uzatmayın” dedi.
Senin delik “zırt” derse, elin zurnası susmaz…

FETÖ
Trabzonspor forması hediye edilen Damat Bakan Albayrak, “Bu forma 2010-2011 sezonunun formalarıymış. Yani şampiyon sezonun formalarını mı yapmışlar?” dedi.
FB açıklaması işin özetidir, “FETÖ’ye destek”

ÖLDÜR
Kılıçdaroğlu’na saldıran inek hırsızının elini öpen AKP’li Önder Gökçekaya
, çift silahla poz verip, “Soylu vur derse vururuz, öldür derse öldürürüz” dedi.
İnsanlıktan habersiz olunca…

SEFA
Mudanya Belediyesi, sahilleri işgal eden Suriyelileri “Bizim çocuklarımız şehit olurken Suriyeliler sefa içinde yaşayamaz” diyerek sahilden uzaklaştırdı.
Vatan savunmasından kaçan hainden ne beklenir?…

KOÇ
Bakan Soylu tarafından; İmamoğlu’na uçak tahsis etmek ve Gezi eyleminde oteli göstericilere açmakla suçlanan Koç Holding uçağın ücreti karşılığı verildiğini, aynı hizmetten B. Yıldırım’ın da yararlandığını açıkladı.
Bu nezaketteki açıklamalardan anlayacak adam lazım…

BANKAMATİK
Çanakkale Bayramiç’in AKP’li Belediyesi, AKP Gençlik Kolları Başkanı’na çalışmadan maaş vermiş.
AKP yolsuzlukla mücadele sözü vermişti. Yolsuzluğu devam ettirme mücadelesi vermişler…

TEHDİT
ABD Savunma Bakanı, MSB Akar’a tehdit dolu bir mektup gönderdi.
Dost kamuflajlı düşmandan ne gelir?…

TUTUKLAMA
GKRY, Fatih sondaj gemisi personeline tutuklama kararı çıkardı.
1974’te tabanı yağlayıp ardına bakmadan kaçanlara bu cesareti veren utansın…

 

Seçim kurulları, YSK ve suç duyuruları

Seçim kurulları, YSK ve suç duyuruları


Ömer Faruk EMİNAĞAOĞULLARI
Cumhuriyet, 08.06.19

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

YSK, İstanbul Büyükşehir Belediye başkan seçimini sandık kurullarının oluşumu nedeni ile iptal ederken ayrıca, ilgili ilçe seçim kurulu başkan ve üyeleri, seçim müdürleri ve öbür sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulmasına da karar verdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusu üzerine, Başsavcılık da adeta bunu bekliyormuş gibi, alır almaz soruşturmaya koyuldu. Kimi seçim müdürlerinin, savcılığın terör suçları bölümünde ifadeleri bile alındı. Öte yandan YSK kararı öncesinde Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca bir seçim müdürünün bile içine sokulduğu ayrı bir soruşturma başlatıldığını da hatırlatmakta yarar var.

Yenilenen seçime ilk günden müdahale

Öyle bir iptal kararı veriliyorsa, böyle bir suç duyurusunda ne var denilebilir. Böyle bir suç duyurusu ve yapılan işlem, yenilenen seçime daha ilk günden müdahale, seçim yöneten organlara baskı yaratmak demek. Haklarında soruşturma açılmayan öbür ilçelerdeki kişilere de, aba altından sopa göstermek demek. Seçimi yönetenlerin soruşturma altında tutulduğu bir seçim, gerek Türkiye’de gerekse demokratik bir ülkede ilk kez yaşanan bir durum.

Soruşturma mercileri ve soruşturma yöntemi

Seçim Yasasının uygulanmasından kaynaklanan soruşturmalarda, kimler hakkında hangi mercilerin yetkili olduğunu açıklamak gerekiyor. Seçim Yasası’nın 174 üncü maddesi uyarınca, yargıçlar dışındaki her türlü kamu görevlileriyle veya öbür kişilerle ilgili soruşturmalar, savcılıklarca ve genel hükümlere göre yapılıyor. Bu kişilerin eylemlerine katıldığı ileri sürülen kişilerin sıfatları da ne olursa olsun, yine o kişiler hakkındaki soruşturmalar da, bu soruşturmalarla birlikte yürütülüyor. Yargıçlar hakkındaki görevleri ile ilgili soruşturmalar, seçimlere ilişkin yasalardan kaynaklansın veya kaynaklanmasın, her durumda Hakimler ve Savcılar Kurulu Yasası uyarınca, Hakimler ve Savcılar Kurulu – HSK tarafından verilecek soruşturma izni üzerine, yalnızca HSK ve bu Kurul müfettişlerince yapılabiliyor. Sıfatları ne olursa olsun yargıçların bu suçlarına katıldığı söylenen öbür kişiler hakkındaki soruşturmalar da, yine Hakimler ve Savcılar Yasasının 86 ncı maddesi uyarınca yargıçlarla ilgili soruşturmalarla birlikte yürütülüyor. Bu bağlamda seçim müdürleri ve seçim bürosundaki öbür çalışanlar da, eğer seçim kurulu başkanı yargıcın eylemi üzerine hareket etmiş iseler, ki “kural olarak” yargıcın istek veya işlemlerini yerine getirdikleri gözetilirse, onlar da aynı yönteme tabi tutularak yargıçlarla birlikte yalnızca HSK tarafından soruşturulabiliyor.

YSK’nın suç duyurusu ve savcılıklar

İçlerinde yargıçların bulunduğu ve yargıçların da görevleriyle ilgili olduğu ifade edilen bir konuda, suç duyurusu yapan YSK bile olsa, böyle bir evrakı alan savcılık, HSK’nın soruşturma açılma izni olmadan soruşturma açılamayacağı ve bu soruşturmayı da yalnızca ve yalnızca HSK yürütebileceğinden, hiçbir işlem yapmadan bu evrakı HSK’ya iletmek durumundadır. YSK’nın ve savcılığın yargıçlar ve seçim suçları hakkındaki soruşturma yöntemini bilmeyecekleri söylenemez. Olayda ise YSK, aldığı suç duyurusu kararı kapsamında yargıçların da olmasına karşın, yargıçların ve yargıçların suçlarına iştirak edenlerin ve de seçim suçlarının soruşturma yöntemini her nedense görmezden gelip, savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılık da böyle bir konuda yetkisiz olduğunu her nedense görmezden gelmiştir. Asıl üzerinde durulması gereken boyut burasıdır.

Seçim takvimi ve suç duyurusu

YSK, görevi nedeniyle bir suçun işlendiğini öğrendiğinde, TCY’nin 279 uncu maddesinde yer alan sorumluluğu uyarınca bunu “yetkili makama” iletmek durumundadır. Ancak yerleşik uygulama gereği, “seçim takvimi işlerken,” seçimlere müdahale ve baskı olmaması için YSK’nın, savcılığın veya HSK’nın bir adım atmaması gerekmektedir.

Suç duyurusunu geri alma

YSK, kapsamında yargıçlar olduğu için suç duyurusunu olayımızda yetkili olmayan savcılıklara iletmiş ise de, savcılıklar nezdinde yapabilecek hiçbir şey bulunmamakta iken, suç duyurusunu geri alma gibi bir yola gitmiştir. Savcılıklar da bu isteğe göre hareket etmiştir. YSK’nın bu aşamada tek yapabileceği, olsa olsa HSK’ya da ayrı bir yazı yazmak, böyle bir yazı üzerine veya resen olaya el koyacak HSK da, yargıçlar için soruşturma açma kararı verirse, o zaman HSK’nın da Hakimler ve Savcılar Yasası’nın 86 ncı maddesi uyarınca öbür kişilerle ilgili soruşturmayı birlikte yürütmek üzere İstanbul ve de Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığından istemek olmalı idi. HSK, soruşturma açma kararı versin veya vermesin, HSK’nın bu konudaki kararından önce İstanbul’da başvurulan dinleme, teknik izleme gibi kayıtlar da mutlaka imha edilmelidir.

  • Suç duyurusunun geri alınması diye bir kurum hukuk literatüründe bulunmamaktadır.

Savcılıklar, kamu adına soruşturulması gereken, kendi görevi kapsamındaki kişilerin suçlarını, suç duyurusu dahil herhangi bir yolla öğrendiklerinde, isteklerle bağlı olmadan kamu adına soruşturan organlardır. YSK, kapsamında yargıçlar da olduğu için suç duyurusunu HSK yerine, yetkisiz merci savcılığa yapmış olsa da, savcılığın yeni bir YSK işlemine gerek kalmadan, soruşturmaya başlamadan evrakı yetkili merci HSK’ya iletmesi gerekirken, olmadık işlemler yapmış, HSK ise bu savcılar ve bu soruşturmalar hakkında sessiz kalmıştır.

  • Bir suç yok iken, suç duyurusu yapmanın ve sonra da onu geri almanın hukuksal anlamının, TCY’nın 267 ve 271 inci maddelerindeki düzenlenen iftira ve iftira suçunda etkin pişmanlık olduğu unutulmamalıdır.

Savcılıklar hemen devreye sokularak birtakım işlemler yapılmış olup, YSK şimdi böyle bir kılıfla, kendisinin ve savcılığın hukuk dışı işlemlerini perdelemektedir. Şöyle ki; olayda HSK’nın yetkili olduğu görmezden gelinip, soruşturmaların şimdiye dek savcılıkların terör birimlerince ve FETÖ bile dillendirilerek yapıldığı gözetildiğinde, dinleme ve teknik izlem gibi yöntemlere başvurulma olasılığı da ayrıca düşünülürse, yapılan tüm bu işlemler dikkate alınamayacak hukuka aykırı kanıt olsa da, İstanbul seçimlerini asla kaybetmek istemeyen AKP, bir B planı olarak bunları bir kenarda mı tutmaktadır sorusu ister istemez akla gelmektedir. Hele de geçmişte AKP kapatma davası sırasında, o davadan kurtulmak için her yola başvurulduğu, yaratılan sahte soruşturmalar ve o soruşturmalardaki FETÖ’cüler yoluyla, Anayasa Mahkemesi kurulunun dinlendiği ve AKP’nin “1” oy farkla kapatılmaktan kurtulduğu belleklerde olunca. Orada FETÖ’cülerin yaptığını, burada sahte bir soruşturmaya da gerek kalmadan can simidi gibi imdada koşan YSK ve savcılıkların yapması ise ayrıca düşündürücüdür.

İptal nedeni ve seçim kurullarında değişiklik

İl ve ilçe seçim kurulları, Seçim Yasası gereği 2 yılda bir Ocak ayının son haftasında oluşturulmaktadır. İl seçim kurulları 3 yargıçtan, ilçe seçim kurulları ise 1 yargıç başkanlığındaki 7 kişiden oluşmaktadır. Bu kurullar yargıçların kendi yasalarındaki kıdeme ilişkin hükümler gözetilerek oluşturulmakta, kınama ve daha ağır disiplin cezası alanlar, bir diğerinden kıdemsiz sayılmaktadır. Seçim takvimi işlerken, seçim kurullarına soruşturma açılarak, hatta bir ceza bile olmadan, bu kurulların ve bu yargıçların değiştirilmesi demek, güdümlü, “uygun görülen” yeni kurulları devreye sokmak demektir. AKP bunu dile getirse de, bu seçim hukukuna aykırı bir istektir. Hele de bu soruşturmaların, yargı bağımsızlığının dibe vurduğu ve İstanbul seçimleri için her şeyi yapabilen bir iktidar bulunan ülkemizde nerelere uzatılacağı, ne içerikte yürütüleceği varolan soruşturmalardaki durumlara bakınca bile oldukça düşündürücüdür. Seçim kurullarında görevli yargıçların, yerleşik uygulama gereği seçim takvimi içinde HSK tarafından görev yerleri değiştirilmemekte ise de, bu uygulamadan bile son yıllarda giderek sapılması seçim güvenliğini zedelemektedir.

Sandık kurullarının oluşumu ve sorumluluk

Anayasa’nın 67/son maddesi uyarınca, bu seçimlerde sandık kurullarında kamu görevlisi koşulu aranmazken her nedense böyle bir koşul aranmıştır. Öte yandan sandık kurullarının oluşturulmasında da esas sorumluların, kamu görevlisi tanımı yapmak yönünden YSK, bu tanıma uygun liste hazırlamak yönünden mülki amir ve bu listeden görevlendirme yapmak yönünden seçim yargıçları olduğu, seçim müdürlerinin ve bağlı personelin ise sandık kurullarında görevlendirilen kişilere, yalnızca bu durumu bildirmek dışında bir görevlerinin olmadığını da hatırlatmakta yarar bulunmaktadır.

Seçim müdürlükleri ve soruşturmalar

Seçim müdürlükleri, YSK’nın taşra teşkilatını oluşturmakta, seçim yargıcının denetim ve gözetiminde, seçim iş ve işlemlerinin mutfağında görev yapmaktadır. Seçim müdürleri ve bu seçim bürolarında görevli öbür çalışanlar, “seçim kurulları” içinde yer almamaktadır. Bu görevlilere, öteki bütün kamu görevlilerinde olduğu gibi soruşturma açılması, görevden uzaklaştırılmalarını gerektirmemektedir. AKP, bu müdürlerin de değiştirilmesini istemiştir. YSK, AKP’nin bu isteğine de boyun eğmiş ve üstelik seçim takviminin yarısı da işlemiş iken bu çalışanları görevden uzaklaştırarak, güdümlü seçim büroları yaratılacağını da göstermiştir. Bu gelişme karşısında, HSK’nın devreye girecek oluşu da gözetilirse, güdümlü seçim kurulları oluşturma yönünden sırada seçim yargıçları olsa gerek. Ancak, yanlışı başlatan YSK hakkında ve seçim kurullarına yanlış liste ileten mülki amirler konusunda ise nedense susulmaktadır.

  • Tüm bunlara bakınca söylenecek tek söz;
  • Seçim güvenliği için var olan YSK’nın varlık nedeninden tümüyle uzaklaştığı olsa gerek.
    ========================================
    Dostlar,

Müthiş bir hukuksal irdeleme (mütala)..
Seçkin ve kıdemli hukukçu (eski Yargıtay Cumhuriyet Savcısı) Sn. Av. Eminağaoğlu dostumuzu hem bilgi birikimi hem de demokratik yürekliliği için kezlerce kutlamak gerek.

Acımızı büyüten 2 nokta var :

1. Yüksek yüksek kurullarda görev yapan kıdemli – yüksek yargıçlar Sn. Eminağaoğlu’ndan çok daha az hukuksal birikime, deneyime mi sahiptir; öyle ise oralara kim, neden onları getirmiştir??

2. İlk maddede sorguladığımız varsayım yanlış ise neden yargıçlık değerlerine, etik ilkelerine, ulusal ve uluslararası hukukun, Anayasa ve yasaların kendilerine tanıdığı hak ve yetkileri bütünüyle / bir ölçüde kullanarak siyasal iktidarın oyuncağı olmaktan kaçın(a)mıyorlar?

Hayal bile edemediğimiz olağanüstü tehdit, şantaj, baskı.. altında mıdırlar?

Eğer böyle ise, durumu belgeleyip istifa etmek ve halkın – hakkın bağrına sığınmak var!
Yok vaadler, ödüller, çıkarlar, daha büyük makamlar…. söz konusu ise vicdanlarına nasıl sığdıracak, eşlerine – çocuklarına, tarihe, halka ve Hak’ka nasıl anlatacaklar??

Ve son soru          :

  • Ülkemizi bunca açmaza – batağa sürükleyen, gerçekte AKP iktidarı değil midir?
Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimci – SBF
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com 

ATATÜRK’ün Subaylara Hitabı

Image result for Milli Merkez

Akit gazetesi haber müdürü Murat Alan, Akit TV’deki programda Akit TV’de yorumculuk yapan gazeteci Ali Tarakçı ile yürüttüğü tartışma sırasında,

  • “O hizaya gelmeyen apoletli Generalleriniz hepsi Erdoğan’ın arkasında saf tutuyor. Oynaya oynaya eşşek gibi saf tutacaklar. Bu ülkede demokrasi varsa bunu AK Parti iktidarı oturttu.”

demişti.

Bugün Türk Ordusu ve Türk Subayların hakaret eden, aşağılayan soysuzların dedeleri de, İstiklâl Harbimiz sırasında İngiliz ve Yunan palikaryasına köpeklik yapıyorlardı. Bunu en doğru saptayan Mustafa Kemal 10 Ağustor 1920’de (A. Saltık: Osmanlı’nın Sevr’i imzaladığı gün!) Afyon’da subaylara yaptığı hitapta çok veciz biçimde anlatmış ve Türk Subaylarının vazifesini bildirmiştir.

Her Türk Subayı ve her vatanseverin ezbere bilmesi gereken bu hitabı bir kez daha bilgilerinize sunuyorum. 8.6.19

Haluk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri
========================================

ATATÜRK’ün Subaylara Hitabı

10 Ağustos 1920, Afyon

Efendiler! Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yok. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülahaza etmekle yetineceğim.

Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete, hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerin tabiatında en yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.

Dünyada hayat için, insanca yaşamak için, bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için, kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdani imanıdır. İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar.

Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar.
Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler.

Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler.

Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de, izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla, milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.

Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu.

Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır.

Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz.

Bu hakikat karsısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak ki, milletin vicdanı-imanıdır, mevcuttur.

  • Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur.

Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; “ordunun ruhu subaylardadır.” O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.

Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler.

İşte subayların yüce olan vazifesi budur.

Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.

Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.

Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler.

Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler.

Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz.

Onun yaşamak için bir çaresi vardır. Şerefini korumak!
Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır.

Dolayısıyla subay için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır.

Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve
milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!

Mustafa Kemal

Kaynak:
* Afyon’da çıkan Ikaz Gazetesi’nden aktaran: Anadolu’da Yenigün Gazetesi, 10 Ağustos 1920.
* Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.9, Kaynak Yayınları, İstanbul. Ekim 2002, s. 112-113. ”

Yargıda reform yaparmış gibi davranmak

Yargıda reform yaparmış gibi davranmak

Sorunun kaynağı olanların, başka bir deyişle yargıyı bu hale getirenlerin
bugün çözümün bir parçası olmaları mümkün değildir.
Sorunun çözülmesi için öncelikle iklimin değişmesi gerekmektedir.
Ülkede siyasi iklim değişmeden
yargı bağımsızlığı önündeki engellerin giderilmesini kimse beklememelidir.

Image result for Av. Dr. Mehmet Ruşen GÜLTEKİN

Av. Dr. Mehmet Ruşen GÜLTEKİN
Eski Yargıtay Cumhuriyet Savcısı
Cumhuriyet, 5.6.19

Adalet Bakanlığı 23.06.2019 tarihinde “Yargı Reformu Stratejisi” ni açıkladı. Bir kere sonra söyleyeceğimi baştan söyleyeyim ki, bu bir yargı reformu filan değil. Geçmişteki örnekleri gibi “mış gibi yapmak”. Bakanlık 2009, 2010, 2017 yıllarında da yargıyı daha bağımsız kılmak, hukukun üstünlüğünü tesis etmek gibi amaçlarla birtakım düzenlemeler yapmıştı. Ancak hiç birisi yargının siyasallaşmasını önlemedi. Zaten aslında asıl amaç da bu değildi. Özetle, yargıyı vesayet altından çıkarmayı vaat edenler yargıyı kendi vesayeti altına aldı.

  • Evrensel olarak yargı bağımsızlığı için en önemli koşullardan birisi yargı üst kurulunun bağımsızlığıdır. Bu kurulun Türkiye’deki adı Hâkimler ve Savcılar Kurulu’dur (HSK).

Yargı üst kurulları “hukuk devleti”nin en önemli ögelerinden olan “yargı bağımsızlığı” ilkesinin etkili bir biçimde yaşama geçirilme ihtiyacından doğmuştur. Eğer yargı, yasama ve yürütme organları açısından bu organların hukuka uygun davranmasını sağlama işlevini yerine getirecekse, HSK bağımsız olmalıdır.

HSK’nin değiştirilen yapısı 
HSK o ülkedeki yargıç ve savcıların atama, terfi, meslekte yükselme ve disiplin işlemleri gibi pek çok konuda en üst dereceli kurumdur. Siyasi iktidar 17 yıl içinde 2’si anayasa referandumu ile olmak üzere toplam 3 kez bu Kurulun yapısını değiştirmiştir. Ancak bunların hiçbirisinde HSK, yürütmeden bağımsızlaştırılmamış aksine yürütmeye daha bağlı hale getirilmiştir. En son Nisan 2017 referandumu ile HSK, tümüyle yürütme tarafından seçilen kişilerden oluşturulmuştur. Örneğin Adalet Bakanı ve müsteşarının yürütme organının bir temsilcisi olarak HSK’de olmamaları gerektiği yönünde kezlerce eleştirilmesine karşın halen Adalet Bakanı HSK’nin başkanı, bakan yardımcısı da doğal üyesidir. 13 üyenin 6’sını partili cumhurbaşkanı belirlerken, kalan üyeleri TBMM seçiyor. TBMM tarafından seçilen adaylar ise zaten Meclis’teki siyasi iktidar tarafından belirlenmektedir. Çünkü bu konuda herhangi bir zorunlu nitelikli çoğunluk aranmamaktadır. Böylece Türkiye’de son durumda fiilen HSK üyeleri tümüyle yürütme organı tarafından belirlenmekte, Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’si de yine partili cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Böyle bir sistemde ise o ülkede yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir. 
Sonuçta eğer ülkemizde bir yargı reformundan bahsedeceksek, öncelikle, HSK’ye üye seçimi tümüyle yargıya bırakılmalı, yürütmenin etkisinden mutlaka kurtarılmalıdır. Bu gerçekleşmedikçe yargıda reform söylemi “mış gibi yapmaktan” öteye geçemez. 
Hemen konuyu bir örnekle açıklayayım. Yargıda reform strateji raporu açıklandı ve yargıçlara coğrafi güvence verileceği söylendi. Bir kere yargıca coğrafi teminat verilmesine gerek yok. Yalnızca var olan “atama yönetmeliğinin” uygulanması yeter. Ancak HSK bu atama yönetmeliğini uygulamıyor ve bunun bir denetimi yok. Anayasa’nın 139. maddesinde “yargıçlar 65 yaşından önce emekliye ayrılamaz” yazıyor ama 2 kere haksız olarak yeri değiştirilen (sürgün edilen) yargıç kendiliğinden emekliliğini istemek zorunda kalıyor. HSK’nın bugün, tek kişilik kararname çıkararak bir yargıcın yerini değiştirmesinin, yetkisini değiştirmesinin, yargıcı savcı, savcıyı yargıç olarak atamasının, hukuk yargıcını ceza yargıcı olarak atamasının önünde bir engel var mı? Yok. Aksi de geçerli. Yani bu işleri adaletli bir şekilde yapabilir de ama yapmıyor. Yargıç, hakkındaki haksız sürgüne karşı yine aynı dairede yeniden inceleme talebinde bulunabiliyor. Zaten bu kişiler kararı veren yargıçlar. İtiraz ettiğinde de inceleyenlerin yarısı yine haksız kararı verenler oluyor ve sonuçta verilen karar kesin.

Yargıçlara coğrafi teminat 
Bir yargıç mesleği boyunca 7-8 yer değiştiriyor. Bu yer değiştirmelerin bir kanunu, bir koşulu, bir süresi bir sistemi yok. Bugün İstanbul, İzmir veya Ankara yargıçlığına meslekte 3 yılını doldurmamış yargıçlar atanıyor. Bu yargıçlar henüz yeterli deneyim kazanmadan kapasitelerinin çok üzerindeki dosyalara bakmak zorunda kalıyor. Bu durum, adeta yeni mezun olmuş tıp fakültesi mezununa bypass ameliyatı yaptırmaktır. Sonuç, hasta ölür. Dolayısı ile hukukta da adalet ölüyor işte. Özetle, yargıda atama sistemi yanlış çalışıyor diye yakınmalar doğru değildir. Aslında yargıç atamalarında hiçbir kural bulunmamaktadır
Üzücü olan son yargı reform belgesinde yargıçlara coğrafi güvence verilmesi söyleminden bir gün sonra çıkarılan HSK Kararnamesi ile 3722 yargıç ve savcının yeri değiştirildi. Bunlardan en az 700’ü sürgün niteliğinde yani istek dışı atamalar. Örneğin, cumhurbaşkanına hakaret davasında beraat kararı veren yargıç, iki yıl içinde önce Balıkesir’den Zonguldak’a, oradan Erzurum’a son kararname ile Kars’a verildi. Başka bir deyişle sürgün yerinden de iki kez sürgün edildi. Kendisi verdiği beraat kararı sebebiyle yer değiştirme cezası aldı ancak bu ceza üç kere uygulandı! Sadece yargıçlık sınavında kızı yüksek not almasına rağmen mülakatta elenen bir cumhuriyet savcısı, bu konuyu sosyal medya aracılığı ile eleştirdiği için önce Çanakkale’den Malatya’ya sonra Afyonkarahisar’a sürüldü. Yine Demokrat Yargı genel sekreteri, hastalık mazereti nedeniyle bulunduğu Yargıtay tetkik yargıçlığından Erzurum’a sürüldü. Üstelik kendisinin tedavisinin bu şekilde kesilmesinin hayati boyutta tehlike yaratacağı bilinmesine rağmen. Tek sebebi ise ifade hürriyetini kullanarak bazı haksız uygulamaları eleştirmesi. Yargıcın kendisi ifade hürriyetine sahip değilken önündeki dosyada ifade hürriyetini sağlaması mümkün olabilir mi? 
Sonuç olarak; sorunun kaynağı olanların, başka bir deyişle yargıyı bu hale getirenlerin bugün çözümün bir parçası olmaları mümkün değildir. Sorunun çözülmesi için öncelikle iklimin değişmesi gerekmektedir. Ülkede siyasal iklim değişmeden yargı bağımsızlığı önündeki engellerin giderilmesini kimse beklememelidir. Türkiye’de hukuk güvenliğinin sağlanması, adaletin gerçekleşmesi için öncelikle memleketime bahar gelmesi şarttır.