YILMAZ ÖZDİL :

19 Mayıs

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 19 Mayıs 2017

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

“Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek, şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Vaşington elçisi Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu doktor Adnan Bey ile üniversite Batı edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla mallarının haczedilmesine dair, gıyaben verilen hüküm ve karar tasdik edilmiştir. Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.”
*
Vahdettin tarafından Mustafa Kemal hakkında çıkarılan idam fermanı
19 Mayıs aslında budur.
“Dünyanın düzenini sağlayan ve kainat gününe kadar İslam’ın varlığını sağlayacak olan Halife hazretlerinin yönetimi altında bulunan İslam beldelerinde bazı kötü niyetli insanlar, anlaşarak ve birleşerek ve kendilerine başkan seçerek, Padişah’ın sadık tebaasını uydurdukları yalanlarla aldatarak ve Padişah’ın emirlerine aykırı olarak, isyan ederek, asker toplayarak, görünüşte askerlere yiyecek ve teçhizat temin etmek için, gerçekte maddi çıkar sağlamak amacıyla, dini emirlere aykırı olarak bazı vergiler koyarak, kulların mallarını ve eşyasını gasp ederek, çapul ve yağma ile halka zulmederek ve Osmanlı ülkesinin bazı beldelerine saldırarak, yıkarak ve tahrip ederek, Padişah’ın masum kullarını katlederek, kanlarını akıtarak ve Halife tarafından görevlendirilmiş ve ona sadık nice sivil ve asker memur ile din görevlilerini makamlarından zorla azlederek ve kendi yandaşlarını bu görevlere getirerek ve Hilafet merkezi olan İstanbul ile her türlü ulaşım, nakil ve haberleşme yollarını keserek ve devletin gönderdiği emirlerin uygulanmasını engelleyerek ve devlet merkezini memleketin diğer bölgelerinden ayırarak ve Hilafet makamının gücünü zayıflatmaya çalışarak, Halife’nin emirlerini dinlemeyerek Yüce İslam Hilafetine isyan ederek, Osmanlı devletinin dirlik ve düzenini ve memleketin asayişini bozmak amacıyla yalan ve uydurmalarla halkı isyana teşvik eden, bozguncu oldukları açık ve kesin olan bu bozguncu reislerinin ve yandaşlarının dağılmaları hakkında Padişah tarafından verilen emirleri dinlemeyerek, inat ve fesatlarında ısrar ederler ise, bozgunculukları ve kötülükleri kesin olup, İslam’ın yüce kuralları gereğince öldürülmeleri meşru ve farz olur mu? Beyan buyurula.
Cevap: Allah bilir ki, olur.
Bu suretle, Yüce İslam Hilafetinin yetkilerini elinde bulunduran Müslümanların adaletli imamı Halifemiz Sultan Vahdettin Han Hazretlerinin etrafında toplanıp, savaşmak amacıyla gönderilmiş olan yüce emre uymak ve bu isyancılarla savaşmak vacip olur mu? Beyan buyurula. Cevap: Allah bilir ki, olur.
Bu suretle, Yüce İslam Halifesi tarafından isyancılarla savaşmak için görevlendirilmiş olan askerler savaşmaz ve firar ederlerse, büyük günah ve suç işlemiş olup, dünyada şiddetli cezayı ve ahirette büyük azabı hak etmiş olurlar mı? Beyan buyurula.
Cevap: Allah bilir ki, olurlar.
Bu suretle, isyancılarla savaşma hakkında verilmiş olan Padişah’ın yüce emrine uymayan bütün Müslümanlar suç işlemiş olup, şiddetli cezayı hak etmiş olurlar mı? Beyan buyurula. Cevap: Allah bilir ki, olurlar.”
*
Vatan haini Mustafa Sabri efendi tarafından yazılan, vatan haini şeyhülislam Dürrizade Abdullah efendi tarafından onaylanan, vatan haini sadrazam Damat Ferid tarafından imzalanan, Vahdettin tarafından yürürlüğe konulan, işgalci İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya havadan yağdırılan, Mustafa Kemal hakkında çıkarılan idam fetvası…30 Ağustos aslında budur.

  • “Dersaadet işgal orduları başkumandanı General Harrington cenaplarına… İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere yüce devletine iltica ve bir an evvel naklimi talep ederim efendim… Halife-i Müslimin Mehmet Vahidettin.”

İngiliz zırhlısının ambarına fare gibi saklanarak kaçan Vahdettin‘in, “efendim” diyerek yalvardığı işgal komutanı aracılığıyla, Britanya Kralı’na yazdığı sığınma dilekçesi…
9 Eylül aslında budur.
*
Kukla tek adam’lar ve Allahsız dinciler, daima emperyalizmin uşağıdır.
Her 19 Mayıs’ta tekrar tekrar hatırlanması gereken, asla unutulmaması gereken
tek gerçek, aslında budur.
==================================
Dostlar,

Ne hazin ki; onurlu, tüm dünya halklarına örnek olmuş Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıç gününü TÜM ULUS birlikte coşku ve gurur  ile kutlayamıyoruz!?
Kurtuluş savaşımızı baltalayıp düşmanla işbirliği içinde vatana ihanet edenlerin uzantıları günümüzde de aymaz bir benzer sefillik içindeler..
Tarih ve yaşam, haklı ve akılcı – bilimci olanların er ya da geç kazandığının tanığı.
Herkes bu gerçeği aklından çıkarmamalı.
Türkiye’nin dinci – gericileri artık, AYDINLANMANIN – UYGARLAŞMANIN karşısında, emperyalizmin güdümünde olmaktan çıkıp Adam olmalılar Adam!

Sevgi ve saygı ile. 19 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Dünya lideriyiz müsterih olun!

Dünya lideriyiz müsterih olun!

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 11 Mayıs 2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Beyaz Saray onayladı. Pentagon, Suriye Kürdistanı’na ağır silahlar veriyor. E merak ediliyor… Neler oluyor?
*
30 sene önceydi… İran-Irak savaşıyordu.
Humeyni’nin ordusu, Kuzey Kore ve Çin füzeleri kullanıyordu.
Saddam’ın ordusu, Rusya, Fransa ve Çin füzeleri kullanıyordu.
Birbirlerine fırlatıyorlardı.  İki tarafta da su gibi petrol vardı.
Musluklar şakır şakır akıyordu… ABD kovayı dolduramıyordu.
E, böyle olmuyordu tabii.
*
ABD başkanı, artist Reagan’dı. Reagan’ın başkan yardımcısı ise, bir zamanlar CIA başkanı olan baba Bush’tu. Saddam’a elçi gönderdiler. “Biz seni çok seviyoruz, acayip takdir ediyoruz, İran’a gıcığız, sana yardım edelim” dediler. Rahmetli Saddam pek salaktı. Kabul etti.
*
İtalyan bankası Banca Nazionale del Lavoro üzerinden kredi verdiler. Öylesine paraya boğdular ki… Irak devleti, Amerikan yardımı alan ülkeler sıralamasında zart diye üçüncülüğe yükseldi. Saddam’ın kulaklarından bile dolar fışkırıyordu. Elbette hepsi borçtu, geri ödenecekti. “Arkadaşlar arasında paranın lafı bile olmaz, yeni kuyular açarsın, ödersin” dediler.
*
Silah satmaya başladılar… Verdikleri parayı katbekat geri alıyor, aldıkları parayı borç olarak geri veriyor, borç olarak verdikleri parayı silah satarak geri topluyorlardı. Kendisini çok zeki zanneden Saddam, halk arasındaki tabirle kulampara sarması’na girmişti.
*
Bu böyle tankla topla filan olmayacak dediler, sana çok daha büyük para verelim, teknoloji öğretelim, kimyasal ve biyolojik silahlar geliştir, İran’ın kafasına at, işi komple bitir dediler. Şahane fikirdi… Kendisini çok akıllı zanneden Saddam’ın aklına yattı. Ufak ufak üretip, İran’a fırlatmaya başladı.
*
(Kaşla göz arasında, Kürtlerin kafasına da attı… Çünkü, Barzani-Talabani, İran’ı destekliyordu, Saddam fırsat bu fırsat dedi, onların kafasına da kimyasal attı. Çoluk çocuk beş bin insan hayatını kaybetti. (AS: Halepçe katliamı! 16 Mart 1988) Yani… Şu anda “biji Obama, biji Trump” diye tezahürat yapan, Amerikan bayraklı tişörtler giyen peşmergeler, bizzat Amerikan füzeleriyle can vermişti. Hatta… Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Saddam’ın kimyasal silah kullanmasını eleştiren bir karar alınacaktı, ABD ve İngiltere karşı çıktı, ret oyu kullandılar, “kimyasal silah filan yok, olsa bizim haberimiz olurdu” dediler. O zamanlar Saddam önemliydi, beş bin Kürt ölmüş, elli bin Kürt ölmüş, Washington’ın umurunda bile değildi.)
*
Aynı günlerde… Yarbay Oliver North diye bi arkadaş icat ettiler, İran’a gönderdiler, güya İran’a ambargo uyguluyorlardı, kendi ambargolarını kendileri deldiler, mollalarla gizli gizli görüştürdüler, “biz aslında sizi çok seviyoruz, Saddam’a fena halde gıcığız, size gizli gizli yardım edelim” dediler. Tahran yönetimi, düşündü taşındı, tarihlerine yakışmayacak derecede öküzce davranarak, peki dedi, kabul etti.
*
Şah döneminde İran’a satılan Amerikan malı uçakların yedek parçalarını ve Amerikan malı gıcır gıcır füzeleri, İsrail şirketi üzerinden İran’a sattılar iyi mi… İran yönetimi, Amerikan malı füzeleri Amerikan malı uçaklarla Saddam’ın kafasına attı, bunların karşılığında, hem fahiş fiyatlar ödedi, hem de Lübnan’da Hizbullahçı arkadaşlar tarafından kaçırılan Batılı rehineleri serbest bıraktı.
*
Bir taşla iki kuş vuran Beyaz Saray, neden üç kuş vurmayalım şekerim dedi… İran’dan aldığı paraları, İsviçre ve Panama üzerinden, tee Nikaragua’ya götürdü, demokratik seçimle işbaşına gelmiş hükümeti devirmeye çalışan kontrgerillalara gizli gizli verdi. Neden gizli gizli verdi? Çünkü aslında, Amerikan Kongresi, insanlık suçu işleyen kontrgerillalara yardım yapılmasını yasaklamıştı, CIA kendi devletinin yasağını deliyordu.
*
(Bu müthiş operasyonun beyni, bir zamanlar CIA’in İstanbul ve Ankara’da istasyon şefi olan, istihbarat efsanesi Duane Clarridge’tı. Şu kadarını söyleyeyim, James Bond onun yanında anca karikatür olabilirdi, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya her taşın altında o vardı. Yarbay Oliver North, emrindeki icra subaylarından biriydi. Türkiye’yi ikmal durağı olarak kullandı… İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi’nden havalanan St. Lucia Havayolları’na ait nakliye uçakları, Ankara Esenboğa’ya iniyor, oradan Tahran’a gidiyordu. Resmi evraklarda petrol kuyusu malzemesi olarak görülenler, bildiğin füzeydi. Aslına bakarsanız, Portekiz üzerinden Nijerya uçaklarıyla taşınacaktı ama, Portekiz “beni karıştırmayın abi” deyince, Duane Clarredge’ın istediği gibi at koşturduğu Türkiye üzerinden taşındı.)
*
Neyse… İran-Nikaragua meselesi duyulunca, rezalet ortaya çıkınca, artist Reagan şahane rol yaptı, benim bu casus filminden hiç haberim yok, her şeyi bu şerefsiz Oliver North yapmış dedi, Amerikan basını da vay şerefsiz Oliver manşetleri attı, sorumluları yargılıyormuş gibi yaptılar, herkes serbest bırakıldı, hadisenin üstü örtüldü.
*
Neticede… Bir milyon İranlı öldü. Yarım milyon Iraklı öldü.
150 milyar dolarlık yıkım oldu. Belki de en hazin tarafı…
Birbirlerine sekiz sene füze attılar ama, İran-Irak sınırı santim değişmedi. Tüm bunlar olup biterken, bizimkiler nerdeydi? İETT’deydi. Ümraniye-Sultanbeyli hattına kafa yoruyorlardı!
*
Dolayısıyla, Pentagon Kürtlere silah veriyormuş, Kremlin Esad’a uçak veriyormuş, İsrail Barzani’yi kucağına oturtmuş filan, endişe etmeyin, müsterih olun…
Asrın lideriyiz, emin ellerdeyiz!
==================================
Dostlar, 

Bu ciddi hengamede Türkiye kritik risklerle karşı karşıyadır.
Türk – ABD ilişkileri, Türkiye’nin 1974 Kıbrıs çıkarmasının ardından başlayan ABD ambargosu yıllarında bile bu denli gerilmemiş, kırılganlaşmamıştı..

Gerçekte bu tırmanışta ABD – AB’nin Erdoğan’ın defterini dürme planlarının hatta artık kararlılıklarının belirleyici rolü vardır. ABD, Erdoğan için “şah mat” hamlesi yapmayı planlamaktaydı epeydir ve bu hamle YPG silahlandırılarak, Suriye’de namlular ülkemize çevrilerek yapılmıştır.

Erdoğan ve AKP’sinin iç kamuoyuna dönük olarak mazlum ve mağduru oynamayı asla ve asla denememelerini anımsatmak isteriz.. Tam tersine, AKP – RTE yüzünden, komşu ve çoğu Müslüman kadim komşu Suriye’nin içişlerine karışmasaydık başımıza bu yıkım gelmeyecekti! Suriye’de Müslüman Kardeşler – İhvan modeli İslamcı rejim kurma hayali, darbe yapıp seçilmiş Esad’ı devirme serüveni, Şam’da Emevi camisinde namaz kılma ham mı ham hayalleri.. ABD – AB güdümünde uydu – maşa – yaranmacı sorumsuz dış politika Türkiye’yi uçurumun eşiğine sürükledi..

  • Türkiye, uluslararası hukuk katında suça itildi, “haydut devlet” ilan edilme riski var!

Çare, halka gerçekleri anlatarak ülkemizin kurumlarına ve birliğine sarılmaktır. TBMM’yi hemen toplantıya çağırarak genel görüşme (gerekliyse gizli) yapmak ve tümüyle kurumsal devlet mekanizmalarına dayalı, devlet aklı ve deneyimini rehber edinen çözümler üretilmelidir. Muhalefeti asla dışlamadan, tüm ulusal güç ögeleri devreye sokulmalıdır ivedilikle.

Erdoğan Anayasal sınırına çekilmeli ve seçimle gelen AKP hükümeti siyasal sorumluluğu üstlenerek öne çıkmalıdır.

Erdoğan’ın birikimi, yönlendirilerek yarattığı karmaşık – ağır sorunları çözmeye ne yazık ki yetmemektedir. Aynı yetersizlik yüzünden doğdu aslında bu çok ağır güncel son sorunlar da.

  • Artık herkes ama her- kes, başta Erdoğan ve AKP’si, haddini bilmeli ve 80 milyonluk bir ülkenin geleceğini asla tehlikeye atmamalıdır.

    Tarihin çoook ciddi bir sınaması ile yüz yüzeyiz. Durumun ciddiyetten öte ürkünçlüğünü (vahimliğini) mutlaka gereğince kavramak ve tüm gereklerini devlet aklıyla, hızla ve serinkanlılıkla, demokratik hukuk devleti saydamlığı içinde yapmak dışında seçenek
    kal-ma-mış-tır…

Sevgi ve saygı ile. 11 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mustafa Kemal’e hakaret ederken Akp hükümetine Yunan diyen Akp’li!

Mustafa Kemal’e hakaret ederken
Akp hükümetine Yunan diyen Akp’li!

 Yılmaz ÖZDİL

Türk nedir derseniz?
Şöyle tarif etmiş Atatürk

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

  • Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin
    yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne, yedi bin senelik Türk beşiğidir. Bu beşik, tabiatın rüzgarlarıyla sallandı, beşiğin içindeki çocuk, tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk, tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları, tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu, tabiat oldu, şimşek oldu, yıldırım oldu, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”
    ***
    Tüm etnik kökenleri bünyesinde barındıran “Ne Mutlu Türküm Diyene” kavramının,
    ruhu budur. Hal böyleyken… Akp gençlik kolları başkanı, yüreğindeki nefreti kusmuş, “birisinin babasının ve kendisinin doğum yeri Selanik’se, Selaniklidir, kimse Türk, Atatürk demesin, orijinali Yunan yani, Türk’e benzemiyor, keşke Atatürk olmasaydı” demiş. Bu arkadaşın iltihaplı mantığına göre, Akp hükümetinde Yunan bakan var demek ki… Çünkü Mehmet Müezzinoğlu Gümülcine doğumlu, babası da Gümülcine doğumlu… Bu durumda “evet” diyenler, Yunan hükümetine mi evet demiş oluyor?
    **
    Şimdi bakın…

“Sayın başkan,
Yaklaşık yedi asır boyunca yakın doğu ve orta Avrupa kanlı savaşlara sahne oldu. Mustafa Kemal Paşa‘nın milli hareketinin rakiplerine galip gelmesiyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu belirsizlik ve hoşgörüsüzlük ortamına son verdi. Bir milletin hayatında bu kadar kısa zamanda bu kadar köklü bir değişim, hakikaten nadiren gerçekleştirilebilmiştir. Teokratik bir rejim altında yaşayan, hukuk ve din kavramlarının birbirine karıştığı çöküş halindeki imparatorluk, tamamen hayat ve canlılık dolu, modern bir ulus devlete dönüştürüldü. Yakın doğu, gerçek bir barışın dayanağı haline geldi.
Türkiye’yle sürekli devam eden anlaşmazlıkların neticesinde kanlı savaşlara sürüklenmiş olan biz Yunanlar, Osmanlı imparatorluğunun halefi olan bu ülkede gerçekleşen derin değişikliğin etkilerini ilk hissedenler olduk. Küçük Asya felaketinden hemen sonra, savaştan bir ulus devlet olarak çıkmış olan, yeniden doğan Türkiye’ye, samimi barış arzusuyla elimizi uzattık, o da samimiyetle karşılık verdi. Barış için bu paha biçilmez katkıyı gerçekleştiren kişi, elbette,
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa‘dır.
Bu yüzden, 1933 Yunanistan Hükümeti’nin lideri olarak, Mustafa Kemal Paşa’nın
Nobel Barış Ödülü’nün ayırtedici itibarıyla ödüllendirilmesini teklif etmekten onur duyarım.”

İmza?
Eleftherios Venizelos.
****
Evet… Mustafa Kemal Atatürk, sadece kahramanlığıyla değil, dehası ve evrensel vizyonuyla, dizlerinin üstüne çökerttiği düşmanlarının bile böylesine büyük saygısını kazanmış bir devlet adamıydı. Yunanistan başbakanı Venizelos, savaş meydanlarında ülkesini yenmiş, Anadolu’dan kazıyıp atmış, ordusunu denize dökmüş, Yunan ırkçılığının simgesi megalo idea’yı tarihin çöp tenekesine fırlatmış olan Atatürk’ü, 1934’te Norveç Nobel Komitesi’ne gönderdiği bu mektupla, Yunan halkı adına, Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermişti.
***
İnsani değerler bakımından, gırtlak gırtlağa geldiğimiz milletlere bile ilham veren bir karizmaydı Atatürk.
***
Türk adalarını Yunan’a bırakacaksın. Türk yoktur diyeni alkışlayacaksın.
Ne mutlu Türküm diyene‘li Andımıza tahammül edemeyeceksin.
T.C.’yi sileceksin… Sonra çıkıp Atatürk’e Yunan diyeceksin öyle mi?
***
Atatürk, bilimsel gerçek olarak, Oğuz Türkü’dür, yörüktür.
Bu kindar nesil nankörlüğü ise, işgalci mezaliminden kötüdür. (SÖZCÜ, 19.02.2017)
========================================
Dostlar,

Çok acıdır, AKP döneminde Mustafa Kemal ATATÜRK‘e ve Cumhuriyet değerlerimize saldırı hem nicel hem de nitel olarak kabul edilemeyecek dereceye ulaştı. Üstelik, yukarıdaki örnekte olduğu gibi olağanüstü bir bilgisizlik, kopkoyu bir cehalet ve/veya bilgi kirliliği temelinde.

Yoktan var ettiği bir Ulus tarafından bunca nankörlük korkarız Atatürk dışında bir başka önderin başına gelmemiştir. Ülkemizi tek başına yönetmede 15. yılına giren AKP fetret döneminin acı meyveleridir bunlar.. AKP Kasım 2002’de ABD tarafından bir proje ile iktidara getirildiğinde yeni doğan bebekler günümüzde 15 yaşına, 5 yaşında olanlar 20 ve 10 yaşında olanlar 25 yaşına girmiştir. Kopkoyu bir cehalet içinde Atatürk’e kin – nefret kusan bu genç de sorumlu yöneticilerce dayatılan nankör eğitim politikalarının ürünüdür.

Ne denli acı ki R.T. Erdoğan, “dindar ve kindar nesiller yetiştireceğiz..”, “.. dininizi ve kininizi eksik etmeyin..” anlamında sözler etmiş, eğitim sistemini başta olmak üzere yaşamın hemen her alanını yemyeşil tonlara boyayarak seküler – laik düzeni ciddi düzeyde aşındırmıştır.

Yukarıdaki sözleri eden Anamur AKP Genlik Kolları üyesi, açıkça AKP – RTE’nin çarpık, gerçek dışı, vefasız hatta nankör… eğitim politikalarının prototip bir kurbanıdır. AKP – RTE için 2 seçenek var : Ya izledikleri politikanın nasıl tehlikeli, kabul edilemez kerteye vardığını görerek hızla düzeltme yoluna gireceklerdir ya da kendilerince “hedeflerine” (!?) yaklaştıklarını saptayıp bayram edecek ve “durmak yooook, yola devam..” diyeceklerdir. İkincisi çıkmaz sokaktır, iflah etmez adamı.. İlkini kendilerine salık veririz.. O genç adına Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün aziz ve saygın anısından ve halkımızdan özür dileyerek hem de..

Sevgi ve saygı ile. 20 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Sitemizde 7000. yazı : Al sana başkanlık!

Sitemizde 7000. yazı :
Al sana başkanlık!

Hayır demeliyiz.
Mutlaka hayır demeliyiz.
Neden derseniz?
Somut örnek vereyim.
*
Venezuela’nın nüfusu 30 milyon kişi… Suudi Arabistan’ın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken, Venezuela’nın 296 milyar varil petrol rezervi var. Varilini 55 dolardan hesapla bak ne çıkıyor… Venezuela halkının en az Kanadalılar kadar refah olması gerekiyor.
*
Venezuela’da başkanlık sistemi var. Hugo Chavez 1998’de başkan seçildi. Yoksul ve cahil ahali, onu çok seviyordu, gıda kolisi dağıtıyor, gariban mahallelere sağlık ocağı filan açıyor, devletin kaynaklarını sebil gibi kullanıyor, açlıktan nefesi kokan halkın kurtarıcısı olarak görülüyordu. Şak… Anayasayı değiştirdi, devletin yönetim şeklini değiştirdi. Artık onu sevip sevmemelerinin önemi yoktu, çünkü, artık onu başkanlıktan indirmek hukuken mümkün değildi. Muhalefeti susturdu, basını susturdu, iş dünyasını sustalı maymuna çevirdi. Onun yönetim şekli yüzünden 1.5 milyon kişi ülkeden kaçtı. Nüfusun yüzde beşi ülkeden kaçarken… Twitter’dan kendisini takip eden üç milyonuncu takipçisine ev hediye ederek, kendisini alkışlatıyordu.
*
Kansere yakalandı. Halefi olarak, başkan yardımcısı Maduro’yu seçti. Bütçe dahil, tüm yetkilerini başkan yardımcısı Maduro’ya devretti. Maduro otobüs şoförüydü, lise mezunuydu, sendikacılıktan tırmanmış, Chavez’in sağkolu olmuştu.
“Üniversite mezunu olmayan biri devlete başkan olabilir mi?” diye eleştirildiğinde… Chavez “neden olmasın” diyordu, “iktidar halkındır, elitler-seçkinciler istemese de otobüs şoförü başkan olur” diyordu. Chavez öldü, otobüs şoförü Maduro geçici olarak başkan oldu.
*
Nisan 2013’te yeniden başkanlık seçimi yapıldı, başkanlık imkanlarını sonuna kadar kullanan Maduro, yüzde 50.6 oyla kılpayı kazandı. Rakibi % 49.1 almıştı. Seçimde şaibe olduğunu, oyların çalındığını elbette herkes biliyordu ama, itirazlardan netice alınamadı, çünkü, seçim kurulu, yargı, komple Maduro’nun kontrolündeydi. Toplum karpuz gibi ikiye bölündü.
Protesto gösterileri başlayınca, halka ateş açıldı. Harvard mezunu muhalefet lideri tutuklandı. Bizzat başkan Maduro tarafından “kendisinin başkanlığını kabul etmeyenlere konuşma yasağı” getiren yasa teklifi hazırlandı, meclis bu teklifi kabul etti iyi mi… Muhalefete kanunen konuşma yasağı getirildi. Başkanlık yetkilerini daha da arttıran yasalar çıkarttı, mesela, petrol ve madenler konusunda meclise sormadan karar verme yetkisini kendisine aldı!
*
Yandaş medya oluşturdu, şu anda Maduro haricinde hiçbir şey yazmıyorlar, televizyonlarda devamlı Maduro konuşuyor. Muhalif medyayı susturdu, yayınlarını beğenmediği televizyon kanallarını kablolu kanaldan çıkardı.
20 milyon kişiye 120 bin ton gıda kolisi dağıttı. Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmeye başlayınca, başkanlık bünyesinde komisyon kurdu, kıtlığın sebebinin araştırılmasını istedi. Yalaka komisyon araştırdı. Ne buldular biliyor musunuz? “Halkımızın yüzde 95’i günde dört-beş öğün yemek yiyor, bu nedenle tüketim maddelerinde sıkıntı yaşanıyor” sonucunu buldular! Kıtlığın sebebi halkın çok yemesiydi yani… Başkanın sorumluluğu, kusuru yoktu!
*
2015’te parlamento seçimi yapıldı. Maduro her türlü katakulliyi yaptı ama, hezimete uğramaktan kurtulamadı. Muhalefet ezici çoğunlukla kazandı. Muhalefet parlamentoyu kazandı ama… Başkan hâlâ Maduro’ydu. Ordu, polis, yargı, onun elindeydi. Hükümeti hâlâ o kuruyordu.
Meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefet, 2019’da yapılması gereken başkanlık seçimlerinin öne çekilmesi için, erken seçim talebinde bulundu. Başkan reddetti!
Bunun üzerine, erken seçime gidilmesi konusunda referandum yapılması için anayasal süreç başlatıldı. Anayasaya göre, referanduma gidilmesi için seçmenin yüzde 20’sinden imza toplanması gerekiyordu. Dört milyon imza toplandı. Nafile… Başkanın emrindeki seçim kurulu, imzaları kabul etmedi, referandum meferandum yapamazsınız dedi, kesti attı!
*
Muhalefet bir başka yol aradı, meclisten, Maduro’nun başkanlıktan azledilmesini talep eden karar çıkarıldı. Gel gör ki… Tüm üyeleri Maduro tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi bu kararı reddetti. Meclisin azil talebinin anayasaya aykırı olduğu açıklandı!
Bunlar yetmezmiş gibi, Aragua eyaletinin valisini, kendisine başkan yardımcısı yaptı. Bu herif “uyuşturucu baronu” olarak tanınıyor! Eğer Maduro da Chavez gibi ölürse, 2019’a kadar ülkeyi bu arkadaş yönetecek.
*
Netice? Şu anda Venezuela’da enflasyon %700… Bu sene % 1600’e çıkması bekleniyor. Alışverişlerde kredi kartı geçmiyor, mağazalar kabul etmiyor. Hükümet devalüasyonla eriyen banknotları tedavülden kaldırıp, yerine yenilerini sürmek istedi, para basmak için bile para bulamadı! Asgari ücrete güya % 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor! Et, un, şeker, pirinç, süt karaborsa satılıyor, ekmek için bile kuyruk var, marketler saldırıya uğruyor, yağmalanıyor. Hal böyleyken, zengin daha da zengin oldu, bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor! Eczane rafları boşaldı, ilaç sıkıntısı var, sağlık sistemi çöktü, ameliyat malzemesi yok, yenidoğan bebek ölümleri rekor seviyeye ulaştı. İthalat bıçak gibi kesildi, alt tarafı diş macunu almak isteyen, normal fiyatının yüz misli ödemek zorunda kalıyor. Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapılıyor, yeterli elektrik üretilemediği için, kamu kurumları haftada beş gün tatil ediliyor, sadece pazartesi ve salı çalışıyor, özel sektör haftalık izin gününü üçe çıkardı. Şehirlerde günde sekiz saat su kesintisi yapılıyor, her gün… Fuhuş patladı. Suç patladı, her 21 dakikada bir cinayet işleniyor, her sene 17 bin adam kaçırma olayı, fidye rapor ediliyor. Gasp öyle hale geldi ki, insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken yanına almıyor.
Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor. Karayolları, limanlar ve havalimanları ordu kontrolünde tutuluyor.
*
Memleketin içine etti. Başkan hâlâ başkan! (SÖZCÜ, 19.01.2017, Yılmaz Özdil)
=================================
Dostlar,

Değerli araştırmacı – gazeteci Yılmaz Özdil‘in bu önemli yazısını 10 gün önce sitemize koymadık. Halkımızın morali bozulmasın istedik.. Ancak aradan geçen 10 günde
AKP-RTE-MHP cephesinde bir iyileşme, olumlu bir adım yok!

Yargıç-savcı aylıklarına 2700 TL’ye dek anormal zam da OHAL KHK’sı ile!
Neden yalnız yargıç-savcılara ve bu denli yüksek??
Memura 6 aylık %3, asgari ücretliye yıllık toplam %8; enflasyon farkı yok;
TÜİK enflasyon sepeti ile akılara durgunluk verecek biçimde oynayıp halkı aldatıyor!?
OHAL ilan gerekçeleriyle bu anormal zammın ne ilişkisi var??
Neden TBMM’den yasa olarak geçirilmez bu öneri?
TBMM devre dışı ve RTE daha şimdiden MUTLAK EGEMEN olarak, anayasa dinlemeden OHAL KHK’leri ile ülkeyi çelik pençe ile yönetiyor! Varın bir de halkoylamasnda “evet” çıkarsa neler olabileceğini düşünün.. İşte Venezuela örneği..

Bu acı Venezuela örneği üzerinde iyice düşünmek gerek.. İbret almak gerek..

  • Eğer bu halkoylamasında “HAYIR” denmezse,
    halkımıza bir daha kimse bir şey sor-ma-ya-cak!

    Sevgi ve saygı ile.
    29 Ocak 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Bir kutu kaçak çay bir tutam suni çiçek bir hakiki mutluluk… Ve bir Türkiye öyküsü

Bir kutu kaçak çay bir tutam suni çiçek bir hakiki mutluluk…
Ve bir Türkiye öyküsü.. Hüsnü Mahalli bu!

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 17 Aralık 2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Aslında Londra’ya gidecekti, Essex Üniversitesi’ne kabul edilmişti. Ama son anda vazgeçti, İTÜ’yü tercih etti. Çünkü, kendisine rol model (AS: rol modeli) olan ağabeyi İTÜ mezunuydu, onun izinden gitti. İki sene okudu. Mühendis olamayacağına karar verdi. Aklı fikri gazetecilikteydi. İstanbul Üniversitesi’ne geçti, gazetecilik okumaya başladı. Cep harçlığı bile yoktu. Bu nedenle, gündüzleri fakülteye gidiyor, akşamları Aksaray’da bir otelin resepsiyonunda çalışıyordu. 74 senesinin yılbaşı gecesi hayatının aşkıyla tanıştı. Jale’yle… Üniversiteden ortak arkadaşlarıyla katıldıkları yılbaşı partisinde birbirlerini tesadüfen gördüler, hani o ilk bakış vardır ya, her şeyi anlatır, işte tam öyle oldu, dans ettiler. Üç sene boyunca neredeyse her saniye ele ele dolaştılar, neticede evlenmeye karar verdiler. Ama maalesef çok ciddi bir pürüz vardı… Delikanlının ailesi Türkiye’de değildi, biraz sonra anlayacağınız sebeplerden ötürü, gelebilmeleri imkansızdı. Ne yapsın? Kızı istemeye tek başına gitti. O dönemler her şey karaborsa, gaz yok, yağ yok, şeker yok. E kızın ailesi de Erzurumlu, çay severler. Çikolata getireceğine, kaçak çay getirdi iyi mi… Karakterinin en önemli unsurunu, espri yeteneğini buraya da taşımıştı. Kızın ailesi bu mücadeleci sevimli delikanlıya, elbette gülümseyerek peki dedi. Henüz çocuk yaştayken, dördüncü sınıftayken evlendiler. Evlendiler ama, nasıl geçinecekler? Jale güzel sanatlar okuyordu, o dönemlerde yakaya takılan suni çiçek modası başlamıştı. İki genç insan, hayata böyle tutundular. Okulları bitene kadar başbaşa verip, suni çiçek yaptılar, öyle geçindiler. Bir kutu kaçak çay, bir tutam suni çiçek, bir hakiki mutluluk…
*
Hüsnü Mahalli bu.
*
Bizim insanımız. Ömrünün sadece ilk 17 senesi Suriye’de geçti, 50 senedir bizimle.
Türk vatandaşı. TBMM’deki bazı tipler “Türk yoktur” derken, o “ben Türk’üm” diyor.
Rüyalarını Türkçe görüyor. Türkçe düşünüyor. Halep doğumlu.
“Duygusal olarak İstanbulluyum” diyor.
*
İki evlatları oldu, iki kız, büyüğü Sevra, Arapça “devrim” demek… Küçüğü Dilde, Türkçe-Farsça karışımı, “yürek” anlamına geliyor. Sevra psikoloji okudu, tinerci çocuklar ve tecavüz mağduru kadınlarla alakalı projelerde gönüllü çalışıyor. Dilde medya tasarımı okudu, sanat tasarımcısı olarak sinema sektöründe çalışıyor.
*
Kızlarına düşkün, onların kararlarına saygılı, demokrat bir baba… Şahane pilav yapan, patlıcan yemekleriyle aileye parmaklarını yedirten bir baba aynı zamanda… Ev alma komşu al tabiriyle, komşularıyla muhitiyle uyumlu, sevilen, sayılan, düzgün bir adam. Bizim insanımız.
Bizden biri o.
*
Suriye’nin bağımsızlık savaşında, Fransızlara karşı vuruşan bir ailenin oğlu… Babası, bağımsız Suriye’nin ilk milletvekillerinden… Ancak, Baas karşıtı oldukları için ağır bedel ödetilmiş bir aile… Bu nedenle, 20 sene boyunca Suriye’ye girişi bile yasaktı. Annesi öldü mesela, cenazesine gidemedi, babası öldü, gidemedi.
*
Yüksek lisans yaptı, uluslararası ilişkilerde doktora yaptı. Gazetecilik kariyeri, rahmetli İsmail Cem’in sahibi olduğu Politika gazetesinde başladı. BBC, NBC gibi dünya çapında prestijli medya kuruluşlarında çalıştı. AKP yandaşı Yeni Şafak’ta, Akşam’da çalıştı. Türk basınının bile bilmediği dönemde, Abdullah Öcalan’ın Suriye’de çöreklendiğini yazabilen tek Suriyeli gazeteciydi. Ortadoğu’da Kanlı Pazar, Diren Suriye, Maniki Dünya gibi, Ortadoğu coğrafyasına ayna tutan kitaplar yazdı. En son, Halk TV’de program yapıyordu.
*
Beğenirsin beğenmezsin, görüşlerine katılırsın katılmazsın, orası ayrı… Bugüne kadar tek kelime yalan yazdığını görmedim. Neler söylediğine dair tek örnek vereyim, neler olup bittiğine siz karar verin…

  • “Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedeflerinden biri, bu bölgede Atatürk’ten feyz alarak kurulan cumhuriyetlerde ‘birinci cumhuriyetleri’ ortadan kaldırmaktır. Amaç, Atatürk’ün bölgedeki izlerinin silinmesidir. Suriye, Irak, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, hepsi Atatürk’ten etkilenmiştir. Birinci cumhuriyetler anti-emperyalistti. Bunların yerine ikinci cumhuriyetler kurulacak. Bu ikinci cumhuriyetler de, içerik ve işleyiş olarak ‘uyumlu İslam’ olacak.”

==========================================
Dostlar,

Değerli Özdil yine nefis bir yazı yazmış.. Hem araştırmaya – emeğe dayalı hem de vefa dolu..
Bu günkü Yurt gazetesinden öğreniyoruz, Sayın Mahalli’nin yargılanması ve tutuklanmasında tam bir hukuk skandalı yaşanıyor :

  • Önce FETÖ soruşturması başlatıldı. Twitter mesajları toplatılarak hakkında 5 sayfa rapor yazıldı. Savcılık “Türk milletini Cumhuriyetini alenen aşağılama ve hakaret” suçlamasıyla gözaltı kararı verdi. Türk Ceza Kanunu’nda bulunmayan bu suçlama, tutuklama talebinde 301. maddeye dönüştü. Ancak, bundan suçlanabilmesinin Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlı olduğu ortaya çıkınca, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret” suçlamasıyla tutuklandı..

Türkiye, her geçen gün “hukuk devleti” olmaktan iyice uzaklaşıyor..
Denebilir ki neredeyse hukuk devleti ile hiç bağı kalmadı!
Daha açık söylemek gerekirse, AKP -RTE demokrasi tramvayından inmişlerdir..
(Bkz. RT Erdogan Değişti mi? “İnci” lerine bakalım.. / Did RT Erdogan Change? Let’s see his “pearls”..)

AKP – RTE’nin tek başına iktidarının 15. yılında geldiğimiz yer, OHAL ve ekonomik bunalım altında inim inim inletilmektir.. Ülkede can ve mal güvenliği kalmamış; iktidar, geöelim sivilleri, polis ve askerlerin bile can güvenliğini sağlayamayacak derecede acze düşmüştür..

Yine de bu bulanık su – kanlı kaos ortamında “Başkanlık” için Anayasa değişikliği topluma dayatılarak, “milli seferberlik” çağrısı ile derin çelişkilere düşülerek gündem oyunları sürdürülmektedir. Propaganda ve algı yönetiminin tüm araçları, sosyal ve politik psikoloji ekseninde çaresizlik içinde kullanılmaktadır..

Ne yapılmalı?? Artık yazmaktan, söylemekten bıkkınlık geldi, yorulduk..

  • İlk olarak “Başkanlık dayatması saçmalığı” hemen ger. çekilmelidir.
  • OHAL kaldırılmalı ve rejim normalleştirilmeli, TBMM etkin çalışarak muhalefetle
    içtenlikli işbirliği ile geniş tabanlı ULUSAL ÇÖZÜMLER üretilmelidir.
  • Suriye ve Irak ile doğrudan görüşme ile barış sağlanmalı, sınır sorunları bitirilip
    ticarete geçilmeli ve sınırötesi askeri operasyonlara gerek bırakılmamalıdır.
  • EKONOMİ yoğun bakım gereksinimlidir; üretim ve tasarruf seferberliği başlatılarak, yersiz ve hızlı nüfus artışı frenlenerek ekonomi hızla kamu – özel işbirliği ile rehabilite edilmelidir.
  • Eğitim sistemi ulus birleştirici, Sünni mezhep öğretisi dayatmalı olmaktan derhal çıkarılmalı, LAİK, bilimsel, karma, uygulamalı, sorgulayan, kamusal ve 21. yy’a uygun yapılandırılmalıdır.
  • Sağlık – sosyal güvenlik alanında piyasalaştırmadan vazgeçilmeli, kamusal sorumluluk ile YOKSULLUK – İŞSİZLİK – GELİR DAĞILIMI sorunu mutlaka iyileştirilmelidir.
  • AKP – Erdoğan, salt kendi içlerinde ürettikleri ve tıkanan, ülkemizi düze çıkarma olanağı olmayan kısır siyasetten sıyrılmalı ve namuslu – birikimli aydın ve kurumlarının görüşlerini almalıdır.
  • Yargıya, basına ve üniversiteye hukuk ve demokrasi dışı baskı hemen ve mutlaka kaldırılmalı, akademisyenler, gazeteciler… eğer gerekliyse tutuksuz yargılanmalıdır.. Hüsnü Mahalli de!

Erdoğan’ın danışmanları ve yakın aile çevresi ile akiller ve gönüllü köle yandaş basın çok ağır tarihsel bir vebal altındadır. Ülkemiz kritik bir beka sorunu ile yüzyüzedir, işin şakası yoktur. Bu böyle gidemez; sürdürülemez, ağır bir kuşatma surları zangır zangır sallamaktadır.

Yeni, farklı ama mutlaka çok hatta tam doğru şeyler yapma zamanıdır üstelik hemen!

Bu yazdıklarımızı da Hüsnü Mahalli‘nin kişiliğinde tutuklu yargılanan gazeteci ve akademisyenlere adamak istiyoruz..

Gözaltına alınan Hüsnü Mahalli geceyi hastanede geçirecek başlıklı yazımıza da bakılmasını dileriz..

Sevgi, saygı ve endişe ile.
17 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com