ŞEHİR HASTANELERİNE SAĞLANAN HUKUKSAL DOKUNULMAZLIK 

ŞEHİR HASTANELERİNE SAĞLANAN HUKUKSAL DOKUNULMAZLIK 

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Cumhuriyet‘in değerli yazarı Çiğdem Toker, sebatla, bu ŞEHİR HASTANELERİ SOYGUNU‘nu işlemeyi sürdürüyor sağolsun.. (Son olarak “Şehir hastanelerinde hangi hukuk geçerli?”, http://ahmetsaltik.net/2017/09/23/sehir-hastanelerinde-hangi-hukuk-gecerli/, 22.9.17)

Kullanılan terimlere özen göstermek ve açıklıkla tanımlamak uygun olur. KÖİ : Kamu Özel İşbirliği uygun bir tanımlama değil. İngilizce aslı “PPP – Public Private Partnership”, dolayısıyla “Kamu – Özel Ortaklığı” diye tanımlamak gerekir. Ama ne yazık ki ilgili yasada KÖİ : Kamu Özel İşbirliği sözcükleri kullanılmakta. Bu da yanıltıcı.. Devlet – sermaye arasında tarafların denkliği de söz konusu değil.. Sermaye “has ya da esas oğlan”, Devlet üvey, yanaşma!

  • Bilindiği gibi “De-regülation”, KüreselleşTİRmecilerin en önemli silahlarındandır.

Açığı, toplumsal yaşamı düzenleyen mevzuat kurallarının bir bütün olarak esnetilmesi, kuralların gevşetilmesi, özellikle ticaret – ekonomi alanında neredeyse mutlak bir de-regülasyon / kuralsızlaştırma (Anomi) ile yerel ve özellikle küresel sermayeye ve bunların ortaklıklarına açılması, dikensiz gül bahçesi olarak sömürüye sunulması demektir..

Anayasa’nın 47. maddesinde yapılan kritik değişiklik gözden kaçırılmamalıdır :

  • ANAYASA md. 47 / (Ek fıkra: 13/8/1999-4446/1 md.) Devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri
    ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin
    özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzelkişilere yaptırabileceği veya devredebileceği
    kanunla belirlenir. (AS: Devletin.. diye başlamalı, tümce düşük!)

Değişiklik tarihi 1999’dur ve 57. koalisyon hükümeti dönemidir; Başbakan Bülent Ecevit ve yardımcıları – ortakları ANAP-Mesut Yılmaz ve MHP-Devlet Bahçeli’dir.
Küresel sermaye bastırmış ve koparmıştır bu muazzam ödünü.. hatta Kapitülasyonu!
Böylelikle Devlet, dilediği yatırım ve hizmeti kamu hukuku alanı dışına çıkararak, özel hukuk alanına aktarabilecek, bu yolla, olası davalarda şirketler güçlenirken Kamu’nun eli zayıflatılacaktır.

Buna koşut olarak özel sektöre sağlanan güvence pekiştirilerek (tahkim edilerek) Anayasa md. 125’e de çok kritik ekleme yapılmıştır aynı Anayasa değişikliği paketiyle :

  • ANAYASA md. 125– ……. (Ek hüküm: 13/8/1999-4446/2 md.) Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir.

Açıkçası; …. Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıklar Türk yargısı önünde değil, tarafların belirleyeceği yargıç olmayan yerli – yabancı “hakemler” eliyle çözüme kavuşturulacaktır. Oysa Anayasa md. 36 aşağıdaki gibi..

  • Hak arama hürriyeti
    Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.
    Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.

Öte yandan YARGI yetkisi, devleti egemen kılan 3 ana erkten biridir Yasama ve Yürütme ile birlikte. Böylelikle yerel – küresel sermaye Devletin Yargı erkini dışlamakta ve uyuşmazlıkları kendilerinin belirleyeceği yerli yabancı hakemlerin çözümüne bırakmaktadır.. Bu şirketlerle anlaşmazlığa düşen yurttaşlar, bağımsız-yansız Türk yargısı önünde hak arayamayabilecektir. Buyurun Tahkime!

Bunun açık adı YARGISAL – HUKUKSAL KAPİTÜLASYONDUR! Devletin Egemenlik hak ve yetkisinden – gücünden çok ciddi bir ödün vermektir ve kabul edilemez. Günümüz ŞEHİR HASTANELERİ vb. lerinin adeta dokunulmaz statüsü, yıllar önce Anayasa düzeyinde sağlama bağlanmıştır. Nitekim,

“SAĞLIK BAKANLIĞINCA KAMU ÖZEL İŞ BİRLİĞİ MODELİ İLE TESİS YAPTIRILMASI, YENİLENMESİ ve HİZMET ALINMASI ile BAZI KANUN ve
KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN” (yasa no. 6428, RG: 09.03.2013) md. 1/ö şöyle :

md. 1/ö) Sözleşme: Yapım işlerinde özel amaçlı şirketle idare arasında; yenileme işleri ile
bu Kanun çerçevesinde ihtiyaç duyulan araştırma, geliştirme, danışmanlık hizmetleri veya
ileri teknoloji ya da yüksek mali kaynak gerektiren bazı hizmetlerin gördürülmesi için
yüklenici ile idare arasında özel hukuk hükümlerine göre yapılan sözleşme ve eklerini…

Anayasa md. 47’de yapılan değişiklikle getirilen sözleşmenin hukuksal statüsünü “yasa ile belirleme” yetkisi İdarece bu yasayla (6428) kullanılarak, Sağlık Bakanlığı ile şehir hastanelerini yapan – işletecek ve olan ve dahi Devletin kendini soyutladığı “araştırma, geliştirme, danışmanlık hizmetleri veya ileri teknoloji ya da yüksek mali kaynak gerektiren bazı hizmetlerin” de satın alınması için girişimci(ler) arasında “sözleşme” kamu hukuku değil, özel hukuk kapsamında düzenlenmiştir. Tahkim yolu da pekala Sözleşmeye konabilir (Sözleşmeler ticari sır olarak korumaya alındığından, içeriğini bilemiyoruz), yasal ekleme ya da çooooooook kolaylıkla gece yarısı bir OHAL KHK’sı ile dayatılabilir.. OHAL KHK’ları ile Türkiye’de yapılamayacak iş yok gibi.. Çünkü AYM (Anayasa Mahkemesi) kendisini yetkisiz saydı, CHP’nin açtığı bunların anayasa yargısınca denetlenmesi davasında. Dolayısıyla bir OHAL KHK’sı AYM’yi kaldırırsa, bu Mahkeme kendini baştan felç ettiğinden, kendisinin yok edilmesine bile “gık” çıkaramayacak.. Oh ne ala hukuk devleti!

İşte bu yüzden, Şehir Hastaneleri kumpası ile ülkemize kurulan büyük tuzak örtük kalabilsin diye bunlar hakkında hemen hemen hiçbir temel veriye erişemiyoruz, tek yanlı olarak ilkesiz ve ölçüsüz ileri sürülen “ticari sır” kalkanına çarpmaktayız. Bilgi Edinme Yasası da işlevsiz.

Lütfen tıklar mısınız :

  • Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı Yasası ve Getirip-GötürdükleriTaa 24 Mart 2013’te, yasanın çıkarılmasından 2 hafta sonra, günümüzden 4,5 yıl önce yazmıştık.. Şimdi soralım mı :
  • Türkiye’de hala, bu halkın bir devleti var mı;
  • Yoksa Devletimizi yerli – yabancı sermaye gasp etti de biz hala yanılsama içinde
    Devletimiz olduğunu sanıp oyalanmakta mıyız?? Hangisi??

Sevgi, saygı ve kaygı ile. 24 Eylül 2017, Ankara

Şehir hastanelerinde hangi hukuk geçerli

Şehir hastanelerinde hangi hukuk geçerli?

Çiğdem Toker
Cumhuriyet, 22 Eylül 2017
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Sıklıkla değiniyoruz. Şehir hastanelerinin açıldığı illerde, kamuya bağlı hastaneler kapatılacak/kapatılıyor. Bu, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modelinin işleyebilmesi için kurgulanmış bir “gereklilik” Şöyle: Sağlık Bakanlığının kiracı olduğu müteahhit şirketlerin, olabildiğince şehirden uzak, doktorların içinde “ginger” ile dolaşacağı büyüklükte, iktidar medyasının “5 yıldızlı otel gibi” diye takdim edeceği standartlarda hastane yaparak devlete her ay yüklü işletme faturaları kesebilmesi, kentin içindeki kurulu kamu hastanelerinin kapatılmasıyla mümkün.

***
Bu hafta başı hasta kabulüne başlayan Adana Şehir Hastanesinde öyle oldu mesela. 
Cumhurbaşkanlığı Sarayını da yapan Rönesans’ın üstlendiği Adana Şehir Hastanesi açılınca Adana Numune Hastanesi devreden çıktı. Adana Numune Hastanesi, eğitim-araştırma hastanesiydi. Eğitim hastaneleri de bir süre önce Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne bağlanmıştı. 
Şimdi bir sorun çıktı. Şehir hastaneleri ile eğitim araştırma hastaneleri arasında, diğer anlatımla şehir hastaneleri ile Sağlık Bilimleri Üniversitesi arasında kurulmuş bir hukuksal bağ bulunmuyor. Bu nedenle üç gün öncesine dek Numune Hastanesi’nde görev yapan doktorların, bugün Adana Şehir Hastanesi’nde hangi yasal çerçeveye göre çalıştırıldığı açık değil. 
Adana Numune Hastanesi personeli, Sağlık Bakanlığı onayıyla şehir hastanelerine devredildi. Fakat şehir hastanelerinin statüleri Devlet Memurları Kanunu ya da Devlet Personel Başkanlığı’yla ilgili KHK’de sayılan kurum ve kuruluşların hiçbirine uymuyor. 
Bütün şehir hastaneleri gibi Adana Şehir Hastanesi de görüntüleme, laboratuvar ve diğer tıbbi destek hizmetleri, bilgi işlem, sterilizasyon, çamaşır, temizlik, güvenlik ve yemeği de içine alır şekilde ticari alanların yapım ve işletilmesini üstleniyor. 
Ancak bütün bu hizmetlerde kamu çalışanlarının yer alıp almayacağı, kamu çalışanları olacaksa nasıl işleyeceği, ödemeler vs. gibi konuların kapsamı bilinmiyor. 
Bu tür konular “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmıyor. Devlet kurumları, açık açık şirket çıkarlarını kamu çıkarlarının önüne koymuş durumda. Kapatılacak yer ve birimlerde çalışan kamu görevlilerinin akıbeti de belirsizliğini koruyor. Kamu çalışanlarının özlük haklarında kayıplara yol açan, kamu çalışanlarını şirket yetkilileriyle karşı karşıya bırakan tuhaf bir tablo ortaya çıkıyor. 
Dahası bu tablo Adana ile sınırlı değil. Şehir hastanelerinin açıldığı her ilde benzer sorunlar yaşanıyor. Şehir hastanelerinin 25 yıllık sözleşmelere dayandığı hatırlanırsa, bu koşullar altında nitelikli bir sağlık hizmetinin nasıl olup da uzun süre aksamadan verileceği büyük bir soru işareti olarak havada asılı duruyor. Doktorların özlük hakkı belli olmasın varsın. Nasılsa “ticari sır” diye açıklanmayan sözleşmelere dair en mühim bilgiyi biliyoruz:

  • Şirketler, 25 yıl boyunca Hazine’den kazanacak.
    =====================================
    Dostlar,

ŞEHİR HASTANELERİNE SAĞLANAN HUKUKSAL DOKUNULMAZLIK 

Cumhuriyet‘in değerli yazarı Çiğdem Toker, sebatla, bu ŞEHİR HASTANELERİ SOYGUNU‘nu işlemeyi sürdürüyor sağolsun..

Kullanılan terimlere özen göstermek ve açıklıkla tanımlamak uygun olur. KÖİ : Kamu Özel İşbirliği uygun bir tanımlama değil. İngilizce aslı “PPP – Public Private Partnership”, dolayısıyla “Kamu – Özel Ortaklığı” diye tanımlamak gerekir. Ama ne yazık ki ilgili yasada KÖİ : Kamu Özel İşbirliği sözcükleri kullanılmakta. Bu da yanıltıcı.. Devlet – sermaye arasında tarafların denkliği de söz konusu değil.. Sermaye “has ya da esas oğlan”, Devlet üvey, yanaşma!

  • Bilindiği gibi “De-regülation”, KüreselleşTİRmecilerin en önemli silahlarındandır.

Açığı, toplumsal yaşamı düzenleyen mevzuat kurallarının bir bütün olarak esnetilmesi, kuralların gevşetilmesi, özellikle ticaret – ekonomi alanında neredeyse mutlak bir de-regülasyon / kuralsızlaştırma ile yerel ve özellikle küresel sermayeye ve bunların ortaklıklarına açılması, dikensiz gül bahçesi olarak sömürüye sunulması demektir..

Anayasa’nın 47. maddesinde yapılan kritik değişiklik gözden kaçırılmamalıdır :

  • ANAYASA md. 47 / (Ek fıkra: 13/8/1999-4446/1 md.) Devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzelkişilere yaptırabileceği veya devredebileceği kanunla belirlenir. (AS: Devletin.. diye başlamalı, tümce düşük!)

    Değişiklik tarihi 1999’dur ve 57. koalisyon hükümeti dönemidir; Başbakan Bülent Ecevit ve yardımcıları – ortakları ANAP-Mesut Yılmaz ve MHP-Devlet Bahçelidir.
    Küresel sermaye bastırmış ve koparmıştır bu muazzam ödünü..
    Böylelikle Devlet, dilediği yatırım ve hizmeti kamu hukuku alanı dışına çıkararak, özel hukuk alanına aktarabilecek, böylelikle olası davalarda şirketler güçlenirken Kamu’nun eli zayıflatılacaktır.

    Buna koşut olarak özel sektöre sağlanan güvence pekiştirilerek (tahkim edilerek) Anayasa md. 125’e de çok kritik ekleme yapılmıştır aynı Anayasa değişikliği paketiyle :

  • ANAYASA md. 125 – ……. (Ek hüküm: 13/8/1999-4446/2 md.) Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir.Açıkçası; …. Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıklar Türk yargısı önünde değil, tarafların belirleyeceği yargıç olmayan “hakemler” eliyle çözüme kavuşturulacaktır.

Oysa Anaysa md. 36 aşağıdaki gibi..

Hak arama hürriyeti
Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.(1)
Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.

Öte yandan YARGI yetkisi, devleti egemen kılan 3 ana erkten biridir Yasama ve Yürütme ile birlikte. Böylelikle yerel – küresel sermaye Devletin Yargı erkini dışlamakta ve uyuşmazlıkları kendilerinin belirleyeceği yerli – yabancı hakemlerin çözümüne bırakmaktadır.. Bu şirketlerle anlaşmazlığa düşen yurttaşlar da, bağımsız – tarafsız Türk yargısı önünde hak arayamayabilecektir.

Bunun açık adı YARGISAL – HUKUKSAL KAPİTÜLASYONDUR, egemenlik hak ve yetkisinden – gücünden çok ciddi bir ödün vermektir ve kabul edilemez

Günümüz ŞEHİR HASTANELERİ vb. lerinin adeta dokunulmaz statüsü böylelikle ve yıllar önce Anayasa düzeyinde sağlama bağlanmıştır. Nitekim,

  • “SAĞLIK BAKANLIĞINCA KAMU ÖZEL İŞ BİRLİĞİ MODELİ İLE TESİS YAPTIRILMASI, YENİLENMESİ VE HİZMET ALINMASI İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN” 
    (yasa no. 6428, RG: 09.03.2013) md. 1/ö şöyle :

    md. 1/ö) Sözleşme: Yapım işlerinde özel amaçlı şirketle idare arasında; yenileme işleri ile bu Kanun çerçevesinde ihtiyaç duyulan araştırma, geliştirme, danışmanlık hizmetleri veya ileri teknoloji ya da yüksek mali kaynak gerektiren bazı hizmetlerin gördürülmesi için yüklenici ile idare arasında özel hukuk hükümlerine göre yapılan sözleşme ve eklerini… 

    Anayasa md. 47’de yapılan değişiklikle getirilen sözleşmenin hukuksal statüsünü “yasa ile belirleme” yetkisi İdarece kullanılarak, Sağlık Bakanlığı ile şehir hastanelerini yapan – işletecek olan, İdarece bu yasayla (6428) kullanılarak Sağlık Bakanlığı ile şehir hastanelerini yapan – işletecek ve olan ve dahi Devletin kendini soyutladığı “araştırma, geliştirme, danışmanlık hizmetleri veya ileri teknoloji ya da yüksek mali kaynak gerektiren bazı hizmetlerin” de satın alınması için girişimci(ler) arasında “sözleşme” kamu hukuku değil, özel hukuk kapsamında düzenlenmiştir. Tahkim yolu da pekala Sözleşmeye konabilir (Sözleşmeler ticari sır olarak korumaya alındığından, içeriğini bilemiyoruz), yasal ekleme ya da çooooooook kolaylıkla gece yarısı bir OHAL KHK’sı ile dayatılabilir.. OHAL KHK’ları ile Türkiye’de yapılamayacak iş yok gibi.. Çünkü AYM (Anayasa Mahkemesi) kendisini yetkisiz saydı, CHP’nin açtığı bunların anayasa yargısınca denetlenmesi davasında. Dolayısıyla bir OHAL KHK’sı AYM’yi kaldırırsa, bu Mahkeme kendini daha başından felç ettiğinden, kendisinin yok edilmesine bile “gık” çıkaramayacak.. Oh ne ala hukuk devleti..İşte bu yüzden, Şehir Hastaneleri kumpası ile ülkemize kurulan büyük tuzak örtük kalabilsin diye bunlar hakkında hemen hemen hiçbir temel veriye erişemiyoruz, tek yanlı olarak ilkesiz ve ölçüsüz ileri sürülen “ticari sır” kalkanına çarpmaktayız. Bilgi Edinme Yasası da işlevsiz.

    Lütfen tıklar mısınız : Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı Yasası ve Getirip-Götürdükleri

Taa 24 Mart 2013’te, yasanın çıkarılmasından 2 hafta sonra, günümüzden 4,5 yıl önce yazmıştık..

Şimdi soralım mı :

  • Türkiye’de hala, bu halkın bir devleti var mı; yoksa Devletimizi yerli – yabancı sermaye gasp etti de biz hala yanılsama içinde Devletimiz olduğunuz sanıp oyalanmakta mıyız?? Hangisi??

Sevgi ve saygı ile. 23 Eylül 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Nuray Mert : Müftü nikâhı ve İslami rejim

Nuray Mert
Cumhuriyet, 4.8.17

Müftü nikâhı ve İslami rejim

(AS : Bizim katkı ve eleştirimiz aşağıdadır..)

Cumhurbaşkanı ve partisi ülkenin içinde bulunduğu feci durumu gözden ırak tutmak için, gündemi ‘din eksenli’ tartışmalar etrafında yoğunlaştırma başarısını sürdürüyor. Müfredatın ‘cihat’ kavramını içermesi ve müftülere nikâh kıyma yetkisi verilmesi bunlar arasında. Maalesef, muhalif çevreler de aynı değirmene su taşımak konusunda son derece hevesli. 
Yok, din eksenli düzenlemeler hiç tartışılmasın demiyorum, itirazı olan bunları açıkça tartışmalı ama en azından muhalefetin bu konularda boğulma riskini dikkate almalı. Dahası, ekranlarda anlamsız bağırış çağırış yerine, itirazların makul bir çerçevede tutulmasına özen göstermeli. Aslında, insanlara dini görüş dayatmanın en ciddi örneği imam hatip liselerinin düz liselerin yerini alması yönündeki gayretler idi. Pek çok insan, istemediği halde çocuğunu, pek çok mahalde tek seçenek haline gelen imam hatip liselerine göndermek durumunda kalmaktan şikâyetçi ve bu sorun ciddiyetini koruyor. 
Cihatkavramına gelince, iktidar radikal yorumlara karşı, cihat’ın geniş anlamını öğretmek iddiasında ama zaten Türkiye’de cihat’ı radikal tanımı ile anlayıp, soluğu radikal örgütlerde almak gibi geniş çaplı bir sorun yok. Bu durumda, ‘cihat’, radikalizmi önermekten ziyade, dini/milli militarizmi vurgulayan bir kavram olarak öne çıkmış oluyor. ‘Şehitlik’ kavramı için de aynı şeyi söylemek mümkün, bu kavram çerçevesinde, vatanseverlik militerleşiyor, ölme/öldürme hayatın merkezine yerleşiyor. Ancak, bu kavram iyice ‘tabu’ mahiyetinde olduğu için kimse kurcalamaya cesaret edemiyor, ölümü değil yaşamı kutsama, vatanseverliği bu çerçevede kurma itirazından uzak duruluyor
Müftülüklere nikâh yetkisine gelince, kusura bakmayın ama bu değişikliğin dini düşünce ve yaşam tarzını dayatma ile alakası yok. Tam da bu nedenle, ateşli itirazların çoğu havada kalmaya mahkûm. Müftülüklerde kıyılan nikâh, şeri çerçevede değil, mevcut medeni kanunun nikâha ilişkin mevzuatına uygun olacak, yani nikâhını müftülükte kıyan dört eş ile evlenmeye kalkışamayacak, ‘eşini talakı selase’ ile boşayamayacak, vs. Öyle bir düzenleme olsaydı, çok ciddi bir gelişme olurdu, olmadığına göre müftünün nikâh kıyma yetkisi olması neden sorun yaratsın? Tam tersine, ‘imam nikâhı’ adı altında, hiçbir yasal güvencesi olmayan akitlerin ve bunların yaratacağı suiistimalleri önlemek açısından faydalı bir sonucu olabilir. İçinde müftü lafı geçti diye muhalefet etmek, tam da iktidar partisinin fazlasıyla işine yarayacak bir tutum. Dahası hakkaniyetli değil, evliliğe dair hukuki çerçeve değişmediği durumda nikâh kıyan memurun
din görevlisi olması neden sorun olur? Bırakın isteyen istediği makamda nikâhını kıydırsın.
“Müftülüklerde kalabalık misafiri ağırlayacak yer yok” diyen bile çıkıyor, zaten isteyen nikâh dışında farklı mekânda düğün yapıyor. Kısacası, bunlar ciddiye alınacak konular değil, o nedenle ciddi sorunlar arasında telaffuz edilmesi bile diğerlerinin önemini gölgede bırakmaktan başka işe yaramıyor. 

Tabii, bir de “bu işler böyle başlar, bugün müftülükte nikâh, yarın şer’i hukuka göre nikâh”
diyenler olabilir. Doğrusu, İslamcı kesim böyle bir değişimi ve genelde İslami bir rejim değişimini çok arzu ediyor olabilir. O durum, TV tartışması konusu değil, tam bir toplumsal-siyasal altüst oluş demektir, sadece laikliğin değil, demokrasinin, hak ve özgürlüklerin sonu demektir. O nedenle, doğrudan tartışma konusu olmalı, tam da o nedenle, İslamcı siyasetçi ve yazarlara “istediğiniz, doğru bulduğunuz, hedeflediğiniz böyle bir değişim ise, gelin açık açık konuşalım, bu ülkede yaşayan herkes fikrini açıkça kamuoyu ile paylaşsın” diye yıllardır çağrı yapıyorum. Kaçak dövüşmek alışkanlığında olanlardan ses çıkmıyor, sadece “Daha zamanı gelmedi” diyenler çıkıyor ki, o da “biz bunu elimiz daha da güçlendiğinde dayatacağız”
demekten başka bir anlam taşımıyor.
=====================================
Dostlar,

Yaşımız, akademik eğitimimiz, genel terbiyemiz bizi çok sınırlıyor ama,
Sayın Mert tek sözcükle “saç-ma-lı-yor”!

En azından, Evrim ile ilgili “cahilce” yazısının ardından daha özenli olmasını beklerken, üstüne üstüne gider gibi.. Nuray hanımın o yazısı ile ilgili yanlışlar çok tartışıldı. Sn. Kongar TELE1’de 18 Dakika programında açık açık hatalarını söyledi Sn. Mert’in.. Gözümüzden kaçmadı ise bir düzeltmesi de olmadı Nuray hanımın. Oysa açık bilimsel hata yapmış, “Bilimsel teori” kavramının anlamını yanlış bildiğinden, “Evrim kuramı” için de “adı üstünde teori.. henüz tartışmalı, kanıtlanmadı..” gibisinden koca koca gaflar yapmıştı.
Oysa Cumhuriyet gibi bir gazetede yazıyor.. Birkaç kez düşünmek gerek bu Gazete’nin saygınlığı ve sorumluluğu adına..
Derken…
Bu gün kocaman bir gaf daha.. Yazı yukarıda.. Sn. Mert, Anayasasında Laik – demokratik – sosyal hukuk devleti yazan ve AKP = RTE tarafından hızla dincileştirilen bir ülkede “müftünün dinsel nikah kıymasında ne var?” diyebilmek, dahası böylesi uygulamanın “yararlarından” (!) söz edebilmek için aklını peynir ekmekle yemiş olmak gerek..
Nuray hanım bu konularda ciddi bilgi açığı içinde.
Tezini savunurken her 2 konuda bunu net görüyoruz.
Yeter bilgiye sahip olsa ve siyasal tercihe kalsa, tartışalım ya da demokratik hoşgörü gösterelim. Ancak Sn. Mert Evrim’i de bilmiyor, Laiklik kurumunu da yeterince tanımıyor..

Bu durumda Nuray hanımın bir süre yazılarına ara vermesi ve temel bilgi açığın kapaması gerek. Ya kendi yapsın ya da Cumhuriyet yönetimi yapsın..
Sokaktaki sıradan kadın “müftü – imam” nikahına isyanla haykırırken, bunun nimetlerini savunmak olsa olsa dinci – gerici – yobaz kişi ve kurumlara düşer. Nuray hanım kendisini nerede görüyor acaba?

Bu yazıdan önce Cumhuriyet’ten Oğuz Güven’i ve Güray Öz’ü aradık. Sn. Güven’e sorunu aktardık. Nezaketle dinledi ve sıkıntıyı paylaştığını, yönetimin de sorunun ayrımında olduğunu belirtti. Ardından Sn. Güray Öz’ü aradık, “toplantıda” imiş… sekreter Elif hanım bağla(ya)madı. Ancak özetle sorunu aktardı Güray beye. Sn. Öz de bu konuda çok telefon alındığını, konunun görüşüldüğünü aktarmış sekreter Elif hanıma ve bizimle hafta içinde uygun olduğunda görüşecekmiş! Bekleyelim ve Sn. Öz ne zaman lütfeder, bize döner, görelim..

Sayın Mert’e, eski Devlet Bakanı Av. Önay Alpago‘nun önceki gün yayımlanan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a açık mektubunu hemen ve dikkatle, birkaç kez okumasını ve ardından yazıları için mutlaka bir “mola” almasını salık veriyoruz. (http://ahmetsaltik.net/2017/08/04/eski-devlet-bakani-alpagodan-erdogana-muftu-nikahi-mektubu/)

Bu zoraki “mola” dan Nuray hanım ve Cumhuriyet yönetimi birlikte sorumlu biz göre..

Sevgi ve saygı ile. 04 Ağustos 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Leyla Tavşanoğlu : Botanik bahçesi de rant kurbanı mı?

Botanik bahçesi de rant kurbanı mı?

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

İstanbul’da zaten üç buçuk yeşil alan kalmış. Kaç milyon olduğu bilinmeyen, kayıt dışı nüfuslu mega kent ahalisi soluk almak için yeşil alan ararken bağlar, bahçeler, bostanlar, parklar inşaat müteahhitlerine, ranta peşkeş çekiliyor. Son örnek İstanbul, Fatih’te, Vefa semti yakınlarındaki İstanbul Üniversitesine ait tarihi Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi.

Üç bini aşkın canlı bitki türünü bünyesinde barındıran, Uluslararası Botanik Bahçeleri’ne kayıtlı iki bahçeden birisi olan Botanik Bahçesi, o alanda Osmanlı döneminde Şeyhülislamlık binası bulunduğu gerekçesiyle İstanbul Müftülüğü’ne devrediliyor. Ne demekse? Acaba Müftülük dini imanı bir yana bırakıp bahçecilik ya da arboretumculuk mu yapmaya karar verdi?

Türkiye’de 1933’te üniversite reformu yapıldığında Atatürk’ün davetiyle İstanbul’a gelen Prof. Alfred Heilbronn ile Prof. Leo Brauner tarafından 1935’de oluşturulan İstanbul Üniversitesi Botanik Behçesi dünyada sayılı örneklerinden kabul ediliyor.

Haberi Birgün gazetesinde okuduğumda başımdan aşağı kaynar sular iniyor. Haber şöyle:

Fatih Belediyesi’nin CHP’li Meclis Üyesi Fazıl Uğur Soylu konuya ilişkin Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) Bir dilekçe yazıyor. CHP’li Soylu’ya Topkapı Emlak Müdürlüğü’nden gönderilen yazıda şu ifadelere yer veriliyor:

‘Bakanlığımızdan (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) alınan 03.06.2015 tarih ve 83889 sayılı muvafakat yazılarına istinaden söz konusu taşınmazın İstanbul Üniversitesi’ne tahsisli 14 bin 878 metrekarelik kısmının tahsisinin kaldırılması ve Botanik Ana Bilim Dalı Binası’nın yeniden inşa edilecek Biyoloji Binası’na taşınıncaya kadar süre verilmek kaydıyla Müftülük hizmetlerinde kullanılmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsisinin uygun görüldüğü bildirilmiştir.’

Şimdi, burada esas soru Müftülüğün devasa bahçeyi ne amaçla kullanacağı?

Demin de sorduğum gibi dini imanı bir yana bırakıp bahçecilik, seracılık ya da arboretumculuk mu yapmaya karar verdiler?

Yok canım. Aynı soruyu CHP’li Belediye Meclisi üyesi Soylu da soruyor ve ardından devam ediyor:

“Bahçede, Uluslararası Botanik Bahçeleri’ne kayıtlı dokuz adet sera ve yaşayan fosil bitkileri var. Bahçede Türkiye’nin ilk herbaryum’u (kurutulmuş bitkilerin sınıflandırılmış kütüphanesi) ve 40 bine yakın bitki kayıtları bulunuyor. Bahçe bugüne kadar doğadan zor şartlarla toplanan bitkilerden oluşmakta ve öğrenciler için uygulama alanı olarak hizmet vermektedir. Bu bitkilerin taşınması ve tekrardan tutmasının para olsa da pek mümkün olmadığı bilinmektedir. Müftülük bu 14 bin 878 metrekarelik dev araziyi hangi amaçlarla kullanacak?

  • Atatürk’ün kurdurduğu, cumhuriyetimizin en eski Botanik Bahçesi Şeyhülislamlık mı olacak?”

Botanik Bahçesi’nde ağaç, çalı, otsu, tropik, subtropik yaklaşık beş bin bitki bulunuyor. Bitki çeşitliliği ve Türkiye’nin en eski botanik bahçesi olması niteliğiyle gerek yurt içi gerekse yurt dışında tanınıyor.

Botanik Bahçesi’nin bir özelliği de hem yurt içi hem yurt dışında 400 botanik bahçesiyle tohum alış verişi yapması.

Yeşilden nefret etme ve betona tapma dürtüsüyle yapılan bu tahsis umarım çok yakın bir zamanda geri alınır ve Botanik Bahçesi sundurma altında rant kapmayı bekleyenlere peş keş çekilmez. Her zamanki gibi yanıltılmış olmalarını, bir an önce bahçenin kuruluş amacına uygun olarak yaşamını sürdürmesini ve Müftülüğün elinden alınmasını dilerim.

Maruzatım budur.
=====================================
Dostlar,

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ’nin 15  DÖNÜMLÜK
BOTANİK BAHÇESİNİN
MÜFTÜLÜĞE DEVRİNİN
SEBEB-İ HİKMETİ NEDİR??

Sayın Leyla Tavşanoğlu‘nun bu yazısı bizim de içimizi sızlatıyor..

Tabii yazının kendisi değil teması ya da gerekçesi..

İstanbul Üniversitesi rektörü, seçimlerde 1200’ü aşkın oyla 1. olan ve 2. sıradaki şimdiki rektörden en az 300 oy daha çok alan meslektaşımız Prof. Dr. Raşit Tükel (halen Türk Tabipleri Birliği Başkanı) atansaydı bu talana izin verir miydi??

AKP = RTE tarafından İstanbul Üniversitesi’nin 1200+ öğretim üyesinin oyu yok sayılarak 2. sıradan atanan şimdiki rektör Tarihçi Prof. Mahmut Ak, emanet aldığı kadim İstanbul Üniversitesi’ne böyle mi sahip çıkacaktır? Tarihçi Rektör Ak, tarihe hiç de “ak” olarak geçemeyecektir. İstifa etmeli ama Botanik bahçesini vermemeliydi.. Rektör Ak hemen istifa etmelidir..

(Parantez içinde ekendi kendimize soralım : Rektör Prof. Tükel olsaydı ve Botanik bahçesini Müftülüğe vermeseydi ne olurdu acaba? AKP = RTE tüm TV’lerde “Eyyyyy rektör efendi..” diye gürler miydi acaba? Ya da birkaç saat içinde TBMM noterliğinden “duruma özel tek maddelik bir yasa” mı çıkarılırdı? Ya da sanal bir Bakanlar Kurulu toplantısında görüşülmüşcesine Sarayın Sekreterlerine -pardon Bakanlara- elden dolaştırılarak imzalatılacak bir OHAL KHK’sı RG’nin bilmem kaçıncı mükerrer sayısında aynı gün yayımlanır ve sorun “hal” edilir miyidi??!!??)

Efendiler; bu bahçe İstanbul Üniversitesi’nin Botanik bölümünün ayrılmaz parçasıdır, uygulama alanıdır, laboratuvarıdır, araştırma birimidir, dünyaya örnektir ve salt Türkiye’nin değil küresel ölçekte Botanik bilim dünyasının övüncü, ortak varlığıdır..

Siz burayı daha da geliştirmek dururken, neden Müftülüğe verirsiniz?
Gerekliyse ve kaldıysa, müftülüğe İstanbul’da başkaca bir bahçe verin..
Veya uygun arazi kaldıysa binasını da yapın, peyzajını da… gitsin otursunlar..

Bu karar bilim ve bilim kurumlarına düşmanlıkla eşdeğerdir.
Botanik Bölümü sürgün edilmekte, Biyoloji bölümü içinde kendisine yer aranmaktadır.
3-5 oda belki bulunur ve sıkışılır da..
Ama Botanik bölümü laboratuvarsız nasıl bilim üretir, araştırma yapar, öğrenci yetiştirir?

Örneğin Sultan Ahmet Camisini Botanik Bölümüne devretsek nasıl olur
eyyy Türkiye’nin başına gelmiş tüm zamanların en kötücül (malign) yönetim anlayışı?!

Arada sırada, eski deyimle ender-i nadirattan bir de doğru iş yapın ve bu kararı geri alın..

Sevgi ve saygı ile. 04 Ağustos 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Özakça: AİHM’de de hukuk yokmuş

Özakça: AİHM’de de hukuk yokmuş

Eşi Semih Özakça ve Nuriye Gülmen’in tahliye talebinin reddine tepki gösteren Esra Özakça, “Adında insan hakları geçen AİHM’de de hukuk yokmuş” dedi. Avukatlarına göre ise AİHM’in kararı Gülmen ve Özakça’yı etkilemedi.

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Özakça: AİHM'de de hukuk yokmuş

Gülmen’in yalnızlığı önce kendisi gibi ihraç edilen öğretmen Semih Özakça‘nın katılımı, ardından da Yüksel Caddesi’ndeki dayanışma etkinlikleriyle son buldu. O dönemden bugünkü noktaya geleceklerini ve açlık grevinin 148’inci gününde cezaevinde olacaklarını belki kendileri dahil kimse tahmin edemezdi.

Bugün Sincan Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü Devlet Hastanesi’nde yatıyorlar ve kendilerine yönelik haftalardır beklenen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı, başta sosyal medya olmak üzere birçok kesimde hayal kırıklığı yarattı.

Haziran ayı sonunda AİHM‘e yapılan acil talepli başvuruda, eğitimcilerin ciddi yaşamsal risk taşıdığına dair raporlar sunularak, Gülmen ve Özakça’nın serbest bırakılmaları istenmişti. Ancak bu talebi 2 Ağustos’ta reddeden mahkeme, Gülmen ve Özakça’nın cezaevi hastanesinde tutulmalarının, “yaşamlarına ya da organlarına telafi edilemez zararlar verecek gerçek ve acil bir risk oluşturmadığına” karar verdi.

Halkın Hukuk Bürosu’ndan avukat Ebru Timtik, yaptığı açıklamada, Gülmen ve Özakça’nın AİHM’in kararından etkilenmediklerini aktardı. Karar sonrası müvekkilleriyle görüşen Timtik, “Onların tek talebi işlerine geri iade edilmek oldu ve öyle de kalacak. Onlar için değişen bir durum yok, tutukluluk da devam edebilir diyorlar. Eylemlerine devam edecekler” şeklinde konuştu.

“AİHM karar verir diye mücadele başlatmadık”

Eşi Semih Özakça’ya destek vermek amacıyla açlık grevine giren ve 70 günü geride bırakan Esra Özakça ise “Biz AİHM karar verir diye mücadele başlatmamıştık” dedi. Kararı, adında insan hakları geçen bir mahkemeye yakıştıramadığını belirten Esra Özakça; düşüncelerini “Türkiye’de olmadığı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de hukuk olmadığını görmüş olduk” sözleriyle dile getirdi.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, kendilerinin birer hasta değil, işlerini geri almak için açlık grevindeki iki eylemci olarak kabul edilmelerini istiyor. Semih Özakça’nın, hastanede tutulmak ve sürekli muayene olmak istemediğini belirten Esra Özakça, açlık grevinin devam ettirilmesine dair de, “Eşimin gözlerimin önünde erimesi kolay değildi. Ben de katılmak istedim. Bu karardan sonra da devam edeceğini biliyordum çünkü o kimseden bir şey istemiyor, sadece hakkı olanı geri istiyor” şeklinde konuştu.

Avukat Timtik ise AİHM’in kararına, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, devletlerle işbirliği halinde davranıyor. Ancak şikayet edilen devlet. Onunla işbirliği yapamaz” eleştirisini getirdi.

Timtik, “İşin kötü tarafı, bize yerel mahkemeleri işaret ediyor. Ancak defalarca itiraz ederek hep bir üst mahkemeye gittik. Nuriye ve Semih’i tutuklayan 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi iktidarın isteğiyle bu kararı verdi” diye ekledi.

“OHAL Komisyonu iki haftadır incelemelere başlamadı”

150 bin insanın ihracının çözümü olacağına inanmadıkları” halde, OHAL Komisyonu’na da başvurduklarını da vurgulayan Timtik, iki hafta olmasına karşın komisyonda sadece başvuruların alındığına ancak incelemeye başlanmadığına dikkat çekti.

Avukat Timtik, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için AİHM’e, KHK ile ihraç edilmeye karşı yapılan başvurunun ise beklemede olduğunu ve aynı gerekçeli diğer tüm başvurulardaki gibi sürecin tıkandığını ifade etti. Avukat, AİHM’in bu konuda daha önce iç hukuk yollarına işaret ettiğini hatırlatarak, buradan kısa vadede bir karar çıkmasının mümkün olmadığını söyledi.

“Nuriye ve Semih’e halk sahip çıkacak”

Peki bundan sonra ne olacak? Timtik, “halkın iki eğitmene sahip çıkması durumunda her şeyin değişebileceği” görüşünde. Şu anda 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nin hiçbir gerekçeye ihtiyaç duymadan iki insanın tutukluluğunun orantısız olduğuna karar verebileceğini belirten Timtik, aynı zamanda KHK ile ihraç edilen iki eğitmenin bazı örneklerde olduğu gibi yine KHK ile işlerine iade edilebileceklerini ve bunun siyasi bir karar olduğunu ifade ediyor.

Esra Özakça ise kendileri için tek yolun, “Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın OHAL’e karşı açtığı ve kitleselleştirdiği bir eylemde haklarını insanlarla aramaya devam etmek” olduğunu söylüyor. Özakça, “Biz zaten ona güveniyorduk,  Nuriye ve Semih’in haklarına, kendi haklarına, halk kendisi sahip çıkacak” diye ekliyor. (Deutsche Welle Türkçe)
(http://www.sozcu.com.tr/2017/teknoloji/dna-analizi-sonucu-avrupanin-ilk-gelismis-uygarliklarinin-kokenleri-turkiyede-cikti-1959099/, 3.8.17)
====================================
Dostlar,

NURİYE  – SEMİH HAKKINDA AİHM’nin ADALETSİZ KARARI..

Bu vahim kararı sitemizde işlemiştik.. Yinelemek yersiz.. AİHM kararı irdelememizi ve çözüm önerisi olarak AİHM Daire kararının Büyük Daire’de temyiz edilmesi düşüncemizi… okumak için lütfen tıklar mısınız?

Dileriz, Sincan Cezaevi hastanesinde Nuriye ve Semih’e özgür istençleri (iradeleri) dışında zorla besleme uygulanmaz..  5275  sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yasa’nın kimi boşluklarından yararlanarak ya da zorlama yorumlarla damar yoluyla zorla beslemeye gidilmez.. Böylesi bir girişim insan haklarına aykırı ve etik dışı.

“Peki ölsünler mi?” denemez! Hele hele bu soruyu, Semih ve Nuriye’yi hukuksuz biçimde tutuklayan / tutuklatanlar hiç soramaz!

Çare, güvenlik tedbiri ile salıvermek, işe iade etmek ve tutuksuz yargılamaktır. Zaten aylarca sağaltım alacak, işe başlayamayacaklardır. Bu sürede de yargılamayı bitirirsiniz bir zahmet.. Dileyelim, devr-i AKP’de “bağımsız – tarafsız” yargımız adil bir kararı “makul sürede” versin.. Bu sorun, Türkiye’de kamuoyunu çok zedeleyen, inciten ve AKP’ye de artık zarar vermeye başlamış bir aşamaya gelmiştir. Siyaset ayn zamanda değişen koşullarda esnek kararlarla hızlı uyumu da elbette içerir. 15 yıldır ülkemizi tek başına yöneten AKP = RTE kadrolarında bu öngörü ve kazanım vardır umarız / eminiz??

Göreceğiz…
Ancak zamanımız bol değil.. “Açlığa – ölüme yatış”ın yaklaşık 75-76. gününde cezaevine konan bu masum genç insan bir o denli süreyi de hapiste tamamladı.. Nerdeyse 5 ay bitti!

  • Yaşamın özü EMPATİ = özdeşim = hemhal olma = hemdert olma = dertdeş olma = diğerkamlık = kendini başkasının yerine koyabilme becerisidir.

Ramazan ayını ve orucu anımsayınız.. İftara doğru insanlar nasıl acıkıyor ve iftarda adeta kendisine ziyafet veriyor geliri iyi olan yurttaşlar ve siyasetçilerimiz.. Birkaç saat sonra da sahurda beslenme stoku / dopingi yapılıyor yarım günlük açlık için..

Nuriye ve Semih 5 aydır, neredeyse 150 gündür açlar!

Dile kolay.. Salt şekerli – tuzlu su içiyorlar ve B1 vitamini alıyorlar.. Beden ağırlıkları en az 1/3’ünü hatta yarısını yitirdi.. Tek başlarına özbakımlarını yapma gücü olmadığı, “YAŞAMSAL TEHLİKE” içinde oldukları Ankara Numune Hastanesi sağlık kurulu raporuyla belgelendi!

Bir tesellimiz, artık cezaevi hastanesi de olsa hastane koşullarında olmalarıdır..
Ayrıca AİHM’nin lütfettiği “hekim seçme” hakkını kullanabilmeleridir. İnfazdan sorumlu mahkeme ve / veya savcılık bu hakkı kullandırır dileriz. Bizim de üyesi olduğumuz Ankara Tabip Odası‘nın dallarında uzman hekimleri ellerinden geleni hiçbir karşılık beklemeden yapacaklardır..

Nuriye ve Semih yaşamalıdır, ölmemeli ve engelli de kalmamalıdırlar.
Bakarsınız devr-i AKP’de “bağımsız – tarafsız” yargımız onları salıverir ya da aklar..
Unutulmasın; Semih’in eşi Esra da açlık grevinde ve 2. ayını geçti.. Bu dayanılmaz bir dramdır.

2 ayı aşkın zamandır bu sorunu sitemizin manşetinde tutuyoruz ve sürekli güncel yazılarla hem gündemde tutuyor hem de çözümler öneriyoruz..

Vicdanlar artık yumuşamalı ve kin – nefret – şiddet – vahşeti durdurmalıdır.
Hukuk – adalet – mahkeme gün olur, bir gün her-ke-se gerek olur..
Bu kurum gerçekten bağımsız – yansız olmalı, Anayasal güvencelerine dokunulmamalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 03 Ağustos 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com