Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

Bayrak_dalgalananATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı,
ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com   
facebook.com/profsaltik,
twitter: @profsaltik 
CV_Ahmet_SALTIK_profesorlukte_22._yil
Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır.
Sitemizden, kaynak gösterilmesi koşulu ile alıntı yapılabilir.

Darbelere karşı tam demokrasi

Türkiye iki yıl önce bugün, dış destekli FETÖ’nün kanlı darbe girişimi ile sarsıldı. FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’da başlattığı ve 249 kişinin yaşamını yitirdiği darbe girişimi, yurttaşların sokakta direnişi ve cuntacıların TSK’den umdukları desteği bulamamaları sayesinde bastırılabildi. Cunta girişimi en büyük zararı ise Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesine verdi. Darbe girişiminin üzerinden iki yıl geçmesine karşın FETÖ’nün siyasi ayağı ortaya çıkarılmadı. Siyasi ayak ortada kaldığı gibi, darbe gerekçesiyle ilan edilen OHAL’de, darbe karşıtlığı bilinen on binlerce muhalif işlerinden edildi, gazeteler, dergiler, TV-radyolar kapatıldı. Darbecilerin hedefindeki TBMM ise OHAL koşullarında yapılan düzenlemelerle yetkisizleştirildi, göstermelik oldu.
  • 20 Temmuz 2016 AKP Darbesi, OHAL altında 2 yıl yoğun sürdürüldü.
  • 15 Temmuz Darbe girişimi haber alındı; önlemi alındı ve kontrollü olarak oyun oynandı..
    Allahın lütfu” olarak tanımlanıp, 20 Temmuz darbesi ile Devlete tümüyle el kondu.
  • Yetmedi, 24 Haziran 2018 seçimi sonrası AKP’nin yeni bir Cumhuriyet karşıtı darbesi ile yüzyüzeyiz. Ülke, önceden hazırlanmış, yağmur gibi gelen CB Kararnameleriyle = Zamane fetvalarıyla, demir yumrukla adeta yerle bir ediliyor. Hukuk devleti bitti! Mutlak Saltanat!
    *****
    HUKUKSUZ CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMELERİ ÜZERİNDEN YAPILMAK İSTENEN NEDİR??
Hedef 2023.. Ancak başaramayacaklar; Türkiye demokrasisi direnecek!
Dolar 4,80 TL.. Adım adım IMF ile yeniden “stand by”a mı sürükleniyoruz?
Hani Türkiye 23,5 milyar $ borcu IMF’ye ödemiş hatta borç vermişti Erdoğan’a göre?!
Mr. Mehmet Simsek‘i Kabine’den dışlamanın faturası da mı eklendi sırtımıza??
Devletin tüm hazine ve maliyesini damada bırakmak küresel sermaye için de risk değil mi?

  • Devletin Hazinesi ve Maliyesini “birlikte” damada teslim eden anlayış, ancak kokuşma ve yıkım doğurabilir. Siyaset etiği mi dediniz? Hadi canım! Batı riski gördü ve döviz uçuyor.
  • Yandaş basın ve ilgililer “Doların ateşi düşmüyor..” diye utanmadan yalan söylüyor..
  • – Türkiye’de Siyasal İslam, Batı desteğinde, içerideki işbirlikçiler ve seçim oyunlarıyla,
    cebren ve hile ile iktidar olmuştur.
    – Erdoğan, kendince post-modern imparatorluğa yönlendirilmiştir..
    – Çıplak söyleyelim : Bu proje, Batı’nın Erdoğan’dan kurtulma planının HIZLANDIRILMASIDIR! Kimse duyduk – duymadık demesin..
    Özellikle Erdoğan ve müritleri! Ama bedeli Türkiye ödeycek.
    – Bu tasarım, Türkiye gibi ağır hastalıklı ekonomisiyle, orta boy bir ülkede yürümez!
    Ayrıca Dünya imparatorluğu da çatırdıyor ve dünya çok kutuplu küresel yönetime geçiyor..
  • Bu bir küresel politik kara deliktir ve oyuncularını, başta Erdoğan = AKP’yi yutacaktır.
    devamı…
    Küresel sistem, Türkiye’yi “tek elden” yönetmek istemektedir ve gereği yapılmıştır.
    Bakanlar Kurulu = Türkiye Anonim Şirketi Yönetim Kurulu; CEO : İmparator Başkan R.T. Erdoğan..
    *****
    Görülmeli ki; Türkiye, 1876 gerisine savrulmuştur. Erdoğan’ın yetkileri 2. Abdülhamit’te bile yoktu ve günümüz dünyasında da birkaç çağdışı rejim dışında yoktur.. Sorun budur ve bu çarpıcı gerçekle yüzleşmek zorunludur. Ne var ki bu deli gömleği Türkiye’ye 1-2 değil birkaç numara dar gelir.. Yürütemezsiniz efendiler, dayatamazsınız.. Yaşamın doğasını zorluyorsunuz.
    – Her ne denli küresel dinamikler “şimdilik” bu tasarımı yaşama geçirebilmişlerse de, mizansen zamanın ruhuna uygun değildir. Anadolu insanı artık tebaa – kul ve “padişahım çok yaşa” deme aşamalarını çooook gerilerde bırakmıştır.
    – Bu topraklarda demokratik – laik – özgürlükçü – bilimsel akılcı – adil…. bir düzenin yaşam kültürü mayası kökleşmiştir, insanımız artık “sürü” değil, başı dik özgür, Cumhuriyet yurttaşıdır.
    Yaşananlar politik – tarihsel, özgün bir anomalidir, dolayısıyla konjonktüreldir ve aşılacaktır. Dünya, temsili demokrasiyi bile geride bırakıp teknolojinin de katkısıyla doğrudan demokrasiye koşarken, Anadolu’da tam da tersini sahnelemenin nasıl bir rasyoneli ve kaldıracı olabilir ki??
    – Göreceksiniz, göreceğiz, görecekler.. Toplumun yarıdan çoğu gerçekte bu yıkıma karşı!
    Gerçekte bunca şaşaa, tantana, mide bulandıran görgüsüzlük, israf.. yıkıma şal örtmek için!
    – Uğruna savaşıma (mücadeleye) devam; son sözü elbette her zaman direnenler söyler.
    – Taa 12.12.2016’da yazmıştık, okumak için üstünde tıklayınız :

Erdoğan’ın 3. Abdülhamitleşmesine “ne yazık ki” (!) zamanın ruhu elvermiyor..

Aydin’in_acul_saati_ile_Homo_Sapiens’in_politik_matürasyon_saati

Erdoğan gerçekte “topal ördek” tir..

SEÇİM MATEMATİĞİ A-NORMALDİR; AKIL DIŞI BİR KURGU – SONUÇ MUDUR? 

BU BİR DARBEDİR. DİRENİLMEZ İSE BAŞARIYA ULAŞACAKTIR.
Haksızlığa, Hukuksuzluğa Direnmek İnsanlıktır, Onurdur.
(Erol Güçlü, Avusturya ADD onursal bşk.)
  • Türkiye bu “lanetli parantezi” de kıracak. Tarihin tekerleği asla geri döndürülemeyecek!
    Mart 2019’da yerel seçim var öne çekilmezse. Bu anormal – anomalili rejim 21. yy’da yürütülemez!
  • CHP bu geçici süreçte öncü – motor olmak zorunda.. Hızla toparlanmalı ve silkinmeli,
    iç çekişmeleri bırakıp, Kılıçdaroğlu’na vefa ile, Truva atlarını tasfiye ederek.. 
  • 6 Ok” un büyülü rotasına girin, orada toplanalım yeniden! TAMAM mı!?
  • Her şey Türkiye için, insanımız için – insanlık için ve yolumuz AYDINLIK! 
  • KURTULUŞ KATIKSIZ “6 OK” !

    Sevgi ve saygı ile. 15 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com   www.ahmetsaltik.net

Önceki yazılarımızdan   :
2017 yılı çalışmaları dosyamızı ve yıl içinde sitemizde yayınlanan 58 makalenin listesine ve erişkelerine ulaşmak için: http://ahmetsaltik.net/2017/12/31/2017-yili-calismalarimiz/

20 yıl önce ADD Edirne Şb. Bşk. iken FETÖ için yaptığımız uyarı: 
Bir devlet, maskeli düşmanlarını kendi eliyle böylesine onurlandırırsa, 
acı sonuçlarına da günü geldiğinde katlanmaktan kaçınamaz.

Sitemizde yayınlanan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi
Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim

“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” Nazım HİKMET

Madde 104 yokmuş gibi davranmak

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Fakat kimsenin de umurunda değil. Umursaması gerekenler, “Devlete ne olduğu” konusu ilgi alanlarında değil gibi davranıyor. Niye derseniz, üç olasılık var:

-Ya devletin organizasyon yapısının değişmesinden daha önemli işleri var 
-Ya mevcut konumlarından oldukça hoşnutlar 
-Ya da milletin vekili olsalar da  gösterecekleri karşı çabaların sonuç getirmeyeceğini düşünüyorlar. Her 3 olasılık da birbirinden birbirinden hazin, birbirinden rahatsız edici.

 
“Nedir bu devletin temelinde yaşanan hukuksuzluk anayasa uygunluğu kuşkulu durumlar?” derseniz, anayasanın 104. maddesini hatırlatarak başlayalım. 
 
Anayasanın 104. maddesi yürürlükte değil mi?

104. madde neden kritik? Çünkü Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerini anlatıyor. 
Malum, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen yeni düzende, Başbakan ve Bakanlar Kurulu yok. Yürütme organının tamamını temsil eden Erdoğan, hükümet yerine geçerek istediği konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabiliyor. 
İşte madde 104, Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarırken sınırlar çiziyor.
Üç adet net sınır var. Yürürlükteki anayasaya göre Cumhurbaşkanı şu 3 konuda Cumhurbaşkanı kararnamesi çıkaramaz: 

  1. Temel haklar, kişi hak ve ödevleri, siyasi hak ve ödevler 
  2. Anayasanın münhasıran yani “Sen bunu kanunla düzenleyeceksin” dediği konular 
  3. Kanunda açıkça düzenlenmiş konular. 

Bitmedi. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yasalarda farklı hükümler olması durumunda, Cumhurbaşkanlğı karanamesinin değil, yasanın hükümleri uygulanacak. 
 
1 numaralı CB kararnamesi 
Gelelim, bundan üç gün önce yayımlanan 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesine. 
O kararnameyle, devlet organizasyonu tümüyle değişiyor. Cumhurbaşkanlığı, idari ve mali yapıyı yeniden kurgulayıp inşa ediyor. Kurumları birleştiriyor, ayırıyor, bağlıyor, yeni kadrolar, kurullar ücretler, tahsis ediyor. İç politikayı, dış politikayı belirliyor. 
Peki bu kararnamede anayasanın hangi maddesine dayanıldığı yazıyor mu? 
Hayır yazmıyor. Oysa bu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi gökten vahiy yoluyla inmediğine göre kaynağını bir yerden alması gerekiyor. 

-Bunun da muhtemelen (!) anayasa olması gerekiyor.
Anayasa içinde de yüksek ihtimalle madde 104… 


-Bir başka olasılık ise bu kararnamenin, anayasanın OHAL rejimini düzenleyen 

119. maddesine göre çıkarılmış olması. 
Orada da Cumhurbaşkanı’nın olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda kararname çıkarabileceği yazıyor. (Bu maddede yasaları kaldırma yetkisi görmüyoruz.) 

Fakat Resmi Gazete’de yayımlanan 1 No’lu Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin anayasanın hangi maddesine dayanılarak çıkarıldığına ilişkin  bir bilgiye rastlayamıyoruz. Bu, kararnamenin kendi varlığıyla ilgili bir sorun.

Fakat asıl olarak 1 Numaralı kararname, fasıllar altında kurduğu – birleştirdiği bakanlıklar, kurullar ve ofisler dolayısıyla aslında yasayla düzenlenmesi gereken bir konuya el atmış durumdadır.

Bu yanıyla da 104. maddeye uygunluğu tartışma konusudur.

Anayasanın 104. maddesi yürürlükte olduğuna göre, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ofis, kurul kurabilme keyfiyetinin kurumsal ve hukuksal bir zeminde yapılmasını beklemek, naiflik değildir.

Yetkisi budanmış da olsa TBMM üyesi milletvekillerinin, baroların bu temel konuda görüş bildirmesi, varlık nedenleriyle oldukça uyumlu olacaktır.
========================================

Dostlar,

HUKUKSUZ CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMELERİ ÜZERİNDEN YAPILMAK İSTENEN NEDİR??

Cumhuriyet gazetesinin değerli ve yürekli yazarı Sayın Çiğdem Toker, yerden göğe haklıdır.

Filli (eylemli, de facto) bir dayatma, başkalaştırma süreci içindeyiz.
Hiçbir sınır, kural, hüküm… tanınmıyor ve yaratılan karambolde ülkemizin yapısı moleküllerine dek ve büyük bir hızla, tartışılmadan, denetlenmeden, tek bir kişinin istenciyle / yönlendirilmesiyle köktenci biçimde değiştiriliyor..

Maliyet her bakımdan çok yüksek.. TBMM devre dışı, AYM felç.edilmiş, Danıştay teslim alınmış.. Basın çok büyük ölçüde sahibinin sesi..

Atılan adımların geri dönüşümü çok güç, yer yer olanaksız olabilir olabilir.

En önemli yitirimlerden biri, hukuk devletinin kırıntısının bırakılmamasıdır.Genel kuraldır; bir mevzuat metni çıkarılırken amaç, kapsam ve ardından DAYANAK gelir.. Sonra da tanımlar yapılır. Söz konusu mevzuat düzenlemesi burada Cumhurbaşkanlığı kararnamesidir. Bu yetki, 16 Nisan 2017 anayasa halkoylaması ile 6771 sayılı yasanın kabul edilmesiyle Cumhurbaşkanına verilen yetkilerdendir ve yeri Anayasanın 104. maddesidir (17. fıkra)
****

Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.
*****

Dolayısıyla tüm CB kararnamelerinin yasal dayanaklarının gösterilmesi ve Anayasal çerçeveye bağlı kalınması hukuk devleti olmanın zorunlu, kaçınılamaz gereğidir. Tersi keyfi yönetim, mutlakiyet ve anayasanın ihlali suçu olur..

Ülkenin kurumları, başta TBMM ve muhalefet partileri, Hukuk Fakülteleri, TBB, sivil toplum, basın.. içine sokuldukları “şok” durumundan bir an önce çıkmalı ve bu kabul edilemez duruma müdahale etmelidir.

Uyaralım;

  • Türkiye, geçelim tek adamı rejimini; bütünüyle keyfi, kuralsız, hukuksuz, despotik bir aile hanedanlığına sürükleniyor, sürüklendi..
  • Bir dernekte bile kurullarda yakın akrabalar yer alamazken, ülkenin hazine ve maliyesini damada teslim etmenin ne hukukta, ne siyaset etiğinde ne de moral değerlerde gerekçesi olabilir!

Türkiye ilkel bir kabile devleti değildir..

Hemen hemen tüm muhalefeti susturmuş olmak ve bunu fırsat / avantaj saymak ise çok daha büyük bir gaflettir.

Gidiş vahim ötesidir..

  • AKP = Erdoğan mutlaka sağduyu sınırlarına, hukuk içine çekilmelidir.

Epey oldu yazalı (26 Mart 2018),, lütfen tıklar mısınız??

ERDOĞAN 2019 SONRASINI DAVUL ÇALARAK İLAN EDİYOR!

Ne var ki, 2019’un 3 Kasım’ı beklenemedi büyük tufan için tasarım sahiplerince; zaman hızlandırıldı, 20 ay geriye çekildi genel seçimler; böyle emreyledi çalap!

Ancaaak; TL değer yitirmeye hatta erimeye devam ediyor, yoksullaştırma ve ülke emeğini küresel sermayeye ve yerli ortaklarına aktarma kesintisiz sürüyor.. Ve bu karambolde dikkatler başka yönlerde.. Saray’daki cülüs (tahta çıka!) töreninde, Anıtkabir ziyaretinde, Adnan hoca operasyonunda, Hacı Bayram camisindeki namazda, 1. Meclis’teki şovda…

Prof. E. Yeldan 13,5 yıl önce yazmıştı (Cumhuriyet, 12 Ocak 2005) :

  • Türk ekonomisi, yabancıların hizmetçisi oldu..
  • … gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak
    yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP‘nin kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant aktarımı ve güven tazeleme operasyonu…

Misyon sürüyor, sürdürülüyor; kadir-i mutlak tek adam – sultan – padişah – imparator – halife..
her ne olmak istiyorsan ol, var git egonu doyur ama benim rantımı sür – dür!

İşte lanetli senaryo bu-dur..

İyi de, nereye dek hey Lordum, bu malign algı yönlendirmesi nereye dek??

Her filmin bir “The End” i yok mudur?

Sevgi ve saygı ile. 13 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AİHM, Cargill Davasında Hak İhlali Kararı Verdi 

AİHM, Cargill Davasında
Hak İhlali Kararı Verdi
 

Konuk yazar : Lütfü Kırayoğlu

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’de şeker pancarı üretimini baltalayan, şeker fabrikalarının satılmasına, kapatılmasına neden olan, halka GDO’lu, nişasta bazlı şeker yediren ABD tekeli Cargill ile ilgili AİHM’de   (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) görülen davada hak ihlali kararı verildi.

Yirmi yılı aşkın süren davada ADD Genel Sekreter YLütfü Kırayoğlu ve GYK üyesi Gürhan Akdoğan da davacılar arasındaydı. Davayı takip eden Bursa Barosu 27 Haziran 2018’de yaptığı basın toplantısında karar metnini açıkladı.

Cargill ile ilgili davada hak ihlali kararı verilmesine, yasadışı olduğu konusunda kesinleşmiş yargı kararları olmasına rağmen, faaliyetinin durdurulması kararı ile davacılara tazminat ödenmesine ilişkin bir karar çıkmadı. Türkiye ile ilgili pek çok kararı kolaylıkla veren AİHM, konu ABD tekeli olunca karar verirken eli titredi. Konu ile ilgili Bursa Barosu tarafından yapılan açıklamada şu görüşler kamuoyu ile paylaşıldı:

“Bursa ili, Orhangazi ilçesinde, Cargill şirketine nişasta fabrikası kurması için verilen izinler üzerine, bunların iptali için dava süreci 1998’de başlamıştır. Bu davalar; plan değişiklikleri, emisyon ve deşarj izinlerinin iptaline ilişkindi. Hükümet, bu yöntemle sonuç alamayınca tesisin kurulmak istendiği yeri özel endüstri bölgesi ilan etmiş, fakat bu da Danıştay’ca iptal edilmiştir. Bunun üzerine Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda değişiklik yapılarak tarım arazisi olan alan sanayi alanına çevrilmiştir. Bu değişikliğin Cumhurbaşkanı tarafından (AS: A.N. Sezer) Meclis’e iadesi üzerine 2. kez yasa değişikliği yapılmıştır. Bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuş; yasanın kişiye özel çıkarıldığının belgelenmesine karşın mahkeme başvuruyu reddetmiştir.

“Sürecin tümünde Anayasa’ya göre millete ait egemenlik yetkisinin yargı kısmını ‘Türk Milleti’ adına kullanan mahkemelerin çeşitli kararları uygulanmayarak; yargı kararlarının etkisiz hale getirilmesi için plan ve yönetmelik değişiklikleri ve son kertede iki kez yasa değişikliği yapılarak, Türk Milletinin egemenlik hakkına hükümetler ve idare organları tarafından müdahale edilerek; Anayasa’nın kurucu ilkeleri ayaklar altına alınmıştır.

“Halen devam eden, bu yargı sürecinden sonuç alınamaması üzerine, 2005 yılında AİHM’ne AİHS’nin adil yargılanma hakkı (m.6), yaşam hakkı (m.2), aile ve özel yaşam hakkı (m.8) ve etkili başvuru ve haklarının ihlali nedeniyle başvuru yapılma zorunluluğu doğmuş ve yapılmıştır. Yaklaşık 13 yıl sonra AİHM bu başvuru nedeniyle sözleşmenin adil yargılanma hakkının (m.6) ihlal edildiğine karar vermiştir.

“AİHM, kararında dönemin Başbakanı, Bayındırlık ve İskan Bakanı ve Gemlik Belediye Başkanı’nın, mahkeme kararlarının uygulanması konusunda sorumlu olmalarına karşın idare mahkemesi kararlarını uygulamadıklarını belirlemiş ve kararı uygulamayan yetkililer hakkında açılan tazminat davasıyla ilgili olarak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği kararlara 3’er kez yollama (atıf) yaparak bu durumu özellikle vurgulamıştır.

Gönderme (atıf) yapılan kararlarda idare mahkemesi kararlarını uygulama olanağına sahip yetkililerin bunun gereğini yerine getirmedikleri ve bu nedenle yargı kararlarının uygulanmamasından doğan zararlardan İYUK’nun 28. maddesi uyarınca kişisel olarak sorumlu oldukları saptaması yapılmıştır.

Bu bağlamda AİHM, hukukun üstünlüğünün temel ögelerinden birinin hukuksal kesinlik ilkesi olduğunu ve herhangi bir anlaşmazlıkla ilgili sonal (nihai) bir yargı kararının sorgulanmaması gerektiğini yinelemiştir. Yasa değişikliği, henüz uygulanmamış birçok nihai (kesin) yargı kararının etkisiz hale getirilmesini mümkün kılmıştır. Sonuç olarak mahkeme, bir dizi nihai ve uygulanabilir yargı kararını uygulamak için gerekli tedbirleri almaktan yıllardır kaçınan ulusal makamların, başvuranları etkili yargı korumasından yoksun bıraktığını belirlemiştir. Dolayısıyla, 6/1 maddesi (adil yargılanma hakkı) ihlal edilmiştir.

Yargı kararlarını uygulamayan yetkililer hakkında açılan ve halen süren giderim (tazminat) davası da hukuken karmaşık bir dava olmamasına karşın halen sürmektedir.

AİHM tarafından 18 Haziran 2018’de verilen kararın Fransızcadan çevrilen 29 sayfalık Türkçe metninin karar bölümünde şu maddeler yer almaktadır :

  1. Oybirliği ile, Sözleşme’nin 6/1. maddesiyle ilgili olarak Ali Arabacı, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gencelli, Mustafa Özçelik ve Yahya Şimşek’in başvurlarının kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir;
  2. Oybirliği ile, başvuranlardan Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Eralp Atabek, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü et İsmail İşyapan, Nalan Bener, MM. Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek, Şaban Cankat Taşkın, Lütfü Kirayoǧlu, Cumhur Özcan, Zeliha Şenay Özeray ve Öznur Çiçek tarafından yapılan şikayetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir ;
  3. Yukarıda belirtilen altı başvuran hakkında Sözleşme’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine ;
  4. Altıya karşı bir oyla, Sözleşme’nin 2. ve 8. maddeleri kapsamında yapılan yakınmaların kabul edilebilirliğinin ve esaslarının incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir ;
  5. Adli tazminat talebini oy birliğiyle reddetmiştir.

Karar 19 Haziran 2018 tarihinde Fransızca yazılı olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77/2-3. maddeleri uyarınca 19 Haziran 2018’de yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Türkiye’de pancar üretimi ve şeker fabrikaları tam da bu kararın öncesinde yok edildi.

=================================

Dostlar,

Değerli dostumuz, savaşım insanı, dava arkadaşımız Sn. Lütfü Kırayoğlu’nu sevinç veren ama ne yazık ki “Pirrhus” utkusunu anımsatan AİHM kararı içi gönülden kutluyoruz. Emek veren tüm yurtsever dava insanlarını da..

Şimdi ne yapılacaktır?

Sanırız, kararın gereğinin yerine getirilmesinin “eylemli olanaksızlığı” (fiili imkansızlık) gerekçesiyle hiç – bir şey! Üstelik AİHM akçalı giderim (maddi tazminat) istemini de reddettiğine göre; Cargill ve siyasetteki tüm yandaşları/ortakları için dert edecek hiçbir şey yok.

Sağol , “Batı” nın, Avrupa Konseyi’nin iftihar kurumu AİHM e mi, sen çok yaşa!

13 yıl sonra ancak böylesine “adil” (!) bir karar verilebilirdi..

Bu yazının, Sn. Kırayoğlu’nun daha önce sitemizde yayınladığımız “CARGILL Nedir…” başlıklı yazı ile birlikte okunmasını öneriyoruz.. Ki o yazıyı biz Ankara Üniveritesi Tıp Fakültesinde (Dönem 5) tıp öğrencilerimize “KüreselleşTİRme ve Halk Sağlığı” dersimizde örnek olay (case) olarak değerlendiriyoruz. Lütfen üstünde tıklayınız.

Cargill Nedir? NBŞ Nedir? Yalanlar ve Gerçekler…

Sevgi ve saygı ile. 13 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Umuda Yolculuk 5: 1961 Anayasası

Umuda Yolculuk 5: 1961 Anayasası

Emre Kongar

İsmet İnönü’nün Demokrasiye sahip çıkacak çağdaş toplumsal sınıflar ve demokrasi kültürü yeterince gelişmeden, Çok Partili Düzen’e erken geçiş kararının bedeli ağır ödendi: Bugün bile, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması, Meclis’in denetim etkinliğinin sona erdirilmesi, hukuk mezunu olmayanların idari yargıç  atanabilmeleri, rektör olmak için profesörlük koşulunun kaldırılması, sivil ve asker bürokrasideki hiyerarşinin bütünüyle yerle bir edilmesi gibi kararlarla görülen “hazımsızlık sorunlarına” yol açtı! 

1) Birinci hazımsızlık sorunu, Demokrat Parti’nin, başta ifade ve muhalefet hakkı ve özgürlüğü olmak üzere, Demokrasinin bütün ilkelerini, “Milli İrade” adı altında pazarladığı “Çoğunluk Diktatörlüğü” anlayışı ile yerle bir etmesiyle yaşandı.

2) Sonunda, yarattığı fiili durumu yasal alana da taşımak için Meclis’te, “Muhalefetin ve Basının Rejim Aleyhtarı Faaliyetlerini Soruşturmak” üzere, Anayasa’ya aykırı yetkilerle donatılmış bir Tahkikat Encümeni kurarak bir sivil darbe yaptı. Böylece Çok Partili Rejim’in ilk darbesi gerçekleştirildi..

3) Hazımsızlıktan kaynaklanan bu Sivil Darbe, bir grup askerin 27 Mayıs 1960’ta “İhlâl edilen anayasayı korumak için” yeni bir darbe yapmasına yol açtı.

4) Demokrasiye erken geçişin yarattığı hazımsızlığın en büyük bedeli  ise MenderesPolatkan ve Zorlu’nun idam edilmesiyle ödendi.

5) Bu arada, Demokrat Parti’nin Sivil Darbesinden önce, İsmet İnönü liderliğindeki CHP, Demokrasiyi evrensel standartlarda yeniden kurmak için bir “İlk Hedefler Beyannamesi” hazırlamıştı.

6) Askeri darbeden sonra, bir Kurucu Meclis, bu beyanname paralelinde gerçekten çağdaş ve Demokratik 1961 Anayasası’nı halkoylamasına sunarak Atatürk/İnönü Cumhuriyeti’ni, Çağdaş Bir Sosyal Devlet aşamasına kavuşturdu; ama ne yazık ki bu Anayasa da bütün mükemmelliğine rağmen askeri darbe ve asılan üç politikacının kanı ile lekelenmişti.

7) 1961 Anayasası, 2.Dünya Savaşı’ndan ve DP yönetiminden alınan derslerle, iktidarın eylemlerini Anayasa Mahkemesi’nin denetimine bağlıyor, Meclis’in yanında bir Senato kuruyor, yargıyı bütünüyle bağımsızlaştırıyor, TRT ve basın ile üniversitelere, özerklik ve özgürlük getiriyor, Devlet Planlama Teşkilatı’nı (DPT) kuruyor ve en önemlisi, emekçilere sendikal örgütlenme, ve grev hakkı veriyordu. Özetle, bireyi, devlet ve iktidar karşısında özgürleştiriyordu.

Ama hazımsızlık bu Anayasayı da yok etti: 

Demirel
“Bu Anayasa lüktstür” sloganıyla yeniden Toprak Ağaları/Din adamları ittifakının temsilcisi olarak Başbakan oldu ve ülkeyi 12 Mart 1971 faşizmine ve bugünlere getiren “hazımsızlığı”, yeniden iktidara taşıdı.
***
Sonuç olarak, İstiklal Savaşı’yla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, İsmet İnönü’nün iyi niyetle ama erken davranmasıyla iktidarı teslim ettiği Toprak Ağaları/Din Adamları ittifakına karşı, yeniden, yine İnönü’nün önderliğinde bu kez “Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti” çizgisinde bir Anayasa yapmış ama askeri darbe ve üç idamla lekeli olan bu Anayasa da, Demirel’in, altını oymasıyla ve ABD’nin desteğiyle yapılan 12 Mart 1971 Askeri darbesi sonunda hacamat edilmişti!. 
DİREN DEMOKRASİ: 
BU TOPLUM SENİN İÇİN ÇOK BEDEL ÖDEDİ!

====================================
Dostlar,

Geldiğimiz / sürüklendiğimiz yer Dünyanın sonu değil.

Umutsuzluk ve karamsarlığa yer yok – tur!.

Türkiye’de güçlü bir demokratik, ilerici muhalefet dinamiği görülmüştür ve bu kesim gerçekte %50’nin üstündedir.

Erdoğan ve AKP iktidarı görüldüğü düzeyde güçlü ve ezici değil. 

Bu toprakların 200 yıllık geçmişi olan bir Çağdaşlaşma ve Aydınlanma geleneği ve deneyimi var. Bu birikim, öyle kolay kolay yok sayılamayacağını kanıtlayarak geliyor.

Vurgulayalım; o tarihsel kalıtın “şövalyeleri” asla teslim olmayacak.

  • Tarih, ütülü ipek kumaş değil; sarp – engebeli ve yaşamın en uzun koşusudur.

Sevgi ve saygı ile. 13 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Merdan Yanardağ : Demokrasi, Seçimler ve 24 Haziran

Demokrasi, Seçimler ve 24 Haziran

Merdan Yanardağ
ABC Gazetesi
Türkiye için tarihsel öneme sahip olduğu belirtilen 24 Haziran 2018 seçimini geride bıraktık. Bu seçimlerin siyasal, sosyolojik ve tarihsel önemine ilişkin analizine geçmeden önce, esaslı bir anımsatma yapmakta -uzatma ve sıkıcı olma pahasına- yarar görüyorum. Öncelikle belirtilmelidir ki, yeryüzünde sınıflar üstü ya da sınıflar dışı bir demokrasi yoktur. Ne bugün ne de tarihte… Demokrasi sınıfsal bir kavramdır. Dolayısıyla hakim sınıf ya da güçlerin hukukunu ve siyasal düzenini ifade eder. Unutulmaması gereken en temel olgu budur.
Tarihte ilk demokrasi deneyimlerinin antik Yunan’daki site devletlerinde yaşandığını söyleyebiliriz. Bu demokrasi, yüzbinlerce kölenin emeği üzerinde yükselir. Doğrudan ya da dolaylı şekilde köle sahibi olan, özgürlüğünü ve boş zamanını -ki o boş zamanda felsefe, kültür, sanat gibi alanlarla uğraşmalarını sağlamıştır- köle emeğine borçlu olan özgür yurttaşların düzenidir. O nedenle siyaset terminolojisinde, “köleci demokrasi” kavramıyla karşılanır. Arenada ya da bir açık hava tiyatrosunda toplanan özgür yurttaşlar, kentin (Polis) bütün sorunlarını konuşur, karar verir ve yöneticilerini seçerdi. Politika kavramının çıkışı da buna, yani ‘Polis’ kavramına/sözcüğüne dayanır. Politika ise, kentte, yani “Polis”te konuşulan bütün konuları ifade eden kavramdır. Politika “kentin işleri” demektir. Doğrudan bir demokrasidir bu.. Ama küçük bir ayrıntı vardır; köle sahibi olan özgür yurttaşlar için geçerlidir.
DEMOKRASİ, AYIBI ÖRTEN BİR ŞALDIR
İkinci demokrasi örneği ise Sanayi Devrimi, Aydınlanma ve burjuva devrimlerinden sonra ortaya çıkan siyasal düzendir. Kapitalizm, üzerinde yükselen yurttaşlık hukukunun gelişimi ile ortaya çıkmıştır. Genel oy ilkesine dayanır. Ulusu oluşturan bütün insanlar yasalar önünde eşittir. Biçimsel bakımdan (yasalar önünde) sınıfsal farklılıklar ortadan kaldırılmıştır. Ancak, mülkiyet ilişkileri (üretim araçlarının özel mülkiyeti) daha örtük, derin ve sinsi bir sınıfsal eşitsizlik düzeni yaratır. Bu burjuva demokrasisidir. Esas olarak sermaye sınıfının sınıfsal egemenliğini ifade eder. Bu bakımdan kapitalizm koşullarında yapılan en demokratik ve adil seçimler bile, son çözümlemede, burjuva sınıfı ve ortağı olan diğer güçlerin egemenliğini yeniden üretir. Geç kalan burjuva devrimlerinin yaşandığı Türkiye gibi ülkelerde ise feodal ideolojinin etkisi altındaki geniş yığınlar, burjuva anlamda bile demokratik kurumların tam olarak oluşmasını sağlayamaz. Böyle toplumlardaki sözde demokrasiler, feodal toprak sahipleri ve din adamları sınıfının etkisi altında, bilinci ve aklı bağımsızlaşmamış geniş yığınların oylarıyla eski düzeni onaylamaktan başka bir işe yaramazlar.
DEMOKRASİ / DİKTATÖRLÜK DİYALEKTİĞİ
Sosyalizm ise, işçi sınıfı demokrasisi ya da toplumsal demokrasi olarak nitelendirilebilir. Nitekim, sosyalist teorinin kurucuları da onu böyle tanımlamıştır. Ancak bu tanımlama tersinden yapılmış ve sosyalizmin aynı zamanda proletarya (işçi sınıfı) diktatörlüğü olduğu da ifade edilmiştir. Bu kavramsallaştırma doğru ve açık sözlü bir ifade biçimi olarak siyaset tarihi ve terminolojisinde yerini almıştır.
Mutlak ya da tam demokrasi ise, özgürlük çağı diye de nitelendirebileceğimiz, sınıfların, dolayısıyla bugünkü anlamıyla devletin ortadan kalktığı, insanlar arasında her düzlem ve düzeyde eşitliğin sağlandığı ileri komünal toplumda mümkündür. Komünizm dediğimiz toplumsal düzen budur. Bu düzen, insanlığın tam demokrasiye ve eşitliğe ulaştığı, bütünsel insanın oluştuğu ve/veya ortaya çıktığı bir çağdır. İnsanlığın ve gezegenin bu aşamaya ulaşıp ulaşamayacağını henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla bu yazıda tartışacağımız rejim, burjuva demokrasisidir. Bu demokrasi, her türden adaletsizlik, sınıfsal eşitsizlik, sömürü ve zulüm düzeninin üstünü pırıltılı bir şalla örter. İşte demokrasi o şalın adıdır. En gelişkin demokrasilerde bile seçimler, sisteme egemen olan sınıfların konumunu son çözümlemede meşrulaştırma araçlarıdır. Seçimler ayrıca, insanların kendi kendilerini yönettikleri yanılsamasını da yaratır.
Peki, durum böyleyse, demokrasi için mücadele etmek gereksiz midir? Değildir! Tam tersine demokratik hak ve özgürlükler için verilecek mücadele, yani demokrasinin sınırlarını genişletmek için yürütülecek çaba insanlığın özgürlük ve eşitlik hedefine ulaşmak için yolunu açan en önemli siyasal eylemlerden biridir. Ancak, bu kavgayı hakkıyla vermek, solun tarihsel, siyasal, felsefi ve ideolojik referanslarına yeniden iltica etmesiyle mümkündür. Unutulmamalıdır ki, en kötü demokrasi diktatörlüklerden iyidir. Bu uzun anımsatmayı, demokrasi eleştirisini geri çeken solun ve burjuva demokrasilerini insanlığın son siyasal tecrübesi olarak gören liberallerin yarattığı zihinsel kirlilik nedeniyle gerekli gördüm.
BU SEÇİMLERDE DE HİLE YAPILDI
Yukarıda çizdiğim geniş perspektifti akılda tutarak şimdi 24 Haziran 2018 seçimlerini değerlendirmeye geçebiliriz. Maddeler halinde bu seçimleri analiz etmeye çalışacağım.
1) Erdoğan-AKP iktidarı bakımından ortada mutlak bir başarı yok, olsa olsa bir “Pirus zaferi” vardır. Bu, yenilgiden beter bir zafer anlamına geliyor.

– Hile ve sandık sahtekarlığı bu seçimlerde de sonuç alıcı şekilde kullanıldı. Sonuç, dijital ortamda ve özellikle Urfa gibi bazı Güneydoğu illerinde açıkça sandık hırsızlığıyla elde edildi.

Öte yandan, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve Anadolu Ajansı’nın (AA) açıkladığı sonuçları doğru kabul etsek bile, AKP’nin oyları düşmüş, Tayyip Erdoğan ancak MHP oylarıyla seçilebilmiş durumda. Bu olgu akıldan çıkarılmamalıdır.

2) Daha önceki seçimlerde (2007’den sonraki bütün seçimlerde) olduğu gibi, bu seçimde de hile yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü, ortaya çıkan tablo yaşamın doğal akışına, siyasetin sosyolojisine, akla ve mantığa aykırıdır. Bize ulaşan somut bilgilerin yanı sıra, çıplak gözle yapılacak bir gözlem ve ilk analizde bile, hile ve oy transferinin bu kez MHP üzerinden yapıldığı anlaşılıyor. Özellikle korucu aşiretlerin etkin olduğu Güneydoğu illerinde oy hırsızlığı açıkça yapılmış, ilk tur için gerekli oy -ki 606 bin dolayında olduğu hesaplanıyor- büyük ölçüde bu yolla temin edildiği saptanıyor. Öyle ki, 51 milyon seçmen arasında bu rakam % 2 – 2,5 gibi bir orana karşılıktır. Zaten Tayyip Erdoğan’a ilk turda seçim kazandıran oran da budur.

3) AKP’nin gerçek oy seviyesinin -hormonlu miktar dahil- % 42 civarında olduğu ortaya çıktı. Kuşkusuz bu oran da az değil. Ancak, çok olduğu da söylenemez. MHP’nin bölünerek İyi Parti’nin ortaya çıkması ve bu partinin de % 10 oranında oy almasına karşın, doğru dürüst bir seçim kampanyası bile yapmayan MHP’nin oylarının düşmemiş olmasını, akıl ve bilimle açıklamanın olanağı yoktur.

4) Türkiye, devletin bütün olanaklarının iktidar partisi lehine kullanıldığı adil ve demokratik olmayan bir seçim yarışı sonucu tek adam rejimine sürüklendi. Dinci faşizan bir diktatörlüğe doğru gidişin önünde artık yasal bir engel kalmadı. Ülkenin daha baskıcı ve kötü bir döneme girdiği açık. Tarihsel ömrünü 7 Haziran 2015’ten beri doldurmuş olan AKP, ne yazık ki siyasal ömrünü dördüncü kez uzatmayı başardı. Çünkü, Erdoğan-AKP iktidarı bütün gücünü muhalefetin örgütsüzlüğü ve güçsüzlüğünden aldığı bir kez daha ortaya çıktı.

GÜÇLÜ BİR MUHALEFET DİNAMİĞİ OLUŞTU

5) Bütün eksiklik ve kusurlarına karşın, CHP ve Muharrem İnce başarılı bir kampanya yürüttü. Yaratılan büyük umut ve beklentinin nedeni budur. İnce ve CHP, milyonlarca insanı harekete geçirmeyi başardı ve iktidarı değiştirebileceğini gösterdi. Meral Akşener ve partisi ise tutarlılığını koruduğu taktirde merkez sağdaki boşluğu doldurabileceğini, çok yeni olmasına karşın ortaya koydu. HDP ise, 2015 çizgisini yakalayarak, bütün Türkiye’ye seslenmeyi denedi.

6) Toplumda çok güçlü ve dinamik bir muhalefet dinamiğinin bulunduğu ortaya çıktı. Kentli, eğitimli, çalışan, katma değer yaratan, demokratik değerlere sahip, Batıya açık, modern ve deyim uygunsa Türkiye’yi omuzlarında taşıyan geniş ve gelişkin bir nüfus, Erdoğan-AKP iktidarına ve siyasal İslamcılığa karşı kararlı şekilde karşı koyacağını gösterdi. Her sınıftan insanın içinde yer aldığı bu büyük ve etkili nüfus kesimini karşısına alan bir siyasal iktidarın, bir ülkeyi uzun süre ve istikrar içinde yönetemeyeceği bilinmeli.

7) Muhalefetin en büyük ve fiilen öncü gücü olan CHP ve yönetimi, açık ki, seçim gecesi topluma güven veren, ülkeye el koymaya kalkan güçlere karşı engelleyici bir önderlik sergileyemedi. Bir hile ve meşruiyet tartışması bile canlı tutulamadı. Seçim sonuçları yanlış okundu. Fark 10 milyon değil, 1 milyonun altında. bazı hesaplamalara göre bu rakan 606 bin civarında. Muharrem İnce bir ittifakın adayı değil, sadece CHP adayı. İttifakın ve HDP’nin ikinci turda İnce’ye oy vereceği öngörülmüştü. Sonuçta AKP ve Erdoğan, kendisini iktidara getiren bütün iç ve dış dinamikler değiştiği halde, siyasal ömrünü uzatmayı bir kez daha başardı. Cumhuriyetin temsil ettiği bütün değerlerde (hukuk, siyasal etik, laiklik, demokrasi, yaşam kültürü, ahlak, kadın özgürlüğü, modernite vb.) 1923’ten beri yaşanan en sert kırılma gerçekleşti.

8) HDP’nin barajı açması, ülkenin demokratikleşmesi, Erdoğan-AKP iktidarının sınırlandırılması, barış ve toplumsal kurtuluş mücadelesi bakımından son derece iyi oldu. Bu seçim döneminde, Kürt siyasal hareketinin gericilikle bağlarını bir ölçüde koparması ve cumhuriyetçi güçlerle işbirliğine yönelmesi de çok olumlu bir gelişme olarak kaydedilmeli. Çünkü, ‘Çözüm Süreci’ denilen ve asıl olarak siyasal islamcı hareketin devleti ve toplumu ele geçirme operasyonuna hizmet eden dönemden sonra bu gelişme büyük önem taşıyor.

ÜLKE YENİ VE SERT BİR DÖNEME GİRİYOR

9) Toplumun sandığa ve seçimlere güveni büyük ölçüde sarsıldı. Seçim gecesi silahlı gerici göstericilerin meydanlara çıkması, havaya ateş açarak toplumda korku ve panik yaratmaya çalışması önemli bir gelişme olarak kayıtlara geçti. Dolayısıyla bu yolla ülkedeki bütün ilerici ve demokratik güçlerin tehdit edilmesi yeni bir durum olarak değerlendirilmeli. Açıkça suç oluşturan bu provokatif eylemlere güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi de dikkat çekici. Bu durumda, toplumun diğer kesimlerinin de daha radikalleşen bir mücadele ve karşı koyma tavrına girmesi beklenmeli.

10) İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun önce HDP’yi, ardından da Cumhuriyetin kurucu güçlerinden CHP’yi açıkça ve bugüne kadar hiç rastlanmayan bir dille tehdit etmesi, sert bir döneme girildiğinin işaretleridir. Hile, baskı ve devlet olanakları ile ülkeye el koyanlar, bu meşruiyet ve güç açığını siyasal şiddet kullanarak kapatmayı seçeceklerini ortaya koydu. Artık bu durum hesaba katılarak hareket edilmelidir.

ERDOĞAN İKTİDARI KİMLERE DAYANIYOR?

11) Bu seçimler bir kez daha Türkiye’de geniş bir toplum kesiminin (daha çok alt gelir ve düşük eğitim gruplarına mensup yurttaşların) sosyo-ekonomik konumlarıyla seçmen davranışları arasındaki pozitif ilişkinin koptuğunu ortaya koyuyor. Yani yoksullar ve emekçiler, bu sınıfsal pozisyonlarından hareketle sol partilere oy vermiyor. Tam tersine, yaşadıkları yoksulluk, sefalet ve sömürünün nedeni ve temsilcisi olan siyasal partilere oy vermeye devam ediyor. Ezilen, sömürülen, sadakaya mahkum bırakılan, taşeron firmalarda üç kuruşa çalışan, güvencesiz bir emek ortamında ayakta durmak için çırpınan insanların, kendi efendilerine hayran  oldukları anlaşılıyor.

12) İnsanların / yurttaşların sınıfsal konumlarıyla siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişkinin kopmasının temel nedeni, toplumun dinselleştirilmesidir. Dolayısıyla, insan aklını ve vicdanını özgürleştirmek anlamına gelen laikliğin bir orta sınıf fantezisi değil, esas olarak emekçiler için gerekli bir bilinç ve toplumsal düzen olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Toplumun genişçe bir kesimi, 24 Haziran’da sınıfsal konumu ve bilinci ile değil, inançları ile oy kullanmayı sürdürmüştür.

13) Erdoğan’ın iktidarı ele geçirme biçimi ile 1848’de Fransa’da köylülere genel oy hakkının tanınmasıyla iktidara gelen, daha sonra iktidardayken bir darbe yaparak devleti ele geçirip diktatörlüğünü (imparatorluğunu) ilan eden Louis Bonaparte’ın siyasal serüveniyle büyük benzerlik taşıyor. Sınıf dışı (declasse) unsurlara, lümpen (serseri) proletaryaya (emekçilere), toplumun en geri kesimlerine ve yeni genel oy hakkı kazanmış cahil ve tutucu köylü yığınlarına dayanarak % 74 gibi büyük bir destekle iktidarı alan Bonaparte, ülkeden kaçmak zorunda kalana kadar bir daha (20 yılı aşkın süre) yönetimi terk etmeyecekti. Erdoğan da, toplumun en geri kesimlerine, mesleksiz ve eğitimsiz lümpen kentlilere, taşra tutuculuğuna, Orta Anadolu muhafazakarlığına, her söylediğine inanan dinselleştirilmiş toplum kesimlerine dayanan bir çizgi izliyor. Erdoğan bu güçlere yaslanarak, iktidarını toplumun diğer kesimlerine dayatıyor.

14) Batı ve özellikle ABD’nin, Erdoğan dışında bir seçenek aradığı, AKP iktidarıyla daha fazla gitmek istemediği biliniyor. Ancak, Erdoğan-AKP iktidarına bütün kirli işlerini gördüren ve mevcut durumun artık kendi çıkarlarına zarar verdiğini düşünen Batı, başka seçenek bulamadı. Dolayısıyla, Batı için AKP bir tercih olmasa da zorunluluk haline geldi.

KARAMSARLIĞA YER YOK!

Gericilikle tarihsel hesaplaşmasını tamamlayamayan, onun kültürel, toplumsal ve ekonomik temellerini bütünüyle tasfiye edemeyen toplumlar, geriye savrulur ve dokusu bozulur. Böyle toplumlar eski ve yeni çağ arasında salınan rüküş topluluklara dönüşür. Hibrit (melez) rejimler oluşur. Çünkü, her türden ilerici seçeneği insanlığın yaşamından çıkaran sermaye sınıfı ve emperyalizm, toplumlardan yeni bir rıza üretmekte zorlanmaya başladığında, çareyi -zamanında iktidarına son verdikleri- feodal gericilikle uzlaşmakta bulur.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; 24 Haziran seçimlerinin ortaya koyduğu sonuç, yaşananlar deyim uygunsa dünyanın sonu değil. Umutsuzluk ve karamsarlığa yer yok. Ülkede güçlü bir demokratik, ilerici muhalefet dinamiği ortaya çıktı. Erdoğan ve AKP iktidarı sanıldığı kadar güçlü ve kahredici değil. Bu toprakların 300 yıllık derinliğe sahip modernleşme ve aydınlanma geleneği var ve bu dinamik kolaylıkla yok edilemediğini fazlasıyla kanıtladı. Ayrıca belirtilmeli ki, o geleneğin taşıyıcıları da hiçbir zaman teslim olmayacak. (29.06.2018)
=====================================
Dostlar,

Değerli gazeteci – yazar Sn. Merdan Yanardağ’ın biraz uzun ama önemli saptamalar içeren yazısı yukarıda.. Okunması gerek.. Paylaşmadan edeme(z)dik.. Bir de, 2 hafta kadar beklettik.. Daha serinkanlılıkla okunabilsin diye.. Şu belirlemenin altını bir kez daha çizelim:

  • Hile ve sandık sahtekarlığı bu seçimlerde de sonuç alıcı şekilde kullanıldı. Sonuç, dijital ortamda ve özellikle Urfa gibi bazı Güneydoğu illerinde açıkça sandık hırsızlığıyla elde edildi.

Sevgi ve saygı ile. 12 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com