Etiket arşivi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Prof. Rennan Pekünlü’ye yaygın destek


Prof. Rennan Pekünlü’ye yaygın destek

Dostlar
,

Yukarıdaki açıklamaya ve eyleme bütünüyle katılıyoruz.
Örgütlerden
– Ankara Tabip Odası’nın (üst örgütü Türk Tabipleri Birliği – TTB),
– EğitimİŞ Sendikasının ve
– Tüm Öğretim Elemanları Derneği – TÜMÖD’ün üyesiyiz.

Bu sitede son 3 haftadır sürekli, öncesinde de ek çok kez
Sayın Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü ile ilgili yazılar yayımladık.

Dileriz olumlu bir sonuç alınır, örn. Adalet Bakanlığı yasa (kanun) yararına
Yargıtay’dan bozma isteyebilir ve Rennan Hoca hapse girmez..

Tersi durum, ülkemizin barış ve huzuruna hizmet etmeyecektir.
Toplumsal ayrışma – saflaşmaya katkısı olacaktır.

Adalet Bakanlığını ivedilikle göreve çağırıyoruz.
AİHM de önümüzdeki 2 günde bir karar vererek, kendisine iletilen
infazın ertelenmesinin tedbiren durdurulması hakkında bir karara “artık” varabilir..

Hukukçu olmadığımız için bizim bilmediğimiz – bilemeyeceğimiz başkaca
hukuksal yollar varsa, ilgililerinin kullanmaktan sakınmalarını diler ve ivedilikle bekleriz.

Rennan hocaya ve ailesine dayanç diler, dayanışma duygularımızı bir kez daha belirtiriz. Ayrıca, bu davayı başından beri inanç ve kararlılıkla  izleyen, savaşım sergileyen, inançla savunan ve kamuoyuna mal olmasını sağlayan TÜMÖD İzmir Şb.Başkanı Sn. Prof. Kayhan Kantarlı‘yı de hayranlık ve saygı ile selamlarız.

Sevgi ve saygıyla.
18.11.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

==============================================

TTB’den Prof. Rennan Pekünlü’ye destek

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak
görev yaptığı dönemde, üniversitedeki gerici uygulamalara karşı çıkması nedeniyle
iki yıl bir ay hapis cezası verilen Prof. Rennan Pekünlü için 18 Kasım 2014 günü destek eylemi gerçekleştirildi.

Çankaya Belediyesi önünde toplanan milletvekilleri ve 26 örgütün temsilcileri,
basın açıklaması için Güvenpark’a yürüdüler.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bayazıt İlhan, TTB Genel Sekreteri
Dr. Özden Şener, ATO Başkanı Dr. Çetin Atasoy
, ATO Genel Sekreteri
Dr. Ebru Basa, ATO Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Asuman Doğan ve birçok hekim de eyleme katılarak Rennan Hoca’ya desteklerini ilettiler.

İlk olarak söz alan Dr. Erhan Nalçacı;

  • “Gericilik; yağmanın, emek sömürüsünün üstünü örtüyor ancak,
    bizim aydınlanma mücadelemiz örgütlü olarak devam edecektir.”
    dedi.

CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner de;

  • “Bu durum laik eğitimden uzaklaştığımızın göstergesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan bu davada Rennan Hoca’nın yanındayız.” diye konuştu.

EğitimSen Ankara 5 No’lu Şube Yönetim Kurulu Üyesi Ebru Aylar tarafından okunan basın açıklamasında; Prof. Rennan Pekünlü’nün tüm öğretim üyelerini yıldırmak ve gözlerini korkutmak üzere seçilmiş simge bir ad olduğunun altı çizildi.
İntikam öznesi olarak seçilmesinin en önemli kanıtının ceza süresinin ertelenmesine izin vermeyecek biçimde alt sınırdan uzaklaşılarak iki yıl bir ay olarak kesildiğini belirten Ebru Aylar,

  • “Bizler, aşağıda imzası bulunan kitle örgütlerinin temsilcileri ve üyeleri olarak Rennan Hoca özgürlüğüne kavuşana ve ülkemiz aydınlığa erişene dek mücadele edeceğimize söz veriyoruz”. diyerek sözlerini bitirdi.

Basın açıklamasının ardından söz alan CHP Aydın Milletvekili Bülent Tezcan da Meclis’e, evrensel hukuka uygun bir yasa değişikliği teklifi verdiklerini ifade etti.

“Rennan Hoca’ya Özgürlük!” sloganları ve alkışlar eşliğinde eylem sona erdi.

Ortak Basın Açıklaması, 18 Kasım 2014

Gericiliğe Teslim Olmayacağız!

Türkiye’nin yetiştirdiği değerli bilim insanlarından astrofizikçi Prof. Dr. Rennan Pekünlü hukukla alakası olmayan siyasal bir davadan dolayı 20 Kasım’dan başlayarak hapis yatmaya başlayacak.

Prof. Rennan Pekünlü’nün hapis cezasına çarptırıldığı davanın tıpkı Ergenekon, Balyoz, KCK ve Oda TV davalarında olduğu gibi siyasal, dolayısıyla hukuksal olarak son derece keyfi olduğunu biliyoruz.

Prof. Rennan Pekünlü, 2011 yılında, yasa gereği kullanımı yasak olmasına,
henüz serbest bırakılmamasına karşın YÖK tarafından eylemli olarak yaratılan üniversitelerde türban serbestliğine karşı tutanak tutarak direndiği için cezalandırılmıştır. Kamuda türbanın serbest bırakılmasına ilişkin yasal düzenlemeler, geçmişte
Anayasa Mahkemesi’nin önüne 3 kez getirilmiş ve hepsinde de iptal edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi içtihatları değişmediği için bugün geçerliliğini sürdürmektedir.

  • Prof. Rennan Pekünlü, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını
    uygulamaya çalıştığı için cezalandırılmaktadır.

Yakınmacı öğrencilerin eğitim haklarından hiçbir yitikleri olmadığı saptanmıştır.
Rennan Pekünlü tüm öğretim üyelerini yıldırmak ve gözlerini korkutmak üzere seçilmiş simge bir addır. O dönemde tutanak tutan öğretim üyelerinden benzer bir sürece
tabii olan bilinmemektedir.

Rennan Pekünlü benzer süreçlerde olduğu gibi, yandaş öğrenci, yandaş idare,
yandaş basın ve yandaş yargı tarafından linç edilmiş ve bir intikam öznesi olarak seçilmiştir. Bunun en önemli kanıtı ceza süresinin ertelenmesine izin vermeyecek biçimde alt sınırdan uzaklaşılarak iki yıldan uzun, iki yıl bir ay olarak kesilmesidir.

Sürecin siyasal bir dava olduğunun bir başka kanıtı ise Türkiye’nin 2011’den bu yana gericilikte aldığı yolda aranmalıdır. Üniversitelerde türban serbestliği söz konusuyken, türbanın kamuya, ortaöğrenime ve yargıya girmeyeceği güvencesi iktidar tarafından veriliyordu. Önce kamuda, sonra orta ve ilköğretimde, şimdi ise yargıda serbestlik tanındı. Gericiliğin bir durağı olmadığını fark ediyoruz. Özel okullara giremeyen
lise çağındaki çocukların imam hatiplere yazdırılması, yaşamın her noktasına
dinsel gerekçelerle müdahale edilmesi, kadınların geçen yüzyılda elde ettikleri sınırlı kazanımların bile çok görülmesi bu gericilik dalgasının yansımaları olarak alınmalıdır.

Gericilik aslında çirkin ve insana düşman bir politikayı örtmek için kullanılıyor.
Ülkenin emperyalizme bağımlı duruma getirilmesinin, emeğin köleleştirilmesinin,
talan ekonomisinin halkımıza kabul ettirilmesinin bir aracı olarak devreye giriyor.

Rennan Pekünlü özgür kalmalıdır.

Bunun yolunu tarif etmek zorunda değiliz.
Bu yolu, siyasal davları bir tuzak olarak hazırlayan AKP iktidarı düşünmelidir.

Bizler, aşağıda imzası bulunan kitle örgütlerinin temsilcileri ve üyeleri olarak;
Rennan Hoca özgürlüğüne kavuşana ve ülkemiz aydınlığa erişene dek
mücadele edeceğimize söz veriyoruz.

 

Akdeniz Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği
Ankara Tabip Odası
Antalya Tabip Odası
Başka Hacettepe Yok Girişimi (İnisiyatifi)
Bursa Barosu
Çukurova Öğretim Elemanları Derneği
Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği
Ege Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği
Eğit-Der
Eğitim-İş
Eğitim-Sen Ankara 5 nolu Şube
Hukukta Sol Tavır
İnönü Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği
İzmir Tabip Odası
Mülkiyeliler Birliği
ODTÜ Mezunları Derneği
Onurumuzu Savunuyoruz Hareketi
Tüm Öğretim Elemanları Derneği – TÜMÖD
Türk Tabipleri Birliği – TTB
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği – TMMOB
Üniversite Konseyleri Derneği
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği
Van Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği
Yargıçlar ve Savcılar Birliği
Yargıçlar Sendikası
Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği

ATATÜRK AYDINLANMASI ÖRTÜ İLE KARARTILAMAZ!


ATATÜRK AYDINLANMASI
ÖRTÜ İLE KARARTILAMAZ!


Dostlar,

ADD web sitesinde yer verilen yazıyı paylaşalım…
AKP, Türbanı siyasete mide bulandırıcı biçimde alet etmeye doymadı.
Türkiye uzun on yıllar bu sşyaset manevralarına direndi.
Son olarak 28 Şubat 1997 bildirisiyle Erbakan hükümeti istifa etti ve ülke rotasına
sokuldu. 8 yıllık zorunlu kesintisiz eitimle İmama Hatip Ortaokulları kapatıldı, İmam Hatip Liseleri ve öğrencileri gerekli sayıya indirildi, üniversiteye geçişte katsayı uygulandı
22. Genelkurmay Başkanı Hikmet Karadayı (1994-98) ve arkadaşlarına şükran borçluyuz. Ardından gelen Hüseyin Kıvrıkoğlu paşa da kararlılıkla sürdürdü bu uygulamaları (1998-2002). (Kıvrıkoğlu paşa bir tatbikatta az kalsın vuruluyordu!)

Ancak AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde %34 oyla iktidar olmasından bu yana Türkiye’de apaçık, katı – keskin – kararlı bir karşıdevrim süreci yaşanmakta..

Bu süreç Cumhuriyetimizin Anaysa md. 2’de tanımlı temel niteliklerine açıka savaş açmış durumda.. Çoook da yol alındığı ortada. “HEDEF 2023” ile de “Yeni Türkiye” nin inşası tamamlanmış olacak sözde ve Türkiye “Anadolu Federe İslam Devleti” adıyla 100 yıl sonra Sevr’e boyun eğdirilecek..

Makro hedef budur, atılan ve giderek büyüyen, hız kazanan adımlar söz konusu hedefe dönüktür.

Cumhuriyetçi – Ulusal güçlerin bu gidişi durdurması gerekmektedir..
Hem de bir an önce!

Sevgi ve saygı ile.
28.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Bu iktidar işbaşına geldiği günden beri en çok eğitim sistemi, seçim sistemi ve
ihale yasalarını değiştirmiştir. Seçim sistemiyle kara cehaleti egemen kılmakta,
ihale yasasıyla kara para iktidarını oluşturmakta, eğitim sistemiyle düzenini sürdürecek “dinci” ve “kinci” nesillerle kara cehaleti ve kara para iktidarını
ilelebet (AS: kalıcı) kılmaya çalışmaktadır.

Türk eğitim sistemi, Atatürk döneminden sonra bakanlığın başındaki “milli”lik kavramından uzaklaşmakta ve hızla ümmetleşmeye ve medreseleşmeye doğru gitmektedir. Yeni eğitim yılında, henüz öğretmen açıkları giderilmemişken, hemen hemen tüm okullar imam hatip okullarına dönüştürülmüş, öğrenciler iradelerinin dışında bu okullara gönderilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, ülkenin bir bölümünde bir yandan okullar yakılırken, bir yandan da Kürtçe eğitimle ilgili fiili durum yaratma girişimleri devam ederken bu sorunlar çözülemeden iktidar yine türbana sarılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, okullardaki din eğitiminin zorunlu olmaktan çıkarılmasına ilişkin kararı 16 Eylül 2014 günü vermiş, hükümet de 22 Eylül 2014 tarihinde bu karara karşılık olarak ortaöğretime türban serbestliği getirmiştir.

Böylece hükümet bir yandan Anayasa’yı ve ulusal yasaları, öbür yandan da uluslararası hukuku hiçe saymakta olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Muhalefet ise, 4+4+4 eğitim sistemine geçişi engelleyemediği gibi türbanın üniversiteye ve kamuya girmesi konusunda ciddi tavır sergilemek yerine, biraz oy kaygısıyla biraz da yandaş basının baskıyla adeta olanlara seyirci kalmıştır.
Emperyalist ülkelerin de yönlendirmesi ile 1946 yılından başlayarak eğitimin bilimsel yanını ve niteliğini oy kaygısıyla dinsel bir yönelmeye çeviren siyasiler,
dinci çevrelerin dinsel ödünlerden hep daha fazlasını istediklerini ve isteyeceklerini anlamamış görünmektedirler.

Dini siyasetin bir simgesi haline getirilen türban, geçmişte üniversite kapılarındaki kızların başında laik Cumhuriyet’e ve kurumlarına meydan okuma aracı idi. Günümüzde ise, 13 yıllık siyasi ve ekonomik başarısızlıkları kapatmak için
sübyan (AS: çocuk) yaşındaki kızlara giydirilmeye çalışılan bir örtü haline gelmiştir.

  • yaşındaki kızlara türban giydirilmesi “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirilmesinin de sonu demektir.

Türbana dur denilemediği için artık çarşaf ve burka giyme özgürlüğü gündeme gelecektir. Yönetmelik değişikliği bu şekilde uygulanırsa yasal olarak anaokulu çocuklarının başına türban takılmasının önünde de hiçbir hukuki engel kalmayacaktır. Ayrıca Kuran kurslarından başlayarak, 9 yaş sonrası ortaokul öğrencilerinin başını kapatmasıyla mahalle baskısı daha da artacak, topluma giyim kuşamla daha ortaöğretimden başlayarak yeni bir ayrılık tohumu ekilmiş olacaktır.

Unutulmamalıdır ki, 03 Mart 1924 günü kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Öğretimi Birleştirme) Yasası’nı 30 Mart 2012 günü kabul edilen 4+4+4 yasasıyla fiilen yürürlükten kaldıran bir zihniyetle karşı karşıyayız. Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık
beş ay sonra öğretimin birleştirilmesine gidildi; çünkü farklı kanallardan yetişen kuşakların süreç içinde birbirleriyle çelişkiler yaşadıkları, hatta ülkenin işgali sırasında bile birlik oluşturup düşmana karşı savaşmak yerine birbirlerini boğazladıkları yaşanılarak öğrenilmişti. Kısaca, farklı eğitim kanallarından yetiştirilmeye çalışan kuşaklar yine birbirleriyle çatışacaktır. Bu çatışma, aynı zamanda bir dünya imparatorluğunun sonunu getirmişti. Hatırlatmak isteriz ki, Anayasamızda Devrim Yasalarının içinde Tevhid-i Tedrisat Yasası da yer almaktadır ve eğitim alanında yapılan bu düzenlemeler Anayasa’ya aykırıdır.

Eğitimin imam ve hatip müfredatına zorlanmasıyla bizi bekleyen tehlike konusunda Emile Zola, daha 19. yüzyılda “okullarda beyinleri yıkanan genç kuşaklar yönetimde görev aldıkları zaman, ülke çıkarlarının değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaktır.” demektedir. Eğitim sisteminin gericileştirilmesiyle, Türkiye Cumhuriyeti, kurucusunun ön gördüğü çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ve aşma hedefinden hızla Ortadoğu kaosuna doğru yön değiştirmektedir. Ortadoğu ülkeleri ise birbirini boğazlamaktadır. Atatürk’ün dediği gibi, “Bir ülkenin geleceği o ülkenin göreceği eğitime bağlıdır.” Cumhuriyetimizin geleceğinin karartılmasına biz Atatürkçüler var olduğumuz sürece izin vermeyeceğiz. 26 Eylül 2014.

ADD EĞİTİM KURULU

AHİM’in Perinçek davasında İsviçre’nin temyiz başvurusunu kabul etmesinin düşündürdükleri


Evet Dostlar
,

Türkiye gündemi ile acımasızca oynanırken, AKP hükümeti yaşamsal sorunları
kamuoyunun gündeminden – gözünden kaçırıyor.

Sayın Öymen bunlardan yalnızca birini öne çıkarıyor.

{ Kendisine e-iletisine karşılık olarak şunları yazdık : Değerli Öymen,
Uzunca bir yorum ekleyerek özlü ve değerli yazınızı yayımladık..
Teşekkür ederiz.. İyi ki varsınız ve iyi ki düşünüyor – yazıyorsunuz..
Ülkemize ışık tutuyorsunuz.. Lütfen devam.. }

Türkiye, bu önemli davanın temyizi ile ilgili olarak uluslararası hukuk bağlamında
hangi girişimlerde bulunmuştur?

Dışişleri, Sayın Perinçek’e temyiz savunması için destek vermekte midir?

Doğu Perinçek, Anayasa Hukuku Doktorası sahibidir.
Hukuksal birikimi yetkinlikle gerekli hukuksal savunma hattını örmeye yeterlidir.
Ancak uluslararası ilişkilerde Devletlerin konumu önemlidir ve ciddi bir psikolojik ögedir.
Temyiz başvurusunu irdeleyecek 5 yüksek yargıcın evrensel hukukun gereğine ve
hukuk ilkeleri içinde vicdanlarına göre karar vermelerini beklemek hakkımızdır.

“Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır!” diyebilmek apaçık düşünce ve
onun ayrılmaz parçası olarak anlatım – düşünceyi açıklama özgürlüğü içindedir.
Bu saptama, her tülü tartışmanın dışında a priori verili bir gerçektir

Bu söylemin içerik olarak tartışılması, doğru olup – olmadığı bir başka tartışma alanıdır.
Bu tartışmaya mahkemeler yetkili değildir; Parlamentolar da!
Bu sorunun yanıtını verecek olanlar Tarih bilimcileridir.
Şimdiye dek yapılan tüm araştırmalar ve arşivler, Türklerin Ermeni ahaliye dönük sistemli bir soykırıma girişmedikleri, tersine Rus işgalci ordularıyla işbirliği yapmaları
ve Türk Ordusunu arkadan vurmaları nedeniyle bulundukları bölgeden zorla göç ettirilmişlerdir (tehcir). Tehcir sırasında da elden gelen tüm önlemler alınmıştır.
Bu arada Ermenilerin, işgalle boğuşan savunmasız Türk ahaliye karşı maalesef
Rus desteğiyle “ölçüsüz kanlı zulmü” gözlenmiş ve 2 halk arasında Türklerin
savunmaya geçmeleri nedeniyle karşılıklı bir kanlı kırım (mukatele) yaşanmıştır. Ermenistan Başbakanı O. Kaçaznuni de apaçık bu gerçeği “Türklere savaş açtık” diye itiraf etmiş (1923’te Bükreş’te Taşnaksutyun genel kurultayına sunduğu konuşma tutanakları) kitaplaştırılmıştır (bkz. Kaynak yaınları).

Apaçık görülmektedir ki; uluslararası siyasetin karanlık dehlizlerinde kimi emperyalist hesaplarla Türkiye köşeye sıkıştırılmak istenmektedir. Acı olan ise;
Türkiye Başbakanı R.T. Erdoğan’ın bu yalın tarihsel – politik gerçeklerim ayırdında olmayışıdır.. (?) Dahası, Erdoğan olup bitenin ayırdında ise ve yine de böyle davranmakta ise bu davranışa ne ad konacağı sorunsalıdır!
Sorunun olası yanıtı suç oluşturabilecktir.

Egemen hukuk, suç işletmeme – düzenini koruyup sürdürme adına,
halkı uyaracak yalın olguları yazıp – söylemeye izin vermemektedir!

Nitekim Başbakan R.T. Erdoğan’ın 23 Nisan 2014 günü Ermeni halkından,
günümüzde artık olmayan Osmanlı Devleti’nin “tehcir” uygulaması adına, –en azından bir başka bağımsız devlet olarak uluslararası hukuk katında hiçbir yükümlülüğü yokken– özür dileme bağlamında talihsiz ve yersiz sözleri, günü bakımından da aykırı zamanlamalıdır. Ulusal Egemenlik Bayramına rastlatılmıştır!.. Pek ala ertesi gün erken saatlerde de yapılabilirdi bu açıklama.

Usta ve deneyimli diplomat, üstelik Dış İlişkiler alanında Doktora sahibi bir bilim insanı olarak Sayın Öymen, incelikle, zamanlama bir yana, bu noktaya yollama yapmaktadır. Başbakanın değinilen talihsiz ve yersiz açıklaması İsviçre hükümetinin temyiz başvurusunu yüreklendirmiş midir ? Bu sorunun olumlu yanıtı ürkütücüdür.

Temyiz kabul edilirse Türkiye ne fatura ödeyecektir;
Başbakan ve partisi AKP bu kabulden ne yarar sağlayacaktır?

Bu son sorunun kendisi de, akla gelip sorulması da, yanıtları da birlikte dehşet vericidir!

Tam da bu dakikalarda (06 Haziran 2014, sabah 10:30……) Diyarbakır’da İçişleri Bakanı Efgan Ala hazretleri sözde “Çözüm Süreci Çalıştayı” nda konuşuyor ve
2-3 sözcükten biri olarak “Yeni Türkiye” den söz ediyor!? 1. Cumhuriyet yıkıldı
Bakan Ala’ya göre (!).. Kendileri yenisini, hem de yep yenisini inşa etmekteler..
Bakan Ala, sürekli ayrıştırıcı bir dil kullanıyor, yandaşlarını pekiştirmeye (konsolide etmeye), politik karşıtlarını ise sorumsuzca ötekileştirmeye çabalıyor.. Bilinçli olarak yapıyor bunu.. Başbakan yardımcısı Beşir Atalay da bir sosyoloji profesörü olarak döktürüyor… Bu yapageldiklerinin, başından beri partilerinin programlarında
yazılı olduğunu vurguluyor.. Bir itirafta bulunuyor bilerek – bilmeyerek..

İyi ya, AKP’nin programının CFR tarafından yazıldığınıArslan Bulut yıllar önce YENİÇAĞ’da yazmadı mı? Partinin kuruluşundaki dış girişimler, R.T. Erdoğan’ın daha İstanbul İl Başkanı iken Başbakanlığa Abramowitz vd. ABD’liler tarafında hazırlanması..
Bunlar hep yazıldı..

Hiç yoktan bu birkaç örneğin ürkünç kodları, Türkiye’nin nerelere sürüklendiğini
gözleri – kulakları – yürekli mühürlülere anlatmayacak mı, anlatamayacak mı?

  • Türkiye Türkiye’den yönetilmiyor! 
  • Çıplak ve acı geçek budur ve bu gidişin sonu
    etnik ve inanç ayrıştırması temelli iç savaş, parçalanma ve bölünmedir.

AKP içinde bu vahim gidişe elverenler bir yana; susarak, bilerek ve bilmeyerek
destek verenler aynı derecede ve çok ağır biçimde sorumluluğa ortaktırlar.

Bilmem kaçıncı kez gene yazmış olalım..
Bırakın AB-ABD güdümlü “AÇILIM” ihanetini;
bir Kürdümüzle kendi ulusal kardeşçe – barışçı çözümlerimizi üretiriz.
Dün nasıl çiçek bahçesi gibi bir arada yaşadıysak, bugün de çekin emperyalizmin kamasını, yine aynı erdemli barışı (peacefull co-existence, co-existance pacifiqué) sağlayabilir ve sürdürebilirz. Dahası, bugünkü ayrıştırıp düşmanlaştırma doğrudan, alçakça bir Batı kurgusudur.

Kendimizi ve halkı aldatmayalım, gerçek budur.. Tüm tarihsel veriler ortadadır.

Sevgi ve saygı ile.
06 Haziran 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

===================================================

AHİM’in Perinçek davasında İsviçre’nin temyiz başvurusunu
kabul etmesinin düşündürdükleri

Portresi_gulumseyen

 

Onur ÖYMEN

 

İsviçre Hükümeti’nin Doğu Perinçek’in başvurusunu haklı bulan
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına karşı yaptığı temyiz başvurusu
AHİM’in görevlendirdiği 5 yargıçtan oluşan kurul tarafından kabul edildi.
Konu 5 Kasım 2014’te üst mahkemede ele alınacak.
AHİM’in kararı soykırım iddiasıyla yıllardan beri propaganda yapan Ermenistan’a, Ermeni diyasporasına ve onları destekleyen ülkelere karşı büyük bir darbe olmuş
ve Türkiye’nin tezlerine güç kazandırmıştı. AHİM’deki İsviçre’li yargıcın bile bizim beklentilerimiz doğrultusunda oy kullanması bizim açımızdan sevindirici olmuştu.


Şimdi nasıl olmuştur da İsviçre Hükümeti üç aylık başvuru süresinin sonuna dek bekledikten ve Türkiye’de iyimser beklentiler yarattıktan sonra temyiz başvurusunda bulunmuştur? İsviçre’nin başvurusu ne anlama gelmektedir?
İsviçre Hükümeti, kendi mahkemesinin kararı doğrultusunda sözde soykırım iddiasını
desteklemekte midir? 


İsviçre’yi bu başvuruda bulunmaya teşvik eden bazı sivil toplum örgütlerinin yanı sıra Fransa gibi kimi ülkelerin de telkinleri olmuş mudur?

Türkiye bu süre içinde İsviçre Hükümeti katında ne gibi girişimlerde bulunmuştur ve
niçin sonuç alamamıştır? AHİM bu gibi temyiz başvurusunda bulunan ülkelerden
pek azının istemini benimsemişken, bu kez hangi gerekçeyle bu temyiz başvurusunu
kabul etmiştir?

Başbakan Erdoğan’ın Ermenilere taziyede bulunurken kullandığı ifadeler,
bu arada tehcir olayını eleştirici sözleri, acaba AHİM tarafından Ermeni tezleri lehinde yeni bir öge olarak mı değerlendirilmiştir? Acaba Başbakanın AHİM davasının en kritik aşamasında böyle bir beyanda bulunmasını öneren yabancı devletler olmuş mudur? 


Eğer İsviçre hükümeti temyiz başvurusunda bulunmasaydı kesinleşmiş olacak olan Perinçek davası şimdi belirsizlik içine girmiştir. 

Siyasi içerikli davalarda uluslararası yargı kuruluşlarının etkilenmesi için bazı.büyük devletlerin nasıl çaba harcadıklarını bilenler açısından bütün bu gelişmeler kaygı verici olmuştur. AHİM’in Yüksek Kurulu’nun 5 Kasım’dan (2014) sonra dış baskılara direnerek Perinçek’in başvurusuna hak verecek bir karar almasın ümit ediyoruz ancak
aksi yönde bir kararın çıkması da olasılık dışında değildir. Bu takdirde Ermenistan ve onu destekleyen güçler büyük bir avantaj sağlayacaklardır. Türkiye açısından
bunun bedeli yüksek olacaktır. 


Bu denli önemli bir konunun Türkiye’nin siyasetinde ve basınında yeterince
yer almaması şaşırtıcıdır. Şimdi devlete, siyasal partilere ve Türkiye’nin tezlerinin doğruluğuna inanan bütün sivil toplum örgütlerine büyük görev düşmektedir.
İşin ciddiyetini görmezden gelmek veya iyimser demeçlerle konuyu geçiştirmeye çalışmak büyük hata olur.

Konu gecikmeden TBMM’de ele alınmalı ve Hükümetten açıklama istenmelidir.

Saygılar, sevgiler. 6.6.14

Hollande’ın Ziyaretinin Düşündürdükleri


Dostlar,

Usta diplomat Sayın Onur Öymen, Fransa Devlet Başkanı Holande‘ın
Türkiye ziyaretini irdelemekte aşağıdaki yazısında.

Biz de dün bu konuya değinmiş ve sayın konuk devlet başkanına özellikle
“sözde Ermeni soykırımı” konusundaki AİHM Perinçek kararını hiçe sayan
hukuk dışı tutumu için ne gibi bir tepki verildiğini sormuştuk..

(Dışişlerine Sorularımız Var..;
http://ahmetsaltik.net/2014/02/03/disislerine-sorularimiz-var/, 3.2.14)

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

Hollande’ın Ziyaretinin Düşündürdükleri

portresi2

 

Onur ÖYMEN

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande‘ın ziyareti sona erdi. 20 yılı aşkın bir zamandan sonra bir Fransız Cumhurbaşkanının Türkiye ziyaretinden somut sonuçlar bekleniyordu. Bir kez bu denli uzun süre bir Fransız Cumhurbaşkanının Türkiye’yi niçin ziyaret etmediği sorgulanmalıydı. Bu bir soğukluğun işaretiydi ve bunun bir nedeni olmalıydı. Ermenistan’ı ziyaret eden Fransız Cumhurbaşkanları niçin Türkiye’den
uzak durmuşlardı?

Belli ki, önemli nedenlerinden biri Fransa’nın Türkiye’nin AB’ye üyeliğine soğuk bakmasıydı. Hollande Türkiye bütün aşamaları geçip süreci bitirse bile son karar için Fransa’da halkın oyuna başvurulacağını söyledi. Türkiye’den önceki adaylar için de
bu yola gidilmiş miydi? Hayır gidilmemişti. Jacques Chirac zamanında böyle bir referandumu öngören anayasa değişikliği yalnızca Türkiye’yi engellemek için yapılmıştı.

Türkiye’nin AB ile pek çok sorunu var

Üyelik görüşmelerinin sürüncemede bırakılması, müzakere sürecine Fransa’nın,
Kıbrıs Rum Yönetiminin ve AB Konseyi‘nin koyduğu vetolar, Vatandaşlarımızın vizesiz gezi hakkının geciktirilmesi, KKTC’ye uygulanan ambargolar, AB’nin öbür ülkelere uyguladığı kimi Serbest Ticaret Anlaşmalarının hala Türkiye’ye uygulanmaması gibi.

Bunlardan herhangi birinde ziyaret sırasında ilerleme sağlandığı duyulmadı.
İkinci konu Ermeni sorunuydu. Hollande’ın, sözde Ermeni soykırımını reddetmeyi
suç sayan yasa değişikliğini desteklediği biliniyordu.

Fransız Anayasa Konseyi Meclisin bu amaçla çıkarttığı kararı engelledi.
Gene de Hollande’ın bu konudaki tutumundan vazgeçmediği görülüyor.
Ziyaret sırasında, AB’nin Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığıyla İlgili 2008 Tarihli Çerçeve Kararı’nın uygulanabileceğinin işaretini verdi. Bu çok tehlikeli bir durum yaratabilir. Çünkü o kararda, BM’in 1948 tarihli Soykırımla Mücadele Sözleşmesi‘ne açıkça aykırı olarak AB üyesi ülkelerin hükümetlerinin, kendi ulusal mahkemelerine,
bir olayın soykırım olup olmadığını kararlaştırma yetkisi verebileceğini öngörüyor.
Yani Fransız Hükümeti isterse, bir Fransız mahkemesi 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendirebilecek.

Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin Perinçek davasında aldığı karar,
bu Çerçeve Kararını anlamsız duruma getirdi.
Bu kararı ilgili hükümlerin iptal edilmesi gerekiyor.
Ankara’da Hollande’a bu durum anlatılamadı mı? Yoksa kabul etmek mi istemedi?

Bütün bunlar ortadayken ziyaretin başarılı geçtiğini söylemek zor.
Türkiye güzel sözlerle avutulacak bir ülke değildir.

Gelecek Atölyesi / Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ve Hasta Mahpuslar


Hapiste_demir_parmaklik_gerisinde_insan
Dostlar
,

Meslektaşımız Dr. Cem Şahan‘ın son derece değerli bir yazısını paylaşmak isteriz.

Biraz uzun ama somut ve sayısal verilere dayalı, sıkı bir muhakemenin ürünü..

Kendisini kutluyor ve teşekkür ediyoruz..

Bu vesile ile anımsatmak isteriz ki, bu bağlamda oldukça kapsamlı bir makaleyi
İstanbul Barosu Dergisi‘nin Kasım – Aralık 2011 sayısında yayımlamıştık
(syf. 12-28) ve aynı makale 
TEORİ Dergisi’nde de yer almıştı (Aralık 2011, syf. 36-59). Ayrıca 24 sayfalık bu kapsamlı makalemizi web sitemize de koymuştuk (17 yoğun word sayfası; http://ahmetsaltik.net/tutuklu-ve-hukumlulerin-saglik-haklari/, 4.5.2012)

Bu yazımızı arşivden öne çekerek bir kez daha dikkate getirmek istiyoruz..

Bu arada, Fatih Hilmioğlu‘nun Bakırköy Araştırma ve Eğitim Hastanesi’ne sevkini
buruk bir iyimserlikle karşılıyoruz.. Bütün kalbimizle diliyoruz ki, geç olmasın..

Salt Fatih hoca için değil.. benzer durumdaki tüm tutuklu ve hükümlüler için
eşit – hakkaniyetli ve adil uygulama yapılmalıdır.. Çünkü y
asa önünde herkesin eşitliği üstün ve evrensel bir hukuk kuralıdır (normudur); Anayasa md. 10!

Sevgi ve saygı ile.
15 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

Gelecek Atölyesi / Prof.Dr.Fatih Hilmioğlu ve Hasta Mahpuslar 

Dr. Cem Şahan

Prof.Dr.Fatih HiImioğlu’nu Gastroenteroloji ile ilgili bilim Kongrelerinden tanırım.
Akılcı ve bilimsel yaklaşımlarından etkilenmemek mümkün değildi. Uzun zamandır tutuklu. Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu karaciğer kanseri ile mücadele ediyor. Şubat 2009’da cezaevine girdikten sonra Hilmioğlu’nun hastalığı cezaevi şartlarında denetim altına alınamadı ve hızla ilerledi. Hastalık zordur. Kanser hastalığı ile yaşamak daha zordur. İlerlemiş Kanser hastalığı ile yaşamak çok daha zordur.

Ben bir hekimim. Ben bir insanım. Ben bir babayım.
Ben hiçbir insan evladının bile bile ölüme terk edilmesini kabul edemem.

İnsan olarak. Baba olarak. Hekim olarak.

Evet,

  • Türkiye cezaevlerinde ağır hasta tutuklulara karşı suç işlenmektedir.

Cezaevlerindeki ağır hasta tutuklu ve hükümlülere karşı işlenen suçlara ilişkin;

– İnsan Hakları Derneği (İHD),
– Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES),
– Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ile
– Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından

8 Ocak 2014’te basın toplantısı düzenlendi.

  • CEZAEVİNDEKİ AĞIR HASTA TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLERE KARŞI İŞLENEN SUÇLARA SON VERİLMELİDİR

Türkiye cezaevleri her geçen gün daha ağırlaşan, hiçbir hukuk normunun açıklayamayacağı, hiçbir vicdani ilkenin kabul ettiremeyeceği biçimde, can yakıcı bir gerçekle karşı karşıya kaldığımızı anlatıyor:

Ağır hastalığı olan tutuklu ve hükümlüler, siyasal bir ısrarla serbest bırakılmıyor;
adeta ölüm cezasına mahkûm ediliyorlar.

Adalet Bakanlığı’nın 02 Aralık 2013 tarihli açıklamasına göre
cezaevinde 144.212 insan bulunmaktadır.

Türkiye tarihi açısından büyük bir utanca işaret eden bu kapatılma,
yine Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre son 13 yılda 2300 insanın cezaevinde yaşamını yitirmiş olmasıyla birlikte değerlendirildiğinde,
maalesef sayıların soğuk yüzü bile sorunun yakıcılığını ortaya koymaktadır.

İnsan Hakları Derneği ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı 2013 yılı verilerine göre cezaevlerinde 163’ü ağır olmak üzere 544 hasta tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Üstelik 544 insan yalnızca seslerini bize ulaştırabilenleri
temsil etmektedir.

Verili durum sağlık hakkına erişimde yaşanan adaletsizlik, uygun nitelikte
sağlık hizmeti sağlamaya elverişli olmayan fiziksel koşullar ve tecrit uygulamalarının tetiklediği olumsuzluklarla birlikte daha ağır bir tablonun varlığına işaret etmektedir.

Hastalıklarının tedavisi cezaevinde olanaklı olmayan yahut hastalığının son evresine gelmiş, kendi kendine bakamayan, acil olarak serbest bırakılması gereken hastaların cezaevinde tutulmaya devam edilmesi, yaşamlarını ıstırap içinde geçirmek dışında
başka bir hak tanımayan siyasal tutumun tüm topluma maalesef tabut teslim etmeyi tercih ettiği anlamına gelmektedir.

Anayasa’nın 104. maddesine göre; Cumhurbaşkanı

“.. sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ve kaldırmak..” yetkisine sahiptir.

Adlî Tıp Kurumu’nun sürekli hastalık, sakatlık ve kocama hallerinden birinin bulunduğuna karar vermesi durumunda bile Cumhurbaşkanı, af yetkisini kullanmama konusunda takdir yetkisine sahiptir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu yetkisini
2008 yılından 17 Mayıs 2012 tarihine dek yalnızca 26 hasta için kullanmıştır.

Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 16. maddesinde “Hükümlünün hastalığının yaşamı için kesin tehlike teşkile ettiğine Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığınca belirlenen tam donanımlı hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan rapor gereği karar verilen” kişilerin infazlarının ertelenebileceği düzenleniyor olsa da; bilindiği üzere, bu madde yine Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 116. maddesine karşın hasta tutuklulara uygulanmamaktadır. Dahası, hasta tutuklu ve hükümlülerin Adli Tıp Kurumu’ndan onay alması ise başlı başına yıldırıcı niteliktedir.

Adalet Bakanlığı’nın belirlediği tam donanımlı hastanelerden alınan raporlar
Adli Tıp Kurumu’nda haftalarca, aylarca bekletilmekte, kimi zaman hastalar
ring araçlarıyla saatler boyunca süren yolculuklarla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na çağrılmakta ve çoğu dosya ret kararı ile geri gönderilmektedir. Hastaların bekletildiği koşulların olumsuzluğu ve rutin tedavilerinin sürdürülememesi hastalıklarının
daha da ağırlaşmasına neden olmaktadır.

Anımsatmak isteriz ki; 5 Mart 2013’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
Gülay Çetin / Türkiye kararı ile ağır hastalığı olan tutukluların korunmasına yönelik varolan düzenlemelerin yeterince açık, öngörülebilir ve etkili olmadığını hüküm altına almış; tutuklu ve hükümlülerin Adli Tıp Kurumu tarafından kurul raporlarına karşın tekrar muayeneye çağırılması ve bu durumun gecikmeye neden olması eleştirilmiş ve Türkiye işkence yasağını ihlal ettiği için mahkûm edilmişti.

Yine, 24 Ocak 2013’te kabul edilen 6411 sayılı yasayla hasta hükümlülerin infazının ertelenmesi açısından olumlu bir düzenleme getirilmiş gibi sunulan koşullar, hükümlünün “maruz kaldığı ağır hastalık veya sakatlık nedeniyle yaşamını yalnız idame ettirememesi” ve “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağının değerlendirilmesi” şeklindedir. Bu düzenleme ancak devletin güvenliğini kişilerin
sağlık hakkına erişiminden öncelikli kabul eden siyasal tutumun bir ifadesi olarak değerlendirilebilir.

Kamuoyunda Adli Tıp Kurumu’nun yarattığı engele karşı oluşan tepki ile yapılan değişiklik ne yazık ki, hasta tutuklu ve hükümlüler için yeni bir kilide dönüşmüştür. Nitekim Adalet Bakanlığı’nın açıklamalarında söz konusu yasal düzenlemeden sonra
28 Mayıs 2013’e dek yalnızca 50 hastanın serbest bırakıldığı belirtilmekte ve yalnızca
3 kişinin Terörle Mücadele Yasası gereği hükümlü ya da tutuklu olan kişiler olduğu
ifade edilmektedir.

Maalesef biliyoruz ki; adli tıp raporu beklerken, adli tıp raporu olmasına karşın
toplum güvenliği bakımından tehlike ya gibi gerekçelerle yahut anılan düzenlemenin tutukluları kapsamadığı iddialarıyla birçok hasta bu bekleme veya
insan yaşamını hiçe sayan reddetme nedeniyle cezaevinde yaşamını yitirdi.
Yine maalesef biliyoruz ki; cezaevlerinde onlarca kişi hastalıklarının son dönemini başkalarının yardımına muhtaç halde yaşamını devam ettirmeye çalışıyor.

Bir başka gerçek ise, tedavi için adres gösterilen hastanelerdeki mahkum koğuşlarının
bu hastaların tedavisi için gerekli fiziksel koşullardan ve anlayıştan yoksun olmasıdır.
Bu kurumların sivil denetim mekanizmalarına açık olmaması nedeniyle,
koşulların gözlemlenmesi için yaptığımız başvurular reddedilmiştir.

Daha da gecikilmesi durumunda onarılamayacak bu vahametin ortaya konulması açısından, elimizdeki 163 ağır hasta tutuklu ve hükümlü listesinden kamuoyuna da yansıyan kimi örnekleri paylaşmak istiyoruz:

İnsan Hakları Derneği,
– Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES),
– Türk Tabipleri Birliği ve
– Türkiye İnsan Hakları Vakfı

olarak ilgili tüm kurumlar gibi, değişik düzlemlerde kezlerce gündeme getirdik.

  • Ağır hasta tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılmaması,
    işkence suçu işlenmeye devam edildiği anlamına gelmektedir.

Geri dönüşü olmayan sonuçları önlemek mümkündür.

Cezaevinde hasta tutuklu ve hükümlülerin cezaevinde olmayanlarla eşit bir şekilde
sağlık hakkına erişim hakkı vardır. Ve bu hizmeti vermek devletin sorumluluğu altındadır. Türkiye, 09.12.2003’te onaylanan

Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi‘nin ve AİHM kararlarının gereklerini yerine getirmek ve tüm tutuklu ve hükümlülere uygun nitelikte,
adil bir şekilde sağlık hizmeti vermek ve serbest bırakılma dâhil olmak üzere,
tüm hak ve özgürlüklerine saygı göstermek zorundadır.

Ağır hasta tutuklu ve hükümlülerin cezaevlerinde yaşamını yitirmesi halinde insanî önlemleri almakla yükümlü olan yargıçlar, savcılar, güvenlik raporu düzenleyenler
birinci derecede sorumlu olacaktır.

Konu insan yaşamı olduğunda geçen zamanın ölüm getirdiği gecikmelere yol açan,
dahası kimi yanlı tutumlar sergilediği bilinen Adli Tıp Kurumu raporları yerine, kişilerin cezaevinde kalıp kalamayacaklarına ilişkin bağımsız tıbbî kurul raporlarının yeterli görülmesi gerekmektedir.

Türkiye cezaevlerinde hiçbir insani, vicdani ve hukuksal değerle bağdaşmayan
ağır bir insan hakkı ihlali söz konusudur.

Bu ihlali ortadan kaldıracak ve çözümün önünü açacak adımlar acilen atılmalı ve
ağır hasta tutuklu ve hükümlülere karşı işlenmekte olan işkence suçuna son verilip, hastalar derhal serbest bırakılmalıdır.

HekiMedya

Cumhurbaşkanı ve TBMM Başkanına Mehmet Perinçek için çağrı..


Cumhurbaşkanı ve TBMM Başkanına Mehmet Perinçek için çağrı

Dostlar,

Sayın Naci Kaptan‘ın aşağıdaki iletisini paylaşalım..
Önemlidir..

Biz her 2 makama da yolladık iletiyi..

Teşekkürler duyarlı insan Naci Kaptan

Sevgi ve saygı ile.
05 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

*****

Değerli Vatandaşım, 

Aşağıdaki mektup Cumhurbaşkanı ve
TBMM Başkanına gönderilmiştir.
Onaylarsanız siz de gönderiniz.
e – posta adresleri
Saygılarımla
Naci Kaptan
***
Sayın Abdullah Gül
Cumhurbaşkanı,
Sayın Cemil Çiçek,
TBMM Başkanı,
Sayın Cemil Çiçek’in 04.Ocak.2013 tarihinde basına yansıyan açıklamasına göre
AİHM’in Ermeni meselesi kararının çok önemli olduğu belirterek,
“Bu kararın 2015’e giderken Türkiye’nin gücüne güç katacaktır.”

diyerek bu konuda katkısı  olanlara teşekkür ettiğini öğrendim ve mutlu oldum.
Sayın Cumhurbaşkanı,
Sayın TBMM Başkanı,
Sayın Doğu Perinçek‘in de önderlerinden birisi olduğu Talat Paşa komitesiyle birlikte Ülkemizin sırtında
ağır bir kambur olan ERMENİ SORUNU konusunda Devletimizin yapamadığını yaparak  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden ülkemiz lehine çok önemli bir karar çıkartılmasını sağlamış ve Ülkemizin elini Ermeni sorunu konusunda Uluslararası arenada, hukuk ve siyasi tarih bağlamında güçlendirmiştir..
2005 yılında kurulan ve ‘Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır’ diyen Talat Paşa Komitesi 2005 yılından başlayarak Fransa’da, Almanya’da ve İsviçre’de büyük çaplı çalışmalarla  bu konuda demokratik eylemler yapmıştır.
Üzülerek belirtmeliyim ki, bu çalışmalar Hükümet tarafından gereken desteği görmemiştir..
Ermeni Sorunu konusunda Devletimize ve Milletimize çalışmalarıyla büyük yarar sağlamış olan ;
Talat Paşa Komitesi üyelerine, başta Doğu Perinçek ve bu konuda büyük arşiv çalışmaları yaparak Ulusal tezlerimize alt yapı kaynakları sağlamış olan  değerli araştırmacımız Mehmet Perinçek dahil olmak üzere Devletimizin
toplum adına teşekkür borcu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca üniversitede akademik çalışmalar yapan Mehmet Perinçek’in çalışmaları engellemektedir.Yurt dışına çıkış yasağı da konmuş olup arşiv çalışmaları için Yurtdışına gitmesi de engellendiğini de hatırlatmak isterim.
Sayın Cumhurbaşkanı ,
Sayın TBMM Başkanı,
Var olan şartlar altında Ülkemizde toplumsal barış ve huzur zorlu bir süreç içindedir.
Toplumsal barışa hizmet ve Devletimize sunulmuş olan Uluslararası bir başarıyı
manevi bağlamda  ödüllendirmek adına ;
Başta sayın Doğu Perinçek , Talat Paşa Komitesi üyeleriyle birlikte araştırmacı Mehmet Perinçek’in Devlet katında teşekkürle ödüllendirilmelerini ve ayrıca akademik çalışmalar yapmakta olan Mehmet Perinçek’in üniversitede
ve Yurt dışında arşiv çalışmalarına tekrar olanak sağlanması hususunu bir Yurttaş olarak sizlerden saygıyla
talep ediyorum.
Sade Vatandaş

Naci Kaptan

TESUD BASIN BİLDİRİSİ : BALYOZ ve ERGENEKON’da YARGILAMA YENİLENMELİ!


Dostlar
,

Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) adına Genel Başkan Em. Korg.
Sayın Erdoğan Karkuş, 07.12.13 günü Ankara Sakarya Caddesi’nde saat 13:30 dolayında aşağıdaki basın açıklamasını okudu. SESSİZ ÇIĞLIK eyleminin 63 haftasında biz katılımcılar da dinledik.

Son derece sağlıklı bir düşünsel mantık kurgusuna dayanıyor açıklama..

Evet.. Balyoz – Ergenekon düzmece davalarında sözde yargılanan ve ağır cezalara çarptırılan TSK’nın önceki Genelkurmay Başkanı Sn. Org. İlker Başbuğ da içinde olmak üzere komutanlar; yıllardır yargıdan saklanan, mahkemeye istendiği halde verilmeyen, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer gibi doğrudan tanık ve uygulamacılarının Mahkemede dinlenmesi istemlerinin inat ve ısrarla geri çevrildiği bir sözde yargılama süreci sonunda, MGK Kararının Hükümetin yazılı buyruğu ile gereğini yerine getirdiklerini net olarak kanıtlamışlardır.

Emir yasalara uygun, yazılı ve somut olarak ortadadır.

  • Balyoz – Ergenekon düzmece davaları bir kez daha çökertilmiştir.

Artık ülkeyi daha fazla germeden, geri adım atmak için tertipçiler açısından da dayanılabilecek bir gerekçe, yepyeni bir durum söz konusudur.

İlgili yargılama süreçlerini de, hükümeti de.. durumu serinkanlılıkla değerlendirerek YARGILAMANIN YENİLENMESİ kararı verilerek hızla duruşmalara geçilmeli,
“sanık” – “hükümlü” yapılanlar salıverilerek tutuksuz yargılanmalı ve kanıtsız kalan
bu davalarda hızla aklanma kararı verilmelidir.

İlgili Ceza Muhakemeleri Yasası maddesi aşağıdadır..:

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası madde 311 :

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: YARGILAMANIN YENİLENMESİ
HÜKÜMLÜ LEHİNE YARGILAMANIN YENİLENMESİ NEDENLERİ


(1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde
hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür:

a)Duruşmada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliği anlaşılırsa.

b) Yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanık veya bilirkişinin hükmü etkileyecek biçimde hükümlü aleyhine kasıt veya ihmal ile gerçek dışı tanıklıkta bulunduğu veya oy verdiği anlaşılırsa.

c) Hükme katılmış olan hâkimlerden biri, hükümlünün neden olduğu kusur dışında, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkûmiyetini gerektirecek biçimde görevlerini yapmada kusur etmiş ise.

d) Ceza hükmü hukuk mahkemesinin bir hükmüne dayandırılmış olup da bu hüküm kesinleşmiş diğer bir hüküm ile ortadan kaldırılmış ise.

e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa.

f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir.

(2) Birinci fıkranın (f) bendi hükümleri, 4.2.2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararları ile, 4.2.2003 tarihinden sonra Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular üzerine verilecek kararlar hakkında uygulanır.

******************************

a, b ve e fıkraları somut olaya hemen hemen doğrudan uymaktadır.

Türkiye hızla “normalleşme” sürecine sokulmalıdır.
Bu tutum, tüm taraflar için en yararlı “optimal” çözüm olarak görünmektedir.
f fıkrası ise, dava konu AİHM’ne gittiğinde kaçınılmaz gibi gözükmektedir..
Bu yolla tahliyeler birkaç yıl daha ötelenmiş olacaktır, o denli!

Lütfen ve hemen..
Artık yeter..  Bunca kin ve intikam ülke için de taraflar için de “hayırlı” değildir..

  • BALYOZ ve ERGENEKON’da YARGILAMA YENİLENMELİ!

Sevgi ve saygı ile.
9.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

==========================================

TESUD_logosu

Türkiye Emekli Subaylar Derneği’nin (TESUD),
26 Ağustos 2004 tarihli Milli Güvenlik Kurulu Kararı ile Türk Silahlı Kuvvetleri personeline ilişkin değerlendirmelerine yönelik 07 Aralık 2013 tarihli basın duyurusu aşağıda bilginize sunulmuştur.

TESUD BASIN BİLDİRİSİ

Sayın Basın Mensupları,

Basın ve Yayın Kuruluşlarından öğrenildiğine göre, 26 Ağustos 2004 tarihli
Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında Fetullah GÜLEN Cemaati hakkında bir karar alınmış, bu kararda cemaat okullarının incelenmesi ve izleme alınması istenmiştir. Bu kararın altında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER,
Başbakan R. Tayyip ERDOĞAN, Genelkurmay Başkanı Hilmi ÖZKÖK,
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah GÜL, Devlet Bakanı ve
Başbakan Yardımcısı Abdüllatif ŞENER, Bakanlar Cemil ÇİÇEK, Vecdi GÖNÜL, Abdülkadir AKSU ile Kuvvet Komutanları Aytaç YALMAN, Özden ÖRNEK,
İbrahim FIRTINA ve Jandarma Genel Komutanı Şener ERUYGUR’un
imzaları bulunmaktadır.

Karar özetle şöyledir                       :

  • Fetullah Gülen Grubunun yurt dışı ve yurt içi faaliyetleri İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları ile MİT tarafından yakından takip edilmelidir. Gülen Grubuna ait özel okulların faaliyetleri incelenmeli ve takibe alınmalıdır. Grubun öğrenci evleri kapsamında yandaş edinme gayretleri dikkatle takip edilmelidir. Dini alet ederek yandaş toplama sistemi olan öğrenci evlerine engel olunmalıdır. Bu konuda ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. Bunlara yapılan bağışlar Maliye Bakanlığı tarafından izlenmelidir.”

Bu kararın ortaya çıkması üzerine iktidar sözcüleri ve kimi ilgililer Ama biz bu MGK kararını yok saydık, hiçbir işlem yapmadık, yok hükmündedir. demişlerdir. Ancak, imzalanmış bir belgenin, yok hükmünde olduğunu söyleme hakkı imzalayan tarafa ait değildir. Çünkü, evrensel hukukta imza; imzalayanların irade, şeref ve
namusu kabul edilir.

Daha sonra başka işlem yaptıkları da ortaya çıkmıştır. Nitekim Başbakanlık Müsteşarı Ömer DİNÇER 28 Ekim 2004 tarihli yazısı ile bu eylem planının
devlet kurumlarınca uygulamaya konulmasını Başbakan adına emretmiştir.

Oysa, Cemaatin yayın organı 2009’da askerlerin hazırladığı İrticayla Mücadele
Eylem Planı
nı yayımlamış ve bunun bir Cemaati Bitirme Belgesi olduğunu
ileri sürmüştü. Bu belgeyi hazırladığı ve imzaladığı ileri sürülen Albay
Dursun ÇİÇEK
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

  • Adalet’te, Hukuk’ta hiçbir vatandaşa çifte standart uygulanamaz.

Böyle bir durumla mücadele, yalnızca hukukçuların, yargının değil, bütün vatandaşların vicdani, insani sorumluluğudur.

Konu ile ilgili olarak değerlendirmemiz şu şekildedir:

-Ortaya çıkan bu belge ile Ergenekon ve Balyoz davaları çökmüştür.
Bu davalarda benzer belgelerle askerler ceza almışlardır.

– Yargılama aşamasında bu belgeler avukatlar tarafından talep edilmiş,
ancak Başbakanlık ve/veya Mahkeme tarafından gizlenmiştir.
Talep edilmesine karşın ilgili makamlarca yok denilerek gönderilmemiştir.

  • Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanan emekli ve muvazzaf askerler, MGK kararları doğrultusunda hareket ettiklerini vurgulamışlardır.

Hatta zamanın Başbakanlık Müsteşarı Ömer DİNÇER’in tanık olarak dinlenmesini istemişlerdir. Bu bildirim ve istemlerin hiçbirine itibar edilmemiştir.

-Sonradan Ergenekon davası ile birleştirilen İnternet Andıcı davasında sanıklar andıcın yasal bir faaliyet olduğunu ve MGK kararlarına da uygun olarak hazırlandığını savunmuşlardır.

Bu savunmaların hiçbiri de dikkate alınmamıştır.

-Balyoz davasında 2004’te Eskişehir’de hazırlanan bir istihbarat raporuna ilişkin olarak ise Mevcut MGK kararları, yönetmelik ve yönergeler gereği yapılan kimi faaliyetler olduğu açıklaması yapılmış, ancak kimse bu açıklamanın üzerinde durmamıştır.

– Şu anda da 28 Şubat davasında çok sayıda subay, general, amiral

İrtica ile neden mücadele ettiniz, MGK’nın aldığı ve Başbakanlığın emrettiği kararları neden uyguladınız ?” diye hesap vermektedir.

Sonuç olarak     :

Ergenekon, Balyoz,28 Şubat, Askeri Casusluk ve benzeri öbür davalar, siyasal davalar olup bu davaların amacı; Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’ni sindirmek, halkın gözünde itibarsızlaştırmak ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin uygulanmasını, yani ülkenin bölünmesine yardımcı olmaktır.

Bunu başarmanın tek yolu da Atatürkçü, laik, ulusalcı, tam bağımsızlıkçı,
yurtsever TSK’ni etkisiz hale getirmektir.

Ancak; açığa çıkan bu yeni belge, bütün yargılamaların tekrar yapılmasının gerekçesidir. Bu yapılmadığı takdirde, bizim de hep söylediğimiz gibi, bu davaların siyasal olduğu, BOP’nin bir parçası olduğu, dış güçlerin Türk Hukukunu – Türk Ordusunu tutsak aldığı, bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır.

O nedenle, Türk Adaletini, Türk Hukukunu, Türk Ordusunu kurtarmanın yolu, yeni belge ve daha önce değerlendirilmeye alınmayan belge ve kanıtlarla, yargılamaların yeniden yapılarak, yeni belgenin değil, davaların yok sayılması, yok hükmünde olmasıdır.

Bir devlette devletin açıkça suç oluşturmayan emirlerini uygulamak değil,
uygulamamak suçtur.

Devletin resmi belgelerinde tehdit olarak kabul edilmiş irtica ile mücadele etmek değil, etmemek suç olmalıdır.

Halkımızın bir süre aldatılabileceğine, ancak hep aldatılamayacağına,
gerçeği fark edeceği günlerin uzakta olmadığına olan inancımızı
bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Kamuoyunun dikkatine saygıyla sunarız. 07.12..13, Ankara

TÜRKİYE EMEKLİ SUBAYLAR DERNEĞİ
http://www.tesud.org.tr/News/Announce.aspx

TIMES Dergisinde Başbakan RT Erdoğan’a Açık Mektup

Dostlar,

TIMES’ta yayımlanan, deyim yerinde ise Başbakan RT Erdoğan’a tam bir tokat gibi olan açık mektup aşağıda..

Alanlarında kendilerini kanıtlamış, uluslararası üne sahip 30 seçkin aydın imza koymuş..

Türkiye’den de Fazıl SAY (Besteci-piyanist) ve Fuad KAVUR (Film yapımcısı)
mektuba imza koymuşlar..

Her 2 aydın sanatçıyı da gönülden kutlarız.
Özellikle Sayın Fazıl Say’ı, çünkü hakkında bir mahkumiyet kararı var..

  • Türkiye aydınlanmasına destek veren Dünyalı 28+2 dostumuza
    şükranlarımızı sunuyoruz.

Ancak az önce (26 Temmuz 2013, 16:00 dolayı, NTV) Başbakan RT Erdoğan,
TIMES için hukuksal yollara başvurulacağını söylüyordu gazetecilere..!

“% 50 oyla başa gelmiş bir başbakana nasıl diktatör dersiniz?” diye gocunuyordu.
Anlaşılan bu “diktatör” lafı dokunuyor Erdoğan’a ya da mağduru oynaması için iyi malzeme.. Oradan giriyor..

Ama gene saptırıyor.. Seçim sistemimizin ne denli adaletsiz olduğunu dünya bilmiyor mu? Erdoğan, 2011 Temmuz seçimlerinde toplam kayıtlı oyların yaklaşık %40’ını aldı,
% 50’sini değil! Buna karşın TBMM’de 327/550, yaklaşık %60 temsil olanağı yakaladı.

Salt bu tür yöntemleri sürdürmek ve meşruiyet dayanağı yapmak da DİKTATÖR ünvanı kazanmaya tek başına yeter de artar da!

  • Ayrıca kamuoyu yoklamalarında oyları %14 dolayında azalan Erdoğan neye dayanarak meydan okuyor (!) ??
  • Elektronik – fiziksel her tür seçim hilelerine mi?
    Kayıtsız yüzbinlerce sığınmacıya mı (mülteci)?
  • Seçmen kütükleri – MERNİS oyunlarına mı??
  • Neye neye???

Bunlar daha önce oldu ama artık çoook geç..

  • Bütün yollar iktidardan düşmeye ve yasal hesap vermeye çıkıyor Bay Erdoğan!

Acemice örtmeye çabaladığınız derin paniğiniz öyle belirgin ki!
Bunu bile fark edemiyorsunuz.

Çevrenizdekiler de (hepsi dostlarınız mı sahi??) sizi ya “yeterince – gereği gibi” uyarmıyorlar ya da daha tehlikelisi, hiç kimseyi dinlemiyorsunuz!

Her 2 durum da sizi, ülkemizle birlikte bir felakete sürüklüyor..

Neron da giderayak Roma’yı yakmış, intihar etmişti, 2000 yıldır lanetleniyor..

Yakınlarda da epey örneği var..
O kadarını –okuyup okumadığınızı bilemeyiz ama– siz de duymuşsunuzdur.

**************
Acı ve düşündürücü olan, Başbakan’ın frene basmamakta direnişidir.

Başbakan, demokratik terbiyeye uygun biçimde açık mektubu değerlendireceklerini, uyarılardan yararlanabileceklerini söylemek ve çooook puan / oy kazanmak yerine;
kör kör parmağım gözüne yöntemini seçiyor ve TIME için hukuksal yoldan söz ediyor!?

T.C. vatandaşları Fazıl Say ve Fuad Kavur’u kurban mı seçecektir?!

Erdoğan, Kasımpaşa kültürünün kör inadını sürdürüyor..
Anlaşılan, “vuruşarak” çekilecek..
Kendisine de, ülkemizin masum insanlarına da çoook yazık ediyor.

  • Erdoğan’ın yapıp ettiklerinin ayrıca İslamiyete zerrece uyar yanı da yok..
  • Erdoğan Çoook büyük risk ve vebal alıyor..

Var güçleriyle O’nu uyarmayanlar da suç ortağı..
Örneğin RTE’nin anlayacağı bir dil olan “istifa etmeyi” bile anımsamayanlar..

Sevgi ve saygı ile.
26.7.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=======================================

Ünlülerden Erdoğan’a çok sert mektup

Bay Recep Tayyip Erdoğan Türkiye Başbakanı
Ankara, Türkiye. Temmuz 2013

Sayın Bay Erdoğan,Aşağıda imzası olanlar, bu mektubu sizin polis güçlerinizin İstanbul’da Taksim Meydanı ve Gezi Parkı ile Türkiye’nin diğer büyük şehirlerindeki barışçı gösterileri,
Türk Tabipler Birliği’nin verilerine göre beş kişinin ölmesi 11 kişinin ayrım göstermeksizin biber gazı kullanımı nedeniyle gözünü kaybetmesi ve 8 binden fazla kişinin yaralanmasına neden olacak biçimde, zalimce bastırmasını

en güçlü şekilde kınamak amacıyla yazıyoruz. Ancak, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın benzersiz bir şiddet kullanımıyla boşaltılmasından sadece günler sonra, tek suçları sizin diktatoryal yönetiminize karşı çıkmak olan bu beş ölüye aldırmadan, İstanbul’da Nuremberg Toplanması’nı hatırlatan bir miting düzenlediniz.

Sizin hapishanelerinizde Çin ve İran hapishanelerindeki sayının toplamından
daha fazla gazeteci var.

Buna ek olarak, göstericileri çapulcu, yağmacı, holigan olarak nitelendirdiniz,
hatta bu göstericilerin yabancıların yönlendirdiği teröristler olduğunu söylediniz.

Oysa gerçekte, bu göstericiler sadece Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün öngördüğü şekilde laik bir cumhuriyet olarak kalmasını isteyen gençlerdi.

Sonuç olarak, bir yandan ülkenizi AB üyesi yapmaya çalışırken, bir yandan Türkiye’nin bir Egemen Devlet olduğunu söyleyerek, AB liderleri tarafından size yönelik tüm eleştirileri reddediyorsunuz.

Size
– 9 Ağustos 1949’da imzalanmış Konvansiyon uyarınca Türkiye’nin
Avrupa Konseyi’nin bir üyesi olduğunu,
– 18 Mayıs 1954’te
Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonunu imzaladığını ve
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetkisini tanıdığını saygıyla hatırlatıyoruz.

Bunların sonucunda, beş masum gencin ölümüne neden olan emirleriniz, Strasbourg’da bir davaya dayanak teşkil edebilir.

Saygılarımızla..

Türkiye’den Fazıl Say’ın da yer aldığı, “Başbakan Erdoğan’a açık mektup”un imzacıları şöyle:

  1. ANDREW MANGO, Atatürk’ün biyografisinin yazarı
  2. HUGO PAGE, Avukat
  3. RONALD THWAITES, Avukat
  4. DAVID LYNCH, Yönetmen “Mulholland Drive” filmiyle Altın Palmiye ödülü sahibi
  5. SEAN PENN, Aktör/Yönetmen, “Milk” ve “Mystic River” filmleriyle Oscar sahibi
  6. SUSAN SARANDON Aktris, “Dead Man Walking” filmiyle Oscar ödülü sahibi
  7. SIR BEN KINGSLEY, Aktör, “Gandhi” filmiyle Oscar ödülü sahibi
  8. JAMES FOX, Aktör
  9. FREDERIC RAPHAEL, Yazar, “Darling” ile Oscar ödülü sahibi
  10. SIR TOM STOPPARD, Senaryo yazarı, “Shakespeare in Love” filmiyle Oscar ödülü sahibi
  11. CHRISTOPHER HAMPTON, Senaryo yazarı, “Dangerous Liaisons” filmiyle Oscar ödülü sahibi
  12. LORD JULIAN FELLOWES, Senaryo yazarı “Gosford Park” ile Oscar ödülü sahibi
  13. VILMOS ZSIGMOND, Sinematograf, “Close Encounters of the Third Kind” ile Oscar sahibi
  14. BRANKO LUSTIG, Yapımcı, “Schindler’s List” ve”Gladiator” ile Oscar ödülü sahibi
  15. RACHEL JOHNSON, Yazar
  16. EDNA O’BRIEN, Yazar
  17. CHRISTOPHER SHINN, Senaryo yazarı
  18. DAVID STARKEY, Anayasa tarihçisi
  19. FAZIL SAY, Besteci-piyanist 
  20. LADY CHOLMONDELY, Chopin Society Başkanı
  21. LORD MONSON, Yazar
  22. LORD STRACHCARRON, Belgesel yapımcısı
  23. DOWNSHIRE MARKİSİ, Toprak sahibi
  24. JEREMY CORBYN MP, İşçi Partisi Milletvekili
  25. EDMUND KINGSLEY, Aktör
  26. IGOR USTINOV, Heykeltraş
  27. MAURICE FARHI MBE, Yazar
  28. JACK FOX, Aktör
  29. CLAIRE BERLINSKI, Yazar
  30. FUAD KAVUR, Film yapımcısı 

TIMES'ta_acik_mektup

Kıbrıs Mutlu Barış Harekatı’nın 39. Yılı..


Dostlar
,

Bu gün, 20 Temmuz 2013, 20 Temmuz 1974’te başlatılan Kıbrıs Mutlu Barış Harekatı‘nın 39. yılı.. Rahmetli Başbakan Ecevit’i bu yiğit kararından dolayı ne denli kutlasak ve şükranla ansak azdır. Bu sınırlı askeri harekat, Kıbrıs’ta Başpiskopos Makarios buyruğuyla başlatılan Türk soykırımını durdurmuştur. İkiyüzlü Batı
tüm bunları görmezden gelmekte, Ada’da daha sonra (1984) ilan edilen KKTC adlı
Türk devletini tanımamakta, kendi kanlı ellerini – tarihini gözden saklayarak örneğin Türkiye’den olmadık bir Ermeni soykırımının hesabını sormaya kalkışmaktadır! (Bkz. http://ahmetsaltik.net/ermeni-soykirimi-emperyalist-iftira/, 21.5.13) Bu sorun hazin ve uzun bir öyküdür, duygusallıkla değil, bilgi birikimi ve ustalıklı bir yurtsever diplomasi ile çözülebilir.

Aşağıda, Kıbrıs konularında uzman, değerli dostumuz, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Başkanı Sayın Ahmet Göksan’ın yazısını paylaşmak istiyoruz. Bu başarı da çoook  emeği olan Kıbrıslı mücahit kardeşlerimizi, TMT’nı, Başbakan Ecevit ve Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı, TSK ve şehit – gazilerimizi ödenmez bir borç ile saygı ile selamlıyoruz. Kıbrıslı soydaşlarımızın yaşam hakkı ve bağımsız devlet olma hakları sonuna dek korunmalı ve uygar (!?) dünyaca da artık tanınmalıdır. Bu konuda geçtiğimiz yıl sitemizde yayımlanan makalemize bakılmasını öneririz :

  • 20 TEMMUZ 1974 – 20 TEMMUZ 2012.. 38 YIL SONRA KIBRIS MUTLU BARIŞ HAREKATI..

(http://ahmetsaltik.net/20-temmuz-1974-20-temmuz-2012-38-yil-sonra-kibris-mutlu-baris-harekati/) Sevgi ve saygı ile. 20.7.2013, Ankara Dr. Ahmet Saltık www.ahmetsaltik.net =============================

Gerçeğin Bazıları

ahmet_goksan_portresi
Ahmet GÖKSAN Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başkanı
  • “İnsanlık tarihine yüz karası olarak geçen ve ebediyen o sayfaları kirletecek olan Yunanlıların hareketine karşılık Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı, bir insanlık ödevidir de. Demokrasiyi prensip edinen ülkelerde esaretin yok edilmesini savunan ülkelerin, Türkiye’nin bu tutumunu desteklemesi, Kıbrıs konusunda haklı ve haksız tarafı meydana çıkarmıştır”. (1974) Dr. Fazıl Küçük

Dr. Fazıl Küçük   { Meslektaşımız, borcu ödenmez Kıbrıs davası kahramanı Dr. Fazıl Küçük‘ün fotoğrafı tarafımızdan eklenmiştir (Dr. A. Saltık) }   Kıbrıs Barış Harekâtı’nın üzerinden 39 yıl geçti. Aradan geçen bu süreçte köprülerin altından akan suların kuruma noktasına geldiğini kaydetmek istiyoruz. Adadaki uyuşmazlığın temel nedenlerini görmezden gelenler yaşananları sorun olarak dünya kamuoyuna sunuyorlar. Dünya haritası üzerinde Kıbrıs adasının yerini bile gösteremeyenler de kelimenin tam karşılığı olarak bodoslama dalarak Rumların haklı olduğunu söylüyorlar. Rumlar, Kıbrıs’ta yaşanan uyuşmazlığı 20 Temmuz 1974 gününden itibaren başlatıyorlar. Türk Silahlı Kuvvetlerinin adayı istila etmesi olarak sunmayı da ne yazık ki başardılar.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştiren Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakkı olduğu biliniyor. Konuya ilişkin olarak 1974 Ekim ve Kasım aylarında Avrupa Konseyi ve NATO Konseyi’nin ayrı ayrı aldıkları kararların aynı doğrultuda olduğunun unutulmaması gerekiyor. Bu gerçek kısa sürede unutulmuş veya unutturulmuştur. Elde edilen başarılar sonrasında Türkiye’nin iç siyasetini o günlerde yönlendiren siyasetçiler iç politik hesaplaşmaya girerek karşı tarafa haklılık kazandırmışlardır. Tarihe 1. Barış Harekâtı olarak geçen müdahale sonrasında Cenevre’de başlatılan görüşmelerde olumlu bir sonuca ulaşılamadı. Rumlarla Yunanlar harekât sonrasında oluşan sorunu çözmek bir yana oyalama taktiklerini ortalık yerlere bırakıyorlardı. Sürdürülen 2. Cenevre görüşmelerinde “iki bölgeli sınırları güvence altına alınmış” otonom iki yapının oluşturulması kabul ediliyordu. Alınan bu ilke kararına yukarıda adı geçen unsurlar karşı çıktılar. Sonrasında tarihe not olarak düşülen “Ayşe’de tatile çıkıyordu”.Bu noktada doğru oturup doğruları konuşmak durumundayız. 20 Temmuz 1974 gününde adaya çıkmayı başaran Türk Silahlı Kuvvetleri dar bir bölgede sıkışıp kalmıştı. Her an bir hava saldırısına uğrayıp ağır kayıplar verebilirlerdi. Bu durum olayın bir yanı idi. Öbür yanda ise kuşatma altına alınan Atlılar ve Muratağa köyleri ile şu anda adanın güneyinde bulunan Taşkent köylerinde etnik temizlik yapılmış olması idi. Herkes tarafından bilinen bu gerçekler karşısında 14 Ağustos 1974 gününde 2. Barış Harekâtı gerçekleştirildi. Yapılan bu harekât’ın da uluslararası hukuk kurallarına uygun olduğunu yineleyerek kaydetmek istiyoruz. Rumlarla Yunanlıların “istila” harekâtı diye dünyaya sundukları olayın özü budur. Çünkü adada Türklerin egemen olacağı bir bölgenin kurulmasını istemiyorlar. Bu tezlerini gizleyerek uyguladıkları politikalarla da dünya kamuoyunu etkiliyorlar.Bunlara karşın uluslararası toplum aldığı kararlarla iki bölgeli yapının sınırlarını ve oluşturulan ara bölgeyi güvence altına alıyordu. Uluslararası toplum gelinen bu aşamadan sonra kuzeyde kalan Rumlarla güneyde kalan Türklerin kendilerine ait olan güvenli bölgelere taşınması görüşmelerini Viyana’da başlattı. Yapılan çetin görüşmelerden sonra 1975 Ağustos ayından başlayarak Türkler kuzeye, Rumlar da güneye gönderildiler. Bu uygulama, sonrasında uluslararası toplumun da kabul ettiği iki bölgeli yapının oluşturulmasını sağlamıştır. İki bölgeli yapılar “Kuzey’de Otonom Türk Yönetimi ve güneyde ise Otonom Rum Yönetimi” olarak tanımlanıyordu. Nüfus değişimi öncesinde yapılan görüşmelerle oluşturulan yönetimlerin federal bir yapıya dönüştürülmesi de ilke olarak kabul ediliyordu. Rumların uzlaşmazlıklarının süreklilik kazanmaya başladığı noktada ise Kıbrıs Türkleri yine uzlaşma kapılarını açık bırakarak Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni 13 Şubat 1975 gününde kurdular. İki bölgeli sınırları güvence altına alınması ilkesine uygun olan bir yapının oluşturulması için uzun süre beklendi. Beklentinin boşa çıkması üzerine de 15 Kasım 1983 gününde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. Federal yapının oluşması ve kalıcı olmasının sağlanması için 1977 yılında Denktaş-Makarios, Makarios’un ölmesi üzerine 1979 yılında da Denktaş-Kipriyanu görüşmeleri yapıldı. Görüşmelerde iki bölgeli yapının kalıcılığının korunması kararları bir kez daha kayıt altına alınmıştır. Yapılan doruk görüşmeleri ve Makarios’un ölümü üzerine Rumlar kısa süreli boşluk yaşadılar. Kısa sürede bir araya gelen Rum yöneticiler uyuşmazlığın devam etmesi için her türlü yöntemi uygulama kararı aldılar. Rumlar Uluslararası hukuk kuralları ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmalarını paspas gibi çiğneyerek 1994 yılında AB’ne üyelik başvurusunu yaptılar. Garantör ülke olan Türkiye’nin bu başvuru karşısında yeterli direnci gösteremediğinin bilinmesini istiyoruz. Başvuru gerekçelerini ise Yunanistan’ın AB ile ilişkilerden Sorunlu Bakanı Yannos Kranidiotis ile mendil büyüklüğündeki ülkenin o dönemdeki önde gideni olan Glafkos Klerides; “Kıbrıs’ın tam üyeliğini, sorunun çözümü için altın bir fırsat” olarak nitelendiriyorlardı. Konuya ilişkin olarak yaptıkları açıklamalarında “Türkler şimdiye kadar görmedikleri oranda zenginleşecekler. Zira hem AB yardımları hem de bizim zenginliğimiz Türk bölgesine akacak. Ambargo kalkacak” savını öne sürüyorlardı. Uluslararası hiçbir kuruluşun onayı olmadan uyguladıkları ambargoları bir anda kaldırabileceklerini söylüyor olmalarının da inandırıcılıktan uzak olduğunu yaşayıp görüyoruz. Avrupa Toplulukları Adalet Divanı kararları ile uyguladıkları yasadışı ambargolara yasal bir kılıf uydurma çabaları da beklenen yasallığı sağlayamamıştır. Uluslararası hukukçu olan (İngiliz), aynı zamanda Londra Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Maurice H. Mendelson, Rumların AB’ne yaptıkları başvurunun geçersiz olduğunu hazırladığı raporunda belirtiyordu. Rapor Türkiye’nin isteği üzerine 25 Temmuz 1997 gününde A/51/951- 5/1997/585 simgeli BM belgesi olarak dağıtılmıştır. Raporda yapılan başvurunun 1960 Garanti Anlaşması ve yazım sürecini 1960 Kıbrıs Anayasası ve 1960 Kuruluş Anlaşması ile birlikte değerlendiriliyor. Özellikle Garanti Anlaşmasının I ve II. maddelerine dikkat çekiyor. I. maddede özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti, “herhangi bir devletle hiçbir şekilde kısmen veya bir bütün olarak siyasi ve ekonomik işbirliğine giremeyeceğini taahhüt eder. Doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirmeyi teşvik etmesi muhtemel her türlü faaliyeti yasaklar.” hükmünü öngörmektedir. Aradan geçen 39 yıllık süreçte yaşananlar yalnızca bunlarla sınırlı değildir. BM genel yazmanı Butros Gali tarafından hazırlanan ve kendi ismi ile anılan “Gali Fikirler Dizisi” de çözüme yönelik önerileri içeriyordu. 1991 yılında yapılan uzun görüşmeler sonrasında 100 maddelik öneriler dizisi Rum liderliği tarafından kabul edilmemiştir. Liderliğin halkın oyuna başvurmadan önerilerini reddetmesi sonrasında yapılan çalışmalarla Annan’ın Planı ortalık yerlere çıkarıldı. Kıbrıs Türklerinin kısa sürede adadan ayrılmalarına neden olacak maddeler içermesine karşın adı geçen plana Kıbrıs Türkleri evet demiştir. Rumların ise hayır dediklerinin bilindiğini yinelemek istiyoruz. AB’ne tam üyeliklerinin gerçekleşmesi sonrasında Rumlar, bütün uzlaşma yollarına mayınlar döşeyerek çözümden yana olmadıklarını ısrarla sürdürüyorlar. Adanın çevresinde uluslararası alanda ilan ettikleri Münhasır Ekonomik Bölgelerle egemenliklerini bir anlamda pekiştirmeye çalışıyorlar. İsrail’le bu konuda imzaladıkları anlaşma ile de yeni bir anlaşmazlığın kapısını araladılar. İsrail’in kendine yakın bölgede bulduğu doğalgazla adı geçen bölgede bulunan doğalgazı da gerekçe göstererek kendi egemenliğini bütün bölgeye yayabileceğinin de bilinmesini istiyoruz. Mendil büyüklüğündeki ülkeyi yönetenler sıklıkla Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadan ayrılmasını istediklerini yineliyorlar. Oğlunu 15 Temmuz 1974 tarihindeki Yunan Askeri Darbesi sırasında yitiren Yunan baba, başlattığı hukuk mücadelesini 21 Mart 1979 günü kazanmıştır. Yunanistan Yüksek Mahkemesi 2659/79 sayılı anılan günlü kararında; “ Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya yaptığı müdahalesinin doğru ve yerinde bularak uluslararası hukuk kurallarına ve anlaşmalara uygun olduğunu, suçlu olanın da Yunan Cuntası olduğu” kararını onaylıyordu. Böylece alınan karar kesinlik kazanıyordu. Ne yazık ki bizlerin bu kararı uluslararası alanda yeterince değerlendirdiğimizi söyleyemiyoruz. Benzer doğrultuda olabilecek başka karar 02 Nisan 2013 gününde alındı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin kararında güneydeki Rum yönetiminin verdiği bütün tapuların geçersiz olduğuna hükmediyordu. Yaşamsal önemde gördüğümüz bu kararı doğru okuyup doğru değerlendirmemiz gerekiyor. Alınan bu karardan sonra BM Güvenlik Konseyi’nin 1983 yılında aldığı 541 ve 550 sayılı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmamasına ilişkin kararlarının kaldırılmasının veya yumuşatılmasının yolunu açacağını, bunun ötesinde haksız yere uygulanan ambargoların da sonlandırılmasının zeminini de oluşturabileceğini ummak istiyoruz. Bu konularda elbirliği ile ortak çalışmaları yapmamız gerekiyor..

Etik Değerler Mahkeme Kararıyla Değişmez


Etik Değerler Mahkeme Kararıyla Değişmez
!

Tutuklu kadın hastayı kelepçeleri çözülmüş ve muayene odasında jandarma olmaksızın muayene etmek isteyen, bu koşullar sağlanmayınca hastanın etik kurallara uygun olarak tedavisinin sağlanabileceği bir başka sağlık kuruluşuna sevk eden Dr.Burhan Birel, bu olay nedeniyle cezalandırıldı.

2010 yılında Diyarbakır Devlet Hastanesinde yaşanan olayda, jandarma, tutuklu kadının ‘terör örgütüne üye olmak’ suçundan yargılanıyor olmasını gerekçe göstererek kelepçesini açmayı ve odadan çıkmayı reddetmiştir. Bunun üzerine Dr. Birel,
hastanın adli muayene koşulları yerine getirilmediğinden muayenesinin yapılamadığını tutanakla belirlemiş; hastayı da, görevli meslektaşıyla yaptığı görüşme sonrasında, Dicle Üniversitesine yönlendirmiştir. Hasta tutuklu kadın,
Dicle Üniversitesinde jandarmanın oda dışına çıkmasıyla muayene edilebilmiştir.

Jandarma tarafından, Dr. Birel hakkında hastayı muayene etmediği şeklinde tutanak tutularak Savcılığa iletilmesiyle başlayan süreç “hastanın muayenesinin
her koşulda yapılması gerektiği”
şeklindeki iddianame uyarınca yargılanıp cezalandırılmasıyla sonuçlanmıştır.

Evrensel ve ulusal kurallarla, hasta hakları ve hekimlik etik ilkelerine aykırı olan
bu Mahkeme kararının, AİHM’e gitmeye gerek kalmaksızın, Yargıtay tarafından bozulacağını düşünüyoruz. Ancak yüzyılların birikimiyle oluşan etik değerlerimizin mahkeme kararlarıyla yok sayılmasına izin vermeyeceğimizi ve her koşulda, mesleğimizin gereklerine uygun davranacağımızı, buna uygun davranan
bütün meslektaşlarımızın da yanında olacağımızı bütün kamuoyuna duyururuz.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
(http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/etik-3773.html)

Dr. Burhan Birel, hasta tutuklunun muayenesi sırasında odada bulunan jandarmanın dışarıya çıkmasını istediği için 2 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Hasta ve tutuklu hakları gibi tıbbi etiği de yok sayarak Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlığı arasında
keyfi bir şekilde düzenlenen Üçlü Protokol bugüne kadar dek hakkının engellenmesine yol açan bir dizi olumsuzluğun kaynağı oldu ve olmaya devam ediyor.

Konu ile ilgili 30 Nisan 2013’te Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Adli Tıp Uzmanları Derneği tarafından TTB’de basın toplantısı düzenlendi. Basın toplantısına, TTB Genel Sekreteri Dr. Bayazıt İlhan, TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr. Arzu Erbilici, TTB Hukuk Bürosu’ndan Av. Mustafa Güler,
TİHV Genel Sekreteri Dr. Metin Bakkalcı ve Adli Tıp Uzmanları Derneği’nden
Dr. Ayşe Uğurlu katıldı.

BASIN AÇIKLAMASI

30 NİSAN 2013

Artık Yeter!

Adalet ve Sağlık Bakanlarını Hukuka ve Etik Değerlere
Sahip Çıkmaya Davet Ediyoruz

Üçlü protokolle hekimlik onuru ve hasta hakları mahkum ediliyor.

2010 yılında Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde jandarma, hasta bir tutuklu kadının
‘terör örgütüne üye olmak’ suçundan yargılanıyor olmasını gerekçe göstererek, kelepçesini açmayı ve muayene odasından çıkmayı reddetmiştir. Hastayı karşılayan
Dr. Burhan Birel, tutuklu kadın hastayı, uygun muayene koşulları yerine getirilmediğinden muayenesinin yapılamadığını tutanakla saptayarak
Dicle Üniversitesi’ne yönlendirmiştir. Hasta Dicle Üniversitesi’nde jandarmanın
oda dışına çıkmasıyla muayene edilmiştir.

Jandarma tarafından, hastayı muayene etmediği şeklinde tutanak tutularak Savcılığa iletilmesiyle Dr. Birel hakkında soruşturma açılmıştır. Bu soruşturma sonunda Diyarbakır 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nde Dr. Birel hakkında “görevi kötüye kullanmak” suçlamasıyla dava açılmış ve yargılama sonunda 2 ay 15 gün hapis cezası verilmiştir.

Hasta ve tutuklu hakları gibi tıbbi etiği de yok sayılarak Adalet, İçişleri ve
Sağlık Bakanlıkları arasında keyfi bir biçimde düzenlenen Üçlü Protokol bugüne dek sağlık hakkının engellenmesine yol açan bir dizi olumsuzluğun kaynağı olmuş ve olmaya devam etmektedir. Yakın geçmişte de benzeri olaylar yaşanmış, Üçlü Protokol nedeniyle Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Naki BULUT ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Okan TAYCAN hakkında soruşturma açılması Bölge İdare Mahkemesi kararlarıyla önlenebilmiş, Dahiliye Uzmanı Dr. Sadık Çayan MULAMAHMUTOĞLU ise yargılanmış, sonuçta aklanmıştır.

Ancak, ne yazık ki adli muayene süreçlerinde bu durum sıkça yaşanmakta, hekimler ve hastalar Üçlü Protokol nedeniyle baskı altına alınmakta, hukuk ve etik değerler çiğnenmeye devam edilmektedir.

Dr. Burhan BİREL; tüm hastalar için olması gerektiği gibi tutuklu ve hükümlü hastaların muayenesinin de hekimlik sanatını uygulamaya elverişli koşullarda yapılmasını savunmuş, hastanın kelepçelerinin açılmasını ve jandarma ya da
öbür kolluk güçtlerinin muayene odasında bulunmasını kabul etmeyerek
uygun koşulların sağlanması için ilgililerden istekte bulunmuştur. Ancak bu isteği,
Üçlü Protokol gerekçe gösterilerek, reddedilmiştir. Oysa Dr. Burhan BİREL’in tutumu Anayasanın 90. maddesine, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’ne,
İstanbul Protokolü’ne, Hasta Hakları Yönetmeliği’ne, insan haklarının
temel değerlerine, mesleğin etik kuralları ve hasta mahremiyetine uygun ve doğrudur.

Adalet ve Sağlık Bakanlıkları ile Adli Tıp Kurumu’nun “İşkencenin Etkin Belgelenmesi / Adli Tıp Uzmanı olmayan Hakim, Savcı ve Hekimlerin İstanbul Protokolü Eğitimi” kapsamında yürüttüğü projede eğitim alan Dr. Burhan BİREL,
eğitim kapsamında kendisine aktarılan bilgiler dahilinde davrandığı için soruşturmaya uğramıştır. Diyarbakır 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nin hekimlik mesleğini Anayasa’nın eşit nitelikli sağlık hizmeti çerçevesinde hekimlik etiği ve onuruyla yürüten Dr. Burhan BİREL hakkında vermiş olduğu ceza nedeniyle Adalet ve Sağlık Bakanlarını göreve davet ediyoruz. Bu Bakanlıkları, verdikleri eğitime uygun davrandığı için hakkında ceza verilen Dr. Burhan BİREL’in yanında olduklarını açıklamalarını bekliyoruz.

  • Hekimler hastaların ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, ekonomik ve sosyal durumları ile öbür farklılıkları dikkate almadan mesleklerini yürütmek zorundadır.

Tutuklu ve hükümlülerin muayenesi de öteki hastalarınki gibi, kişilik haklarına saygılı, hekimlik sanatını uygulamaya elverişli koşullarda yapılmalı ve onların gizlilik hakları korunmalıdır. Hastanın kelepçesi açılmalı, jandarma ya da öbür kolluk görevlileri muayene odasında bulunmamalıdır. Hekimin, bu koşulların sağlanması için ilgililerden istekte bulunma hakkı ve sorumluluğu vardır.

Somut kural ise, hastanın muayenesinde hekim istemedikçe güvenlik birimlerinden herhangi bir kişinin muayene odasında yer alamayacağı şeklindedir.

Hekimlik mesleğinin nasıl yürütüleceği, ulusal sağlık mevzuatında, TTB Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nda, Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nde, Hasta Hakları Yönetmeliği’nde, Uluslararası Sözleşmelerde, İstanbul Protokolü’nde ve
Dünya Tabipler Birliği Bildirgeleri’nde tanımlanmıştır.

Ayrıca Anayasa’dan başlayarak pek çok iç hukuk kuralı, hasta mahremiyetinin önemine işaret etmekte; hastanın gözaltı, tutuklu veya hükümlü olması durumunda mahremiyetin çok daha önemli olduğunu vurgulamaktadır.

Öbür yandan, uluslararası ceza infaz hukukunun en temel ilkelerinden biri, ceza infaz kurumlarında bulunan tutuklu ve hükümlülerin “yaşam ve beden bütünlüklerini koruma, sağlık ve mülkiyet hakları devletin güvencesi altındadır” ilkesidir. Mahkeme bütün bu birikimi bir kenara bırakmış, Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlıklarının kendi aralarında yaptıkları bir Protokolde yer alan, 2011 yılında ise değiştirilen,
terör suçundan tutuklu ya da hükümlü olanların muayenesinde jandarmanın / polisin
odada bulunacağına ilişkin kurala üstünlük tanıyarak etik kuralları gözeten hekimi cezalandırmıştır.

Hukuksal süreç henüz bitmemiştir. Karar temyiz edilmiştir. Yargı yetkisini ülkemizin de tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konudaki içtihadı kesin ve katıdır.  AİHM kararlarında tüm tıbbi muayenelerin polis memurlarının (Kolluğun) duyamayacakları ve tercihen göremeyecekleri bir uzaklıkta gerçekleştirilmeleri standardına yollamada (atıfta) bulunarak aksi uygulamalarda ihlal kararları vermiştir (Akkoç – Türkiye, 22947/93 ve 22948/93; Mehmet Eren – Türkiye, 32347/02; Yananer – Türkiye Davası). Evrensel ve ulusal kurallarla, hasta hakları ve hekimlik etik ilkelerine aykırı olan bu Mahkeme kararının, AİHM’e gitmeye gerek kalmaksızın,
Yargıtay tarafından bozulacağını umuyoruz.

Sağlık, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarını, meslek sırrını yok eden,  tutuklu ve hükümlülerin sağlığa ulaşma haklarını ihlal eden, savunma hakkını ortadan kaldıran ve hekimlik onurunu zedeleyen Üçlü Protokol kurallarını kaldırmaya ve tüm kurumlarında herkes için İstanbul Protokolü’nü uygulamaya davet ediyoruz.

İyi hekimlik uygulamasını engelleyen her türlü otoriter, hukuk tanımaz ve etik dışı tutumları kınıyor, temel insan hak ve özgürlüklerini, hasta haklarını ve hekimlik mesleği ilkelerini savunan Dr. Burhan BİREL’in ve onurlu meslektaşlarımızın yanında olduğumuzu bir kez daha duyuruyoruz.

Türk Tabipleri Birliği

Türkiye İnsan Hakları Vakfı

Adli Tıp Uzmanları Derneği

(http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/burhanbirel-3784.html)