Etiket arşivi: COVID-19 salgını

Covid-19, derinleşen kriz ve toplumun ruh hali

Covid-19, derinleşen kriz ve toplumun ruh hali

Nâzım Hikmet, Kartallı Kazım’ın hikayesini anlatırken söz eder açlıktan. Seferberlik yıllarında Osmanlı ordusunun askerlerinin açlıktan nasıl kırıldıklarını döker dizelere. Atların fışkısından arpa ayıklayıp yiyen “Memed”in gözüne, Alman askerlerinin yedikleri makarnanın kalanını köpeklerine verdikleri, çarpar. Dört ayak sürünerek yaklaşır köpeğe ve çalar makarnayı. Nazım, Kartallı Kazım’a

  • “Aç insan kurt olup saldırmazsa / açlık itten beter eder insanı” diye düşündürür.

Beslenme ve barınma koşullarının yetersizliği insanın fiziksel sağlığını olduğu kadar ruh sağlığını da bozar. Umutsuzluk, çaresizlik, kendine güveni yitirme, değersizlik, işe yaramazlık hisleri yoksullarda daha yaygındır ve bu özelliklerin şiddetlenmiş hali olan depresyon da daha sık görülür. İşsizlik ve açlık riski kaygılandırır herkesi. Yarın işsiz kalabileceği endişesi, eve ekmek götürüp götüremeyeceğinden emin olamama yoksullarda daha yaygındır ve bu özelliklerin hastalık hali olan anksiyete bozuklukları da daha sık görülür. Şiddetin her türü yoksullar arasında daha yaygındır. Çünkü yoksulluğun kendisi bizatihi şiddettir ve yoksulluk koşulları, hayatta kalabilmek için şiddet uygulamaktan başka bir yol bırakmaz, yoksullara. Ama ancak birbirlerine! Maalesef intihar da yoksullar arasında daha sıktır. İntihar bir anlamda, bireyin kendisine şiddet uygulamasıdır.

Covid-19 salgınının 1980’lerde baskınlaşan neo-liberal sistemin üzerine geldiğini aklımızda tutmalıyız. Neydi neoliberalizm? Esnek çalışma adı altında iş güvencesinin ortadan kaldırılması, eğitim ve sağlığın kamu hizmetinden çıkarılması ve herkesin yapayalnızlaştırılmasıydı. Geleceği belirsiz ve tehditkar bir zaman olarak kodlamasıydı. Kendini bir yere ait hissedemeyen, dayanışacağı, yardımlaşacağı, dertleşeceği ilişkiler geliştiremeyen, kimliksiz, yersizyurrtsuz hisseden yığınlar oluşturdu. Onları gittikleri her yerde sadece kuran kursları, camiler ve tarikatlar bekler oldu.

Sonra Covid 19 salgını başladı ve zaten kendini kimsesiz, arkadaşsız, örgütsüz ve kimliksiz hissedenler bu kez somut olarak yalıtıldılar, sokağa çıkamaz, iş bile arayamaz oldular.

  • Neoliberalizmin eseri olan Covid 19 en çok da neoliberalizmin ezdiklerini vurdu.

Siz bakmayın herkes hastalanabilir diyenlere; hastalanan ve ölenlerin ezici çoğunluğunun yoksullar olduğunu tahmin etmek için gizlenen sayılara ihtiyaç yok. Her gün tıka basa toplu taşıma araçlarına binerek, fabrikalara gidenlere bakarsanız, hastalığın kimlere daha kolay bulaştığını, kimleri daha çok öldürdüğünü hemen anlayabilirsiniz.

ŞAŞIRMAMAK GEREK

Neoliberalizmin yarattığı kriz, insanlara artık çok da çalışsalar, çok iyi eğitimler de alsalar, bir sürü donanımları olsa da açlığa mahkum olabilecekleri bir dünya yarattı. Bir de üstüne Covid 19’a yakalanma korkusu bindiğinde, açlıktan ölmekle hastalıktan ölmek arasında sıkışan insanların ruh sağlıklarının bozulması değil, bozulmamasına şaşırmak gerekir.

1 yıldır yoksullar hem sokağa çıkıp iş aramak, günlük ekmeğini çıkarmak ya da çalıştığı işten kovulmamak, hem de her an hastalanıp ölme, yakınlarına hastalık bulaştırma korkusuyla yaşamak zorundalar. En saklanan, tahrip edilen rakamlar bile yoksulluğun derinleştiğini kanıtlıyor. Her geçen gün daha çok sayıda insan egemenlerin “ölen ölür kalan sağlar bizimdir” diye onların canını hiçe saydığını hissediyor; aşı bulamadığında, işsiz kaldığında, evine ekmek götüremediğinde, hastalıktan kırıldığında iliklerine kadar hissediyor “düzen”i!

Açlıktan itten beter olmamak için aç kurtlar gibi saldıranların sayısı artıyor. Sokakta, evde insanların birbirlerine daha da çok şiddet uygulaması, hayvanlara yapılan eziyetlerdeki artışda, bu sıkışmışlığın da büyük katkısı var. Kendini başına gelenlerden sorumlu hisseden, yalıtılmış, yalnız bırakılmışlardan bazılarının, öfkelerini kendilerine yönelterek, içinde bulundukları koşulların kendi başarısızlıkları olduğu yanılsamasına kapılarak canlarına kıymalarında da bu halin etkisi yok mu?

YOKSULLUK KADER OLAMAZ!

Bugün en anlamlı haykırış bu. Ve eklememiz gerekiyor; yoksulluk senin suçun, başarısızlığın, beceriksizliğin değil. Öfkeni doğru hedefe yöneltmelisin. Sesini duyurmanın yolu haykırmaktan geçmiyor.

Dayanışma ağlarıyla, hayatta kalmak için sadakaya ihtiyaç duymak zorunda kalanlara, ona verilenlerin yardım değil hakkı olduğunu gösterebilmeli. Ev ev, mahalle mahalle kendisini bir başına ve kimsesiz hissedenlere ulaşmalı, birlikte güçlenebileceğimizi ve birleştikçe hakkımızı söke söke alacağımızı gösterebilmeliyiz. Yalnız ve kimsesiz değilsin kardeşim, ben varım, diyebildikçe olacak. Benlerin biz olduğu ağlarla olacak. Haklı öfkeyi doğru hedefe yöneltmenin yolu, önce arkadaş olmaktan geçiyor.

Nazım Hikmet, umutsuz Memedlerin bir araya geldiklerinde öfkelerini doğru hedefe yönelttiklerinde ne olduğunu da anlatır.

  • Öfkeyle hayır diyen bir el, bir anda binlerce ele çoğalır destanda.

Türkiye Ekonomisinde İvme Kaybı Ne Zaman Başladı?

Türkiye Ekonomisinde İvme Kaybı
Ne Zaman Başladı?

Dr. Mahfi EĞİLMEZ
15 Şubat 2021

Türkiye ekonomisi, 2001 krizi sonrasında yarattığı olumlu gidiş ivmesini, 2013 yılında Fed’in açıklamaları sonrasında kaybetmeye başladı. Bu kayıp son 3 yılda iyice belirgin bir durum aldı. Türkiye’nin 2000 – 2020 dönemindeki durumunu Avrupalı dört ülkeyle (Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Romanya) karşılaştırarak değerlendireceğiz. Bunu yaparken bir ekonominin refah ve sağlık durumunu en net biçimde özetleyen üç göstergeyi (kişi başına gelir, enflasyon ve işsizlik) grafiklerle ele alıp analiz edecek ve Türkiye ekonomisinin ivme kaybının nedenlerini değerlendirmeye çalışacağız (Grafiklerin dayandığı veriler için kaynak: IMF, World Economic Outlook Database, October 2020.)

İlk grafik kişi başına geliri USD cinsinden gösteriyor. 2001 kriziyle bir çöküş yaşayan Türkiye ekonomisi hemen ertesinde çıkışa geçiyor ve 2009 yılına kadar ciddi bir çıkış yaşadıktan sonra küresel krizin etkisiyle bir düşüşle karşılaşıyor ve ertesinde yine çıkışa geçerek 2013 yılına kadar kişi başına gelirini artırıyor.

2013 yılı sonrasında inişe geçen Türkiye’nin kişi başına geliri, gerilemeye devam ederek 2020 yılında 2006 yılı düzeyine kadar düşmüş görünüyor. Aynı dönemde Macaristan ve Polonya kişi başına gelirini sürekli artırırken Romanya 2017’de, Bulgaristan da 2018’de Türkiye’yi geçiyor. Türkiye’nin hızla geri düşmesinin temel nedeni TL’nin yabancı paralara karşı yüksek oranlı değer kayıpları yaşaması. Onun da nedeni siyasal, sosyal ve ekonomik risklerin sürekli artış göstermesi.

İkinci grafik enflasyon oranlarının gelişimini gösteriyor.  

Grafiğe göre 2000’li yıllara çok yüksek enflasyonla giren Türkiye ve Romanya, uygulamaya koydukları programlarla enflasyonu hızla düşürmeye başladılar. 2005 yılına gelindiğinde bu beş ülke birbirine oldukça yakın enflasyon oranlarında buluşmuşlardı. Türkiye dışındaki dört ülke enflasyon oranlarını düşürerek devam ederlerken Türkiye 2013 yılından başlayarak enflasyonu denetimden kaçırdı ve bir daha hiçbir zaman 2005 – 2013 arasındaki düzeye indiremedi. Bu bozulmada Türkiye’nin sosyal, siyasal ve ekonomik risklerinin artması etkili oldu. Risklerdeki artış ülkeye sıcak para dışında döviz girişinin azalmasına yol açtı. Bunun sonucunda kurlar yükseldi. Yüksek ithal girdi kullanan ekonomide maliyetler arttığı için enflasyon da sürekli yükseliş ortaya çıktı.

Üçüncü grafik işsizlik oranlarının gelişimini sergiliyor.

Bu 20 yıllık dönem boyunca işsizlik oranları açısından en büyük başarıyı Polonya ve Bulgaristan yakalamış. Türkiye, 2015 yılından başlayarak gruptan kopmuş görünüyor. 2020’de Covid-19 salgınıyla yaşanan ekonomik bozulma nedeniyle beş ülkenin hepsinde işsizlik oranları sıçrama yaşadı.

Sonuç

Karşılaştırmaya aldığımız Avrupa Birliği (AB) üyesi dört ülkenin son 5-6 yılda Türkiye’yi geçmesinin en önemli nedeni demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi alanlarda AB etkisiyle kaliteyi yükseltmiş olmalarıdır. Bu kalite yükselişi bu ülkelerin risklerinin düşmesi ve borçlanma yerine doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çekmeleriyle sonuçlandı. Türkiye, 2010 yılına kadar AB ile tam üyelik müzakerelerinin olumlu rüzgârıyla riskleri düşürmeyi ve ciddi miktarda yabancı sermaye çekmeyi başardı. Sonrasında o ilk ivmeyi kaybetmesine karşılık risklerini denetlemesi sonucu yabancı sermayeyi çekmeye ve TL’yi güçlü tutmaya bir süre daha devam etti. Küresel sistemde likidite bolluğunun gelişmekte olan ülkelere daha yüksek getiri elde etmek üzere yönelmesi Türkiye ekonomisinde başlayan bozulmayı bir süre gizledi.

Türkiye, AB ile müzakerelerden kopmasının da etkisiyle demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi alanlarda hızla geriye gitti.

Bunların yanı sıra

– ekonomi politikasında neden-sonuç ilişkilerinin karıştırılması,
– Merkez Bankası bağımsızlığının zedelenmesi,
– kamu hesaplarında şeffaflığın kaybedilmesi

gibi ciddi yanlışlar yaptığı için kaçınılmaz olarak rakiplerinden geriye düştü.

Türkiye’nin gündeminde

– demokrasi,
– hukukun üstünlüğü,
– insan haklarının yükseltilmesi,
– eğitim kalitesinin düzeltilmesi,
– ekonomi politikasında neden-sonuç ilişkilerinin yerli yerine oturtulması,
– AB ile ilişkilerin düzeltilmesi

gibi konular ilk sırada yer almadığı sürece rakiplerimiz arayı açmaya devam edecek.

15 ŞUBAT MÜMKÜN MÜ?

15 ŞUBAT MÜMKÜN MÜ?

Prof. Dr. Saltık:
Bu koşullarda okulların açılması facia olur

Okulların 15 Şubat’ta açılması tartışmalarına ilişkin bianet’e konuşan Prof. Dr. Ahmet Saltık, “Türkiye, ‘11 Mayıs skandalı‘nı yaşadı, ‘salgını hallettik’ hülyasıyla alelacele kapitalizmin tapınakları AVM’leri açtı. Benzer vahim hatayı 15 Şubat’ta okulları açarak yapmamalıyız, yapamayız” dedi.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 8 Aralık 2020’de 33 bin 198’e yükselen günlük Covid-19 vaka sayısı, tedbirlerin etkisini göstermesiyle 1 Ocak’ta 12 bin 203’e düştü.

10 Ocak’ta 9 bin 138, 20 Ocak’ta 6 bin 435 olarak kayıtlara geçen vaka sayısı, 25 Ocak’ta da 5 bin 642’ye indi.

Vakalarda yaşanan bu düşüşün hemen ardından Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, 15 Şubat’ta okulların yüz yüze eğitime geçeceğini duyurdu.

Fakat bu açıklamanın üstünden çok geçmeden vakalar yeniden 7 binlere yükseldi.  26 Ocak’ta 7 bin 103, 27 Ocak’ta 7 bin 489, 28 Ocak’ta 7 bin 279 olan vakalar ve dün ise 6 bin 652 olarak açıklandı.

Peki, vakalar yeniden artıştayken, öğretmenler ve diğer eğitim çalışanları henüz aşılanmamışken okullar açılabilir mi, ne gibi riskler barındırıyor, bu koşullarda okullar açılırsa karşılaşacağımız tablo ne olur?

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi (E) Prof. Dr. Ahmet Saltıkbianet’in sorularını yanıtladı.

Okulların açılmasıyla birlikte öğretmen, öğrenci, veliler ve öbür eğitim çalışanlarıyla birlikte 30 milyonluk bir nüfusun yerinden oynatılacağını belirten Saltık, “11 Mayıs sakandalı”nı yaşadı Türkiye, ‘salgını hallettik’ hülyasıyla alelacele kapitalizmin tapınakları AVM’leri açtı! Salgının ikinci ayında kabak çiçeği gibi açılmıştı. Benzer vahim hatayı 15 Şubat’ta okulları açarak yapmamalıyız, yapamayız” dedi.

Saltık, öğretmenler aşılansa bile riskin ortadan kalkmadığını belirtti ve ikinci dönem de eğitime uzaktan devam edilmesi gerektiğini söyledi.

“30 milyonluk bir nüfus hareketlenecek”

Vaka sayısı yeniden günlük 7 binlere yükseldi, mutasyonlu virüs de gündemde; bu durumda okullar yüz yüze eğitime başlayabilir mi?

Bu küresel bir sorun, dolayısıyla Covid-19 salgınını salt Türkiye’de alınacak önlemlerle yenmenin olanağının olmadığının altını en başta çizmek isterim. Sıkı bir küresel dayanışmayı ve uluslararası toplumun birbirine el vermesini gerektiriyor. Başından beri bu dayanışmaya dikkat çekmiştik. Birleşmiş Milletler’in kuruluşunun 75. yılında yani 24 Ekim 2020’de BM’nin çağrısıyla DSÖ işbirliğiyle 2-4 haftalık eşzamanlı bir küresel kapanmanın yaşama geçirilmesini önermiştik. Bu önerimiz hala geçerlidir ve düne göre daha çok gündemdedir.

15 Şubat’ta okulların açılmasına gelecek olursak: Bu koşullarda okulların açılması bir facia olur! Bir milyon yüz bine yakın öğretmen henüz hiç aşılanmadı. Lise, ortaokul, ilk öğretim ve okul öncesi eğitim dahil 18 milyon öğrenci bulunuyor, öğretmenlerle ve öbür çalışanlarla birlikte bu sayı 20 milyona ulaşıyor. Okullarda çalışan temizlik, kantin, güvenlik, servis ve öteki görevlilerle çocuklarına yer yer eşlik eden anne babalar da dikkate alındığında neredeyse 30 milyonluk dev bir nüfusun yerinden oynatılması anlamına geliyor.

30 milyonluk kitle Türkiye nüfusunun üçte biri. Salgın yönetimi insanlar arası temasın en aza indirilmesine dayanır, altın kural budur. Oysa biz bu yaklaşımla okulları yüz yüze eğitime açarsak, bunun tersini yapmış oluyoruz. Yani 15 Şubat’ta üniversite öncesi okulları açacak olursak 30 milyonluk dev bir kitleyi hareketlendirmiş oluruz.

TIKLAYIN-“Öğretmenler şimdi aşılansa en az 45 gün sonra bağışıklık oluşuyor”

Çocukların bulaştırıcılığı daha fazla”

Çocukların virüsü bulaştırma oranı da oldukça tartışıldı, virüsü bulaştırma oranları nedir?

Bir Bilim Kurulu üyesinin çocukların bulaşın yayılmasında rolü olmadığı yönünde bir açıklamasını okudum. Tersi yönde çok sayıda bilimsel yayın var. Bu görüş uç bir görüş, tersine, çocukların hastalığın yayılmasında en temel taşıyıcı risk kümesi olduğunu ortaya koyuyor yayınlar.

0-18 yaş arası çocukların Türkiye’de dünyada aşılanması en azından şimdilik söz konusu değil, geliştirilen aşılar 18 yaş üstü erişkinler için. Yalnızca İngiltere’de 16-18 yaş arası çocuklar aşılanıyor. Türkiye’de bu çocuklar aşısız, dolayısıyla bulaşı (enfeksiyonu) rahatlıkla alabilecek, ayakta geçirebilecek, en tehlikelisi yayabilecek tehlikeli bir durumda olacaklar. Okuldan eve, evden okula taşıyıcı olacaklar.

Ayrıca bir başka sakınca okulların mekan olarak hazırlanmamış olması. 18 milyon öğrencinin tümünün aynı anda okullara taşınması düşünülmüyor başlangıçta. Sınırlı sayıda, aşamalı bir açılma düşünülüyor ama bunun için de koşullar yok. Çocuklar için 1,5 metreden daha fazla sağ-sol-ön-arka uzaklık gerek, bunun 2 metre gibi olması gerekiyor. Bu da 16 metrekareye bir çocuğun düşmesi gerektiği anlamına geliyor.

Çocuklar koşuyor, hareketliler, bağırarak konuşuyorlar, virüsü taşıyorlarsa ortalama bir erişkine göre çok daha fazla bulaştırıcı olabiliyorlar.

TIKLAYIN-2020: Eğitim hiç bu kadar “uzak” olmadı

“Yeniden 11 Mayıs’ı yaşarız”

Okullar açıldığı takdirde tablo ne olur?

Son rakamlar 5-7 bin / gün yeni olgu aralığında kilitlendi, son günlerde artışla yeniden 7 binlere ulaştı. Salgın eğrisinin Türkiye’de ve dünyada nasıl davranacağını öngörmek çok güç. Türkiye’de 11 Mart 2020’de ilk olgu duyurulmuştu, DSÖ ‘bu bir pandemidir’ dediği gün açıklanmıştı, yani daha önce saklanmıştı. Karşımızda saydam olmayan ve güven vermeyen bir yönetim var. Dolayısıyla verilerin güvenilirliği hala tartışmalı.

Günlük 7 bin dolaylarında belirtilen olgu sayıları ve ölü sayıları hala kuşkulu, belki de ölümler 3 katı!? Geçtiğimiz yıl nisan ortalarında salgın tepe yaptığında yaklaşık 5 bin dolayında günlük olgumuz vardı, bir günde en çok 125 kişi ölmüştü. Şu an o tepe değerlerinin çok üstündeyiz ama o dönemde aldığımız önlemlerden çok daha gevşek önlemlerle salgınla başetmeye çalışıyoruz.

Üstelik “11 Mayıs skandalı”nı yaşadı Türkiye, “salgını hallettik” hülyasıyla alelacele kapitalizmin tapınakları AVM’leri açtı! Salgının ikinci ayında kabak çiçeği gibi açılmıştı Türkiye. Benzer vahim hatayı 15 Şubat’ta okulları açarak yapmamalıyız, yapamayız!

TIKLAYIN-Okulların açılması için 9 şart

“Açılma ölçülerini sağlamıyoruz”

Peki hangi durumda okullar açılabilir?

Önceki gün, Bilim Kurulu’nun öğretmenlerin aşılaması bitmeden okulların açılmaması gerektiğini belirttiğini, 15 Mart’ı işaret ettiğini öğrendim. Bu kararı sevinçle karşıladım.

Okulların açılabilmesi için Epidemiyolojide bildiğimiz birtakım ölçütler var. Bunların en başında R0 değeri geliyor, yani bulaştırıcılık katsayısı. Bu değerin toplumda salgının denetim altına alınıp alınmadığını anlamak için büyük önemi var. Salgın eğrisinin aşağı doğru indiğini anlayabilmek için bu katsayının 1’in altında olması gerekiyor. Şu sıralar 1’in üzerinde, çünkü günlük yeni olgu sayıları artıyor. Ama Sağlık Bakanlığı bu değeri açıklamıyor, gerçekte Bilim Kurumunun konuşması gerekirken siyaset kurumu konuşuyor! R0 değerinin 1’in altına indiğini ve en az 4 hafta aşağı doğru gittiğini, kalıcı olduğunu görmek gerekiyor.

Öte yandan, okul servislerine %50 oranında öğrenci koyup seyrelterek taşıyabilecek misiniz, bunu nasıl finanse edeceksiniz? Okullarda havalandırma ve hijyen koşulları yeterince sağlanmış değil. Bir de hastalığın insidens hızı var dikkate alınması gereken. Yani her gün kaç yeni olgu tanısı koyuyorsunuz? Yüz bin kişide 1’in altına düşmesi gerekiyor bu hızın. Yüz binde bir, milyonda 10 demektir, 90 milyon nüfusta en çok 900 /gün yeni tanı demektir.

Yani Türkiye’de her gün, çok sıkı izleme ile 900’ün altında yeni olgu yakalama gerekliği var. Sağlık Bakanlığı bunu sağladık diyebilir; ama dün 7 bin dolayında PCR pozitif insan (olgu, vaka, hasta) vardı; buna karşılık 700 dolayında “belirti veren hasta” ilan edildi. Böylelikle o ölçütü sağladık diyebilir ama bu yanlış. Çünkü yüz binde 1’in altında olması gereken PCR testi pozitif olanların oranıdır. Sağlık Bakanlığı’nın uydurmasıyla ‘PCR pozitif ama yalnızca belirti verenleri hasta kabul ediyorum’ saçmalığı dünyanın hiçbir yerinde yok. Dolayısıyla okulların açılması bakımından bu ölçütü de sağlayamıyoruz.

Bir başka ölçüt de ölümler! Ölümlerin genel olarak günde 10’ların altına inmesi beklenir ki, okulların açılabilmesi düşünülebilsin. Son “resmi” veriler 130’un üstünde!

Ve virüste yaygın mutasyonlar… İngiltere’de, Güney Afrika’da ve Brezilya’ da 3 farklı mutant tip söz konusu ve bunlar Türkiye’de de görüldü. Dünyada 70 ülkeye yayılmış durumda! ABD’nin CDC Başkanı, on gün kadar önce yaptığı açıklamada, ‘Mart ayında ABD’de dolaşan baskın virüs tipinin İngiltere’deki mutant tip olacağından endişe ediyoruz’ dedi. Bu durum nasıl olumsuz sonuçlar getirir; aşıların etkinliğini azaltabilir, kullanılan ilaçların etkinliği azaltabilir, mutasyon geçiren virüsün bulaştırıcılığı %70 dolayında artabilir, mutant virüsün öldürücülüğü %30 daha çok olabilir! Bunların hepsini bir arada düşündüğümüzde okulların açılmasının koşullarının olmadığını net bir biçimde görüyoruz.

TIKLAYIN-“Çocuklar internet için çatıya çıkıyor”

“Öğretmenlerin aşısı 15 Mart’ta ancak biter”

Aşılamada öğretmenler 2. küme 7. sırada yer alıyor. Bu durumda öğretmenler ne zaman aşılanacak ve ne zaman bağışıklık kazanmış olacaklar?

Türkiye’de kullanılan Çin kökenli Coronavac aşısında 2 doz arasında 2 hafta ara verilerek denemeler yapıldı. Aşının sağlayacağı bağışıklık oranları bu plana göre verildi. Ancak Türkiye aşı sağlamadaki güçlükler nedeniyle 2 haftalık arayı 4 haftaya çıkardı. Bu Epidemiyolojik değil politik – yönetsel bir seçim. Gelen her aşı partisinin en az 2 hafta süren biyogüvenlik testlerinden geçirilmesi gerekiyor. Her parti aşı geldikten 2 hafta sonra kullanılabileceğini hiç unutmamak gerekiyor. Bu nedenle, yineleyelim; 4 haftalık ara kararı yönetsel bir karardır, Epidemiyolojik temelli bilimsel bir karar değildir ve aşı ile elde edebilecek bağışıklığın azalmasına yol açabilir.

Dolayısıyla 4 hafta ara ile uygularsanız, bu ara ayrıca uzamazsa, 2. aşıdan da 15 gün sonra beklenen bağışıklık elde edilebiliyor. Yani aşının sağlayabileceği kadar bir bağışıklık düzeyi. Bu oran Türkiye’de %91 ilan edildi ama bu oranın hiçbir bilimsel geçerliliği yok, gerçeği bilmiyoruz. Brezilya, Şili, Türkiye ve Endonezya’da yürütülen Evre-3 çalışmalarının ara raporlarından çıkan sonuçlara göre; iyimser olarak %70 dersek koruyuculuğuna; bir milyon öğretmenin tümünün uygun zaman aralıklarıyla aşılanması durumunda, bu gün aşılanmaya başlansa bir buçuk ay sonra, yani 15 Mart’ta bir milyon öğretmeni iki tur aşılamış olacak ve ancak 700 binini, yaklaşık 2/3’ünü bağışıklamış olacaksınız!

Çin kökenli aşının bağışıklık oranı en iyi olasılıkla %70, ancak aşının gerçek anlamda koruyuculuk oranını Türkiye’de bilmiyoruz. Bu nedenle, aşılanan insanlarda bağışıklığın ne ölçüde geliştiği de bilimsel çalışmalarla ortaya konmalı. Gerçek gerçek Biyolojik koruyuculuk oranının yaygın aşılama sonrası belirlenmesi gerekiyor, bundan sonra salgın yönetiminde aşılama politikaları başlıca bu bilgiye dayanacak.

TIKLAYIN-“Okullar açılırsa vaka sayılarında ciddi artış olabilir”

“Son veriler nisandaki tepe değerlerini aşıyor”

Peki, öğretmenler ve eğitim alanındaki tüm çalışanlar aşılanınca ‘okullar açılabilir’ diyebilecek miyiz?

Aşı olmak bulaş zincirini tümüyle kırmıyor!
Yani aşılansanız da belli oranlarda korunur, hastalığa yakalanır ama belirtisiz – hafif – ayakta geçirirsiniz, dolayısıyla bulaştırmayı sürdürebilirsiniz. Aşılamadaki temel amaç bulaşıcılığı azaltmak olmalıydı ama eldeki aşılar, hastalığa yakalananların hastalığı geçirme derecesini belirliyor. Türkiye için aşıyla korunma gücünü %70 düşündüğümüzde, aşı yapılan her 100 insandan 30’u yine hastalığa açık, korunamayacak, yakalanabilecek. Aşılı olup hastalananlar ise hafif geçirebilecek, yani aşı hastalığın ağır geçirilmesini ve ölümleri yüksek oranda engelleyecek.

Dolayısıyla “öğretmenleri aşıladım” demek yetmeyecek. İkinci bir “11 Mayıs faciası” yaşamayalım. 11 Mayıs’ta AVM’leri açarken Türkiye’nin günde 30 bin hastayı, binleri aşan günlük ölümleri deneyimleyeceğini kimse öngöremedi ama bu oldu, yine olabilir! Biz uyarmıştık, “.. böyle giderse Türkiye’yi bir kasırga bekliyor..” diye çok kez yazıp söyledik. O fırtınalar ne yazık ki gerçek oldu ve hala da dinmedi. Son veriler, nisan ortası tepe değerlerini aşıyor.

Bu nedenlerle Epidemiyolojik bilimsel kuralları uygulayarak gitmemiz gerekiyor.

  • Türkiye’de hala 2-4 hafta arası kapanma zorunluğu açıkça karşımızda duruyor.

İktidar, pansuman önlemlerle, kolonlardaki çatlakları sıvayarak salgını savuşturmaya çalışıyor. Bu insanlığa karşı bir suç, asla kabul edilemez ve sürdürülemez!

TIKLAYIN-Okulları açmak için yeterince kontrollü ve güvende miyiz?

“Bu dönem de uzaktan eğitim devam etmeli”

Son olarak bugün eğitimde yaşanan bu sorunların önümüzdeki yıllarda başka bir halk sağlığı sorununa dönüşmemesi için ne yapmak gerekiyor?

Salgınlar çok özel, olağanüstü durumlardır. 1918’de çıkan İspanyol gribi salgını 4 yıl sürmüştü, 50 milyonu aşkın insanın ölümüne yol açmıştı. Şu an ölümler İspanyol gribi ile karşılaştıramayacak ölçüde. İlk yıl sonunda 2 milyonun biraz üstünde, olgular da yüz milyonu geçti. Sağduyulu olmalıyız, dünyadan da örneklere baktığımda bu yarıyılın böyle kapanması, fiziksel karşılaşmanın düşünülmemesi gerekiyor.

– Uzaktan eğitimin altyapısı iyileştirilmeli,
– fırsat eşitsizlikleri hızla giderilmeli,
– yoksul ailelerin çocuklarına bilgisayar ve internet erişimleri sağlanmalı,
– öğretmenlerin sanal ortam eğitim – öğretim becerileri geliştirilmeli,
– yazılımların yetenekleri daha da artırılmalı…

Bu yarıyıl böyle “uzaktan” gitmesi gerektiğini düşünüyor pek çok uzman, ben de öyle.

Yazın salgın hızını yitirirse, o zaman telafi kursları düşünülebilir.
Toplumların yaşamında böyle olağanüstü durumlar olabilir, ağır bedeller ödetir bunlara katlanmak gerekir kimi kez.

Benzer afetleri yaşamamak için de tüm dünyada yaşam biçimini, çevre ile ilişkileri köktenci biçimde iyileştirmek zorunlu. (RT)

Nasip değil, siyasal tercih

Nasip değil, siyasal tercih

Gaye Usluer - BiyografyaGaye USLUER
Prof. Dr., Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

COVID-19 salgınının bir yıllık öyküsünde tıp tarihinde benzeri görülmemiş bir hızda geliştirilen aşılar ve hâlâ geliştirilmekte olan çok sayıda aşı, şüphesiz salgından çıkışın da en güçlü silahları olacak. Covid-19 aşılaması aralık ayında birçok ülkede başladı. Halen 57 ülkede Covid-19 aşılaması devam ediyor. Gelinen aşamada biliyoruz ki elimizdeki en büyük stratejik silah, mevcut Covid-19 aşıları ile aşılanmak. Burada unutulmaması gereken, hayatları kurtaracak ve enfeksiyonun yayılımını azaltacak olanın aşılar değil, doğru aşılama/aşılanma stratejisi olduğu…

Doğru aşılanma/aşılama stratejisi nedir?

Elinizde ne kadar çok aşı olursa, ne kadar çok kişiyi aşılayabilirseniz, ne kadar hızlı aşılama yapabilirseniz, salgının yayılımını o ölçüde durdurabileceksiniz. Aksi durumda ise virüs toplumsal dolaşımına devam edecek, bu da daha fazla mutasyon olasılığı anlamına gelecektir. Bugünkü bilgilerimiz ışığında mutasyon sonucu gelişen bazı yeni varyantların daha bulaşıcı olduğunu biliyoruz. Zaman içinde ortaya çıkabilecek bir başka tehlike ise mevcut aşıların yeni oluşan/oluşabilecek varyantlara karşı etkisiz olabilme durumudur. İşte tam da bu nedenle aşılama stratejisinin temelini zamana karşı yarışmak yani hızlı aşılamanın oluşturması gerekmektedir.

ARZ AZ, TALEP FAZLA

Aşıya ilişkin en büyük sorun arzın az, talebin çok olması. Bu nedenle ülkeler arasında aşıya ulaşımda müthiş bir eşitsizlik var. AB ülkeleri ve dünyanın en zengin 5 ülkesi bu yıl için üretilebileceği öngörülen aşı miktarının %50’sine el koymuş durumda. Öngörülen üretim miktarları azaldığında, hiç kaybetmeyecek ülkeler bunlar. Olması gereken bağlantıları –koordinasyon ve finansal anlamda- zamanında yaptıkları için daha avantajlı konumdalar.
Türkiye özelinde sorunların ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Siyasal iktidar aşıya ulaşım konusunda gerekli stratejik adımları atmadı, atmakta geç kaldı. Neden, sorusuna verilecek cevap çok. Ancak bunu tek bir başlıkta özetlememiz gerekirse mevcut durumu ve çaresizliğimizi “siyasal tercih” olarak adlandırabiliriz.

Tek bir firmanın ürettiği tek bir tipte aşıyla bağlantı yapılması elimizi kolumuzu bağlıyor. Tam bir “muhtaçlık” durumu içindeyiz. Her şey yolunda giderse, planlamalarda hiçbir aksama olmazsa elimize geçebilecek aşı miktarının 50 milyon dozla sınırlı olacağı belli. Bu ne demek? Her şeyin yolunda gitmesi koşuluyla ülke nüfusunun ancak %30’unu aşılayabilecek kapasitemiz mevcut olacak. Esasen “mevcut” sözcüğü bu aşamada çok da doğru bir kullanım değil. Aralık 2020 ve Ocak 2021 için ülkeye 10’ar milyon yani toplamda 20 milyon doz aşı geleceğini söyleyenlerin dedikleri doğru çıkmadı. Daha şimdiden planlama planlandığı şekilde gitmiyor. Halen Türkiye’ye ulaşmış aşı miktarı 9,5 milyon doz. Bugün itibariyle toplumsal aşılanma oranımız ise %1,8. Günlük aşılayabildiğimiz kişi sayısı ise 70 bin civarında. Bu aşı miktarı ve bu aşılama hızı ile salgının önümüzdeki birkaç ay içinde kontrol altına alınabilmesi çok güç hatta mümkün değil dersek abartmış olmayız.

COVAX’A DAİR…

Dünya Sağlık Örgütü’nün Ağustos 2020’de kurmuş olduğu COVAX örgütlenmesi Covid-19 aşılarına ulaşımda eşitsizliğin giderilmesi ya da eşitliğin sağlanması açısından çok önemli bir organizasyon. Bu oluşum içinde 80 zengin ülke 92 düşük/orta gelirli ülke mevcut. G-20 ülkelerinin %50’si de bu oluşum içinde yer alıyor. COVAX’ın 3 önemli hedefi mevcut:

1) Düşük/orta gelirli ülkelerin Covid-19 aşılarına erişimini sağlamak.
2)Yeni aşıların kullanıma girebilmeleri için AR-GE oluşturmak.
3)Tüm ülkeler için aşı havuzu yaratmak ve bu havuzdan eşit paylaşımı sağlayabilmek.

Tüm bunların olabilmesi için COVAX oluşumuna katılan ülkelerin oluşturulan fon hesabına finansal katkıda bulunmaları gerekiyor. Türkiye, COVAX oluşumuna katılacağını bildirmesine karşın, halen katkıda bulunmadığı için bu oluşum içinde yer almıyor. Bu ne demek? COVAX aracılığıyla oluşabilecek bir fırsattan da faydalanamayacağız. Burada da siyaset kurumu bir siyasal tercih yapmıştır ve bunun nedenini açıklamak zorundadır.

Sağlık Bakanlığı günlük yeni vaka/hasta sayılarını, ölüm sayılarını kendi belirledikleri sınırlar çerçevesinde vermeye devam ediyor. Olması gerekenden farklı, sınırlı açma ve kapamalarla giden kısıtlamalara karşın, salgının eylül ayında başlayan ve yükselen yeni dalgasını dikkatle değerlendirdiğimizde, mevcut vaka sayıları ve günlük ölüm hızlarının Nisan 2020 sayılarının çok üzerinde olduğunu görebiliyoruz.

  • Oysa en az 14 günlük bir tam kapanma yapılmış olsaydı, bugünkünden daha iyi bir duruma, üstelik de daha kısa sürede ulaşabileceğimiz belli olduğu halde yapmadılar.

Ne yazık ki hâlâ çabuk çabuk, suni bir başarı öyküsü oluşturulmak isteniyor. Ve bu başarı öyküsünü yazmak isteyenlerin acele etmelerinin tek nedeni var: “Erken normalleşebilmek ve ekonomiyi kurtarmak”. Bunu da siyaset kurumunun siyasal tercihi olarak yorumlamalıyız.

  • Salgın yönetimi ciddiyet ister. Salgın yönetimi bilimsellik ister.

    Salgın yönetiminde nasip ve kısmet kelimeleri ciddiyetle bağdaşmadığı gibi, bilimsellikle de bağdaşmaz.

    Sürekli yineledik, bir kez daha tekrarlayalım:

  • Salgınlarda siyasal tercihiniz insan sağlığından yana değil ise ne normalleşebiliriz ne de ekonomiyi düzeltebiliriz.

Türkiye Ekonomisinin Temel Sorunları ve Çözüm Yolu

KENDİME YAZILAR

Türkiye Ekonomisinin Temel Sorunları ve Çözüm Yolu

Dr. Mahfi EĞİLMEZ
27 Ocak 2021

Yüksek Enflasyon ve Yüksek Faiz Sorunu

Türkiye’nin çok uzun bir süredir yüksek enflasyon sorunu var. Yüksek enflasyonun varlığı faizlerin de yüksek olmasına yol açıyor. Enflasyon sorunu döneme bağlı olarak farklı nedenlerden kaynaklanarak çözümsüz biçimde ekonominin tepesinde duruyor. Son birkaç yılda enflasyonun temel nedeni TL’nin yüksek dış değer kaybı yaşaması. Türkiye’nin üretimde kullandığı girdilerin (hammaddeler, ara malları ve makine teçhizat gibi sermaye malları) önemli bölümü ithal ediliyor. O nedenle TL’nin yabancı paralara karşı değer kaybı bu girdilerin pahalanmasına ve dolayısıyla da üretim maliyetlerinin yükselmesine yol açıyor. Üretim maliyetleri yükselince de ister istemez bu artışlar fiyatlara yansıyor ve enflasyona neden oluyor. TL’nin değer kaybı süreklilik gösterdikçe enflasyon da süreklilik sergiliyor. Enflasyon yükseldikçe faizin yükselmesi de kaçınılmaz oluyor.

Bu sorunu çözmenin ilk yolu TL’nin değer kaybını önlemektir. Türkiye bunu 2003-2010 döneminde başardı, bankacılık reformu, kamu mali disiplininin sağlanması ve AB ile tam üyelik müzakeresi çerçevesinde riskleri düşürdü, kredi notu yükseldi, CDS primi düştü, riskler düşünce bütün ekonomi toparlandı, TL’nin değer kaybı duruldu, enflasyon düştü, faizler düştü.

İşsizlik Sorunu

Türkiye ekonomisinin 2001 krizi sonrasında önemli sorunlarından birisi yüksek oranlı işsizlik oldu. 2001 krizine kadar %7-8 arasında oluşan işsizlik oranı krizle birlikte iki haneye yükseldi ve bir daha da eski düzeyine inmeyerek % 12-13 arasında gerçekleşir oldu. Aslında konu ettiğimiz resmi işsizlik oranı. Bir başka ifadeyle bilgilerin toplandığı son 4 haftada işsiz olup da iş arama kaynaklarına başvuranların işsiz olarak değerlendirilmesiyle oluşan oran. Bu işsizlerin sayısından daha fazla sayıda insan işsiz olduğu halde son 4 hafta içinde iş arama kaynaklarına başvuruda bulunmadığı için işsiz kategorisine dâhil edilmiyor. Oysa bunlar da işsiz. Onları da katarak bakarsak geniş işsizlik oranı denilen bir oran çıkıyor karşımıza ki bu oran %27 dolayında. Türkiye’nin gerçeklerine en uygun olan tanım bu tanım, yani gerçek işsizlik oranı %27. Bu çok yüksek bir oran ve bu sorunun çözülmesi gerekiyor.

Bu sorunun çözüm yolu da büyük ölçüde riskleri düşürüp doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını Türkiye’ye çekerek üretimi ve ihracatı artırmaktan geçiyor.

Açık Vermeden Büyüyememe Sorunu

Türkiye ekonomisinin bir başka uzun geçmişli sorunu, açık vermeden büyüyememek olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye ekonomisi ya bütçe açığı ya da cari açık vererek büyüyebiliyor. 2001 krizine kadar tercih bütçe açığı vererek büyümekti. Kamu kesimi gelirinden fazla harcama yaparak (farkı da borçlanarak) ekonominin büyümesine öncülük ediyordu. O dönemlerde bütçe açıkları GSYH’nin %10’u dolayındaydı. 2001 krizi sonrasında kamu mali disiplini çerçevesinde bütçe açıklarının düşürülmesi eylemine girişildi ve bütçe açıkları oldukça azaldı. Buna karşılık bu kez özel kesim açık verip borçlanmaya ve cari açık yükselmeye başladı.

Türkiye aslında dünyadaki birçok ekonomi gibi ikiz açık (hem bütçe açığı hem de cari açık) veren bir ekonomi. Her iki açığın da %2-3 dolayında olması ya da birinin %2 diğerinin %4 olması fazla sorun yaratmıyor. Sorun yaratan, her iki açığın da bu oranların üzerine çıkması. Örneğin bütçe açığı %3-4 ve cari açık da %4-5 ise o zaman sonraki döneme devredilmiş sıkıntılar ortaya çıkmaya başlıyor. 2020 yılsonunda Türkiye’nin bütçe açığı %3.5, cari açığı da %5. Bir başka ifadeyle ikiz açığın ikisi de sorunsuz yönetilebilir oranların üzerine çıkmış bulunuyor.

Bu sorun, 2020 yılında büyük ölçüde Covid-19 salgınıyla ortaya çıkmış bir sorun. Ne var ki bu sorun 2021 yılının en azından ilk yarısında devam edecek gibi duruyor.

Yüksek Risk Sorunu

Türkiye yalnızca ekonomik açıdan değil sosyal ve siyasal açıdan da yüksek riskli bir ülke. Risklerin yüksekliğini ölçmekte kullandığımız 2ölçü var: İlki kredi ölçüm kuruluşlarının yaptığı ülke kredi değerlemesi ve buna göre verdikleri notlar. Bu notlar AAA’dan (en iyi) başlıyor F’ye (en kötü, batık) kadar iniyor. Bu sıralamada BBB yatırım eşiği olarak kabul ediliyor. Bu notun altındaki dereceler spekülatif (yüksek riskli) derece olarak görülüyor. Türkiye’nin kredi notu üç büyük kredi derecelendirme kurumu olan Moody’s’den B2, Standard and Poor’s’dan B+ ve Fitch’den BB-. Bir başka ifadeyle Türkiye kredi derecesi olarak üç kurumda da yüksek riskli ülke olarak değerlendiriliyor. İkinci ölçü CDS primi. Türkiye’nin CDS primi uzun süredir 300’ün üzerinde. CDS primi 100’ün altındaki ülkeler düşük riskli, 100 – 200 arasındaki ülkeler orta riskli, 200- 300 arasındaki ülkeler yüksek riskli, 300’ün üzerindeki ülkeler ise aşırı riskli kabul ediliyor.

  • CDS primi ülkenin borçlanma kâğıtlarının maliyetini belirliyor.
  • Risk ne kadar yüksekse faiz de o kadar yüksek oluyor.

Çözüm Yolu

Türkiye, bugüne kadar bu sorunları çözme girişimlerine hep sonuçtan; enflasyonu, hatta ondan önce faizi düşürmeye çalışarak başladı. Bu girişimlerinin karşılığında bazen kısa vadede iyi yanıtlar alır gibi olunca da yöneticiler sorunun bu yolla çözülebileceği yanılgısına kapıldılar. Bu, yeni bir yanılgı değil. Yöneticiler değişse de aynı yanılgı uzun yıllardır tekrarlanıyor. Bu yanılgı, yöneticilerin, risk yaratan yaklaşımların kendi kararlarından doğduğunu kabul edememelerinden kaynaklanıyor. Neden yerine sonuçtan çözüme gitme yaklaşımıyla enflasyonda kısa süreli düşüşler gerçekleşti. Ne var ki bu olumlu sonuçlar vade uzayınca kayboldu. Bir başka ifadeyle Türkiye bu olumlu havayı sürdüremedi. Çünkü riskler ortadan kalkmamış, azaltılamamış hatta artmıştı. Bir başka deyişle sonuçtan giderek nedeni çözmek mümkün olmadığı gibi risklerin de artmasına yol açılmıştı.

Riskleri ortadan kaldıramadığınız ya da en azından azaltamadığınız bir ortamda çözümler hep geçici olmaya mahkûmdur. O nedenle Türkiye’nin kesin çözüm elde edebilmek için sonuçtan değil nedenden yola çıkarak riskleri kaldıracak ya da azaltacak adımları atması gerekiyor. Bunun da yolu komşularla sorunları çözmeye çabalamak (bu yolda çaba göstermek bile yeterli olabilir), demokrasiyi geliştirmek, hukukun üstünlüğünü yaşama geçirmek gibi adımlarla sağlanabilir. Bu adımlar atılabilirse Türkiye’nin CDS risk priminin ciddi biçimde düşeceğini düşünüyorum. Risk primi düşerse, TL’nin yabancı paralar karşısında hızlı değer kaybı önlenebilir ve dolayısıyla enflasyon da denetim altına alınabilir. Enflasyonda düşüş başlamasıyla faizler de düşüşe geçer.

Özetle söylemek gerekirse; bugünkü ekonomik sıkıntıların çoğu, aslında ekonomik olmayan nedenlerin yarattığı risk artışından kaynaklanıyor. O nedenle çözüm de oralardan başlamak zorunda.

AKP ile nasıl mücadele edilmez?

AKP ile nasıl mücadele edilmez?

Şiddet, sadece maruz kalanın ruhunu örselemez. Şiddete tanık olanlarda yarattığı korku daha yıkıcıdır. Şiddetin bu etkisini en iyi zalimler bilir ve kullanır. Zalim, tanık olanlar, zulmettiklerinden daha çok korksunlar ve hizaya gelsinler diye şiddet uygular.

Özellikle “devlet şiddeti” nin temel amacı suçluları bulmak ve cezalandırmak değil, toplumun tümünü her an suçlu bulunabilirim endişesine sürüklemektir. Sistematik devlet şiddetiyle güvenlik ve adalet sistemi bütünleştiğinde, sıradan insan, korku bataklığında soluk alamaz hale gelir. Her an tutuklanabileceği, işkence görebileceği ve sesini duyuramayacağı bir “denetim ve gözaltı” dünyasında içe kapanır, edilginleşir ve “korunmak için zalime benzemeye başlar”!

Ömer Uğur’un, Eve Dönüş filmi bu süreci olağanüstü doğrulukta yansıtır. Apolitik, okey oynayıp arkadaşlarıyla geyik yapmaktan başka bir özelliği olmayan bir işçiden (Mehmet Ali Alabora, mükemmel oynar) kurtulmak isteyen ev sahibi, onu ihbar eder. Günlerce ağır işkence görür. Bırakıldığında eski arkadaşlarının hepsi ondan uzaklaşırlar. Artık “mimlidir”. Arkadaşlarının uzaklaşması onun suçlu olduğuna inanmalarından değildir; bir kere suçlanmış olanın yanında görülüp kendilerini riske atmaktan korkmalarındandır.

Türkiye insanına değil, insana özgü bir ruhsal dinamiktir. Bir kadın tecavüze maruz kaldığında da aynı süreç işler. Saldırgan alçaktan çok kadın suçlanır. Oraya gitmeseydi, öyle giyinmeseydi, öyle gülmeseydi vs vs. Tecavüz öyle korkutucudur ki, ondan korunmanın en kolay yolu saldırganın dokunmayacağı biri gibi olmak, dahası saldırganın tarafındaymış gibi yapmaktır. Hele de zaten kendisini güçsüz, çaresiz, yalnız hisseden için, saldırgandan yana olmak koruyucudur.

Şiddet siyaseti güden otoriter yönetimler altında yaşayan sıradan insanın edilgen boyun eğişi aynı süreçle ilişkilidir. Zalim açık fiziksel şiddet ile yapısal şiddeti bir arada yürütür.

  • Açık fiziksel şiddet gözaltı, tutuklama ve işkencedir.
  • Yapısal şiddet ise eşitsizlik, işsizlik, eğitimsizlik, güvencesizlik, işten atılma, sağlığa erişememedir.

Yapısal şiddet koşullarında her an fiziksel şiddete maruz kalabilirim korkusu yaşayan, her gün çevresinde fiziksel şiddete maruz kalan benzerlerine tanık olan insanlar, varkalabilmek için zalimden yanaymış gibi görünmekten başka yol bulamazlar.

Onlara başka bir yolun mümkün olduğunu göstermeye politik eylem diyoruz.

Ama, zalimin zulmü politik karşıtlarını da yetersizlik, çaresizlik çukuruna düşürürse ya da bizatihi yetersizlerse, onlar da zalimin postuna bürünürler. Sanki zalimle elbirliği yaparmışcasına, ona boyun eğenlere öfke kusmaya başlarlar.

Nasıl oluyor da hala onu destekliyorsunuz, nasıl oluyor da hala ona oy veriyorsunuz, nasıl oluyor da hala ona inanabiliyorsunuz, nasıl oluyor da isyan etmiyorsunuzla başlayıp, siz o zaman müstehaksınız, demek siz de onun gibi yalancı, ahlaksızsınızla devam eden aşağılayıcı bir dile sığınıp, kendi korkularını ve yetersizliklerini inkar etmeye çalışırlar.

Erdoğan zulmünün (ve yapısal neo-liberalizmin) en büyük becerilerinden biri politik karşıtlarını kendisine benzetebilmesi. Hepimiz (!) kendi başarısızlıklarımızın, hatalarımızın sorumluluğunu karşı tarafa kolayca yıkmayı öğrendik. Onunla özdeşleştik. Yapamadım demektense senin yüzünden yapamadım demenin, kandım demektense kandırdın beni demenin, sana kötülük yaptım demektense senin yüzünden sana kötü davrandım demenin koruyuculuğuna sığınıyoruz.

Politik eylemden sorumlu olanların politika yapmaktan anladıkları ise ya Erdoğan’a boyun eğenleri suçlamak ya da Erdoğan yöntemlerini kullanmak; içinde bulundukları yapılarda Erdoğan gibi bir güce ve yönetme tarzına sahip olmak.

Erdoğan da bir fani, elbet bir gün hak tecelli edecek ama zulüm altındaki toplumu Erdoğan gibi olarak kurtarmak mümkün değil.

Aksi halde herkesin hemfikir olduğu en aşağılarda biriken çaresizlik ve öfke Erdoğan’a değil onun karşıtıymış gibi yapanlara yönelir. AKP-MHP örgütünün “halk” tarafından alaşağı edileceğini umanlara hatırlatmak istedim. Kurtarmaya çalışıyoruz, akıllarını başlarına getirmeye çalışıyoruz dedikleri insanların öfkesi can havliyle Erdoğan’a değil onlara yönelebilir.

Çok basit bir güncel örnek bu sürecin kanıtı. Devlet, Covid- 19 salgınında üzerine düşeni yapmıyor ve vatandaşını suçluyor ama vatandaş öfkesini devlete değil sağlık çalışanlarına yöneltiyor. TTB, TMMOB, Eğitim-Sen’e yönelik iktidarın saldırısına ve bu örgütlerin içinden yönetimlere yönelik saldırılara bakın, aynı dinamiği göreceksiniz.

COVID-19 SALGINI ve EPİDEMİYOLOJİK STRATEJİLER..

COVID-19 SALGINI ve EPİDEMİYOLOJİK STRATEJİLER..


Dostlar,

Bu gün (14.11.20), Başkanlığını Sayın Prof. Dr. Bilsay Kuruç’un yürüttüğü 21. Yüzyıl İçin Planlama Grubunca düzenlenen webinara katıldık.

Sn. Prof. Dr. N. Yasemin Yalım’ın yönettiği oturum, soruların yanıtlanması ile 2 saatı aştı. Ankara Üniv. Tıp Fak. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AbD öğretim üyesi ve Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyesi meslektaşımız Prof. Dr. Alpay Azap ve Başkent Üniv. Tıp Fak. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AbD öğretim üyesi Sn. Prof. Dr. Özlem Azap – Kurt da konuşmacı idiler. Youtube kaydına erişip izlenebilir :

https://youtu.be/BQRv4qyxMw4?t=2

Bizim sunumumuz 50 yansıdan oluşuyordu. Yansıları görmek için lütfen tıklayınız..

SALGIN_YONETIMI_EPIDEMIYOLOJIK_STRATEJILER_21.yy_Planlama

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Burnu açıkta bırakmak, maske takmamakla eş

Bilim insanlarına göre ‘Burnu açıkta bırakmak, maske takmamakla eş

Bilim insanları, Covid-19’a karşı maske takarken burnun açıkta bırakılmasının, hiç maske takmamaya eş olduğu uyarısında bulundu. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yetkilileri de maskenin ağız, burun ve çeneyi kapayacak biçimde takılması ve yanlarda boşluk kalmaması gerektiğini söylüyor.

BBC Türkçe  30 Eylül 2020
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Maske takarken burnunu açıkta bırakmış bir kişi

Bilim insanları, Covid-19’a karşı maske takarken burnun açıkta bırakılmasının, hiç maske takmamaya eş olduğu uyarısında bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yetkilileri de maskenin ağız, burun ve çeneyi kapayacak şekilde takılması ve yanlarda boşluk olmaması gerektiğini söylüyor.

WHO yetkilileri ayrıca takıldıktan sonra maskeye dokunulmamasını, çıkarılırken de ellerin yıkanmasını tavsiye ediyor.

‘HİÇBİR YARARI OLMAZ’

Kanada’da Toronto Ryerson Üniversitesi’nden epidemiyolojist Prof. Tim Sly, Covid-19 salgınıyla mücadelede maske takmanın büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

Prof. Tim Sly, “Ancak gerektiği gibi takılmalı. Yoksa hiçbir faydası olmaz. Bir anlamda yasak savmak için takılmış olur” dedi.

Toronto Üniversitesi’nden enfeksiyon kontrol uzmanı epidemiyolojist Colin Furness da burnun açıkta bırakılması eğiliminin yaygınlaştığına dikkat çekerek,

  • Burnu açıkta bırakmakla maske takmamak arasında fark yok” diye konuştu.

Uzmanlar, maskelerin konuşurken çıkarılmaması ve boyunda ya da kulağa asılmaması gerektiğine de dikkat çekiyor.

Virüs, ağız ve burundan çıkan çok küçük damlacıkların ağız ve burundan solunmasıyla bulaşıyor.

‘MASKE, 2-3 KAT DAHA ÇOK KORUMA SAĞLIYOR’

Prof. Sly, “Araştırmalar, maske takmanın virüse karşı 2-3 kat daha çok koruma sağladığına ve hastalık taşıyan kişinin virüsü yaymasının önlenmesinde çok daha etkili olduğuna işaret ediyor.” dedi.

Geçen hafta ABD’de California Üniversitesi’nin sonuçlarını yayımladığı bir araştırma, maske takmanın Covid-19 enfeksiyonun daha hafif geçirilmesini sağlayabileceğini ortaya koymuştu.
=============================
Dostlar,

Halkın yeni koronavirüs’e karşı kullanması gereken maskelerin de kuşkusuz standartları var. Bu en az (asgari) standartlara uyulmazsa, maskeden beklenen yarar sağlanamaz. Sağlık, Sanayi ve Ticaret Bakanlıkları TSE (Türk Standartları Enstitüsü) ile birlikte çalışarak en az (asgari, minimum) normları koymalı ve bunlara uyarsız üretime izin verilmemeli, piyasa denetimi etkinlikle sürdürülmelidir.

İnsanlar yanılsamalı bir güven içinde bırakılmamalıdır.

Üstelik salgın denetiminde son derece gerekli bir önlem olduğu açıktır.

Gerekirse kamusal akçalı destek (sübvansiyon) sağlanmalıdır.

Yoksul, geliri yetersiz insanlara ücretsiz maske desteği sosyal devletin ve salgın yönetiminin gerekleridir.

Ayrıca; maske teli buruna iyice oturtularak aşağı düşmesi ve üstten hava alması engellenmelidir. Özellikle, maske aşağı düştüğünde burun ucuna gelen yerden 2 parmakla tutulup yukarı kaldırılması son derece sakıncalıdır, çünkü en yoğun viral kirlenme tam da o bölgede olmaktadır. Oraya dokunan 2 parmak yoğun biçimde viral kirlilik yüklenmekte ve çevreye, nesnelere, başka insanlara aktarılabilmektedir.

Sevgi ve saygı ile. 01 Ekim 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
Kamu Yönetimi Siyaset Bilimi (Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

AÜTF Dönem 3 Dersi : Alan (Saha) Araştırmaları (Field Surveys)


Sevgili AÜTF Dönem 3 Öğrencilerimiz.
.

 

SAHA  – ALAN ARAŞTIRMALARI konulu dersimizin yansıları pdf olarak aşağıdadır.

Güncellenmiştir..

Ders, COVID-19 salgını nedeniyle sanal ortamda, Ankara Üniversitesi ANKÜZEM
web ortamında işlenmektedir.

Yansıları okumak, dosyayı indirmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Saha_Arastirmalari_Dr.Ahmet_SALTIK

Sevgi ve saygı ile. 25.09.2020

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Uzman,
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Filyasyon masalına yanıt: İşte gerçekten ‘perişan’ olanlar…

Filyasyon masalına yanıt:
İşte gerçekten ‘perişan’ olanlar…

https://sol.org.tr/haber/filyasyon-masalina-yanit-iste-gercekten-perisan-olanlar-14970, 20.09.2020
Covid-19 salgınıyla mücadelede sağlık emekçileri her alanda yalnız bırakılırken, filyasyonda görev yapan sağlık emekçileri de birçok sorunla ve bu sorunların yanı sıra büyük bir sağlık riskiyle görevlerini yerine getirmeye çalışıyor.

Salgında vaka sayılarının giderek artması filyasyonda görev yapan emekçilerin zaten zor olan durumunu daha da zorlaştırırken, “hızlı normalleşme” ile birlikte salgına karşı hiçbir önlem almayan Sağlık Bakanı Koca’dan “Filyasyon olmasa perişan olurduk” açıklaması geldi. (Dr. A. Saltık : Filyasyon, salgın yönetiminin vazgeçilmezidir, “olmasaydı..” demek ağır bilgisizlik örneğidir..)

Bu sözlerle yetinmeyen Bakan Koca “Türkiye’nin her yerindeki bu süreçleri dijital olarak takip edebiliyoruz. Filyasyon ekipleri neredeler? Ne kadar hızlı davranıyorlar? Eksik nerede? Hepsini görebiliyoruz ve ona göre aksiyon alıyoruz” ekini yaptı.

‘Plansız filyasyonla sağlık çalışanları perişan oldu’

Bakan Koca bunları söylerken, neredeyse tamamı filyasyonda görev yapan diş hekimlerinin gerçekte neler yaşadıklarını, Ankara Diş Hekimleri Odası Genel Sekreteri Gamze Burcu Gül ile konuştuk.

Koca’nın açıklamasına “Plansız filyasyonla sağlık çalışanları perişan oldu” yanıtını veren Gül, haftanın 7 günü uzun mesailer yapan, servis imkanı, kreş olanağından yoksun çalıştırılan filyasyon emekçilerinin durumunu soL’a anlattı.

‘Haftanın yedi günü 09.00-23.00 mesaisi’

Filyasyondaki hekimlerin haftanın yedi günü, 09.00-23.00 arası çalıştığını, bunu iki grup halinde yapsalar da çok yorucu bir çalışma temposu olduğunu aktaran Gül, filyasyon ekiplerinin iş yükünün çok fazla olduğuna işaret etti.

Kişisel koruyucu ekipmanın genel olarak sağlandığını söyleyen ancak ekipman sayısının sınırlı olduğunu da vurgulayan Gül, “Diş hekimleri görev tanımlarının dışında bir iş yüküyle karşı karşıya. Biz olağanüstü koşullarda olduğumuzun bilinciyle elimizden geleni yapıyoruz ancak taleplerimiz karşılanmıyor. Yetersiz sayıda personele büyük bir iş yükü bırakılmış durumda. Salgında vaka sayısının da giderek artması bu yükü iyice artırıyor” dedi.

‘Servis yok, kreş yok, yemek yok, giyinme ve dinlenme alanı bile yok’

Bu yoğun çalışmaya karşın hekimlerin ve halkın sağlığı için filyasyon ekiplerine servis hizmetinin dahi sağlanmadığına işaret eden Gül, filyasyonda görev yapan sağlık emekçilerinin bir diğer önemli ihtiyacı olan kreş olanağının da sağlıkçılara verilmediğini aktardı. Gül, giyinme ve dinlenme alanı gibi ihtiyaçların da karşılanmadığını dile getirdi.

‘En önemli taleplerimizden biri Covid-19’un meslek hastalığı olarak kabul edilmesi’

Sağlık çalışanlarının gece geç saatlere kadar çalışıp belki de evlerine enfekte olarak gittiğini, bunun nedeninin yaptıkları iş olduğunu ancak buna karşın Covid-19’un meslek hastalığı olarak tanınmadığını da hatırlatan Gül, “Bu bizim en temel taleplerimizden biri. Covid-19’un sağlık emekçileri açısından meslek hastalığı olarak kabul edilmesi gerekiyor. Çünkü sağlık çalışanı yüksek olasılıkla çalışma koşullarında dolayı enfekte oluyor” ifadesini kullandı.

Gül, “Gidilecek evlerle ilgili koordinasyon ve iletişim noksanlığı dolayısıyla zaman ve iş gücü kaybı yaşanıyor. Gece geç saatlere kadar uzayan mesaide güvenlik sıkıntısı da söz konusu olabiliyor” diye konuştu.

Büyük bir stres altında, çok yoğun bir çalışmadan söz eden Gül, resmi rakamlara göre;

  • Covid-19 kaynaklı vakaların %11’inin, ölümlerin de % 1’inin sağlık emekçilerinden oluştuğuna da dikkat çekti.

‘Rutin test yapılmıyor’

Buna karşın gerek filyasyonda görev yapan gerek de salgınla mücadelede rol alan sağlık emekçilerine rutin test yapılmadığını söyleyen Gül, sözlerine şu şekilde devam etti :

Meslek örgütleri olarak bizler sağlık emekçilerinin rutin test olabilmesi için hastanelerle anlaşma yapmaya çalışıyoruz. Sağlık emekçilerine rutin test konusundaki taleplerimiz Bakanlık tarafından çözülmediği için kendimiz çözmeye gayret ediyoruz.

‘Filyasyon ekiplerine ek ödeme de verilmiyor’

Bunun dışında bir de ek ödemeler başlığı var. Öncelikle bizler ek ödeme döner sermaye ya da tavandan performanstan ziyade emekliliğe yansıyan ödeme, seyyanen zam talep ediyoruz. Ancak şu ana kadar nisan ayı dışında hiçbir ödeme alınmış değil.

‘Filyasyon ekipleri dışında kalan diş hekimlerinin iş yükü ve sağlık riski arttı’

Filyasyonda görevlendirilen diş hekimlerinin yanı sıra hastanelerde ve ağız diş sağlığı merkezlerinde görev yapan diş hekimlerinin de iş yükü büyük ölçüde artmış durumda. Birçok hekim filyasyonda görevlendirilince geriye kalanlar büyük bir iş yüküyle baş başa kaldı.

Hastanede görev yapmak üzere kalanlar da kronik hastalığı olabilen ve yaşı görece yüksek olanlar. Bu nedenle  enfekte olmaları durumunda da yaşamsal riskleri artıyor.

‘Kafa karışıklığı var’

Filyasyon ekipleri konusunda da bir kafa karışıklığının meydana geldiğini, evde tanı ve ilaç ulaştırma görevini yapanların diş hekimleri ve yardımcı sağlık personelinden oluştuğunu; öğretmenlerden, muhtarlardan ve diğer kamu çalışanlarından kurulan ekiplerin de karantinadaki hastaların evlerinde bulunup bulunmadığını kontrol ettiğini söyledi.