Bu Formül Değişmeli : VEFA + SEFA = CEFA

Bu Formül Değişmeli :
VEFA + SEFA = CEFA

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Demokrasinin en önemli göstergesi, seçimlerin adil ve zamanında yapılmasıdır. Gerçek demokrasinin olmadığı toplumlarda, yukarıdakilerin belirlediği kişilerin seçilmesi istenir. Bu durumda demokratik bir seçimden, gerçek demokrasiden söz edilemez. Olsa olsa seçim takviyeli bir atama söz konusu olabilir. Bu süreç, seçilmişlerde takviye yapanlara minnet ve şükran duyguları uyandırır. Burada vefadan söz edilemez. Ancak seçilmişler, bayramlarda ya da başka özel günlerde bir demet çiçekle takviye yapanların gönlünü alıyor, onlara sevgi ve saygı gösteriyor, şükran duygularını ifade ediyorsa, bunu takdir etmek gerekir. Buna vefalı olmak diyebiliriz.

Vefalı olmak demek, vicdanı ile sevmek demektir. Sadakatli olmak ve hoşgörülü bir iyi niyetle yaklaşmaktır. Sözün özü; vefanın temeli sevgi ve saygıdır. Böylesine güzelim bir değeri yadırgamak ilkel bir tutum olur. İnsanlar arası sevgiyi, hoşgörüyü ortadan kaldırmak olur. Takviyeli seçilmişlerin sevgi ve saygı temelindeki vefalarını anlamak, hatta takdir etmek gerekir.

Vefa sözcüğü bana Yüksek Teknik Öğretmen Okulundaki bir anımı çağrıştırdı. Okulda bir tartışma yapılacaktı. Eskiden bu tip tartışmalar çok yapılırdı. Konumuz, “Ülkemizin kalkınmasında tarım mı önemlidir, sanayi mi?” idi. Bizim kümeye “sanayi” düşmüştü. Biz tartışmayı açık ara önde bitirdik. Övünmek gibi olmasın, küme sözcüsü bizdik. Tartışmayı düzenleyen edebiyat öğretmenimiz … Hanım, sonucu açıkladıktan sonra, verimli bir tartışma olduğunu, kendisinin de bu bilgilerden yararlandığını söyledi.

Tartışma sonrası edebiyat öğretmenimin dikkatini çekmiştim. Aramızda sevgi ve saygıya dayalı güçlü bir bağ oluşmuştu. O zamanlar hocama gazetelerde çıkan yazılarımı ve şiirlerimi götürüyordum. Üzerinde tartışıyor, yorum yapıyorduk. Yine özel bir gününde öğretmenimi bir demet çiçekle ziyaret etim. O an çevresinde bulunan kişilere; “Mustafa benim çok vefalı bir öğrencimdir.” dedi. O sözünden o an müthiş bir haz duymuştum. Yalnızca sevgi ve saygı çerçevesinde “vefa” sözcüğü kullanılırsa çok anlamlı ve değerli oluyor.

“Vefa” duygusu gibi yüce bir değer, vefalılık adı altında, takviye yapanlara bir rant, çıkar  olarak geri dönüyorsa bunun adı vefa olmuyor. Karşılıklı çıkar ilişkisi oluyor. Kısacası birbirini ödünç kaşımak oluyor. Vefa duygusu da örseleniyor.

Son dönemlerde pek çok atama takviyeli seçilmişin ağzından, “Vefa borcumu ödüyorum.” “Ben vefalıyım.” gibi sözleri sık duyar olduk. Onlar vefa borcunu ödeyince, onların seçilmesini sağlayanlar “sefa” içinde yaşamaya başlıyor. Böylece vefa, ranta dayalı bir süreç içinde tam bir sefaya dönüşüyor. Bu arada takviyeli seçilmişler vefa borcu altında inlediklerinden, enerjilerini bu borcu ödeme yolunda tükettiklerinden, halkı düşünmek, halkın sorunlarını çözmek gibi toplumsal çıkarlar ikinci sırada kalıyor veya savsaklanıyor (ihmal ediliyor). Birilerinin mutluluğu sefa içinde sürgit (daim) olurken, halkı kayırmak Mevla’ya kalıyor.

Sonuçta ortaya şöyle bir formül çıkıyor:

  • Seçilmişin vefası + takviye edenin sefası = Masum halkın cefası. Sonuç halkın sefasına dönüşmedikçe, yani sefa süren halk olmadıkça, demokrasi adına söylenen sözler boş sözden (laf-ı güzaftan) öte bir anlam taşımıyor.

Ne diyelim; Allah kimseyi borç yükü altında bırakmasın.

 

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 13 Kasım 2019

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 13 Kasım 2019


Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

ZENGİN
FETÖ’den yargılanan iş adamı Can Furkan Boydak da berat etti.
Özetliyorum; zenginden Fetöcü olmaaaaz!

TARAFGİLLER
Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan
tahliye oldu.
İftira edip tabuta koydurduklarının hesabı ne oldu?…

UMUTSUZ
İsa Mesih (AKP Kadıköy eski ilçe başkanı) AKP’den umudu kesip istifa etti.
Hani çıkmayan candan umut kesilmezdi…

TERMİK
2018’de devletten 536 milyon TL’ye yakın teşvik alan 11 termik santral hava kirliliğine karşı yükümlülüklerini erteletiyor.
İşkembe yiyenler, ”paramızla  .ok yedik” derler ya. AKP iktidarı sağ olsun…

TRUMP
RTE, Trump’a Trump’ın yazdığı mektubu götürdü.
Karşılığında ne kadar mal  satın alıp gelecek dersiniz?…

SURAT
Meral Akşener RTE’ye, “O mektubu suratına çarp” dedi.
Trump’ın suratına mı, kendi suratına mı?…

MEKTUP
RTE, Trump’a mektubunu iade edecek derken tehdit içeren bir mektup daha geldiği yabancı basında yer aldı.
Birkaç ay sonra da onu iadeye gider…

DAMAT
FETÖ’den sıyıran Arınç’ın damadı Yeter
, avukatı aracılığıyla verdiği itiraz dilekçesinde, beraat kararının “delil yetersizliğinden” değil, “yüklenen suçun sanık tarafından işlenmediğinin sabit olması veya yüklenen suç açısından failin kast veya taksirinin bulunmaması” maddelerinden verilmesini talep etti.
Zenci…

VERGİ
Zenginler kulübü TÜSİAD, zenginlerden daha çok vergi alınmasını öngören yasal düzenlemelere tepki gösterdi.
Adamları açlıktan öldürecek misiniz? Vergi mahkumları dururken insan ülkenin zenginine dokunur mu?
O yasa çıkmaz…

İŞSİZLİK
Samsun Valisi Osman Kaymak, iki güvenlikçi kadrosu için 800 kişinin başvurmasını üniversitelerin eğitim sisteminden kaynaklandığını söyledi.
Damat bakanın yerine aday hazır…

******
ÖMER HAYYAM’dan

Senden benden önce niceleri
Şenlendirip süslediler dünya denen yeri
Senin tenin de toprağa karışacak yarın
Senden beslenecek nice insan bedenleri…

Bir yıldız kaydı, bir Mümtaz söndü…

Bir yıldız kaydı, bir Mümtaz söndü…

Cumhuriyet, 17.11.2019
Yıllar yılı, “yaşamda hiçbir şey raslantı değildir” saptamasını insanları kadere inandırmak için uydurulmuş evrensel bir basmakalıp olduğunu düşündüm. Ama yazmaya başlayacağım yeni romanım için geçmişe dönüp baktığım bugünlerde, artık yanıldığımı anlıyor; her insanın olaylara yön vermek için gösterdiği çabanın ötesinde belli bir kaderi olduğuna, özellikle de yaşantısına çok belirgin ölçüde şans varlığı ya da yokluğunun yön verdiğine inanıyorum. Yaşamda hiçbir şey raslantı değilmiş, evet.

Ve kader, henüz ne gazeteci, ne de yazarken, “hiç kimse”likten ibaret anlamsız varlığımın karşısına çıkardığı insanlarla geleceğimin, epeyce ters düğümlü haraşo ağlarını örüyormuş… Sevgili, aziz dostum Mümtaz Soysal’la yollarımız ilk kez 12 Eylül 1980 akşamı kesişti.

Tahmin edebileceğiniz olağanüstü koşullarda gerçekleşen bu karşılaşmayı uzun yıllar kendime saklayıp Milliyet’in 8 Mayıs 2005 tarihli sayısında ilk kez şu sözlerle andım:

An, tarihi bir andı: 12 Eylül 1980! Sosyalist Parti henüz muhalefetteydi ve müstakbel Cumhurbaşkanı Mitterrandın ‘kültür adamı’ imajını yaratan, en sadık adamı Jack Lang, Akdeniz ülkelerinden çağrılan yazar ve sanatçıları Marsilya’da tarihi bir ‘keşişhane’de buluşturan toplantıyı düzenlemişti. Türkiye’den davetli Yaşar Kemal, Mümtaz Soysal, Çetin Altan ve davetsiz konuk bendeniz, 12 Eylül darbesini, üç gün krallar gibi ağırlanacağız diye gittiğimiz şatoya vardığımızda öğrendik. Tabii ki ağzımızdan burnumuzdan geldi o üç gün ama benim için unutulmazdı… 

Dönmek zor, kalmak imkânsız

Cep telefonu daha icat edilmemişti. Brüksel’den Marsilya’ya uçan Mümtaz Soysal, Paris’te birkaç gün geçirdikten sonra yola çıkan Yaşar Kemal ile Montpellier üzerinden avdet eden Çetin Altan ve ben, 12 Eylül darbesini tam olarak Marsilya yakınlarındaki Aix En Provence’ta düzenlenen toplantıya varınca, çevremizi saran gazetecilerden öğrendik. Basın, doğal olarak üç ünlü Türk aydının darbe hakkında, tercihen olumsuz görüş bildirmesini bekliyordu. Benim için ileride ders olacak anlardan biriydi.

Henüz buluşan Mümtaz Soysal, Yaşar Kemal ve Çetin Altan sanki sözleşmişcesine, gazetecilere kendi aralarında toplantı yapmadan konuşmayacaklarını bildirdiler. Nasıl konuşsunlar? Üçü de eninde sonunda Türkiye’ye dönmek zorundaydı. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal durumu… Şatonun bir salonunda toplandık. İlk iş televizyonu açmak oldu. Tüm ekranlarda, hiç unutmuyorum, Türk askerlerinin yalnızca ayaklarını, rap rap yürüyüşlerini gösteren bir fon üzerine darbe haberi vardı. TSK’nin darbeci gelmişi, geçmişi sıralanıyordu.

Elbette ki hiç ses çıkarmadan izlediğim üçlü görüşmede, diplomasi ve hukuk dilinin yanı sıra Fransızcaya en hâkim Mümtaz Soysal’ın sözcü olmasına, ondan başka kimsenin konuşmamasına karar verildi ve Fransız basınına, hemen o gece bir basın toplantısı yapılacağı tebliğ edildi.

Konuşarak susan sözcü

Üç ünlü Türkün darbe hakkında ne söyleyeceğini dinlemek isteyen o kadar çok Fransız gazeteci vardı ki, basın toplantısı Aix en Provence’ın antik açık hava tiyatrosunda yapıldı. Yaşar Kemal ile Çetin Altan’ın ilk sırada oturduğu tiyatroda, Mümtaz Soysal sahneye kurulan kürsüye çıktı. Toplantıyı, yukarıdaki sıralarda, uzun yıllar sonra meslektaşları olarak aralarına katılacağım Fransız gazetecilerle birlikte izliyordum. Ve hayatımın bir büyük dersini daha, Mümtaz Soysal’ın olağanüstü Fransızcasını tüm haşmetiyle sergilediği “çok konuşup hiçbir şey söylememek” konulu uzun söyleviyle aldım!

Viran olası cinnet vatanda evlad ü ıyal vardı. Cehennem de olsa dönülmese olmaz diyardı, Türkiye. Canım Mümtaz Hoca, lafı lafta öyle bir boğdu ki, dinleyen gazetecilerden hiçbiri bizim üç büyük Türk darbeye karşı mı, yandaş mı, TSK’yi övüyor mu, sövüyor mu, kesinlikle anlamamıştı. Hatta yanımda oturan gazeteci, uzun söylevin sonunda bana dönüp “Yani şimdi ne dedi” diye sordu. Tabii ki cevabım, epeyce eğlenerek “Fransızca konuştu, anlamışsınızdır!”dan ibaret oldu. Mümtaz Hoca, gazetecilerden soru almayı reddedip indi kürsüden.

Vatana sarsılmayan bağlılık

Aradan altı yıl geçti. Bilbao’dan Cumhuriyet’e geçtiğim haberlerle gazeteciliğe adım atmıştım. Bir gün telefon etti, yazılarımı beğendiğini söyledi, kutladı. Gözümde bir ilahtı. Çok sevindim, arada telefonla konuşmaya başladık. Dostluğumuz Fransa muhabiri olduğumda pekişti. Sık sık geldiği Paris’te, illa ki Büyük İnsanlar* otelinde kalırdı. Otel, Fransa’ya hizmet etmiş “büyük insanlar”ın anıt mezarı Pantheon’a bakıyordu.

thiş bilgisini karşısındakini ezmeden aktaran soylu bir inceliği, nüktedan ve kıvrak bir zekâsı vardı. Paris sohbetlerimizden değerli anılar edindim. New York’ta bile yollarımız kesişti! Belki bir gün, onları da anlatırım.

Anayasa Profesörü ve diplomatik deha Mümtaz Soysal, bu ülkeye sarsılmaz bir bağlılıkla hizmet etmiş “Büyük İnsanlar”dan biridir. Büyük saraylara doymayan Türkiye’nin bir Pantheon’u olsa, oraya gömülmeyi fazlasıyla hak eden “Büyük İnsan”dır. Belki bir gün hakkı teslim edilir, kim bilir?

*Hotel des Grands Hommes      

KKTC, bizlere torunlarımızın emaneti

KKTC, bizlere torunlarımızın emaneti

Ahmet GÖKSAN
Cumhuriyet
, 17.11.19

“Hükümetten, dünya sulhu ve insanlığın emniyeti bakımından köklü tedbirlerin alınmasını birçok defalar rica ettik. Fakat ne yazık ki beklediğimiz ve özlediğimiz garantilerden çok uzak bulunuyoruz.” 1958 Dr. Fazıl KÜÇÜK

Kıbrıs Adası’nın Osmanlı yönetimi tarafından İngiltere’ye 1878 yılında kiralanmasından sonra olayların saman alevi gibi parlamasına karşın için için yanmaya devam ediyor. Adada iki ulusun uzantıları olan Türklerle Rumların yaşadıkları biliniyor. Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan en küçük bir olumsuzluktan Kıbrıs’ta yaşayan Türklerle Rumların etkilendiği biliniyor. Bir de buna İngiliz yönetiminin yanlı tutumunun eklenmesi ile Türk’ler için adada zorluklar yaşanmasının nedeni oluyor.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş, İngiltere’nin sömürgelerini terk ederek kendi kabuğuna sığınması ile sonuçlanıyordu. Yaşanan ayrılıktan sonra terk edilen ülkelerde iç çatışmaların yaşanmasına da zemin hazırlamış oluyordu. Kıbrıs’ın da bundan etkilenmesi sonrasında Ortodoks Kilisesinin destekleri ile EOKA terör örgütünün kurulmasına karşın Türklerin de en azından savunma örgütü kurmaları kaçınılmazdı.

EMPERYALİZMİN KORKUSU 

Kıbrıs Türkleri de 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdular. Bir başka gerginlik ise adada kurulmuş olan komünist AKEL Partisi’nin varlığı idi. Emperyal güçler için Doğu Akdeniz’de ikinci bir KÜBA’nın kurulması endişeleri vardı. Bu nedenle EOKA’yı bu amaçla kullanmaya başladılar.

Türkler sürekli olarak saldıran taraf değil, savunmada olan taraf idi. Yaşanan saldırılar sonrasında çok sayıda Türk yaşamını yitirirken, öbürleri de yaşamakta oldukları bölgeleri terk etmek durumunda kaldılar. Bu konuya ilişkin olarak BM görevlisi diplomat Mr. A. Ortega’nın, Mayıs ve Haziran 1964 döneminde hazırladığı ve adı ile anılan raporda, Rumların saldırıları ayrıntıları ile yer alıyor. Buna karşın rapora ilişkin herhangi bir işlemin yapılmadığını kaydetmek istiyoruz.

Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Makarios ile uyuşmazlık yaşıyordu. Bunun sonucu olarak 15 Temmuz 1974’te darbe sonrasında adı geçen kişi BM Güvenlik Konseyi’nde 19 Temmuz 1974’te konuşurken, “Kıbrıs’ın Yunan ordusu tarafından işgal edildiğini, Türk’lerin can güvenliklerinin olmadığını, bu nedenle garantici ülkelerin müdahale etmelerini” istiyordu. Aynı kişi, kısa süre sonra Türk ordusunu işgalci olarak suçlamaktan da geri durmuyordu.

Son dönemde sıklıkla gündeme taşınan garantilerle tek yanlı müdahale hakkına ilişkin tartışmalarına da değinmek istiyoruz. 19 Şubat 1959’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığının sağlıklı bir yapı içinde sürmesini sağlamak için Türkiye, İngiltere ve Yunanistan garantici ülkeler oluyorlardı. Ada’da konuşlu bulunan ve adanın %13 toprağına sahip olan iki adet İngiliz üssü de Garanti ve İttifak antlaşması içinde yer alıyor.

ATATÜRK’ÜN UYARISI

Garantici ülkelerin adada bozulan düzenin yeniden kurulmasından yana tavır almaları adı geçen antlaşmada yer alıyor. Bu nedenle, adı geçen antlaşmanın değiştirilmesi konusunda son dönemde sıklıkla yapılan tartışmalar, taraf olan İngiltere’nin de onay vermesini gerektiriyor.

Komünist AKEL Partisi sıklıkla bu üslerin kapatılması veya kira ödenmesi konusunu gündeme taşıyor. Böyle bir isteğe adadaki İngiliz Yüksek Komiseri Bay Stephan Lillie, “kuruluş antlaşmasını okuması gereken insanlar var” diye yanıtlıyordu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunun 36. yılına geldiğimiz bugünlerde Berlin’de yeni bir müzakere süreci başlatılmak isteniyor. Bugüne değin konuşulmayan hiçbir şeyi kalmamış olan uyuşmazlığın “neyini tartışacağız”, gerçekten meraka değer doğrusu. Görüşülecek yeni diye sunulan Referans Belgesi, 50 yılı aşkın süredir konuşulan konulardır. Bunların yeni diye sunuluyor olması anlaşılır olmanın da ötesindedir. Yapılacak müzakerelerden sonuç beklenmesi, Godot’yu beklemeye koşut bir davranıştan öteye geçemeyecektir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 36. yılına ulaşmış bulunuyoruz. Torunlarımızdan emanet aldığımız Cumhuriyetimizle Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek yaşatarak torunlarımızdan kendi torunlarına teslim etmelerini isteyeceğiz. Bu nedenle yapmakta olduğumuz mücadelemize kararlılıkla devam edeceğimizin de bilinmesini istiyoruz.

Yüce Atatürk’ün “Bu adaya dikkat ediniz” söylemine sıkı sıkıya bağlı olarak yolumuza devam etmemiz gerekiyor mu ne…
==========================================
Dostlar,

15 Kasım, KKTC’nin 36 ncı kuruluş yıl dönümü.

Devletin tepesi ve basınımızın kalemşörlerinin KKTC’yi Rum’a satmak için harcadıkları çaba hedefine ulaşmışken, Rum’un ANNAN Planı’na “hayır” demesi sayesinde yarım kaldı.

KKTC’nın kuruluşu uğruna şehit olan TMT, Silahlı Kuvvetler mensupları ile Mücahitlerin ruhları şad olsun.

Yaşamlarını bu mücadeleye adayan Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş başta olmak üzere, emeği geçen herkesi rahmetle anıyor, yaşamda olanları şükranla selamlıyoruz…

Selam olsun o yurtsever yiğitlere, şehit ve gazilere..

Sevgi ve saygı ile. 18 Kasım 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Osmanlı hayranlığı sizi bir yere götürmez

Osmanlı hayranlığı sizi bir yere götürmez

Image result for Av. Erol Ertuğrul
Av. Erol Ertuğrul
Cumhuriyet
, 16.11.19

Bu yıl Cumhuriyetimizin kuruluşunun 96. yılını büyük bir coşkuyla kutladık. Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 81. yıldönümünde de ulusça onu büyük bir sevgi ve saygıyla andık. Ölümünden 81 yıl sonra böylesine büyük bir sevgi ile anılan bir başka lider yoktur. Yakın geçmişte ulusal bayramlarımız, Cumhuriyetimiz, Atatürk unutturulmaya çalışılmıştı. 29 Ekim’lerde, 19 Mayıs’larda devleti yönetenler ya hasta oldular ya da başka işleri çıktı, törenlere katılmadılar. Anıtlara çelenk konması bile yasaklandı. Ancak bu kez genç, yaşlı, kadın, erkek, herkes alanları, salonları doldurdular. Bayramlar görülmemiş bir halk topluluğu tarafından coşkuyla kutlandı. Atatürk görülmemiş bir sevgi ve saygıyla anıldı. Belli ki, AKP’nin bu unutturma eylemi geri tepti. İnsanlar kendiliğinden çok daha büyük bir coşkuyla ulusal bayramlara, Mustafa Kemal’e sahip çıktılar.

Bay Erdoğan, 10 Kasım’da yapılan bir törende içindeki Osmanlı hayranlığını yeniden ortaya döktü. Bu kez Cumhuriyeti kötüleyip gerçek olmayan şeyler söyledi. Harf Devrimini kötüledi. “Bir gecede her şey sıfırlandı” dedi. Bu söylem bir cehalet değilse, açık bir hıyanettir. Osmanlı’da okuma yazma oranı % ondu. Okuma yazma bilenler askerler, bürokratlar ve elit bir tabaka idi. Halk kitleleri okuma yazma bilmiyorlardı. Harf Devrimi ile çok kısa bir zamanda insanlar okuma yazma öğrendiler. Hiçbir şey sıfırlanmadı.

Mustafa Kemal de bir Osmanlı subayıydı” diyor. Ne olması gerekiyordu. Bugün Cumhuriyetten bakarken, Osmanlı’ya imrenebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Osmanlı’da ulus yoktu. Türk yoktu. Türkler toplumun en eleştirilen kesimini oluşturuyorlardı. “Türk’ten evliya sokma avluya” o dönemin sözüdür. Osmanlı’da ümmet vardı. Tüm Müslümanlar ümmetin bir parçasıydı. Bugün hâlâ bu düşünceyi savunmak aymazlıktır. Arap ülkelerinin son barış harekâtında bile bize karşı olduklarını, onca yardım ettiğimiz Filistin’in bile bize karşı olduğunu unutmadık.

  • Türk ulusunun öne çıkarıldığı, gerçek değerinin verildiği düzen Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Atatürk, Türk ulusuna hak ettiği gerçek değeri verirken Anadolu’da bir Türk yurdu yaratmış ve insanlarımıza ulus bilinci vermiştir. Bu topraklarda yaşayan herkes Türk ulusunun onurlu ve özgür bir bireyi olmaktan onur ve mutluluk duymaktadır. Onun içindir ki;

  • 29 Ekim’lerde, 10 Kasım’larda halk kendiliğinden alanları salonları doldurmakta, Cumhuriyete ve Mustafa Kemal’e olan sevgisini, saygısını haykırmaktadır.

Gerçek durum apaçık böyle iken, Osmanlı hayranlığı yapmak, Osmanlı ile Cumhuriyeti karşılaştırmak, Osmanlı’yı öne çıkarmaya çalışmak, Cumhuriyeti eleştirmek boşunadır. Suları geriye akıtmak olanağı yoktur.

Batı, dinde reformu yaşadı. Kilisenin baskısı ve bağnazlığından toplum kurtulduktan sonra, Rönesansı yaşadı. Avrupa; bilimde, kültürde, güzel sanatlarda çağ atlarken, Osmanlı yerinde saydı. 1450’de Johannes Gutenberg matbaayı bulduktan sonra ancak, 1727 yılında Macar asıllı olup sonradan Müslüman olan İbrahim Müteferrika matbaayı Osmanlı’ya getirebildi.

  • 277 yıl gavur icadıdır diye matbaa Osmanlı’ya giremedi.

1632 yılında Hazerfen Ahmet Çelebi, Galata Kulesi’nden kendi yaptığı kanatlarla uçarak ve Boğaz’ı geçip Üsküdar’a vardıktan sonra, bağnazların padişahı doldurmaları sonucunda Cezayir’e sürgün edildi.

  • Tarikatların, cemaatlerin egemen olduğu, bilime, Aydınlanmaya önem verilmediği bir düzene nasıl özlem duyulabilir?

Bu özlem günümüzde bile tarikatların, cemaatlerin öne çıkarılmasına neden oluyor.

  • Okullarımız imam hatipleştirilmeye çalışılıyor.
  • Diyanet, bilim dışı akıl almaz açıklamalar yapıyor.

Aile düzeni diyerek kadınların, kocalarının emri ve gerisinde olduğunu anlatmaya çalışıyor. İlkokul çağında çocuklarımız, camilere götürülmeye çalışılıyor. Osmanlı bu yüzden battı.

  • Önemli ve geçerli olan bilimdir, akıldır.

Atatürk’ün “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir.” sözü yüreklere kazınmıştır.

Atatürk, yaptığı dev devrimlerle Türk ulusunu çağdaş uygarlığın ötesine geçirmeye çalışmıştır.

  • Cumhuriyet bir Türk Rönesansıdır.

Atatürk’ün tekkeleri, zaviyeleri kapatırken 1925 yılında söylediği;

Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, meczuplar ülkesi olamaz” sözü boşuna değildir.

Arap hayranlığı, ümmet kavramı , Osmanlı hayranlığı sizi ancak geriye götürür. Bu düşüncelerle emperyalist ülkelerin oyuncağı olursunuz. Geri kalırsınız. Ulusunuzu mutsuz edersiniz. Böyle düşünenlerin ülke yönetiminde olması hiçbir şeyi değiştirmiyor.

  • Türk devrimi, Cumhuriyet, Atatürk sevgisi ulusumuzun yüreğine kazınmıştır.
  • Osmanlı hayranlığı boşunadır.
  • Yeri ve konumu ne olursa olsun hiç kimse ulusumuzu geriye götüremez.