Ankara zirvesi: Dönüm noktası

Ankara zirvesi:
Dönüm noktası

Ahmet Yavuz
E. Tümg.
Cumhuriyet, 19.9.19

  • Barış yapmak savaş yapmaktan zordur. Türkiye’nin bugün tanımadığı Esad’la birlikte adımlar atması, sorunun çözümüne en büyük engel olan ABD üzerinde baskı oluşturabilecek yegâne vasıtadır.

Suriye’nin geleceği noktasında 16 Eylül 2019 günü Ankara zirvesinde atılan adımı önemsemeliyiz. Zira bıçak kemiğe dayandı. Artık meseleyi başka türlü ele almak gereği devletin zirvesinde de anlaşılmışa benziyor gibi…
“Gibi” diyorum çünkü benimki bir izlenim. Biraz da temenni, tam bir çıkarım değil.
Bir süre önce Fırat’ın doğusunda hayata geçirilmeye başlanan güvenli bölge sevdasının içinin boş olduğu görüldü. Birileri için sürpriz oldu! Münbiç’te yaşananları başkası yaşamış gibi…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir süre önce bu konuda memnuniyetsizliğini belirtti. Bununla kalmadı. Zirve açıklamaları esnasında 15 gün sonrasına miat verdi. Sanırım, Birleşmiş Milletler toplantısı fırsatıyla Trump’la yapacağı görüşmede, gidişattan hoşnut olmadığını ifade edecek…
Alacağı cevabı kendisi de öngörüyor olmalı ki, konuşması esnasında, Suriye’de en doğru işleyişin “Astana süreci” olduğuna vurgu yaptı.
Bu sefer Suriye’nin siyasal birliği, toprak bütünlüğü ve istikrarı vurgusu farklı bir tondaydı. Sanki ayaklar suya değmiş gibi…

Israr gereksiz
Çünkü ABD’nin rotasında değişiklik yok: Suriye’yi bölmek.
Türkiye’nin rotası ise tersi olmalı: Bölünmemiş Suriye.


Türkiye’nin tek başına bunu sağlama gücü yok. Rusya ve İran ile birlikte olarak dahi sorun ancak dengede tutulabiliyor. Türkiye bugüne kadar ikircikli tutumlarla geldi: “Fırat’ın batısını Rusya, doğusunu ABD ile götürürüm, kontrol altına aldığım alanları da gerekiyorsa topraklarıma katarım,” yaklaşımını zihinsel arka planında muhafaza etti. Dolayısıyla bugüne kadar ifade ettiği “Suriye’nin toprak bütünlüğü vurgusu” günü kurtarmaya yönelikti. Ancak bunun işlemeyeceğini görmüşe benziyor. Çünkü hesap yanlıştı. Israr gereksizdi. Bağdat’a kadar gitmeye gerek yoktu. Oradan dönülüyor olması evladır.

Öte yandan ABD ile Fırat’ın doğusunda gerçekleştirilmeye çalışılan güvenli bölgeden, kendisi başka bir şey, ABD’nin başka bir şey anladığını yeniden öğrendi.
Aslında herhalde bir başka hususu daha gördü: Fırat’ın doğusunda 50 km. lik bir derinliğe kadar olan alanı tamamen kontrol altına alsa bile, daha güneyde bir devletçiğin ortaya çıkmasına mani olamayacağı gibi, onun kurulmasına ve meşruiyet kazanmasına hizmet edeceğinin de ayırdına vardı.

Bakanlıklar arası zıtlık

Bunu, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile Milli Savunma Bakanı Akar’ın birbirine zıt ifadelerinin basına yansımasından çıkarmak mümkün.
Geçmişte örneğine az rastlanır bir duruma tanıklık ediyoruz: Milli Savunma Bakanı gidişatın sonuç alıcı olacağı gibi iyimser bir tutum sergilerken Dışişleri Bakanı hoşnutsuzluk belirtiyor. Genelkurmay bu konuda ne düşünüyor, bunu bilen de yok, ilgilenen de… Oysa bilmeliyiz. Gerçi bu konuda Genelkurmay görüş belirtse, alçılar salçalar “askeri vesayet hortladı” diye ortaya çıkar. Oysa sivil-asker ilişkilerinde ABD’yi örnek gösteren bu tipler Trump’a direnen CENTCOM’ un bunu nasıl yaptığını sorgulamaz. Neyse, bu konuyu geçelim ve konumuza dönelim…
Bu noktada ABD’ye bakış ve gelecek perspektifi açısından da anlamlı bir durum söz konusu. Cumhurbaşkanı daha ziyade Dışişleri Bakanına’da yakın duruyor.

Başka yol yok!

Bu konunun yukarıda zikredilen, iktidarın Suriye’nin toprak bütünlüğü konusundaki tavrının sonuna yaklaşması bağlamında anlamı var. Çünkü Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaktan başka bir yolun, Türkiye’ye huzur getirmeyeceği gerçeği bilinçlere yansımaya başladı. Rusya ve İran’ın da bunu onaylamayacağı, zirvede bir kez daha ortaya çıktı.

Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması stratejisini benimseyen adımları kararlılıkla atarsa ne gibi değişiklikler olabilir?

Öncelikle İdlib’de durum farklılaşır. Zira İdlib’de atılacak adımlar mihenk taşı özelliği taşıyor. Eğer Türkiye, daha önce açılması yükümlülüğünü üstlendiği M4 ve M5 karayollarının (Halep-Lazkiye yolunun) güneyi ve doğusunda bulunan 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11 numaralı gözlem noktalarını, anılan yolun batısı ve kuzeyine çeker ve yeni yerlerinde tesis ederse meseleyi farklı bir şekilde ele aldığı sonucuna varabiliriz.

İlişkilerde güven artar

Bu, Rusya ve İran hatta Suriye ile olan ilişkilerde güven yaratır. İlave olarak İdlib’den göçü sınırlar. Ayrıca bu bölgede sıkışmış olan teröristlerin Suriye ordusu tarafından imhasına zemin yaratır. Tabii bütün bunların kolay olmayacağı açıktır.
İyimser bir senaryoyla, bir süre sonra Suriye devleti, Fırat’ın doğusu hariç ülkesine tamamen hâkim olduğunu ileri sürebilir. Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerde Adana Mutabakatı çerçevesinde bulunmasını benimsediğini açıklayabilir. Ordusunu da Fırat’ın doğusuna yönlendirme olanağına kavuşur.
Ortaya çıkması muhtemel yeni durum, diplomatik yollardan AB ülkelerinin de devreye sokulmasını mümkün kılabilir. Yeni anayasal süreç de bunlara paralel yürütülebilirse, ABD’nin Suriye’yi bölme planına sınır getirilebilir, engel olunabilir.
O takdirde Astana süreci daha büyük bir dalgaya yol açacaktır.
Bu yönde atılacak adımların arzu edilen ve yukarıda tasvirine çalıştığım son durumu sağlaması mümkün olmayabilir. Ancak mevcut güç dengesi, elimizde bu seçeneği devreye sokmaktan gayrı bir yolun varlığına işaret etmiyor.

Esad’ı tanımak şart

Öte yandan ancak böyle bir tercih Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönme heves ve arzusunu açığa vurmalarını sağlayabilir.
Barış yapmak savaş yapmaktan zordur. Savaşanların birbirlerini tanıması gerekmez. Ancak taraflar birbirlerini tanımadan barış yapamaz. Türkiye’nin bugün tanımadığı Esad’la birlikte adımlar atması, sorunun çözümüne en büyük engel olan ABD üzerinde baskı oluşturabilecek yegâne vasıtadır.
İyimser bir bakış açısıyla Ankara zirvesinden böyle bir çıkarımda bulunmak, içinde birtakım riskleri barındırsa da ülkenin uzun zamandır unutulan ulusal çıkarının gereğidir.

Çözüm Atatürk politikaları

Zirvenin Çankaya’da yapılması farklı yorumlara yol açtı. Sembolik boyutu açısından şunu ileri sürmek mümkün:

Çankaya, Sovyet Rusya ve İran ile dostluğun ilmek ilmek örüldüğü yerdir.

Kurucu atamız Mustafa Kemal Atatürk, sadece bu iki ülkeyle değil, aynı zamanda bütün komşularımızla iyi komşuluk ilişkilerinin temellerini Çankaya’da atmıştı. Hatay sorununa rağmen Suriye bile bu yaklaşımın kapsama alanı içindeydi. Verilmek istenen mesaj,

  • Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” politikası

hayata geçirmenin bir adımıysa; buna sadece ve sadece alkış tutulur.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, iç cephesini kuvvetlendirmek ve yeniden bütün boyutlarıyla Atatürk’ün politikalarına dönmektir. Başka geçerli yol yoktur.

Hayat her gün bu gerçeği kafamıza vura vura öğretiyor.

Birileri bunu geç öğreniyor diye kınayacak halimiz yoktur. Ancak seviniriz.

Kerbela: Müslümanların büyük utancı

Kerbela:
Müslümanların büyük utancı

Müftü A. Gani Aşık ile ilgili görsel sonucu

A. Gani Aşık
E. Müftü / Kayseri CHP Mv.
Cumhuriyet, 18.09.19
Kerbela, İslam tarihinde en kanlı, en vahşi ve en utanılası bir savaşın yapıldığı yerin adıdır. Halife Ömer’in Suriye Valiliği’ne atadığı Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, akrabası da olan Halife Osman’ı etkileyerek mensubu bulunduğu Emevi ailesinden pek çok kimseyi bürokraside önemli yerlere getirtti ve Osman’ın öldürülmesinden de Hz. Ali’yi sorumlu tuttu.
Bu, bir tertip ve iftiraydı. Çünkü Ali, Osman’ın ölümüne engel olmak isteyenlerin ve şehadetine üzülenlerin başında geliyordu. Muaviye’nin amacı ise, böyle bir yalan ve bahaneye sığınarak Ali ile kendi arasındaki uyuşmazlığı oğlu Yezid ile Ali’nin oğlu Hüseyin’e devreden, Cemel Savaşı’yla başlayıp Sıffin ve Kerbela’yla devam eden bir süreçte yüce peygamberin temiz neslini hile, gaddarlık ve vahşet yöntemleriyle ortadan kaldırmak ve hilafeti babadan oğula geçen bir monarşiye dönüştürmekti, bunu da başardı.
Hz. Ali’nin hilafetine genele yakın bir görüş birliği oluşmasına karşın Muaviye’nin başlattığı ve oğlu Yezid’in sürdürdüğü hilafet kavgası özü itibarıyla siyasal bir nitelik taşıdığı halde, olay dinsel bir görüntüye büründürülerek İslami inanç sistematiği planında çeşitli ekollerin doğmasına zemin yaratarak günümüze dek uzanan ayrılıklara neden olmakla kalmamış, Müslümanların vicdanlarında 14. yüzyılın kapatamadığı derin sosyal yaralar açmıştır.
Başta Atatürk, Cumhuriyeti kuran kadroların devletin çağdaş yasalarla yönetilmesi, inançların ise devlet düzenine müdahale etmeksizin kendi dünyasında özgür, bağımsız, engelsiz olmasını hukuksal sistemlere bağlamışlardır: “laiklik.”
Hz. Hüseyin’in yazgısı
Hz. Hüseyin’in Yezid’in hilafetini kabul etmediğini öğrenen Küfeliler, kendisine biat etmek üzere peygamber torununu davet ettiler. Abdullah bin Abbas, Küfe halkının babası Ali’ye yaptıklarını hatırlatarak Hz. Hüseyin’e “Sözüne güvenilmeyen bu insanların, davetini ciddiye almamasını ve Küfe’ye gitmemesini” tavsiye etmiş ise de, Hüseyin bu öğüdü dikkate almadı. Ailesi ve 70 dolayında taraftarıyla Küfe’ye doğru ilerlerken şair Ferezdak ile karşılaşan Hüseyin, O’na Küfe’deki ortamı sordu. Ferezdak’ın
“Halkın kalbi seninle ama kılıcı Beni Ümeyye -Emeviler- ile”
demesi de Hüseyin’i kararından caydıramadı, buna ancak yazgı denebilir. Küfe valisi Ubeydullah, Yezid’in talimatı gereği bin kişilik bir kuvvetle kafileyi izletiyordu. Hüseyin’in Kerbela’ya ulaştığını öğrenince sarp yerlere konumlanmasının engellenmesi, susuz ve savunmasız bir yere yönlendirilmeleri talimatını verdi ve Rey valisine de emrindeki kuvvetlerle Hüseyin’in üstüne yürüyüp işi bitirmesini söyledi.
Tam da bu sırada, döneklik ve kalleşliğin tarihine çok iğrenç bir yenisi eklendi. Şöyle ki; Hüseyin’i Küfe’ye davet edenlerin başında gelen Amr bin Haccac, Hüseyin’in kafilesinin su ile bağlantısını kesti. İşin vahametini fark eden Hüseyin savaşa başlamadan önce Yezid cephesinin önde gelenlerine “Küfelilerin davetiyle geldiğini 18 binin üstünde biat verenlerin sözlerinden caydıklarını” gerekçe göstererek “Bu nedenle bırakın dönüp gideyim.” teklifini Yezid’in vali ve komutanları aralarında tartıştıktan sonra reddettiler.
1339 yıldır yanan ateş
Güçlü ve donanımlı Yezid ordusunun karşısında Hz. Hüseyin safında yalnızca 23 süvari ve 40 piyade (kimi söylentilere göre bu sayı daha da az) bulunuyordu. Sinan bin Enes en Nehai (Allah’ın laneti üzerine olsun) cehennem sıcağından ve susuzluktan bitkin düşen askerlerinin başında kahramanca vuruşan Hz. Hüseyin’e bir harbe saplayıp atından düşürdü, önce saçlarını sonra mübarek başını kesti (10 Muharrem 61 – 10 Ekim 680), oğlu Zeynel Abidin’i kılıçtan Ömer bin Sa’d kurtardı.
Hüseyin’in kesik başı Şam’da Yezid’e iletildiğinde sahte üzüntü rolleri oynadığı kaynaklarda rivayet edilir. Kerbela şehitlerimizin naaşları ertesi gün Beni Esed mensuplarının ikamet ettiği Gadiriye köylülerince toprağa verildi.
1339 yıldır Alevisi-Sünnisi ile Müslümanların bağrında yanan bu ateşin küllenmemesinin temel nedeni; aslında siyasal nitelikli bir iktidar kavgasının topluma din ambalajıyla sunulmasıdır.
Vatanına bağlılıkta ve Cumhuriyete sadakatte öncü olan Anadolu Aleviliği,
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının mevalisi durumundadır.
Devlet aygıtının (bürokrasisinin) önemli hiçbir pozisyonunda kendisine
yer bulamayışı yanında, Sünni inanç değil İslamın tümünü kapsayacak biçimde kurulduğu halde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da temsil edilmeyişi,
Alevi-Muaviye kavgasının, Atatürk- AKP kavgası biçiminde sürdüğünü,
bunun da dini ve milli birliğimiz için riskler taşıdığını vurgulamak isterim.
İktidar 17 yıldan bu yana İhvancı ve Muaviyeci bir çizgide halk iradesiyle kendisinin sorumluluk duygusuna ve siyasal namusuna emanet edilen Cumhuriyet’le büyük bir kavga içinde ise de, yitirecek olan Cumhuriyet değil AKP’dir.
Bu politika eşyanın doğasına aykırı olup, sular sonsuza dek tersine akıtılamaz.
“Düştü Hüseyin atından

Şehid-i Kerbela’ya.
Cibril, yetiş haber ver
Sultan-ı Enbiya’ya.”

Ekrem İmamoğlu’na kurulan kumpas

Ekrem İmamoğlu’na kurulan kumpas

Örsan K. Öymen

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” RecepTayyip Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İstanbul’un tarihinde en yüksek oyla seçilen belediye başkanlarından birisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı Ekremİmamoğlu’nu baskı altında tutmaya devam ediyorlar.

31 Mart’taki (2019) İstanbul belediye seçimini hukuka ve yasalara aykırı bir biçimde iptal ettirdikleri yetmiyormuş gibi, yinelenen seçimde açık ara farkla kazanan ve halkın büyük desteğini alan Ekrem İmamoğlu’na hâlâ meydan okuyorlar. Halkın oyunu ve milletin iradesini yok sayan bu faşist dikta zihniyeti aslında, Ekrem İmamoğlu üzerinden halka yönelik bir tehdit ve baskı uygulamaktadır.

Büyükşehir belediye başkanlarını Ankara’ya davet eden Erdoğan, medyanın önünde, Ekrem İmamoğlu’nu geçmiş uygulamaları sorgulamaması ve belediyedeki kadroları olduğu gibi koruması konusunda uyarmıştır. Erdoğan, toplantının medyaya kapalı bölümünde, bu konudaki kişisel görüşlerini açıklamış olsaydı, bu kendisi açısından belli bir ölçüde anlaşılabilirdi. Ancak bir kişiyi hem makamına davet edip hem de medyanın önünde eleştirip şov yapması, büyük bir kabalık olmuştur.

Seçilen bir belediye başkanının, geçmiş dönemlerdeki olası yolsuzlukları, usulsüzlükleri, israfları ve belediyecilik hizmetiyle uyuşmayan uygulamaları sorgulaması kadar doğal bir şey olamaz. Bunların sorgulanması, halkın kendisine verdiği yetkinin ve belediyede temiz bir geleceğin inşa edilebilmesinin bir gereğidir.

Seçilmiş bir belediye başkanının, kendi kadrolarıyla çalışmayı istemesi kadar doğal bir şey de olamaz. Sonuçta belediye hizmeti bir ekip işidir. Belediye başkanı ve belediyedeki ilgili müdürlükler ve daireler, uyum içinde çalışabilecekleri kendi kadrolarını kuramazlarsa, halka da hizmet veremezler.

Bu bağlamda, eski dönemde belediyede müdürlük ve daire başkanlığı yapmış olanların, belediyeyi AKP il başkanlığına dönüştürüp AKP amigoluğu yapanların, hukuka ve yasaya aykırı bir biçimde iptal edilen 31 Mart seçiminin ardından, bir sonraki seçim gerçekleşmeden işe alınanların ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesindeki demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ilkesine aykırı faaliyetlerde bulunanların ve belediyedeki yetkileri bu faaliyetler için kullananların işine veya görevine son verilmesi ölçüsünde doğal ve doğru bir şey olamaz.
Hem belediyede hem de merkezi hükümette iktidar olduğunda on binlerce çalışanın işine son verip devletin kadrolarını, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkesine karşı faaliyette bulunanlarla dolduran AKP’nin, bu konuda söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. AKP bu konuda CHP’ye de, Ekrem İmamoğlu’na da hiçbir ders veremez. İşten çıkarmalarda, yukarıda belirtilen kapsama girmeyen az sayıda istisna uygulama varsa, bunlar da araştırılır ve yine belediye tarafından düzeltilir.

Bahçeli’nin de önceki gün yaptığı açıklamada, Ekrem İmamoğlu’nu hedef alarak

  • Yenikapı’yaotomobil sergisi açacak kadar çıldıran kırık sandalyelilernereye varmak istemektedir? Türk milletinekafa tutmanın akıbeti kafanın kopmasıdır,terör örgütünü bekleyen son da budur. CHP yönetimide terör örgütüyle ortaklığından bir an öncevazgeçmelidirbiçiminde ifadeler kullanması, Bahçeli’nin düzeyini ve çapını bir kez daha ortaya koymuştur. Bahçeli, bununla da yetinmeyip CHP’yi “emperyalizmin gece bekçisi” ve “Türkiyedüşmanlarının kule nöbetçisi” ilan etmiştir!

Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeynden uzaklaştırarak emperyalizme en büyük desteği veren AKP’nin yedek lastiği olan Bahçeli, CHP’ye emperyalizm dersi verecek son kişidir!

1970’lerde CIA destekli Kontr-Gerilla’nın taşeronluğunu üstlenerek emperyalizme en büyük desteği veren MHP, CHP’ye emperyalizm dersi veremez!

Emperyalizmin 7/24 bekçiliğini yapan MHP’nin ve Bahçeli’nin bu konularda söyleyecek hiçbir sözü olamaz!

Kırık sandalye işine gelince, onlarca belediye başkanı içinde yalnızca Ekrem İmamoğlu’nun sandalyesinin kırılmasını bir rastlantı ile açıklamak oldukça zordur!
======================================

Dostlar,

“Kırık sandalye“ sorununu biz de sitemizin manşetinde irdelemiştik :

İstanbul BŞBB İmamoğlu’na sarayda kırık sandalye verilmesi ağır bir politik skandaldır ve asla rastlantısal değildir.

Huylu huyundan vazgeçmiyor.. İmamoğlu’na son derece banal bir yöntemle özel ileti (mesaj) veriliyor; “seni her an indirebilirim!“

İmamoğlu’nun partili CB Erdoğan’ın “israfa yol açtınız“ sözleri kurgunun tamamlayıcısı ya da bilerek – bilmeyerek deşifre edilmesidir.

Bereket İmamoğlu düzeysizsenaryoyu algılamış ve “2. kez sandalyeye oturunca daha sağlam oturduğunu“ söyleyerek taşı gediğine koymuştur.

AKP = Erdoğan çoook zordadır ve çoooook güç yitirmiştir. AKP’den resmi kayıtlara göre (Yargıtay C. Başsavcılığı) 60 bini aşkın istifa gerçekleşmiştir.
Barış akademisyenleri yargıda aklanmaktadır..
Cumhuriyet çalışanları Yargıtay’da aklanmıştır.
Ekonomide fırtına dindirilememektedir; borçlar, bütçe açığı ve resmen %13’ü aşan işsizlik ülkeyi bunaltmaktadır. İnsanlar parasızlıktan kendini yakmakta, intihar etmektedir.
Çocuk tecavüzleri, kadın cinayetleri, artan can – mal güvensizliği, Çorlu faciası,
AKP kadrolaşması….. bu iktidarın ülkemize – halkımıza dayatmasıdır.
Dış politika çıkmazdadır.
……………….
AKP = Erdoğan’ın her cephede çatışma sürdürecek gücü yoktur. Oyları düşmektedir hızla. Bu bakımdan, ön alarak “uzlaşmacı“ rolü oynamakta, aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmemektedir.

Bu tür narsisitik politik kişiliklerin değişmeyen / değiştirilemeyen iç yapılarını aşağıdaki karikatür ustalıkla sergilemektedir (Z. Temuçin, Cumhuriyet 12.9.19).

AKP = Erdoğan’ın durdurulamayan, durdurulamayacak olan çöküşüdür izlediğimiz. 2023’e kalmaz kanımızca. Tüm topal ördek iktidarları gibi.. Muhalefetin ustalığına ve halka önderliğine bağlı.. Elbette, hemen her alanda nal toplayan iktidar blokunun kaçınılmaz hatalarına da..

HDP’nin kriminalize edilmesi politikasına dikkat!
(Bkz. “Kürt sorunu devam ettikçe gerillaya katılım da olacak, çatışma da olacak, savaş da olacak..” mı acaba??)

Millet İttifakını dağıtma hedefli AKP politikaları. HDP, PKK ile ilişkisini kesin olarak kesip bu oyunu bozmalı!

Sevgi ve saygı ile. 18 Eylül 2019, Datça

Dr. Ahmet SALTIK​ MD, MSc, BSc​
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı​ -​ Ankara Üniv. Tıp Fak.
​Mülkiyeliler Birliği Üyesi​​ – Sağık Hukuku Bilim Uzmanı​
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

ABD’nin İran hesabı tutmadı

ABD’nin İran hesabı tutmadı

Barış Doster
Cumhuriyet,
18.9.19
Astana sürecinin üç bileşeni olan Türkiye, Rusya ve İran’ı buluşturan zirve, önceki gün Çankaya Köşkü’nde yapıldı. Zirvenin sonuç bildirisinin içeriği, Suriye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliğine yönelik duyarlık ve ABD’ye verilen mesajlar önemli. Çünkü
ABD’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’dan koparmak, bunun ötesinde Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirmek için oldukça çaba gösterdiği unutulmamalı.
Ayrıca, Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel duyarlıkları kaşıyan, bunlar üzerinden yeni çatışmalar çıkarmak isteyen ABD’nin İran’la zaten gergin olan ilişkileri, son haftalarda daha da geriliyor.
Suudi Arabistan’daki petrol tesislerinin vurulmasından İran’ı sorumlu tutan ABD, kendi çıkarları ve İsrail’in güvenlik ihtiyaçları açısından Arap – Fars, Sünni – Şii, Türk – Fars, Türk – Kürt, Türk – Arap çatışması çıkması için çalışıyor. Türkiye’nin İran ile arasında bölgesel düzlemde tarihsel, kültürel, toplumsal, siyasal, jeopolitik, stratejik, ekonomik boyutları olan dengeli rekabeti, işin içine mezhepsel boyutu da katarak keskin, tehlikeli bir rekabete dönüştürmek istiyor. İki ülkenin rekabetini, aynı zamanda Atlantik – Avrasya rekabeti olarak da yorumluyor. Ankara ve Tahran’ın, Suriye sorunu başta olmak üzere, bölgesel konularda işbirliği yapmalarını engellemeye çabalıyor.
ABD İran’da nelerin farkında?
İran’ın nüfusu, yüzölçümü, coğrafi yapısı, savaş deneyimli ordusu, ulus bilinci, tarihsel birikimi, bölgesel nüfuzu; bu ülkenin Irak veya Suriye’ye benzemediğinin en başta gelen kanıtları. Dahası var. Diplomatik belleği güçlü, diplomatları yetkin. Nükleer güç sahibi olmak; siyasi partilerin olmadığı, seçimlerde blokların, cephelerin yarıştığı ülkede, ideolojiler üstü bir hedef. Köktendinci mollalar da, solcular da, milliyetçiler de, her iki cihan harbinde de, hem Rus hem İngiliz işgaline uğrayan ülkelerinin, nükleer silah sahibi olmasını istiyorlar.

Tahran, dış politikada Şiiliği de, İslamcılığı da, ABD ve İsrail düşmanlığını da, Siyonizm ve emperyalizm karşıtı söylemi de, Fars milliyetçiliğini de yerinde, zamanında, dozunda, muhatabına göre kullanıyor. Örnek, Rusya ile olan ilişkilerinde laik tavır alırken, Irak’ta başka türlü davranıyor. Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirirken, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını, Almanya ve Fransa’nın öncülük ettiği bir finansal mekanizma yoluyla hafifletmeye çabalıyor. Bu yolla yalnızca ticaret yapmıyor, aynı zamanda, ABD ile Almanya arasındaki çatlağı da büyütüyor.

Ekonomisi enerji ihracatına bağımlı olan ve ABD yaptırımlarından oldukça etkilenen İran, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik saldırılarından, ABD hiç arzulamadığı halde kazanan taraf olarak çıkıyor. ABD’nin Irak ve Suriye’ye ilişkin politikaları, hem bu ülkelerde hem bölgede İran’ın etkinliğini artırıyor. Nitekim Suudi Arabistan’la yaşadığı gerilim, Irak ve Suriye’den başka, Lübnan’dan Yemen’e, Bahreyn’den Katar’a dek çok geniş bir alanda gözleniyor.

Sözün özü : Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgesel ittifakların gelişmesi, bölgede ABD’nin manevra sahasını daraltıyor. O yüzden Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmek için daha cesur ve kararlı adımlar atması gerekiyor.

Liyakatsizliğin, para kazanmayı bilime tercih etmenin bedeli

Liyakatsizliğin, para kazanmayı bilime tercih etmenin bedeli

Orhan Bursalı
Cumhuriyet, 17.9.19

Dünkü yazımdaki listeyi incelediniz mi? Nitelikli 70 araştırma makalesinin 15 üniversiteye dağılımını gösteren? Anımsamak için yeniden veriyorum, çünkü bunun üzerinde duracağım şimdi.

[Haber görseli]11’i devlet, 4’ü vakıf. Atılım Üniversitesi de dikkat çekici bir biçimde yüksek nitelikle araştırma makalesinden pay almış. Fakat üzerinde duracağım öbür 3 vakıf üniversitesi: Bilkent, Koç ve Sabancı.

Bilkent en eski ve oturmuş, araştırmaya önem veren üniversite. Payını tartışmıyorum. Koç Üniversitesi, gerçekten bilime verdiği önemle, koyduğu ödüllerle aralarında en çok öne çıkan üniversitemiz. Tıp fakültesi de var. Çok iyi fizik bölümleri ve araştırmaları, çok iyi akademisyenleri var. Daha yüksek nitelikli araştırmalar bekliyor insan.

Sabancı Üniversitesi, nitelikli bilim insanları tabii ki çok, Koç’un yarısı kadar makale sahibi. Sabancı’nın tıp fakültesi yok. Ama kuşkusuz gerekçe olmamalı.

Neden böyle?

Buralarda çalışmış bir saygın bilimcimiz, üniversite adı vermeden yazayım, diyor ki :“

  • Bir araştırma üniversitesi, altyapı yatırımları iyi, ama liyakati geri plana ittiler, para kazanmayı öne çıkardılar. Tıp fakültelerine bakarsak aslında genel durum öyle gözüküyor… Örneğin, bir cerrahın durmadan sünnet yaparak kurumuna para getirmesi, en prestijli dergide yayın yapmasından daha çok tercih ediliyor günümüzde. Yayın yapmak sanki hobi ya da kişisel bir şey… Yönetici anlayışı ve tercihi, vizyon meselesi. Tıp fakültelerinin çok daha bilimsel üretim yapmaları beklenir ama klinik performans, yani hasta bakarak para kazandırma çabası tercih ediliyor, bilimsel yayın yapma teşvik edilmiyor.”

Liyakat ve araştırma stratejisi Bir başka yorum:

Bilimsel üretim ve üretimin yazıya dönüşümü, liyakat ile çok yakından ilişkili. Üniversitemizin ve bölümlerinin araştırma stratejilerinin bile olmayışını, bunu yapanların da dikkate alınmayışını bizzat yaşayarak görüyor ve acı çekiyoruz… Üniversiteler, özellikle özel üniversiteler bu açıdan filtre koyabilirler. Ama bunun için bilinçli ve adanmış bir irade gerekiyor. Sorun burada. Pek çok şey yapabilirler. Ama bağımsız, özgür fikrini söyleme ortamlarının olması gerekir.

  • Böyle bir özgür ortamın da hasretini çekiyoruz.

Bir okur, Hakan Kara başka bir noktaya daha dikkat çekiyor: 

Nature Index’te açıklanan, Türkiye kaynaklı olduğu görülen 70 üst düzey makalenin çok büyük bir bölümünün yurt dışı ayağı olan eserler olduğu görülmekte. 70 makalenin kaç tanesinin düşünsel olarak Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerine ait? Belki haksızlık olacak ancak kanımca belki de 5-10 tanesinin düşünsel olarak bize ait olduğu yönünde. Dolayısıyla 70 rakamı bile çok çok iyimser kalmaktadır.”

Tamam, 70 makalenin yazarlarına da bakacağız, demektir. Ama şunu belirteyim; yüksek nitelikli makaleler büyük çoğunlukla çokuluslu oluyor.

Neden nitelik üretme az?

Onlarca neden sayılabilir. Yukarıda yer verdiğimiz vakıf üniversitelerimizle ilgili eleştiriler önemli. Bunca tıp fakülteli vakıf üniversitesi var. Araştırmaları nerede? Devlet üniversitelerimizde İTÜ açık ara önde, ama binlerce akademisyenin çalıştığı öbür yüzlerce üniversite durumdan habersiz olsa gerek. Kuşkusuz buralarda da liyakat sorunu, bilim stratejisi, eğitim için akademik kadro mu, yoksa ağırlıklı olarak araştırma kadrosu mu, gibi çözülmemiş sorunlar… Sorunu çözmek için de yurt dışından akademik kadro çağrıları var.

Esas sorun içeride, bizde, iktidarda, üniversitelerde, anlayışta… Bunu görürsek sorun çözülür.

Celal Şengör’ün Uğur Dündar’a konu ile ilgili yazdığı mektupta, dikkat çekilen insan niteliği ve eğitimle ilgili sorunlar vardı. Özetleyeyim:

Ortaeğitimimiz perişan edildi, ortaeğitimde varolan derslerdeki eğitim niteliği o denli düşüktür ki, uluslararası karşılaştırmalarda sürekli en altta yer almaktayız. İlk ve ortaeğitimde öğretmen eğitimi ve istihdamı iflas durumunda..
• Üniversite sayısı hiçbir gerçekçi kıstas göze alınmadan gerekenin çok üstünde artırıldı. Öğrenci kontenjanları üniversitelerin kapasitelerine göre değil, politik gerekçelerle kararlaştırılıyor. Mesela, İTÜ Jeoloji Bölümü’nün eğitim olanakları açısından kapasitesi 25 iken bu yıl 70 öğrencilik kontenjan YÖK tarafından dayatıldı..