TÜRKÇE TIP DİLİ BİLİMSEL TOPLANTISI KONUŞMA METİNLERİ

TÜRKÇE TIP DİLİ BİLİMSEL TOPLANTISI KONUŞMA METİNLERİ


Dostlar,

Geçtiğimiz yıl, 9 Eylül Üniversitesi Rektörlüğü ile Türk Nefroloji Derneği’nin ortak etkinliği olarak 1 günlük bir bilimsel toplantı yapıldı 14 Mayıs 2019’da..

Konu şöyleydi :

  • 1. TÜRKÇE TIP DİLİ BİLİMSEL TOPLANTISI

Düzenleme kurulu başkanlığını sevgili dostumuz Sn. Prof. Dr. Taner Çamsarı üstlenmişti.

Hemen hepsi meslektaşımız, arkadaşımız – dostumuz olan katılımcıların konuşmaları kitaplaştırıldı ve çok değerli bir kalıcı yapıta dönüştü.

Konuşma metinleri 9 Eylül Üniversitesi yayını olarak Eylül 2019 sonunda basıldı (200 adet).

92 sayfalık kitapta 10 bildiri ve serbest tartışma, katkılar yer alıyor (3.8 MB)..

Türkçe’nin nasıl yetkinlikle bir bilim dili, o arada Tıp Dili olabileceğini bir kez daha anlıyoruz kitabı okudukça.
Lütfen tıklayınız : 1._TURKCE_TIP_DILI_BILIMSEL_TOPLANTISI_KONUSMA_METINLERI_IZMIR_2019

Salt Türkçe sevdalısı Tıp Bilimcileri değil,  Dilbilimciler de bu sonuca varıyorlar bir kez daha.

Dolayısıyla ülkemizde, bir sömürge devleti gibi yabancı dilde eğitim çarpıklığı içimizi acıtıyor.

2. Türkçe Tıp Dili Bilimsel Toplantısı Mayıs 2020’de Kocaeli’de tasarlanıyor.

Büyük ATATÜRK, son derece yerinde gerekçelerle, görkemli Devrimleri içinde Dil Devrimi‘ne ayrı bir önem vermiştir.

Bu sitede Türkçemiz, Dil Devrimi konularında epey yazı yazdık.

Örneğin

ATATÜRK; TÜRK DİLİ ve Günümüz Kültür Emperyalizmi

Türk Yazı Devrimi

……….

Atatürk’ün kurduğu ve kalıtından (mirasından) gelir bırakarak bağımsızlıklarını ve üretkenliklerini sürekli kıldığı Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu, 12 Eylül 1980 darbecilerince kapatılarak Devlet dairesine dönüştürülmüştür. T.C.’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün vasiyeti, hukuk dışına çıkılarak çiğnenmiştir.

Bu açık aykırılığın – ihlalin daha fazla sürdürülmemesi gerekir.

Ne var ki, günümüz AKP siyasal iktidarı, Arap – Osmanlı hayranlığı – takıntısı ile Türkçemize karşı da düşmanca bir tutum – davranış içinde..

Tipik biçimde Arap emperyalizminin asimilasyon dışavurumu bu tablo gerçekte.. Çok yazık..

Gelişmiş ülkelerin Ulusal Dil Akademileri / Kurumları stratejik önemde kurumlar olarak görülmekte ve tüm ülke – halk – devlet tarafından bilinçli biçimde desteklenmektedir.  Ülkemizde, Dil Devrimine düşman bir karşıdevrim olgusu acı vericidir. Ulusumuz, bu sorunu da aşmalıdır, aşacaktır..

Sevgi ve saygı ile. 17 Şubat 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Dil Derneği Üyesi, Hekim,
Siyaset Bilimci (Mülkiye – SBF),
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

TÜRKİYE 9. SINIF ÖĞRENCİSİ 3 GENCİN YAZDIĞI YAZIYI KONUŞUYOR..

TÜRKİYE 9. SINIF ÖĞRENCİSİ
3 GENCİN YAZDIĞI YAZIYI KONUŞUYOR..

Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.
Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.
Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.
Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.

O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.
O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.
Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.
O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…

O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.

Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…
Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.
Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.
Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.

Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

Değişik bir insandı..

Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.
Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.

En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.
Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.
Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:

-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

Rektör:

-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.
İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

-Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.

Sevgili Atatürk,
Bırakıp gittin bizi
Sen’i unuttuk sanma

Zaman alışmayı öğretir belki; ama
Unutmayı asla!

Hazırlayanlar:

Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri

9/B’den
Hüma D
Ahmet G
Ege D….

ataturkiyehaber.com

14 Mart 2018

DEPREM GERÇEĞİ

DEPREM GERÇEĞİ

Mustafa AYDINLI

Yerkabuğundaki kırılmalar nedeniyle birden ortaya çıkan titreşimlerin, dalga dalga yayılarak geçtikleri ortamları ve yeryüzeyini sarsma olayını, deprem olarak tanımlıyor bilim insanları.

Dünyanın oluşumdan beri depremler vardır. Ülkemiz dünyanın en etkin deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunmaktadır. Geçmişte yurdumuzda birçok yıkıcı depremler olduğu gibi, gelecekte de sık sık oluşacak depremlerle büyük can ve mal yitiğine uğrama olasılığımız ne yazık ki bir gerçektir.

“Ülkemiz topraklarının %92’sinin deprem bölgeleri içinde olduğu, nüfusumuzun %95’inin deprem tehlikesi altında yaşadığı ve ayrıca büyük sanayi merkezlerinin %98’i ve barajlarımızın %93’ünün deprem bölgesinde bulunduğu bilinmektedir. Son 58 yılda depremlerde 58.202 vatandaşımız yaşamını yitirmiş, 122.096 kişi yaralanmış ve yaklaşık 411.465 bina yıkılmış veya ağır hasar görmüştür. Sonuç olarak denebilir ki, depremlerden her yıl ortalama 1.003 vatandaşımız ölmekte ve 7.094 bina yıkılmaktadır.” (www.deprem.gov.tr)

Günümüz  bilim ve teknolojinin depremi önleme olanağı yoktur. Olacağı zamanı önceden kestirme olanağı da henüz yoktur. Ancak fay hatları bilinmekte, çalışan faylar üzerinde bir enerji birikimi olacağı, günü gelincede bunun boşalacağı tahmin edilmekte.

Geçtiğimiz hafta Silivri açıklarında 5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş, zaten beklenen İstanbul depremi nedeniyle büyük korku yaratmıştır. Depremin oluşumunu önleme olanağı yok ama depreme karşı alınacak pek çok önlem var. Korunma önlemleri elimizde. Devletin alacağı önlemler var, kişilerin alacağı önlemler var. Can ve mal yitiğini en aza indirme olanağı var. Örneğin Japonya bizden çok daha hareketli deprem kuşakları üzerinde olmasına karşın, baştan alınan pek çok önlemle yitikleri en aza indirebilmekte.

Türkiye olarak Depreme ne ölçüde hazırız?

17 Ağustos 1999 da yaşadığımız Gölcük Depremi ile nelerin eksik olduğu ortaya çıkmıştı. Aradan yirmi yıl gibi oldukça önemli bir süre geçti, hiç kuşkusuz bu süre içinde pek çok önlem alınabilirdi. Bırakalım gerekli altyapı önlemlerini bütünlüklü olarak almayı, örneğin 2000 yılında Bülent  Ecevit hükümeti (57. Kabine) döneminde konan deprem vergileri, 20 yıl boyunca toplanan bu vergiler ortada yok! Sözde çürük yapılar yıkılıp depreme dayanıklı binalar yapılacaktı. Milyarlarca liranın yerinde yeller esiyor. (AS: Bu tutarın Dolar karşılığının 35 milyar Dolara eriştiği anamuhalefet tarafından ileri sürüldü. Son derece önemli bir kaynaktır bu rakam ve İstanbul’da, 2019 fiyatlarıyla, ortalama 200 bin TL giderle 105 bin, TOKİ eliyle ortalama 100 bin TL maledişle 210 bin dairenin yapılması olanaklıydı. Hatta arsa maliyeti söz konusu olmadığından, bu sayı daha da büyüyebilirdi.. Yaklaşık 250 bin daire, en riskli binalarda yaşayan en az 1 milyon insanın depremde can güvenliğini sağlama demektir.. yapılmamıştır, çok yazık olmuştur ve telafi edilip edilemeyeceği tam bir bilinmezlik içindedir..)

Depremden sonra en önemli sorunlardan biri, açık havada toplanma alanlarıdır. İstanbul’un her yanı bina! Buna karşın yine de önceki iktidar döneminde 477 toplanma yeri belirlenmiş ancak son verilerle elde kalan yalnızca 77 adet toplanma yeridir. Ayrılan 400 toplanma yeri, ranta ve yandaşa kurban gitmiştir. Daha açığı talan edilmiştir AKP’li BŞB yönetimince.. 50’ye yakın deprem toplanma alanının iktidar yandaşlarına peş keş çekildiği savları ortalıkta dolaşıyor. İktidar, inandırıcı bir açıklama yap(a)mıyor. Katarlı EMAAR grubuna ve TÜRGEV’e, toplanma alanlarının verildiği biliniyor. Olası bir depremde halk nerede toplanacak??

Yaşadığımız dönemde Merkez Bankası’nın yedek akçesine (bir tür Ülkemizin kefen parasına!) devasa bütçe açıkları yüzünden el koyarak merkezi yönetim bütçesine aktaran AKP iktidarından daha akılcı br adım beklemek zaten saflık olurdu. (AS: 2019 mali yılında AKP = RTE, Merkez bankasının yaklaşık 40 milyar TL yedek akçesine ek, yaklaşık 40 milyar TL kârına da el koyarak damadın Hazinesine aktardı. Gene de bütçe, öngörülen 82 milyar TL yerine 124 milyar TL, toplamda gerçek olarak 205 milyar TL açık verdi. 770 milyar TL öngörülmüştü bütçe 2019 için 82 milyar TL açıkla.. Bunca muazzam açığa ve toplanan acımasız, on milyarlarca Dolar vergilere karşın ülkenin temel sorunları çözüme niçin kavuşturulamıyor! Kimler hortumluyor ulusal servetimizi, kimler hortumlatıyor!? Sorumlu iktidardır!!)

Son 5.8’lik depremde haberleşme ağı felç oldu. Türk Telekom’u Erdoğan’ın dostu (!) Lübnanlı Hariri ailesine peş keş çekenler, yetmiyormuş gibi, bu haramzede aileye bir de üzerine Türk Bankalarından 2,5 milyar Dolara yakın kredi verdirerek ülkeyi katmerli şekilde soydurunlar, hiç ellerini vicdanına koyup düşünüyor mu acaba? Son deprem gösterdi ki, ülkemizde telekomünikasyon altyapısı yoktur!

İstanbul’un seçilmiş BŞB Başkanı İmamoğlu, deprem kriz masasına çağrılmıyor. Sözün bittiği yerdeyiz. Vatandaş can derdinde, iktidar doymak bilmeyen siyasal ve ekonomik rant derdinde. İktidar, hangi başarı ile sistemin ‘sağlıklı çalıştığını‘ (!) söyleyebiliyor, başarı buysa başarısızlık nasıl olacaktı? Kamuoyu, 20 yıldır deprem vergisine özveriyle katlanıyor. Ne denli para toplandı, bu paralar nerede? Yanıtını bilmiyoruz ve isyan ettirecek biçimde, muhalefetin bu yöndeki sorularına AKP = Tek adam RTE,

  • Bu tür sorulara yanıt verecek zamanımız yok..“ diyebiliyor! Dehşet vericidir!Bu, demokrasilerde bir fiyaskodur, skandaldır ve saatler içinde iktidar istifaya zorlanır kamuoyu tarafından. AKP = Erdoğan, topladığı vergilerin hesabını vermeyip neyin hesabını verecektir? Bu hesap er ya da geç mutlaka sorulacaktır.
    ***
    Deprem ülkemizin ve dünyanın jeolojik bir gerçekliğidir.

    Siyasal rant dağıtarak üstesinden asla gelinemez. Deprem önlemleri amaçlı toplanan vergiler bu amaçla harcanmalıdır.
    Depreme vb. afetlere karşı ulusal birlik, beraberlik ve dayanışma örnekleri sergilenerek, seferberlik mantığı ile bilimsel politikalarla yaklaşmalıyız.

    Demokrasilerde iktidarlar saydam ve hesap verebilir olmak zorundadır.
    Ancak bu yaklaşımlarla can ve mal yitiklerini en aza indirebiliriz.

    (AS: Beklenen İstanbul depremi için sürenin 5-10 yıla indiği uzmanlarca bildiriliyor. İktidar elini çooook çabuk tutmalı ve bilim insanları – kurumları rehberliğinde hızla stratejik afet planları geliştirilerek uygulamaya konmalıdır. Fıtrat , kader  vb. safsata ve zırvalarla halkımız kandırılmamalıdır..)

 

 

 

 

 

 

 

26. GENELKURMAY BAŞKANI E. ORG. İLKER BAŞBUĞ’un ERDOĞAN’a YANITLARI

26. GENELKURMAY BAŞKANI
E. ORG. İLKER BAŞBUĞ’un
ERDOĞAN’a YANITLARI

BASIN AÇIKLAMASI : 06 Şubat 2020

Image result for ilker başbuğ

SUÇLAMALARA KARŞI GERÇEKLER

1. 28 Ağustos 2008 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı görevine başladım.
FETÖ liderine gönderilen bir mektuptaki “yeni Genel Kurmay Başkanı’nın Zatı Alinize ve yapılan hizmetlere bakışı son derece menfidir.” ifadesi göreve başladığım ilk günlerden itibaren FETÖ’nün hedefine konulduğumu açıkça göstermektedir.

Görevde bulunduğum 2 yıl FETÖ tarafından Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kurulan komplolara karşı mücadele ile geçti.

2. Bu mücadele çerçevesinde;
12 Haziran 2009 tarihinde sözde “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın basında yer alması üzerine Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından soruşturma açıldı. Soruşturma konusu suç askeri mahalde asker kişi tarafından işlendiği iddia edilen bir suçtur. Askeri Savcılık yaptığı soruşturma sonucunda 24 Haziran 2009 tarihinde Kovuşturmaya Yer Olmadığı kararını verdi.
4 Mart 2009 tarihinde Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığı Kayseri’de asker ve sivillerden oluşan gizli bir yapılanmayı tespit etti. Asker şahıslar ifadelerinde ışık evlerinde yetiştiklerini itiraf ettiler, hakkında soruşturma yapılan 5 sivil kişiye ise ulaşılamadı.

3. 07 Ocak 2009 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisine Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun tasarısı Başbakan’ın imzasıyla Hükümet tasarısı olarak sunulmuştu.
Bu Hükümet tasarısındaki maddelerin görüşülmesinin tamamlanmasını müteakip 26 Haziran 2009 tarihinde gece yarısı saat 00:59’dan itibaren Hükümet tasarısında olmayan iki adet önerge sunulmuştur.
Birinci önerge ile asker olmayan kişilerin askeri mahkemelerde yargılanmasına son verilmesi amaçlanmıştı. 3 Kasım 2016 tarihinde TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonundaki beyanımda ifade ettiğim gibi “Bu değişiklik tartışılabilir. Demokratik ülkelerde sivil şahıslar sivil mahkemelerde yargılanabilir.” Ancak, unutulmamalıdır ki bu değişiklikten ilk faydalanacak kişilerin FETÖ’nün TSK’ya karşı Kayseri’de kurduğu komploya katılan beş sivil olduğu ortadadır.
Birinci önerge-CMK 3. maddeye ek yapılmasına ilişkin

İkinci önerge ile bir kelime değişikliği ile askeri şahısların askeri mahallerde işledikleri suçlar nedeniyle sivil mahkemelerde yargılanmasının önü açılıyordu. Burada önemli olan nokta bu önerge ile getirilmesi istenilen değişikliğin Anayasa’nın Askeri Mahkemelere ilişkin 145. maddesine açıkça aykırı olmasıydı. Hukukun üstünlüğünü öncelikle gözetmesi gereken Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Anayasa’ya aykırı olduğu açıkça ortada olan bu önergenin getirilmesindeki dikkat çekici bir diğer nokta ise Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın 24 Haziran 2009 tarihinde vermiş olduğu Kovuşturmaya Yer Olmadığı kararından 2 gün sonra olmasıdır.
İkinci önerge- CMK 250. maddede iki kelimenin değiştirilmesine ilişkin

30 Haziran 2009 tarihinde Albay Dursun Çiçek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadeye çağrıldı ve tutuklandı. Anayasaya aykırı olmasına rağmen yasa değişikliği ile amaçlanan yasal zemin gerçekleştirilmiş oldu. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in yürütmekte olduğu soruşturmanın FETÖ’ye ulaşması üzerine Erzurum Özel Yetkili Savcılığı soruşturmaya müdahale etti. Savcılık, Dursun Çiçek’in hazırladığı iddia edilen İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nın uygulama alanının 3. Ordu Karargahı olduğunu ileri sürüyordu. Bu açıdan Dursun Çiçek’in durumu FETÖ için önemliydi.

Yukarıda anlatılan olaylar ve yasa değişiklilerinin zamanlaması yasa değişikliklerinden FETÖ’nün istifade ettiğini ortaya koymaktadır. Bu yasa değişikliği yapılmamış olsaydı Kayseri ve Erzincan soruşturmaları FETÖ’nün ciddi şekilde aleyhine gelişebilirdi. Dolayısıyla, sebep-sonuç ilişkileri göz önüne alındığında, 7 Ekim 2015 günü, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ndeki duruşmada söylediğim gibi, iki önerge ile gerçekleştirilen yasa değişikliklerinin FETÖ tarafından istendiği ileri sürülebilir.

4. 28 Ocak 2020 tarihinde bir televizyon kanalında bir programa katıldım. Programda FETÖ’nün siyasi ayağına ilişkin söylediğim bazı hususlar şu şekildedir:

Her yere sızmış bir örgütün siyasi partilere sızmadığını düşünmek akla ziyandır. Hatta her partide de olabilir. Ama bunların kim olduğuna ben karar verici olamam, yorum yapamam. Yargının çıkartması lazım. Burada da siyasi iradenin ağırlığını koyması lazım. …… 26 Haziran 2009 günü TBMM’de gerçekleşen bir somut olayı incelesinler üzerine gitsinler. Siyasi ayakla ilgili olarak bir sonuca da varabilirler de varmayabilirler de. ….. Önergeyi kastederek teklifi kim hazırladığını bilmiyorum. ….. İki önerge de FETÖ komploları ile bağlantılıdır. … O tarihteki Anayasa maddesine atıfla Anayasanın asker kişilerin askeri mahalde işledikleri suçların Askeri Mahkemelerde yargılanmasına amirdir. Yasa Anayasa’ya aykırı olamaz. ….. Konuyu MGK gündemine de getirdik, yanlış olduğunu ifade ettik. Ancak, dinletemedik. ….. Asker kişilerin askeri mahalde işledikleri suçların askeri mahkemede yargılanmasını engelleyen değişiklik maddesi Anayasa Mahkemesince 21 Ocak 2010 tarihinde iptal edildi.
Anayasa Mahkemesi bu kararıyla ne kadar haklı olduğumuzu göstermiş oldu.

5. 5 Şubat 2020 tarihinde Cumhurbaşkanı’nın Grup Toplantısında yaptığı konuşmada önem arz eden bazı noktalar şöyledir:

• “25 Haziran 2009’da geçen düzenlemenin amacı darbelere zemin hazırlanmasını önlemekti. Darbelere zemin hazırlayan hukukun işlemesinin önüne geçen yanlış bir uygulamanın düzeltilmesidir. Suç işleyen kişinin asker kimliğinin ona ayrıcalık tanımasının hukukta yeri olamaz.”

• “Eski bir genelkurmay başkanı bu düzenlemeyi bahane ederek Meclisimizi itham eden açıklamalar yapmıştı.”
• “Tüm partilerin desteği ile çıkarılan bir düzenlemenin üzerine FETÖ gölgesi düşürülmeye çalışılması en hafif tabiriyle Meclis’e saygısızlıktır.”

Darbelere zemin hazırlanmasını önlemek amacıyla yapılacak düzenlemelere ilkesel olarak karşı çıkılamaz. Ancak askeri şahısların askeri mahallerde işledikleri suçlar nedeniyle sivil mahkemelerde yargılanmasına ilişkin 26 Haziran 2009 tarihinde yapılan düzenleme Anayasa’ya aykırıdır. Hukuk devletinde böyle bir uygulamayı nereye koyacaksınız?

Televizyon programındaki konuya ilişkin konuşmadan Türkiye Büyük Millet Meclisini ve bazı üyelerini ismen itham eden bir sonuç çıkartılması doğru değildir. Amacımız Hükümet tasarısında yer almayan bu iki değişiklik önergesini ilk gündeme getirenin kim olduğunun, önergelerden birinin Anayasa’ya açıkça aykırı olduğu net olmasına rağmen bu önergelerin nasıl benimsendiğinin, kendisine Anayasa’ya aykırılığı defalarca anlatılmasına rağmen dönemin Cumhurbaşkanı tarafından da neden ve nasıl onaylandığının sorgulanmasıdır.
Askeri şahısların askeri mahallerde işledikleri suçlar nedeniyle sivil mahkemelerde yargılanmasına ilişkin düzenlemeye ilişkin Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisinin o günkü yetkililerinin son günlerde basına yansıyan açıklamaları ve Ana Muhalefet Partisi’nin bu düzenlemeyi o günlerde hemen Anayasa Mahkemesine götürmesi adı geçen partilerin bu önergeyi desteklemediklerini göstermektedir.

Televizyon programındaki konuşmamızın kapsamı Hükümet tasarısı dışında iki önerge ile yapılan düzenlemeler olup esasen bunların üzerine FETÖ gölgesi düşürmek değil gece yarısı yapılan bu düzenlemelerden FETÖ’nün istifade ettiğinin ortaya konulmasıdır.

6. Hükümet tasarısının dışında gece yarısı getirilen ve 13 dakika içinde kabul edilen bu iki önergeden en çok istifade eden FETÖ olmuştur. Bu iki değişiklik yapılmamış olsaydı Kayseri ve Erzincan soruşturmaları ile 2009 yılında bile FETÖ’ye ciddi bir darbe indirilebilirdi.
Göreve başladığı ilk günde FETÖ tarafından hedef alınan ve görev süresi olan iki yıl boyunca FETÖ komploları ile mücadele eden, o günlerde “FETÖ tehdidi bugün bize, yarın size” diye siyasi iktidarı uyaran bir Genelkurmay Başkanının, bugün karşı karşıya bırakıldığı bu durum herkesten önce FETÖ’yü sevindirecektir.

  • Dün olduğu gibi bugün ve yarın da Türk Milletine ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı duymuş olduğumuz saygı ve sorumluluklarımız çerçevesinde
  • doğru bildiklerimizi söylemekten hiçbir şey bizi alıkoyamayacaktır.

Takdir Yüce Türk Milletinindir!

İlker Başbuğ

 

İDLİB KONUSUNDA BİRKAÇ UYARI

İDLİB KONUSUNDA BİRKAÇ UYARI

Prof. Dr. Selçuk Duman

PROF. DR. SELÇUK DUMAN
Giresun UniversityUluslararası IlişkilerFaculty Member

1- Türkiye Astana sürecinde maalesef yerine getiremeyeceği radikal unsurların silahsızlandırılması sorumluluğunu üslendi.

Bu görevi Türkiye yerine getiremez çünkü radikal islamcı guruplar için geçmişten günümüze Türk Müslümanlığı tehdittir ve küresel istihbarat örgütleri ile birlikte iş yaparlar. Bu nedenle Türkiye bu yapıları kontrol edemeyeceği gibi, Türkiye için de bu yapılar tehdittir.

2- Türkiye’nin İdlib’e yönelik bir operasyona kalkışması durumunda tereddütsüz Rusya Federasyonu ile karşı karşıya gelecektir.

Çünkü Rusya ulusal stratejik hedefleri bunu gerektirmektedir. 300 yıldır bu böyledir ve Lazkiye ve Tartus’ta elde ettiği imkanları sizin için terk etmeyecektir.

Türkiye ile savaşmak gerekirse onu da yapacaktır. Bakın bu konuda AB ve ABD’yi bile karşısına alma riskini göze alabildi.

3- Türkiye’nin Rusya Federasyonu ile bir savaşa girmesi durumunda NATO’nun 5. Maddesi devreye girmez.

Çünkü NATO savunma amaçlı bir teşkilattır ve Türkiye saldırıda bulunan olacaktır.

4- Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki sünni guruplara siyasal organizasyon projesinden acil vaz geçmesi lazım.

Çünkü Arap dünyasında sünni demek; siyasallaşmış islam ve demokrasi karşıtı demektir.

Bunun Türkiye için risk olduğu gibi küresel güçler içinde kabul edilemez olduğu ortadadır.

Son söz : Türkiye, Rusya ve Suriye yönetimi ile M4 ve M5 karayolunun batı ve güneyinin Türkiye’nin denetiminnde sivillerin yerleştirilmesi için anlaşmalıdır ve Türkiye’nin gözlem noktaları bu hattın gerisine çekilmelidir.