Etiket arşivi: hukuk güvenliği

Demokrasi çağrısı

2021 sorunlarını 12 başlıkta toplayan geçen yazı, monokrasi (tek kişi yönetimi) ve destekçileri içindi: AKP-MHP-BBP. Bu yazı ise, demokrasi yanlıları için yeni yıl öneri ve uyarıları: CHP, HDP, İYİ Parti, TİP, Saadet ve Deva partileri gibi TBMM’de grubu ve temsilcisi bulunan partiler başta, Gelecek Partisi’nden Sol Parti’ye kadar geniş bir yelpaze ve demokrasiyi savunan toplum kesimleri. Muhatap, bu kez iktidar değil, iktidar adayları, yani demokrasi savunucuları.

DOĞRU VE GERÇEK BİLGİ: Dezenformasyon sürecinde kurulan parti başkanlığı yoluyla tek kişi yönetimi, doğru ve gerçek bilgi yaymaya çalışanları bile, terörist yaftasıyla adliyelere sevke başladı. Şu halde, yurttaşların bilgilenme hakkı, demokrasi için temel ve önkoşul. Gerçekleri, en yalın biçimde elden geldiğince en geniş kesimlerle paylaşmak, tarihsel sorumluluk.

DÜNYEVİ HUKUK: Türkiye Cumhuriyeti, dünyevi hukuk ile doğdu ve öyle yaşayacak. Anayasa, bütün inançları ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alır. Bu nedenle demokrasi yolcuları, dünyevi hukuk söylemini hep öne çıkarmalı. Anayasa, güvencelediği inançları devlet yönetimine karıştırmayı yasaklamıştır. Demokratik Anayasa yolcuları, bu konuda ikircikli bir tavra girmemeli; yasağa aykırı söylem, işlem ve eylemlere, kararlı ve sistematik biçimde karşı çıkmalı.

EĞİTİM VE KAMUSALLIK BİLİNCİ: Eğitim ve öğretim, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Okullarda zorunlu din eğitimi, din ve vicdan özgürlüğüne aykırı iken, 4-6 yaşa okul öncesi din eğitimi, Anayasa’ya ve akla da açıkça aykırı.

  • Çocukların eğitimi çevre ve toplum, eşitlik ve özgürlük, sorumluluk ve paylaşım, hak ve emek gibi insani değerler bağlamında olmalı.

HUKUK YOLUYLA SİYASET: ‘Hukuk başka siyaset başka’ değil, siyaset ve demokrasi, ancak hukukun genel ilkeleri çerçevesinde sürdürülebilir. Bu nedenle, TBMM’de muhalefetin nitelikli yasa çabası, çoğunluk dayatması karşısında müzakereci demokrasi koşullarını zorlamak olarak da anlaşılmalı.

YURTTAŞLIK: İndirgeyici dil yerine kapsayıcı ve kucaklayıcı hitap tarzı olarak da yurttaşlık öne çıkarılmalı. Aşkın statü ve kavram olarak yurttaşlık, özgürlük, eşitlik ve adaletin öncülüdür. Yurttaşlık yerine soy, din ve inanç, bölgesel aidiyet ve cinsiyetin öne çıkarılması, toplumu -tıpkı bugün olduğu gibi- hukuk ve liyakatten uzaklaştırır.

ÖZGÜRLÜK-EŞİTLİK-ADALET: Bu üçlü, demokrasinin alt yapısını oluşturur. Demokrasi, öncülü olan seçimin ötesinde kurumlar, kurallar, ilkeler ve değerler bütünüdür. Bu nedenle, demokrasiyi doğru anlamlandırmak gerekir.

HUKUK VE İKTİSAT: Genel ilkelere dayalı hukuk kurallarına saygı ve hukuk güvenliği, toplumsal barışın olduğu kadar iktisadi istikrarın da önkoşulu olduğuna göre, bu bağlantıyı bilimsel temellerde işlemek gerekiyor.

SAĞLIK VE SOSYAL DEVLET: Covid-19’un neden olduğu toplumsal yıkım karşısında tıp ve hukuk gereklerini somutlaştırmak ve ölümleri asla kanıksamamak için sosyal devlet gereklerini uygulamaya koymak, yoksulluktan çıkış ve yolsuzluktan uzaklaşmak için de yaşamsal.

ÜLKESEL DEĞERLER: Tarihsel, kültürel ve çevresel değerler bütününde Türkiye mirasını, gelecek kuşaklara eğitim, örgütlenme ve dayanışma yoluyla aktarma iradesi ortaya konulmalı.

BİLİM VE LİYAKAT: Kamu yönetimi bütünü için, liyakat, uzmanlık ve bilimsel ölçütler elden geldiğince somut olarak belirlenmeli.

MEŞRULUK: TBMM’de monokratik dayatma ile gelecek kuşakların iradesini bağlamaya yönelik (liman satışları örneğinde olduğu gibi) yasaların meşruluğu sorgulanarak, bu tür düzenlemelerin kazanılmış haklar yaratmayacağı şimdiden açıklanmalı.

ÖZELEŞTİRİ – ÖZVERİ VE DAYANIŞMA: Bireysel ve ortak özeleştiri ve özveri yoluyla, sıralanan ortak ve temel değerlerde buluşma ölçüsünde dayanışma halkaları örülebilir.

Sonuç olarak; “iktidar bekası”, monokratlar için yaşamsal bir sorun; demokratlar ise, iktidarın el değiştirmesini yaşamsal sorun olarak algılayarak, kendi yol haritalarını, gecikmeksizin söylem, işlem ve eylemleri ile somutlaştırmak gibi tarihsel sorumluluk ve yükümlülükle karşı karşıya: zaman, ağaçlarla uğraşma değil, ormanı ve onu saran yangını görme zamanı.

Hukuk yoksa iktisat da yok

Alt-yapı ve üst-yapı ayrımı ile açıklanan toplumsal yapıda, üst yapılar, alt yapılara bağımlıdır. Alt-yapı olarak iktisadi düzen, üst-yapı olarak hukuk sistemini biçimlendirir. Marksist kuram, bu diyalektiğe dayanır.

Devlet yönetimi, hukuk ve iktisat arasındaki bu ilişkinin merkezinde yer alır.

Çağdaş anayasa hukuku ve siyaset bilimi, devletin varlık nedeni olan yasama-yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması kuramı ile özdeşleşir: Kuralı koyan organ, kuralı uygulayan organdan ayrı; uyuşmazlıkları çözen organ olarak yargı ise, her ikisine göre bağımsızdır.

Türkiye yönetimi, alt-yapının belirleyici olduğu görüşünü genellikle doğruladı; ama bunu, kapitalist veya iktisadi liberalizmden çok, vahşi kapitalizm ve bir tür yağma düzeni olarak yaptı. Bunların başında çevre yağması ve kamu ihale yasasını delik-deşik etmek gelmekte.

  • Yalnızca Türkiye halkını soyan değil, Türkiye ülkesini de yağmalayan “beşli çete”, tipik araç.

Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY), anayasa hukuku ve siyaset biliminin yüzyıllara dayanan birikimini bir anda ve çırpıda siliverdi. Kişiliğinde topladığı çoklu devlet yetkilerine parti başkanlığını da ekleyen kişi, özerk ve uzman kuruluşları da, ya hukuku araçşallaştırarak (Üniversite yönetimleri) ya da fiili durum yaratarak (Merkez Bankası) özerk ve uzman kuruluşları da işlemez hale getirdi.

Fiili yetkileri, “konu uzmanı” olduğu iddiası meşrulaştırmaya ilahi inanca dayalı referansı da eklemeyi ihmal etmeksizin. Faiz indiriminde ‘nass referansı’, ilahiyatçılar doğrulamasa da, bunun belirgin göstergesi.

Kısacası, bütün siyasal karar düzeneklerini tasfiye ederek kendisini merkezi konuma yerleştiren kişi,

ülkeyi uçuruma sürüklerken, dinsel referansa sarılarak,
yarım haftada Türkiye halkının yarı yarıya YOKSULLAŞTIRILMASINI neredeyse takdir-i ilahi ile
açıklama densizliğine vardı.

Sonuç olarak, anayasa hukuku ve siyaset bilimi gereklerini ortadan kaldırarak Türkiye Cumhuriyeti’ni tek başına yönetmeye girişen kişi, “kişi-parti-devlet” birleşmesiyle alt-yapı ve üst-yapı ilişkisi bir yana, her ikisini de çökertti.

Kurtuluş Savaşı sonrası, Türkiye tarihinin en büyük ve yaygın yoksulluğuna sürükleyen kişi, halkla dalga geçercesine “ekonomik kurtuluş seferberliği” ilan etti.

Bütün unvanlarını kullansa bile, böyle bir seferberliğin başarı olasılığının bulunmadığını belirtmeye gerek var mı?

İktisadi sefalet, hukukun çökertilmesi sonucu olduğuna göre, öncelikle hukukun inşası ile işe başlamak gerekir. Bunun için öncelikle Anayasa, demokratik hukuk devleti ile bağdaşmayan maddelerden arındırılmalı; hükümet sistemi yeniden öngörülmeli, hükümet hesap verebilir olmalı, görev-yetki-sorumluluk üçlüsünde anayasal denge ve denetim düzenekleri kabul edilmelidir.

  • Türkiye’nin kurtuluşu, bütün yetkileri tek kişide toplamaktan vazgeçip,
    yetkileri farklı kişi, kurul ve kurumlar arasında paylaştırmaktan geçer.
  • Bunun için acilen demokratik hukuk devleti kurumları, kuralları ve değerlerine dönülmelidir.
  • Toplumun ve devletin tarihine ve kazanımlarına ihanetin bedeli, 85 milyon yurttaşa ödettirilemez.

Kurtuluş için, şu halde kesinlikle PBYDBY’nin ilan ettiği sözde seferberlikle değil, tam tersine PBYDBY’yi tasfiye ve demokratik hukuk devleti seferberliğini gerekli kılmaktadır.

Demokratik hukuk devleti, yasama-yürütme-yargı ekseninde erkler ayrılığı çerçevesinde özerk ve uzman kuruluşları da güvence altına alır.

Hukuk güvenliği, hukuk devletinin asgari gereklerinin geçerli olduğu bir anayasal düzende sağlanır.

Şu halde, iktisadi düzen ve güven, ancak hukuk güvenliğinin geçerli olduğu bir siyasal yapı ve toplumsal yaşamda geçerli kılınabilir.

Osman Kavala: “Ülkem için üzülüyorum”

Silivri Cezaevi’nde 1202 gündür tutuklu Osman Kavala:
“Ülkem için üzülüyorum”

  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hakkında verdiği hak ihlali kararı ve yerel mahkemelerin verdiği tahliye kararlarına rağmen üç buçuk yıldır tutuklu bulunan sivil toplum örgütü kurucusu ve iş insanı Osman Kavala, “Benimle ilgili dava süreci maalesef bir tiyatroya halini aldı. Hukuksuzluk tiyatrosu!” dedi. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin, yeni atanan rektöre karşı sürdürdükleri barışçıl protestolara da dayanışma mesajı gönderen Kavala, “Eşim Ayşe Buğra gibi, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri gibi ben de ülkem için üzülüyorum” dedi.
cumhuriyet.com.tr 14 Şubat 2021
https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/silivri-cezaevinde-1202-gundur-tutuklu-osman-kavala-ulkem-icin-uzuluyorum-1813672

Silivri Cezaevi’nde 1202 gündür tutuklu Osman Kavala: Ülkem için üzülüyorumCHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Silivri Cezaevi’nde 1202 gündür tutuklu iş insanı ve sivil toplum örgütü temsilcisi Osman Kavala ve yazar Ahmet Altan’ı ziyaret etti.

Gezi Dayanışması‘nın organizatörü olduğu iddiasıyla açılan davadan beraat etmesine rağmen 15 Temmuz darbe girişiminin planlayıcısı ve casusluk suçlamalarıyla art arda davalar açılarak tahliye edilmeyen Kavala, 39 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu. Bu süreçte AİHM tutukluğunun hak ihlali olduğuna hükmederken, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Türkiye’ye bir an önce serbest bırakılması çağrısında bulundu. Yapılan son duruşmada hakkındaki tüm iddialar bir dosyada toplanarak tutukluğuna devam kararı verildi.

Dosyaların birleştirilmesi kararından sonra dava süreci hakkında ilk kez yorumda bulunan Kavala “Benimle ilgili davalar baştan beri hukuki bir süreç olmaktan uzaktı. Gelinen noktada maalesef bir tiyatro halini aldı. Hukuksuzluk, adaletsizlik tiyatrosuna dönüştü” dedi

BOĞAZİÇİ’NE  DESTEK: BEN DE ÜZÜLÜYORUM

Yeni atanan rektöre karşı, barışçıl protestolarını yürüten Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine de Silivri’den dayanışma mesajı gönderen Kavala, “Eşim Ayşe Buğra gibi, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri gibi ben de ülkem için üzülüyorum” dedi.

5 YILDIR TUTUKLU, DOSYASI YARGITAYDA BEKLİYOR

Çakırözer,  dört buçuk yıldır süredir Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazeteci-yazar Ahmet Altan ile de görüştü. 2016 Eylül ayından bu yana tutuklu bulunan ve 2019 sonunda verilen tahliye kararının ardından yeni tutuklama kararı ile yeniden Silivri Cezaevi’ne konan Altan’ın itirazı ise 13 aydır Yargıtay’da bekliyor.

ÇAKIRÖZER: BU DAVALAR DEMOKRASİNİN TURNUSOL KAĞIDI

Milletvekili Utku Çakırözer ziyareti sonrasında şu açıklamaları yaptı:

Osman Kavala hakkındaki bir beraat, iki tahliye, bir AİHM ve bir Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararına rağmen yaklaşık 4 yıldır cezaevinde.

Kavala’nın tutukluluğu Türkiye’de demokrasinin turnusol kağıdıdır.

Ahmet Altan sadece yazılarından dolayı dört buçuk yıldır cezaevinde.

Dosyası son bir yıldır keyfi biçimde Yargıtay’da bekletiliyor.

Terör örgütü üyeliğinden hüküm giyenler bile ondan az yatıp çıktı. Hakimlerin karar verirken uymaları gereken hukuk güvenliği, insan onuru ve makul süre ilkeleri nerede kaldı?

Kavala, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş

ve diğer siyasi tutukluların cezaevinde tutulduğu her gün yeni bir hak ihlalidir. Onlar zindanlarda tutulduğu sürece Türkiye’de hukuk devletinden bahsetmek mümkün olamaz. Yeni Anayasadan bahsedenler öncelikle mevcut Anayasaya uyarak, tarafı olduğumuz AİHM kararlarına tam uyum sağlamalıdır. Siyasi tutuklular bir an önce özgürlüklerine kavuşmalıdır” dedi.

 

Danıştay, ‘Öğrenci Andı’nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti

Danıştay, ‘Öğrenci Andı’nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti

Danıştay 8. Dairesi, ilköğretim okullarında uygulanan “Öğrenci Andı”nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti.
Türk Eğitim-SenMilli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin ” Öğrenci Andı” başlıklı 12. maddesini yürürlükten kaldıran düzenlemenin iptali istemiyle Danıştay’da dava açtı.
Danıştay 8. Dairesinin oy çokluğuyla aldığı kararda, ” Öğrenci Andı ” başlıklı yönetmelik maddesinin, 8 Ekim 2013 tarihli Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’in 1. maddesiyle kaldırıldığı hatırlatıldı.

Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesinin görünümlerinden biri olan düzenli idare ilkesi gereği idarenin düzenleme yetkisine sahip olduğu alanlarda hukuka uygun olan uygulamayı sağlamak adına objektif düzenlemeler yapması ve istikrarlı uygulamalarda bulunması gerektiği belirtilen kararda, idarenin haklı bir neden olmadan yerleşik, istikrar kazanmış uygulamalarından ayrılmasının sahip olduğu serbestiyi düzenli idare ilkesine ve bu ilkenin bağlı olduğu eşitlik ilkesine aykırı kullanması anlamına geleceği bildirildi.

Hukuk güvenliğinin; normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, idarenin de düzenleyici işlemlerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kıldığı ifade edilen kararda, öğrenci andının 1933’ten bu yana uygulandığı kaydedildi.

Metinde yer alan kavram ve ilkelerin Anayasa’da anlamını bulan kavram ve ilkeler olduğu, milli eğitim sisteminin kanun ve yönetmelikle belirlenen, düzenlenen temel amaçlarını ortaya koyduğu belirtilen kararda, “İdari istikrar oluşturacak biçimde çok uzun zamandır bütün devlet okullarında ve hatta özel okullarda genç nesillerin anayasal vatandaşlık temelinde aidiyetini güçlendiren ve öğrencilerde değer oluşumuna katkı sunan ve her sabah ders başlamadan önce okutulması şeklinde uygulanan öğrenci andının kaldırılması, ancak bu değişikliği hukuka uygun kılacak bir bilimsel gerekçeye dayanması halinde olanaklıdır. Aksi tutum, idarenin sahip olduğu düzenleme yetkisini ve takdir hakkını hukuka uygun kullanmadığı anlamına gelecektir.” denildi.

Kararda, dava konusu düzenlemeyle öğrenci andının kaldırılmasını gerekli kılacak idarece yaptırılmış eğitim biliminin gerekleri ve pedagojik formasyon ilkeleri bakımından değerlendirmeler içeren dava dosyasına sunulmuş araştırma, inceleme ve tespit bulunmadığı da bildirildi.

KARAR

Söz konusu öğrenci andının uygulanmaya başlamasından itibaren dayanağını teşkil eden anayasal ve yasal kurallarda bir değişiklik olmadığı gibi bu kuralları şekillendiren ve metinde de yer alan toplumsal değer yargılarının ve ilkelerin değişmesinin de mümkün olmadığı aktarılan kararda, şu tespitlere yer verildi:

“Dava konusu kararı hukuki bir zemine oturtacak, idarenin takdir hakkını ve düzenleme yetkisini kamu yararı ve hizmet gerekleri uyarınca kullandığını ortaya koyacak yeterli bilimsel gerekçenin bulunmadığı, Türk Devletini ve milletini ebediyete kadar yaşatacak, çağdaş uygarlığın ve medeniyetin ortağı ve öncüsü yapacak, toplumun ve kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sağlayacak yeni nesillerin yetiştirilmesi olan milli eğitim sistemimizin temel amaçlarını gerçekleştirmesini içeriği itibarıyla sağlamaya yardımcı olabilecek nitelikteki öğrenci andının kaldırılmasına ilişkin değişikliğin haklı ve hukuksal temellere dayandırılmadığı anlaşıldığından dava konusu düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir.

Kaldı ki davalı idarenin savunma dilekçesinde dile getirdiği andın uygun olmayan hava koşulları ve fiziki koşullarda dahi söylenmesine ilişkin olarak ileri sürdüğü hususlar, öğrenci andının özüne ilişkin olmayıp icra ediliş şekline ilişkin olup, iddialar andın kaldırılmasını gerekli kılacak nitelikte görülmemiştir.” (Cumhuriyet internet, 18.10.18)
=============================

Dostlar,

Sonucu sevinçle karşılıyor, emeği geçenlere teşekkür ediyoruz..

AKP’nin de asla inatlaşmamasını ve Yüksek Yargının kararının gereğini içtenlikle yerine getirmesini  öneriyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 18 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

TBB Başkanı Prof. Feyzioğlu : “Tapu milletin elinde olmalıdır”

TBB Başkanı Prof. Feyzioğlu:
“Tapu milletin elinde olmalıdır”

Uşak Barosu, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Eğitim İş Sendikası Uşak Şubesi’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Anayasa’ konulu panele konuşmacı olarak katılan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu,
Anayasa değişikliği olduğu taktirde Türkiye’nin bir demokrasi olmaktan çıkıp,
bütün yetkilerin bir kişiye toplanması halinde bölücü terör örgütünün bayram yapacağını
dile getirdi.
[Haber görseli]
Uşak Barosu, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Eğitim İş Sendikası Uşak Şubesi’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Anayasa’ konulu panele konuşmacı olarak katılan TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Hukukçu ve Siyasetçi Prof. Dr. Süheyl Batum, Psikiyatrist Dr. Semih Dikkatli konuşmacı olarak katıldı. Panel öncesi düzenlenen basın toplantısında Uşak Baro Başkanı Avukat Gürcan Sağcan, Anayasa tasarısının halkoyuna sunulacağını ancak halkın çoğunluğunun Anayasa değişikliğinin içeriğinden habersiz olduğunu vurguladı. Hukukçu ve Siyasetçi Prof. Dr. Süheyl Batum ise, Türkiye’de kısa bir süre içinde anayasa değişikliğinin oylanacağına dikkat çekerek, “Bu konu çok yerde tartışılıyor ama bilinçli bir şekilde içeriği, getirilen maddelerin neler götürüp neler getireceği ve esasları üzerinde bilgi verilmiyor. Anayasadaki değişiklik, açıklama yapılmadığı için bir toz bulutu içindedir.” dedi.

“CUMHURBAŞKANI, SİYASİ PARTİ GENEL BAŞKANI SEVİYESİNE İNECEK”

Türkiye Barolar Birliği’nin Anayasa değişikliğine hukuk penceresinde yaklaşımlarına değinen Metin Feyzioğlu,

– “Anayasa değişikliği öncelikle Türk milletinin tamamını temsil etmesi gereken, özellikle kriz zamanında milletin %100’ünü etrafına toplaması beklenen Cumhurbaşkanını, siyasi parti genel başkanı seviyesine indirmektedir. Cumhurbaşkanı milletin tamamını kucaklayacağı en üst seviyedeyken, aşağıya ve sadece kendi siyasi partisinin il ve ilçe temsilcilerini kucaklayacak, onun dışındakileri ise öteleyecek, ötekileştirecek bir yere indirilmektedir. Bu Türkiye’nin bölücü, yıkıcı örgütler ve onların arkasındaki küresel güçlerin saldırısı altında olduğu düşünülürse sakıncalıdır. Açık ve yakın bölünme ile karşı karşıya olan bir ülke milli birliğini zayıflatmaz, tam aksine güçlendirir. Milli birliği güçlendirmek için de Cumhurbaşkanının Türk milletinin tamamını kucaklar halde durması lazımdır.” dedi.

“HUKUK GÜVENLİĞİ OLMAZSA YATIRIMCI GELMEZ”

Anayasa değişikliğinin Türkiye’ye siyasi ve ekonomik olarak kalıcı istikrarsızlık getireceğini TBB’nin tespit ettiğini ifade eden Feyzioğlu, milleti ve toprakları parçalanmış, bölünme tehdidi altındaki bir ülkede siyasi istikrar sağlanamayacağını söyleyerek, “Siyasi istikrar sağlanabilmesi için milletin, milli konularda tarafsız Cumhurbaşkanının etrafında toplanabilmesi ve kol kola girebilmesi gereklidir. Anayasa değişikliğinin ekonomik istikrarsızlığa yol açacak olmasının sebebi ise, toplumda ve devlette yatırımlar hukuk güvencesinde olmazsa, yerli ve yabancı yatırımcı gelmez, parasını bağlamaz, fabrika kurmaz ve yatırım yapmaz. Yatırımcının yatırım yapmasının vazgeçilmez şartı yatırımlarının hukuk güvenliği altında olmasıdır. Anayasa değişikliği hukuki güvenliği yerle bir etmektedir. Kimin suçlu kimin suçsuz, kimin haklı kimin haksız, kimin alacaklı kimin borçlu olduğuna Cumhurbaşkanı karar verir hale gelmektedir” dedi.

“DEVLET BAŞKANI VE SİYASİ PARTİ ŞAPKASI”

Anayasa değişikliği ile başkanın iki şapkaya sahip olacağını ifade eden Feyzioğlu, “Başkanın siyasi parti genel başkanı olması ve başkana tanınan kanunları veto yetkisi şu sonuca yol açacaktır. Başkan siyasi parti genel başkanı şapkasını takıp iktidar partisinden kimlerin milletvekili olacağını kendi elleriyle yazacaktır. Sonra devlet başkanı şapkasını takıp Meclisin önüne getirdiği kanunları yayınlayıp yayınlamamaya karar verecek. Yayınlamayıp meclise geri gönderdiği takdirde ise meclis üyeleri, o kanunu kabul edip yayınlayabilmek için oybirliği bulacak. Bu da ulaşılması imkansız bir oy birliği demektir. Başkan milletvekillerini seçecek ancak vekiller maaş almanın, odalarda oturmanın, devletin telefonlarını kullanarak araçlarına binmenin dışında hiçbir etkinlik gösteremeyecek. TBMM bugünü mumla arayacak etkisiz meclise dönüştürülmek istenmektedir. Bu milleti mecliste temsilcisiz bırakmak demektir” diye konuştu.

“HSYK BAŞKANA BAĞLANIRSA, ÜLKEDE YATIRIMCI KAÇAR”

Anayasa değişikliğinin hakim ve savcıları atayan kurulun 15 üyesinden 13’ünün başkan tarafından atanmasının önünü açtığını iddia eden Feyzioğlu, “Başkan 6’sını doğrudan atayacak ve geriye kalan 7 üyenin belirlemesi ise meclis komisyonlarında ve genel kurulunda yapılacak. Mecliste çoğunluk iktidar partisinin olduğu için bu defa başkan devlet başkanı şapkasını çıkarıp, siyasi parti genel başkanı şapkasını takarak, kalan 7 üyenin seçimine başkana sahip olacak. Türkiye’de haklıya haksıza, suçluya suçsuza, tutukluya, tutuksuza, hapse gitsin beraat etsin, alacaklı olduğuna, boşanmasına karar verilene, davası haklıdır veya haksızdır densin bütün bunlara karar verecek heyetin başındaki HSYK ise başkana bağlı olacak. Bu kabul edilemez. Böyle bir ülkeye yatırımcı gelmediği gibi böyle ülkedeki yatırımcı kaçar gider” dedi.

“BİR CEBİNDE HAKİMLER, DİĞER CEBİNDE MİLLETVEKİLLERİ”

Bir cebinde hakimler, diğer cebinde milletvekillerinin olduğu bir başkanlık sisteminin demokratik olmadığının altınız çizen TBB Başkanı Feyzioğlu, “Başkanın bir cebinde hakimler, diğer cebinde milletvekilleri olursa bu konu dünyada otoriterlik ve diktatörlük diye adlandırılır. Ayrılıkçı ve bölücü hareketlerin bulunduğu ülkeler arkasındaki örgütleri dünya terör örgütü olarak tanır. Eğer bir devlet demokratik değilse, devlet başkanı hakimlere emrediyor ve milletvekilleri ile meclisi kontrol altına alıyorsa böyle bir düzende ayrılıkçı hareketler uluslararası hukukta özgürlük savaşı ve özgürlükçü hareket olarak nitelendirilir. Maazallah arzu edilen anayasa değişikliği çıkacak olursa Türkiye’de bizi, bütün kaynaklarımızı, insanlarımızı, varımızı yoğumuzu hedef alan bölücü terör örgütü dünyanın her yerinde temsilcilik açar, dünyanın en etkili ülkelerinden açıktan hiç gizlemeye gerek duymaksızın istihbarat ve silah alır hale gelir. Dünyada örnekleri de vardır, Esad bir diktatör olduğu için, Esad’a karşı çıkan ÖSO ya da muhalifler bugün dünyada Esad’la aynı masaya oturabilir konumda kabul edilmektedir. Astana toplantısı ve Cenevre süreci bunun kanıtıdır. Devrik lider Saddam zamanında ortaya çıkan peşmerge hareketi dünya tarafından bir terör hareketi olarak değil, özgürlükçü hareket olarak düşünülmüştür. 36’ncı Paralel çekilerek peşmergenin bulunduğu yer merkezi Irak hükümetinden korunmaya alınmıştır. Saddam bir cebine hakimleri, diğer cebine Irak parlamentosundaki milletvekillerini almış tek adamdır. Türkiye’nin tüm operasyonlara, tüm bölünme senaryolarına karşı direniyor olması, Türkiye milli birliğini ve beraberliğini koruyor olması, Türkiye’nin bir demokrasi olmasıdır” dedi.

“YÖNETİM TEK KİŞİYE GEÇERSE, BÖLÜCÜ TERÖR ÖRGÜTÜ BAYRAM YAPAR”

Türkiye’nin bir demokrasi olmaktan çıkıp bütün yetkilerinin bir kişiye toplanması halinde bölücü terör örgütünün o gün bayram yapacağını ileri süren Feyzioğlu “Türkiye’de yönetim bir kişide olursa bölücü terör örgütü dünyanın her yerinde meşru olarak destek alabilir, bugün gizli kapaklı verilen istihbarat desteği o gün açıktan verilir hale gelir. Bazı ülkelerin gizli kapaklı yaptığı patlayıcı ve cephane desteği açıktan ve meşru verilir. Bu da Türkiye’nin dünyanın bütün devletlerine karşı tek başına kalması demek olur. Dünyanın bütün ülkeleri bölücü terör örgütünün arkasına geçer ve Türkiye yapayalnız kalır. Bu uyarımızı buradan yapıyor ve Türk milletini bilgilendirmeyi namus ve vatan borcu olarak görüyoruz. Hiç kimse başka bir algı operasyonu yapmasın. İçi boş laflar ve sloganlarla hiç kimse Türkiye’nin vaktini boşa harcamasın. Ben iktidara da muhalefete de Türkiye’de ki bütün siyasi partilere sesleniyorum: ‘Herkes her şeyi bilmeyebilir. Biz bunu bilerek söylüyoruz, bilenleri lütfen dinleyin. Türkiye’nin bugün yanılmaya ve yanıltılmaya tahammülü yoktur. Telafisi imkansız zararların doğmasına elbirliği ile izin vermeyelim. Türkiye bir seçime gitmiyor. Nisan ayında Türkiye hangi hükümet ve hangi Cumhurbaşkanı bu ülkeyi yönetecek bu konumuz değil. Türkiye’nin tapusunu millet elinde tutacak mı yoksa a veya b kişisinin ileride cebine koymasına izin verecek mi? Herkesin geleceğini düşünerek en doğru kararı vereceğine inanıyoruz” dedi.

HAKİMLERE SESLENDİ

2010 öncesinde kürsüde siyaset yapan bir grup hakim olduğuna değinen Feyzioğlu, kürsüden siyaset yapan hakim istemediklerini söyleyerek şöyle devam etti:

“2010 öncesi kürsüden siyaset yapan bir grup hakim vardı, biz bunlardan rahatsızdık ve o gün ki konumda yanlış yaptıklarını dile getirdik. Sonrasında siyasetin emir komutasında karar veren hakimler gördük bunu da istemedik. 28 Şubat sürecinde Genelkurmay’dan brifing alıp vicdanlarını ipotekleyen hakimlerden de haz etmedik. Kendilerini Fethullah Gülen cemaatine satmış ve teslim etmiş hakimlerle de mücadele ettik. Siyasi iktidarın emrindeki hakimlerle de elbette mücadele ediyoruz. Biz hakim gibi hakim istiyoruz. TBB’nin Türkiye’de güvenilir bir adalet sistemi kurulması için gerekli olan önerileri resmi kayıtlarda vardır. Bu anayasa değişikliği milletimiz tarafından ret edildikten sonra bunu yeniden hükümetimize ve Sayın Cumhurbaşkanına iletmeyi ve onlarla birlikte üzerinde çalışmayı bir vatan görevi biliriz. Ama önümüzdeki anayasa değişikliği hakim ve savcıları Türkiye’nin devlet başkanına, tek başına bağımlı kıldığı için bir felakettir. Tapu milletin elinde kalmalıdır.”