Dondurmacı

Dondurmacı

Selçuk Erez
Cumhuriyet
, 09.08.2018
Çocuk dondurmacıya girdi. Kuyrukta beş kişi vardı. Çilekli, vişneli, limonlu, böğürtlenli, antepfıstıklı, bademli ve vanilyalılara bakarak ve ağzı sulanarak beş kişinin kocaman külahlar dolusu dondurmalar alıp gitmelerini bekledi.
– Ne istiyorsun?
Bir yirmilik uzattı.
– İki top vanilyalı.
– Kaç yaşındasın?
– On üç.
– Bugün çocuk günü değil!
– Ne demek?
– Evet, yeni kararname ile çocuklar sadece cumaları, milli ve dini bayramlarda yiyebilecekler artık.
– Babam alsa da bana verse.
– Suçtur. Cezası var. Babanı sevmiyor musun?
– Çok seviyorum ama biz ne yaptık ki yiyemiyoruz?
Çocuğun arkasında bekleyenlerden biri sordu:
– Satışı neden böyle kısıtlanıyor?
Ekonomik sıkıntı var. Belki ithalatı kısıtlamak, döviz kaybını azaltmak istiyorlar.
– Yarın cuma. Bugün alsa da parasını yarın verse olur mu?
– Biz yarın da satamayacağız.
– Neden?
– “Çocuklara dondurma satma belgesi” olan satıcımız henüz yok da ondan.
– Bu belge nasıl alınıyor?
– Bakanlığın yetki verdiği yerlerde on günlük kurslar açılıyor. Askerliğini yapmış olman, terörle ilgili incelemelerden temiz çıkman gibi şeyler de gerekli. Para verip kaydoluyorsun.
– Çıngırak çalıp Maraş dondurması satanlar için de mi geçerli?
– Yakında onlar da kapsam içine alınacaklarmış.
– Ya abi, sen beni bu dükkânda işe alsana. Günde bir külaha sabahtan akşama kadar çalışırım.
Dondurmacı çocuğa acımaya başladı. Kuyruktakilerin de içi burkuldu.
– Ne yapabilirsin?
– Mutfakta tabak, bardak yıkarım.
– Dur be… Elektrikler sık kesiliyor, dondurmalar eriyor. Elinde yelpaze bekleyecek, elektrik gidince dondurmaları yelpazeleyeceksin. Tamamsa yarın sabah sekizde burada ol!
– Oldu abi.
Çocuk giderken işe alındığı, bundan böyle her gün bir külah dondurma yiyebileceği için mutluydu; televizyonda Ekonomi Bakanı dünyanın bizi ne çok kıskandığını a…

Demokrasi, Diktatörlük ve Brunson Krizi

Demokrasi, Diktatörlük ve Brunson Krizi

(AS: Bizim kısa katkımız ve bağlantılı bir makalemiz yazının altındadır..)

İki hafta öncesine kadar bu ülkede kimse adını duymamıştı; 1 Ağustos’ta iki bakanımız sayesinde bu adı hepimiz öğrendik. Magnitsky Yasası uyarınca, ABD, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında yaptırım kararı almıştı. ABD’ye girmeleri ve bu ülkenin finans kurumlarını kullanmaları yasaklanıyor ve -eğer varsa- Amerika’daki varlıklarına el konuluyordu.
Neydi bu Magnitsky Yasası? Ve hangi amaçla çıkarılmıştı?
Yasaya adı verilen Sergei Magnitsky Rus vatandaşı bir hukukçuydu ve vergi alanında uzmanlaşmıştı. Büyük bir vergi kaçakçılığına adı karıştığı için hapse mahkûm olmuş, fakat 2009 yılında Rusya’da hapisteyken dövülerek öldürülmüştü. Amerika doğumlu iş adamı bir dostu olayı ABD’ye taşıdı; Kongre’de lobi yaptı ve üç yıl sonra da Magnitsky’nin öldürülmesinden sorumlu olanlara karşı yaptırımı öngören bir yasa çıkmasını sağladı. 2016’da ise bu iki taraflı yasa genelleştiriliyor (Global Magnitsky Act) ve “insan hakları ihlali” bağlamında her ülkede uygulanabilir hale geliyordu. Nitekim Obama’nın imzasıyla 2016 Aralık ayında yürürlüğe giren yasa birçok ülke (bazı Latin Amerika ülkeleri, Sırbistan, Pakistan vb.) vatandaşlarına karşı da uygulandı. Ne var ki 1 Ağustos kararıyla ilk kez bir NATO ülkesinde, üstelik bakanlar düzeyinde uygulanıyordu.
***
Beyaz Saray sözcüsüne göre Gül ve Soylu, aslında masum bir din adamı olan Andrew Brunson’un tutuklanmasında rol oynadıkları, yani ciddi bir “hak ihlali”nde bulundukları için yaptırımlara hedef olmuşlardı. Zaten Erdoğan da ABD otoritelerine hitaben “verin bizim papazı, alın sizin papazı!” diyerek davanın siyasi niteliğini ortaya koymuştu. Türkiye’de devam eden davada ise, rahip, casusluk ve terör (FETÖ, PKK) yandaşlığı ile suçlanıyordu. Buna karşı itirazlar da Trump’ın bir tweeti ile başladı ve giderek tehdide dönüştü. ABD Başkanı tweetinde “O casussa, ben daha büyük casusum” demiş ve bu “iyi aile babası”nın bir an önce evine dönmesi gerektiğini söylemişti. Sonra Başkan Yardımcısı Pence devreye girdi ve gerginlik giderek tırmandı. Brunson’un tutuklu halinin ev hapsine çevrilmesi durumu değiştirmedi ve sonunda yaptırımlar geldi.
***
Bu onur kırıcı uygulamaya karşı Türkiye’de ilgili bakanların ve Cumhurbaşkanı’nın tepkileri ne oldu?
İlgili bakanların ilk tepkileri ABD’de hiçbir mal varlıklarının ya da banka hesaplarının bulunmadığını açıklamak olmuştu. Anlaşılan, yaptırımlarda en önemli gördükleri nokta buydu. Sanki ABD Hazine Bakanlığı hiçbir pratik değeri olmayan, anlamsız bir karar almıştı. Üç günlük sükûttan sonra Erdoğan da benzer bir tepki sergiledi. “Men dakka, dukka” (çalma başkalarının kapısını; çalarlar kapını!) dedi ve Amerikalı adalet ve içişleri bakanlarının Türkiye’deki (aslında mevcut olmayan) mal varlıklarına el konuldu. Ortada bu bakanlara “insan hakları” konusunda bir suçlama yoktu ve bu kararın neden bir “kısas” teşkil edeceği anlaşılmıyordu. Yine de piyasalar bu tepkiyi kendi mantıkları içinde değerlendirdiler ve izleyen günlerde Türk lirası dolara karşı görülmemiş bir hızla değer kaybetmeye başladı. Aslında piyasa tamamen Brunson’dan yanaydı; zaten rahibin tutukluluk hali ev hapsine çevrilince de borsa yükselmiş, Türk lirasının değeri hızla artmıştı.
***
Yurt ve dünyadaki gelişmeleri ana hatlarıyla da olsa izleyenler için bütün bu gelişmelerde şaşılacak bir taraf yoktu. Türkiye ekonomisi çoktandır gelişmekte olan ülkeler arasında en kırılganlar arasında, çoğu kez de ilk sırada yer alıyordu. AKP döneminde Türkiye’ye giren ve iktidarın durmadan övündüğü yatırımlara kaynak teşkil eden yüzlerce milyar dolarlık yabancı sermaye bu ülkeye yüksek faizler sayesinde girmişti. Şimdi, Trump’ın himayeci politikasıyla trend aksi yöne dönerken, bütün suçu “faiz lobi”lerine yüklemenin ve “yastık altı” varlıklara bel bağlamanın bir anlamı yoktu. Bu tavır, bir zamanlar Menderes’in enflasyonu önlemek için “muhtekir tüccarlar”a savaş açması ve Milli Korunma Kanunu’nu yürürlüğe koyması gibi iktisat dışı önlemleri anımsatıyordu. O yıllarda piyasa kanunları zabıta önlemlerine karşı ağır basınca Menderes bu kez de siyasi baskı yöntemlerine başvurmuş ve bu da sonunu hazırlamıştı. Günümüzde ise eski senaryonun farklı bir uluslararası konjonktürde sahnelenmesine özenilir gibi bir tavra tanık oluyoruz. İki kutuplu dünyanın çökmesinden sonra başlayan diplomasi satrancında, AKP medyası Erdoğan’ı “uluslararası bir lider” kalibresi içinde sunuyor ve ülkede gerçekçi temellerden yoksun bir dış politika, iç politikanın aracı haline getiriliyor. Böylece Erdoğan kağıt üzerinde müttefik olan batılı ülkelere yer yer hakarete varan eleştiriler yöneltiyor; milli gururu okşuyor ve alkışlanıyor. Buna karşılık batılı devlet adamları, anlaşmalarla çizilmiş kırmızı çizgiler aşılmadıkça, gelişmeleri öfkeyle, fakat sessizce izliyor, somut bir tepki göstermiyorlar. Örneğin ABD’de bir basın toplantısında Beyaz Saray sözcüsüne Amerika’ya atılacak “Osmanlı tokadı” sorulduğunda, gülmüş ve “biz politikamızı belirlerken bu gibi beyanları hiç dikkate almıyoruz” şeklinde yanıt vermişti. Oysa Evanjelist rahibin, bekledikleri gibi, bir türlü serbest bırakılmaması somut bir olaydı ve sonunda tepki de somut oldu. Hedef olarak da, iki bakanın ötesinde, Erdoğan seçilmişti. Nihayet ,Türkiye’de iç ve dış siyasetin başlıca mimarı kendisiydi.
***
Peki, şimdi ne olacak? Türkiye ne gibi olasılıklarla karşı karşıya bulunuyor? ABD yaptırımlarına şeklen de olsa yanıt verildi; zevahir kurtarıldı; peki, çöken Türk lirası nasıl kurtarılacak?
Bir konuda ABD’nin açık ve kararlı bir tutum içinde olduğu görülüyor. Trump’ın ifadesiyle ”mükemmel bir Hıristiyan, aile babası ve harika bir insan” olan Brunson serbest bırakılmadıkça yaptırımların kalkmayacağı; aksine yeni yaptırımların da gelebileceği anlaşılıyor. Bu koşullarda Amerika’ya heyet üzerine heyet göndererek “müzakereler”de bulunmak durumu kurtarabilir mi? Bu hiç de olası görünmüyor. Nitekim büyük umutlar bağlanan 9 kişilik heyetimiz Washington’dan eli boş döndü. Şimdi gözler Erdoğan’da; çözüm bütün bu gelişmelerin mimarı olan Cumhurbaşkanının dudakları arasında ve o da Goliath’a karşı bu eşitsiz savaşında tüm politikasının inkârı anlamına gelecek dramatik bir seçimle karşı karşıya bulunuyor.
***
Aslında temel sorun Türkiye’de siyaset dili ile ekonomik uygulama arasındaki ayrışmadan doğuyor. Ülke ekonomisi uluslararası sermayeye mutlak bir şekilde bağlı bulunurken, tek siyasi otorite haline gelen Erdoğan kapitalist metropollere meydan okuyor ve bir “mazlum ülkeler lideri” diliyle konuşuyor. Buna uygun olarak da diplomasi alanında özgürce davranıyor ve işine gelmeyince dış ittifakları yok sayıyor.
Reel dünyada somut dayanakları olmayan bu politika ile nereye kadar gidilebilirdi?
Partizan bir liberalizm ile demagojik bir popülizmi bir arada yürütmeye çalışan bir politikanın bugün artık sınırlarına gelmiş bulunuyoruz.

  • İktisadi kriz, siyasi bir krize dönüşme potansiyeli taşır ve muhalefet de iç kavgalar içinde bocalarken, iktisadi muhalefetin ön plana çıkacağı ve iktidarı sarsacağı günlere yaklaşır gibiyiz.

Tam da bu noktada “yerli ve milli” burjuvazinin gözleri Erdoğan’a çevrilmiş durumda ve onlar da Erdoğan’ın Amerikalı rahibe bir “ihsan”da bulunmasını bekler gibi görünüyorlar. Brunson’un tutukluluk hali ev hapsine çevrildiği gün -borsa ve dolar göstergeleri tanıktır- bayram yapmamışlar mıydı? Bugün de -eğer ters bir tesir yapacağından çekinmeseler- Beştepe’ye bir “ricacılar heyeti” göndereceklerinden kimse kuşku duymamalıdır!
***
Aslında Türkiye’nin ABD ile ilişkileri Obama zamanında bozulmuştu ve bunun nedeni de Suriye politikasıydı. Obama da Erdoğan gibi Esad rejimine karşıydı; fakat 2013 Ağustos’unda bu ülkeye fiili müdahalede bulunmayacağını ilan etmişti. Oysa Esad’ın devrilmesini DAEŞ’in ezilmesinden de önemli gören AKP iktidarı, bu konuda Pentagon’la işbirliğine hazırdı. Türk planına göre Esad rejimi yıkılacak, yerine Müslüman Kardeşlerin de yer aldığı “demokratik” bir rejim gelecekti. Ne var ki Obama’nın açıklaması ile bu plan suya düşüyordu. Savunma Bakanı Robert Gates, durumu, “Bir üçüncü savaşa başlamadan önce, ilk iki savaşımızı (Irak ve Afganistan) bitirmemiz gerekmiyor mu?” diye açıklamıştı. Obama da aynı görüşteydi. AKP medyası Anti-Obama kampanyasını bu koşullarda başlattı. O sırada seçim kampanyasına koyu bir İslamofobi ile başlayan Trump, her şeye rağmen AKP çevrelerinde bir umut kapısı olarak görülüyordu.
***
Bu umut Trump seçildikten sonra daha da arttı. Seçim kampanyasında söylenenler önemli değildi; Erdoğan ile Trump başbaşa görüşecekler ve raylar yerine oturacaktı.
Ne yazık ki sabırsızlıkla beklenen görüşme ancak yirmi dakika sürdü ve umutlar da kısa sürede solmaya başladı. Trump, kendi ülkesinin muhafazakârlarını dahi ürküten faşist fikirler taşıyordu ve bunları uygulamaya çalışacağı da açıktı. Böylece, bugünlere Trump’ın tüm dünya demokratlarını karşısına alan kavgalarıyla geldik. Ve bunu da yoğun bir Esad nefreti ve Obama karşıtlığı içinde basireti bağlanan AKP iktidarı göremedi, ya da çıkar hesaplarıyla görmek istemedi.
***
Ne var ki Beştepe Trump’ı yine de bir kalemde silemezdi. Amerikalı Başkan’ın “otoriter lider”lere zaafı vardı ve “insan hakları” diye bir sorun tanımıyordu. Üstelik Erdoğan’a da, kısa görüşmeleri esnasında, “takdir duygularını” ve “sevgilerini” iletmek fırsatını bulmuştu. Kısaca umutlar solsa da tümüyle ortadan kalkmamıştı. Nitekim Erdoğan son krizde bile Trump’ı sorumlu görmüyor, Başkan’ın “oyuna getirildiğini” ileri sürüyordu. Aslında oyunu asıl tezgâhlayanlar belliydi. Yine de ABD ile ilişkiler hayatiydi ve düzelmeliydi; gerekirse Brunson hemen serbest bırakılabilir, onu çakma iddianamelerle hapse atanlar layığını bulur ve sonuç da bir yargı zaferi şeklinde sunulabilirdi. Bunun için de Beştepe’nin mutlak bir iktidara sahip olması gerekiyordu.
***
Trump’ın faşist fikirler taşıdığını ve salt Amerikan demokrasisi için değil, tüm dünya çapında bir tehdit oluşturduğunu yineleyelim. Buna karşı verilecek savaş da, elbette ki demokratik değerlerin dünya çapında savunulduğu bir savaş olacaktır. Ne var ki, son krizin de açıkça ortaya koyduğu gibi, Türkiye bu savaşa bir halk cephesi öncülüğünde değil, tutarsız ve temelsiz bir “büyüklük hülyası” ile sürüklenmiş bulunuyor. Ve tarih de bu koşullarda önümüze çıkan yol ağzında bizlere iki yön sunuyor :

  • Bunlardan birincisi, özgürlüğü ön plana çıkararak içeride ve dışarıda bir “demokratik cephe” anlayışı içinde hareket etmek;
  • İkincisi ise, dar sınıf çıkarlarına göre tanımlanmış “yerli ve milli değerler” etrafında kenetlenerek gerçeklerden kopmak ve asimetrik savaşın siyasi ve iktisadi sonuçlarına katlanmak..

    Birinci yol barış ve demokrasi yoludur ve ilk taşları katilleri, hırsızları, mafya liderlerini değil, düşüncelerinden ötürü hapsedilmiş yurtsevereleri haklarına kavuşturan bir yasa ile döşenecektir; ikinci yol ise keyfi önlem ve tutuklamaların devam ettiği, iktisadi krizin yoğunlaştığı bir “istibdat ve düyunu umumiye” yolu olup, bunun taşları da uygulanan baskı politikası, Abdülhamid özlemi ve övgüleriyle çoktandır döşenmektedir.

    Yine de iyice bilinmesinde yarar var ki;

  • bu ülkede laik cumhuriyet Vahdettin’den çok Abdülhamid’e karşı ilan edildi ve
  • artık Türkiye’nin II. Abdülhamid’den sonra bir de III. Abdülhamid’e tahammülü yoktur..
    =========================================
    Dostlar,

Tek sözcükle “müthiş” bir irdeleme üstad Prof. Dr. Taner Timur hocamızdan..
Beynine, yüreğine, ellerine sağlık..
Yazı zaten epey kapsamlı, biz uzatmayacağız ancak, sitemizde yayınladığımız konuyla bağlantılı bir makalemizi anımsatmak istiyoruz :

Erdoğan’ın 3. Abdülhamitleşmesine “ne yazık ki” (!) zamanın ruhu elvermiyor..

Sevgi ve saygı ile. 14 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yazık ettiniz efendiler

Yazık ettiniz efendiler

Özgür Mumcu
Cumhuriyet
, 11.08.2018
Başkan seçilmeden Adana’da konuşan Erdoğan,“24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti. O zaman hangi yetkisini yetersiz buluyordu pek anlaşılamamıştı ancak seçimden zaferle çıkmasıyla birlikte herhalde bir bahanesi kalmamıştı. 
Sonucu hep beraber görüyoruz. Faizle, şunla bunla öyle bir mücadele etti ki, Türk Lirası’nın karşısında değer yitirmediği bir para birimi kalmadı. Ne Dolar ne Avro ne de Pound artıyor. Lira baş aşağı çakılıyor. 
Başkanlık gelince bürokrasi ortadan kalkacak, kararlar hızla alınabilecek denmişti. Günlerdir kimseden doğru düzgün bir açıklama gelmedi. Sonunda Erdoğan çıktı konuştu. Ekonomik krize getirdiği çözüm mükemmel: 
– “Onların Doları varsa bizim Allah’ımız var.” 
Büyük 2007 krizinden sonra dünya ekonomisi çökmesin diye dağ taş paraya kesti. O paralar dünyayı turladı gezdi. İyi bir miktarı da ülkemize uğradı. Onu aldık betona gömdük. Şimdi ülkeler içlerine kapanıp faizlerini artırıyor. O dünyayı turlayan para kalmadı. Gümrük duvarları yükseliyor, çok yerde yatırımcı ülkesine kaçıyor. Bizim elimizde ne var? Alışveriş merkezleri ve şehirlerimizin çıplak böğrüne çaktığınız betondan kazıklar. 
Bir de bolca hamaset. Öküze özenen kurbağanın kabarıp şişerek patladığı çocuk masalını gerçek hayatta yaşıyoruz. 
Ahbap çavuş ekonomisi, havuzcu ihale rejimi duvara toslamıştır.
* Memleketimiz yakın tarihte hiç olmadığı ölçüde zayıf durumda.
Pazarlık gücü kalmadığı gibi bir kurtuluş ümidi gibi görünen Avrasya güçleri de bu zor durumdaki ülkeyi az bir giderle etki alanına almak için ellerini ovuşturmakta. 
“Ver papazı, al papazı, yargıda yapalım şeyini” 
diye neredeyse uluslararası bir taahhüt verilerek rejimin keyfiliğini ve zayıflığını dünya âleme ilan etmek de işin tuzu biberi. 
Hey gidi devletin bekası diye “millici” olduğunu zannedenler, hey gidi Osmanlı’yı diriltme ham hayalinin peşinde ülkeyi artlarından uçurumlara sürükleyen karton kahramanlar. 
Hey gidi, Osmanlı’dan bu yana devam eden kurumlar tarihini yıkıp geçen, bütün ülkeyi bir kişi ve yakın çevresine emanet ederek devleti güçlendirdiğini her gece yatmadan önce bir dua gibi kendi kendine sayıklayan zevat. 
Arap baharından bu yana koca ülkeyi bir vehme kurban eden çapsız stratejistler.
– Hey gidi ekmeğini yalandan ve halkı aldatmaktan kazanan iktidar medyası.
Önüne gelen tarikatın devletin her kurumunu ele geçirmesini izleyen sivil siyaset âşıkları. 
Hiçbir bahaneniz yok. İktidar mı istediniz, hepsi sizde. Yargı da sizin, yürütme de, yasama da. Merkez Bankası da sizde, gıkını çıkartamayacak iş çevreleri de sizin. OHAL’de grev yaptırmamakla övündüğünüz emekçilerin takati yok.
Muhalefeti silindirle ezip geçtiniz.
Kimsede sokakta on dakika protesto edecek örgütlülük ve cesaret yok. 
Aldınız bir dikensiz gül bahçesi. Gülleri yediniz, dikenlerini hepimize sapladınız. 
Bir kişiyi güçlendirmek için bütün bir devleti zayıflatıp her türlü müdahaleye açık hale getirdiniz. 
Bu memlekete yazık ettiniz efendiler.

Neoliberal milliyetçilik

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Konunun iktisadi göstergeler boyutuna bakacak olursak;

  • Türkiye ekonomisinin uluslararası yazında geliştirilmiş öncü kriz göstergeleri açısından kritik eşiklerin ciddi olarak aşıldığı,
  • kırılgan bir ekonomi olarak değerlendirildiği görülecektir.
  • Dış borçların milli gelire oranı;
  • cari işlemler açığının büyüklüğü ve
  • finansman kalitesinin kısa vadeye sıkışmış olan sağlıksız görünümü;
  • tasarruf – yatırım dengesizliği;
  • Merkez Bankası döviz rezervlerinin kısa vadeli dış borçlara oranı;
  • ve şirketler kesiminin dış açık pozisyonu

    gibi göstergeler bakımından Türkiye’nin dış kırılganlığı geçmiş kriz deneyimlerindeki kritik eşikleri aşmış konumdadır

    Ancak konu salt “iktisadi” göstergeler ile sınırlı kalmamış, Türkiye küresel arenada uluslararası hukuk normlarının zedelendiği; yargı–yasama–yürütme üçgeninin ciddi biçimde yara aldığı ve başta Merkez Bankası olmak üzere, birçok düzenleyici ve denetleyici kurumlarının işlevsizleştiği bir ülke olarak değerlendirilir konuma sürüklenmiştir.

  • İktisadi kriz sadece “iktisadi” göstergelerin bozulmasıyla sınırlı kalmamış,
    hukuk ve yönetim krizleriyle perçinleşmiş durumdadır. 


    Bu koşullar altında uygulanması gerekecek olan “istikrar paketi” geleneksel kemer sıkma tedbirlerinin çok üstünde, hukuk normlarının uluslararası standartlara uygun hale getirilmesini başat edinecek düzenlemeleri içermek zorundadır.
    ===========================
    Dostlar,

    Olağanüstü yetkinlikte bir irdeleme değil mi Sn. Prof. Yeldan’ın yukarıda yazdıkları!?

    “KARA CUMA – 10 Ağustos 2018” den 3 gün önce yazılmış, 2 günce yayınlanmış..
    Biz sitemizde paylaşmak istemedik olumsuz çağrışımları dikkate alarak.
    Ancak artık mızrağın çuvala sığar durumu kalmadı..

    Dileyelim AKP = Erdoğan tek adam iktidarı 16 yıldır ısrarla yinelediği ciddi ve zincirleme hataların ülkeyi uçurumun eşiğine sürüklediğini, artık sürdürülmesinin hem ülke içi hem de uluslararası konjonktür bakımından hiçbir olanağının kalmadığını… artık görür ve aklını başına alır..

    Bir an önce TBMM toplanmalı ve tüm partilerin katılımıyla gerçekçi – bilimsel politikalar üretilmeli ve tüm Türkiye arkasında durmalıdır bu kararların.

Bunalım olağanüstü ağırdır ve tek başına ne AKP ne de Erdoğan’ın üstesinden gelmesi hayal bile edilemez!

En önemli nokta demokrasiye – hukuk devletine dönüş ve

  • Ar-tık, lüt-fen, HALKA KARŞI DÜRÜST DAVRANILMASI ve

  • EKONOMİK ÇÖKÜŞÜN YAKICI FATURASININ orta – alt katmanlara yüklenmemesi,

  • yoksulluğun daha da yaygınlaştırılmamasıdır ve

  • bu olgu, siyasal tercihe bağlı olarak olanaklıdır. 

Sevgi ve saygı ile. 13 Ağustos  2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kara Cuma: ‘Kriz göz göre göre geldi’

Kara Cuma: ‘Kriz göz göre göre geldi’

Değerli site okuyucumuz,

  • Sonuç: “İşsizlik, enflasyon, eşitsizlik, küreselleşme ve bölgesel gelişmeler bir yana dursun. Türkiye ekonomisi için en büyük tehdit ahlaksızlığa kilitlenmektir.”

16.05.2018 günü sitemizde, Prof. Dr. Erinç YELDAN’ın “AHLAKSIZ BÜYÜME” başlıklı yazısını yayınlamıştık. O yazı yukarıdaki gibi bitiyordu. Tümüne bir kez daha bakmakta çoook yarar var : http://ahmetsaltik.net/2018/05/16/ahlaksiz-buyume/ 

Aşağıda, KARA CUMA – 10 Ağustos 2018 hakkında kapsamlı veriler var.

Su testisi su yolunda kırılıyor, kırıldı..
AHLAKSIZ BÜYÜME balonu patladı.
Şimdi gerçekleri halktan saklamak için hamaset ve din sömürüsü zamanı.
Milliyetçilik istismarı.. Ankara’nın tüm direklerine 1 gecede Erdoğan posteri asıldı gene.. “MİLLET BİR – HEDEF BİR” yazıyor.. Daha dün, AKP’ye oy vermeyenler terörist… idi.
Bir de sopa gerek : Ekonomik OHAL.. Savcılıklar – Emniyet devrede.. krizle ilgili söyleyip – yazacaklarınıza dikkat..Lütfen otosansür uygulayın tamam mı, başınıza / başımıza iş açmayın.

  • Oysa Rahip olayı çıkmasa idi, birkaç ay içinde gene duvara toslayacaktık kaçınılmaz biçimde.

Papaz Brunson çok işe yaradı! Zorunlu devalüasyon vahşice yapılıyor, fatura Trump’a, ABD’ye, dış güçlere, ülkemize ilan edilen (!) ekonomik savaşa bağlanmak isteniyor. 15 Temmuz da böyle kullanılmadı mı??

“Yurdum insanı” gene yutuyor ve yastık altıdaki 3-5 doları yakarken karısı içeriden feryat ediyor..

Sevgi ve saygı ile. 13 Ağustos  2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
=================================

Kur, ekonomiye güvenin sarsılması, Erdoğan’ın ekonomik savaş söylemi, Berat Albayrak’ın tatmin edici bulunmayan konuşması ve Trump etkisiyle 6.87 TL’ye çıktı Ekonomi politikaları ve yeni sisteme duyulan güvensizlik sürerken, ABD ile büyüyen sorunlar TL’deki kan kaybını hızlandırdı. Dolar, dün de tarihi zirvesi olan 6.8703 liraya çıktı. Kurdaki günlük yükseliş % 23.3’ü bulurken yükselişte Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘ekonomik savaş’ söylemi, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı ve tatmin edici bulunmayan ekonomi modeli ile son olarak akşam saatlerinden ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptırım açıklaması etkili oldu.

[Haber görseli]

Politikaların çöküşü

Ekonomistlere göre, TL’deki hızlı düşüş, iktidarın ‘yerli-milli mücadele’ söylemine karşın sadece gerilen Türkiye-ABD gerginliğinden kaynaklanmıyor. Asıl sorun uzun zamandır eleştirilen AKP’nin ekonomi politikalarının temelinde yatıyor. Siyasi krizin derinleştiğine de dikkat çeken bir ekonomist “Siyasi çözüm olmadan güven krizinin önüne geçilemez. Bu sadece ABD-Türkiye gerginliğiyle ilgili değil, hükümetin siyaset, hukuk ve demokrasi alanındaki politikalarıyla ilgili. Güveni yeniden tesis etmek için siyasilerin çıkıp piyasa gerçekleriyle yüzleşmesi gerekiyor. Bu yüzleşmenin maliyeti ise adım atılmadığı her gün daha da artıyor” dedi.

Sabah saatlerinde Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) Avrupa’daki bankaların Türkiye’de maruz kaldıkları risk hakkında endişe belirttiğini ortaya koyan Financial Times haberinin ardından dolar 6.4915 ile zirve yapmıştı. Gün içinde liradaki kayıplar hızlandı. TL dün dolar karşısında 2001 başından bu yana en sert günlük düşüşünü kaydetti. Yılbaşından bu yana düşüş yüzde 82’yi bulurken, Ağustos 2017’ye göre kayıplar yüzde 94’e ulaştı. Öyle ki doların değeri bu tarihten beri neredeyse ikiye katlandı.

[Haber görseli]

 Trump fitili ateşledi

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, dün Bayburt’ta yaptığı konuşmada Yastığının altında doları, Avro’su, altını olan varsa bunu gitsin, TL ile bankalarımızda bozdursun. Bu bize karşı ekonomik savaş ilan edenlere benim milletimin cevabı olacaktır. Beraberliğimiz batıya en büyük cevap. Ülkemize diz çöktürmek için yapmadıklarını bırakmadılar” dedi.

Erdoğan’ın konuşması öncesinde 5.90 düzeyinde olan $, konuşma sırasında 6.25’e çıktı. Berat Albayrak’ın konuşması sırasında 6.38’leri gören kur, Trump’ın Türkiye’ye yönelik olarak çelik ve alüminyumdaki gümrük vergilerinin iki katına çıkarılması için yetki verdiğini duyurması sonrası 6.8703 TLL’ye ulaştı.

Kurdaki yükselişe paralel gösterge 10 yıllık tahvilin bileşik faizi % 22.11, iki yıllık gösterge tahvilin faizi ise %24.8 ile tarihsel zirveyi gördü. Türkiye’nin beş yıllık kredi iflas takası olan CDS’leri 2009’dan bu yana en yüksek düzey olan 400 puanın üzerine çıktı. Avro 7.9947 TL, sterlin 8.9138 TL’ye yükseldi. Borsada kayıplar gün içinde %7.5’e ulaştı. Borsa İstanbul günü % 2.31 düşüşle tamamladı.

Kriz göz göre göre geldi

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Profesör Refet Gürkaynak, kurlardaki hızlı yükselişte doğrudan Türkiye ve ABD arasındaki Rahip Brunson gerginliği ve Washington yönetiminin aldığı yaptırım kararlarının etkili olmadığını vurgulayarak;

  • “2000 yılından beri uyguladığımız ekonomi politikaları var. Böyle olacağı uzun zamandan beri belliydi. Eğer iyi iktisatçılık krizleri önceden bilmekse Türkiye’de bunu herkes söylüyordu.
  • Göz göre göre gelen bir kriz bu. Şu anki mesele durgunluğu nasıl aşacağımızla ilgili” dedi.

İktisadi sorunların temelinde bir rejim sorunu olduğunu vurgulayan Gürkaynak, ekonominin iyi idare edilemediğine dikkat çekti. Gürkaynak,

“İktisat üzerine fikir beyan eden yöneticilerin hepsi liyakatları nedeniyle oraya gelmiş değiller. Cari açık 1990’larda %3.5 iken 10’a çıktı!

  • Krizi çıkartan şey borçtur. Bu kadar borçla biz inşaat yaptık, bunun da üretim değeri olmayanı yaptık.

  • Şu anda bir kriz yaşıyoruz.

  • ‘Bizim Allahımız var’ dendiği zaman herkes burada ‘İşimiz Allaha kaldı’yı duyuyor” ifadesini kullandı.

[Haber görseli]

Kaçış yok!

Türkiye’nin ciddi iktisadi sorunları olduğunu vurgulayan Prof. Refet Gürkaynak, bunların sonucu olarak büyük bir iktisadi zorluk yaşanacağına işaret etti. Gürkaynak şöyle devam etti:

Kaçış yok, ya ödendiği için ya da ödenemediği için zorluk yaşanacak. Her zaman olduğu gibi mali piyasalarda bir ‘sonuç’ görüyoruz. Neden ise ‘iktisat politikası’.

  • Bunun arkasından yavaşlama gelecek, bazı sektörler daha hassas. Örneğin inşaat anında duruyor. Dolayısıyla ortaya çıkan işsizlik çok daha büyük olacak.
  • Türkiye halen borç almak zorunda. Onun için de bu ülkede yavaş yavaş doğru işler yapmak zorundayız.
  • Aklı başında şeyler söylemek, kavga etmemek, ardından bu ülkeye bir iktisat politikası getirmek zorundayız.”

[Haber görseli]

Büyümenin pili bitti

Avrupa Merkez Bankası’nın başta BBVA, UniCredit ve BNP Paribas olmak üzere Avrupa bankalarının Türkiye riskinden endişelendiği yönündeki haberinin ardından Yapı Kredi Bankası’nın %41’lik hissesine sahip olan İtalyan UniCredit, dün yayınladığı raporda “Türkiye’deki gelişmeleri dikkatle izliyoruz” dedi. Raporda, “Krediye dayalı büyüme modelinin pili bitiyor” denildi. Raporda, finansman maliyetlerindeki keskin artışın özel ve yabancı bankaları kredilerde yavaşlamaya gitmeye zorladığı belirtildi. Raporda, “Merkez Bankası faiz artırmakta çok geç kaldı. Makro ekonomik politikalar gevşek kalmaya ve politikacılar TCMB’nin bağımsızlığının altını oymaya devam ederse, faiz artışları yeterli olmayabilir.” denildi

Yeni bir söylem yok

BlueBay Asset Management stratejisti Tim Ash, “Albayrak’ın açıklamalarında yeni bir söylem yok. Erdoğan’ın açıklamaları ise milliyetçiliği daha da öne çıkaran bir ajanda üzerine kurulmuş” dedi. Ash, açıklanan yeni ekonomi modelinde hiçbir verinin yer almamasının şaşırtıcı olduğuna dikkat çekti.

Dakikada bir tabela değişti

İstanbul’da ayaklı borsa diye tabir edilen Tahtakale’de altın ve döviz bürolarındaki hareketlilik saniyede değişiyor. Doların yükselişe geçtiği saatlerde döviz büroları tıklım tıklım oluyor. Ellerinde deste deste dolarla kapılarda bekleyen yurttaşlar, döviz yükselince para bozduruyor. Yaşanan durum nedeniyle esnaf da dert yanıyor. Altın fiyatlarının da yükselmesi ile birlikte yurttaşların altın bürolarına akın ettiğini belirten esnaf, ellerinde para olmadığı için altınları bozamadıklarını söylüyor. (Cumhuriyet internet, 11.08.2018)