Etiket arşivi: Prof. Dr. Kayıhan Pala

“Aşı Yeterli, İrade Eksikliği Var”

“Aşı Yeterli, İrade Eksikliği Var”

Türkiye’de son 10 aydaki kızamık olgu sayısı 2 bin 719. Prof. Dr. Kayıhan Pala: “Yapılması gereken Küba’da olduğu gibi aşının kamusal bir ürün haline getirilmesidir” derken, Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Nilay Etiler de bakanlığın çalışmalarını yetersiz buluyor.

Ayşegül Özbek İstanbul – BİA Haber Merkezi 20 Aralık 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre Türkiye’de 2019 yılının ilk on ayında kızamık olgu sayısı 2719. Bu, 2013 yılından sonra son on yıldaki en yüksek sayı. 2719’un yaklaşık 1800‘ü
5 yaşın altındaki çocuklar. Olguların büyük çoğunluğunu ise aşı olmayanlar oluşturuyor. 1 yaşın altında yaklaşık bin vaka var. Bunun 900’den fazlası da hiç aşılanmamış.

İtalya, Almanya ve ABD’nin New York eyaleti aşı yaptırmayan çocukları artık okullara kabul etmeme kararı aldı.

TIKLAYIN – DSÖ: Avrupa’da Kızamık Vakaları Son On Yılın En Yüksek Seviyesinde

Öte yandan UNICEF’in verilere göre Pasifik’te yer alan Samoa’da 2013’te % 70 olan aşılama oranlarının geçen süreçte yüzde 30’un altına düştüğü bu nedenle kızamık vakaları ve ölümlerin arttığını ortaya koyuyor. Aynı zamanda Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde ise bu yıl başından beri 5 bin 110 kişinin kızamık nedeniyle yaşamını yitirdiğini aktardı.

Olguların artmasındaki en önemli nedenler arasında aşı karşıtlığı ve aşı tereddüdü başı çekiyor.

TIKLAYIN – Aşı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Türkiye’de durum ne? 

Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala, Sağlık Bakanlığı’nın nüfus sağlık araştırmasını iki yıldır kamuoyuyla paylaşmadığını aktarırken uzmanların da WHO verilerini kaynak almak zorunda kaldığını aktarıyor. Pala, aşı karşıtlığı üzerine de şunları söylüyor:

“2009’da Bakan, ‘rüya görüyorsunuz’ demişti”

“Özellikle bireysel haklar konusundaki duyarlılık, ‘kimse benim özgür iradem dışında aşı yaptırmaya zorlayamaz’ düşüncesi. İkinci boyutu ise dini kökenli. Türkiye’de de bu yaklaşımlar son yıllarda iz bulmaya başladı. Bakanlığın önceki verilerine bakacak olursak 30 binin üzerinde çocuğunun aşılanmasını reddeden anababa var. Bakanlığın aşı konusunda olumsuz bir yaklaşımı olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu işin üstüne gitmek, toplumu duyarlı duruma getirmek konusunda da çok büyük etkinlik içinde değil.

2009 yılıydı sanıyorum, o zamanın Sağlık Bakanı’na ‘Türkiye yeniden kızamık vakalarıyla karşı karşıya kalabilir’ dediğimizde bize, ‘Türkiye’de bir daha 100’den fazla kızamık vaka sayısı kayıtlara geçmeyecek, siz rüya görüyorsunuz’ demişti. 2008’de üç vaka falan vardı fakat 2013’e geldiğimizde bu sayı 7400 oldu.”

“Çiçek hastalığından 300 milyon kişi ölmüştü”

Pala’nın aktardığına göre Türkiye’de az da olsa yapılan araştırmalarda aşıyı tehlikeli bulduğunu belirtenlerin oranı dinsel nedenlerle yaptırmayanlara oranla daha çok. Aşı tereddütünü ise şöyle ikiye ayırıyor Pala:

“‘Zararlı olduğunu düşünüyorum’ diyenler, bir de ‘gerekli olduğunu düşünmüyorum’ diyenler. Bazı popüler yazarlar arasında da ‘aşı olmadığı için ölen birisini gösterin bana’ görüşü egemen ve maalesef kimi kesimlerde de bunun karşılık bulduğunu söyleyebiliriz.”

Prof. Dr. Pala, bu noktada 300 milyon kişiyi öldüren çiçek hastalığını hatırlatıyor:

“Dünya tarihinde 300 milyon kişi. Ve bunu bir tek aşıyla yok etti dünya. Çok güçlü bir bağışıklama politikasıyla 1980’den bu yana, artık bir tane olgu yok. Eradike edildi tıbbi deyimiyle, Türkçesi kökü kazındı diyebiliriz. Bugün hem ülkemizde hem dünyada aşının yapılmadığı zamanlardaki karanlığını görmezden gelmeye çalışıyorlar. Biz istiyoruz ki, Türkiye yeniden o karanlığa gömülmesin.”

“Aşı, bir toplumsal dayanışma yaklaşımıdır”

Pala aşının yalnızca bireyin kendisini değil, bir toplumsal bağışıklık oluşturarak aşılanması mümkün olmayan çocukları da koruduğunu söylüyor ve çocuk hakları açısından önemli bir örnek veriyor:

“Bir de aşı olmak istediği halde aşı olamayan çocuklar var. Diyelim ki kanser vakası bir çocuk. Bağışıklık sistemi zayıf olduğu için biz bu çocuğa aşı yapılsın istemiyoruz, ama aşı yapılamayan bu çocuğun korunmasını da istiyoruz. Bunun için elimizde bir mekanizma var. Biz buna toplum bağışıklığı diyoruz. Eğer bir etkenin, mesela kızamık virüsünün toplumda dolaşımını engelleyecek kadar yüksek bağışıklama oranı yaratırsanız, bu hastalığı nedeniyle korunamayan çocuğu da koruma altına alırsınız. Bunun için de yüzde 95 oranında bir bağışıklama oranına ihtiyacımız var. Aynı zamanda bir toplumsal dayanışma yaklaşımıdır aşı, bu yüzden çok önemli.”

Neden tereddüt ediliyor?

Öte yandan aşıyla ilgili tereddütleri anlamak gerektiğini aktarıyor:

“Çünkü aşı ilaç gibi değil. İlacı hastalığı ortadan kaldırmak için veriyorsunuz. İnsan onu kabul ediyor. Aşıyı verdiğiniz zaman kişi hasta değil, hasta olmayan birisinin dışarıdan kendisine böyle bir şey verilmesini kabul etmesini biraz bizim kolaylaştırmamız lazım. Aşı olmazsa, toplum bağışıklığı olmazsa neler olabilir, bunları anlatmamız lazım. Bunlardan en güçlü örneklerden biri de çocuk felcidir.

“Bulaşıcı hastalıklar sizin iradenizi dinlemez”

Son noktada öneri olarak ise aşının kamusal bir ürün olması gerektiğinin altını çiziyor Pala:

“Aşıyı ticari bir ürün olarak gündeme getirilenler o aşının daha fazla yapılması ve satılması için de bir çaba harcıyorlar. Burada zihinlerde bir tereddüt oluşmasını doğal karşılıyorum. Yapılması gereken Küba’da olduğu gibi aşının kamusal bir ürün haline getirilmesidir. Eğer aşı kâr amacı güdülmeden kamu tarafından üretilecek olursa insanların zihninde soru işareti kalmaz.
“Bireysel hak nedeniyle aşıya itiraz edenlere de şunu demek lazım, aşı olmayacağım diyenlerin o zaman toplum içinde yaşamamaları lazım. Birlikte yaşarken bulaşıcı hastalıklar sizin iradenizi dinlemeyeceğinden, o zaman bizim toplumu korumak için uygulayacağımız aşıya da itirazı kabul etmek mümkün değil.”

Etiler: “Bakanlık samimiyetsiz”

Aşı karşıtlığı ya da aşı tereddütü… Her iki durumda da Sağlık Bakanlığı’nın bunu aydınlatacak net bir mesaj vermesi gerektiğini söyleyen Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr.  Nilay Etiler ise şunları söylüyor:

“Tam bir sessizlik hali var. Sadece nisandaki Dünya Aşı Gününde Bakanlık bir açıklama yaptı. Bu samimiyetsiz bir şey. O nedenle sorun devam ediyor. Böyle giderse artarak da devam edecek. Aşı olmadığı için, hiç istemeyiz ama, ölümler olursa ancak o zaman insanların kafasına dank edecek.”

“Yeterli aşımız var”

Lojistikte bir sıkıntı yok, yeterli seviyede aşı var” diyen Etiler şöyle devam ediyor:

“Birinci Basamak sağlık hizmetlerinde birtakım eksiklikler tartışılabilir ama aşılamayla ilgili olarak aile sağlığı merkezlerinde çalışan arkadaşların öncelikle yürüttüğü hizmetler arasında aşı. Burada sadece irade eksikliği var. Sağlık Bakanlığı’nı eylemsizliği söz konusu.”

Çoğu çocukluk dönemi aşısı

Aşı yapılmadığı takdirde salgın oluşturabilecek hastalıkları ise şöyle sıralıyor Etiler:

• Türkiye’de kızamık en önemlilerinden bir tanesi. Kızamıkçık ve kabakulak da var.
• Çocuk felci artık Türkiye’de görülmeyebilir ama Orta Doğu coğrafyasında hala çocuk felci var.
Türkiye’de tekrar vaka çıkmaması için aşının sürdürülmesi lazım.
• Tüberküloz. Burada aşının koruyuculuk düzeyi düşük. Bunu biliyoruz ama tüberkülozun ileri bir aşamasını önlüyor aşı.
• Hepatit B‘yi geçirdiği zaman bir kişi, yani kronik taşıyıcı olursa karaciğer kanserine dönüşebiliyor.
• Tetanos ise doğada bulunan bir bakteri, mikroorganizma. Herhangi bir şekilde yaralanmayla insana geçtiği zaman yüzde yüz öldürücü. Aşının hiçbir yan etkisi yok, aşı olunca yüzde yüz koruyucu ama, hastalığın etkenini aldığı zaman kişi yüzde yüz ölümcül.

Öte yandan çocukken bu aşıları olmamış bir yetişkinin şimdi aşı olma ihtimali var mı?

“Bu aşılardan sadece tetanos yetişkinlikte de olur. Ama mesela kızamık aşısını çocukken olması gerekiyor kişinin.”

“Aşıyı reddeden aileler çocukken aşılandı”

Aşı konusunda ise en önemli sorunlardan birinin de hastalığı görmediğimiz için sorun yok gibi algılanması olduğunu ifade eden Etiler şöyle devam ediyor:

“Su klorlanmadığı zaman salgından millet kırılır. Ama klorlandığı için bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu anlamazlar, çünkü hastalık yoktur. Toplumda belli bir oranda aşılamaya ulaşılmış. Hastalık yok ve o hastalığın ne kadar dramatik bir şey olduğunun kimse farkına varamıyor.

Şu an aşıyı reddeden anne babalar kendi çocukluklarında çok yüksek oranda aşılama oranı vardı. Bütün bu anne babalar aşılı. Bu hastalıkları yaşamamışlar ve şu anda aşıyı sorguluyorlar. Halbuki onlar aşılanmamış olsaydı aşı olmayan bir toplumda o anne babalardan dörtte biri hayatta olmayacaktı.”

 

TTB Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülleri, Prof. Dr. Nusret Fişek’i anma etkinliğinde sahiplerini buldu

TTB Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülleri, Prof. Dr. Nusret Fişek’i anma etkinliğinde sahiplerini buldu

1 Kasım 2019 Cuma günü Hacettepe Üniversitesi Kültür Merkezi R Salonu’nda gerçekleştirilen etkinliğe, TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, TTB Genel Sekreteri Dr. Bülent Nazım Yılmaz ve TTB Merkez Konseyi üyesi Dr. Selma Güngör katıldılar.

Açış konuşmalarını Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hakan Altıntaş, HASUDER Başkanı Prof. Dr. Pınar Okyay ve TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman’ın yaptığı törende, Prof. Dr. Nusret Fişek’in akademisyen, bilim insanı kimliği üzerinde duruldu ve Türkiye’de Halk Sağlığı alanının kurulması ve geliştirilmesindeki rolü aktarıldı. 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun’un hazırlanması ve çıkarılması süreçlerinde gösterdiği çaba ve 1. Basamak sağlık hizmetlerinin geliştirilmesine yönelik çalışmaları üzerinde duruldu.

Konuşmaların ardından, TTB tarafından Prof. Dr. Nusret Fişek anısına verilen Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü Töreni’ne geçildi.

Dr. Bülent Şık, halkın sağlığını etkileyen kanserojenler, gıda güvenliği, beslenme konularında yürüttüğü bilimsel çalışma ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşma sorumluluğu göstererek yürüttüğü mücadele nedeniyle; Prof. Dr. Kayıhan Pala, sağlığın piyasalaşmasına, termik santrallere ve hava kirliliğine karşı yürüttüğü mücadeleyi bilimsel temellere dayandırıp, içinde yer aldığı meslek örgütü ve öbür platformlarda bu kararların görünür olmasına sunduğu katkılar ve bu anlayışı süreklileştirmesi nedeniyle 2019 Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü’ne değer bulundular.  Şık ve Pala’ya ödüllerini TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman sundu.

Törenin ardından, kolaylaştırıcılığını HÜTF Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Kerim Hakan Altıntaş’ın yaptığı, H.Ü. İİBF İktisat Bölümü’ndan Prof. Dr. Arzu Akkoyunlu Wigley, HASUDER Başkanı Prof. Dr. Pınar Okyay ve Kocaeli Dayanışma Akademisi’nden (KODA) Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun konuşmacı olduğu “Demokrasi ve Sağlık” paneline geçildi.

Şehir Hastaneleri : “Yap, İşlet, Ben Öderim. Bir Koy Üç Al”

Şehir Hastaneleri :
“Yap, İşlet, Ben Öderim. Bir Koy Üç Al”

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Şehir Hastaneleri ile gerçekleşen kazanım ve kayıplar ülke gündeminde. 10 Şehir Hastanesi açıldı, 11 hastane de açılmak üzere yapım aşamasında. İlk göze çarpan sorular;
şehir hastaneleri devlet hastanesi mi?
– Neden devlet hastanelerini kapatıyoruz ?
Devlete ait sağlık hizmetini neden şirketlere devrediyoruz?”

“ Yap, işlet, ben öderim. Bir koy üç al”

Dr. Ceyhun İrgil

Şehir Hastaneleri sürecine kadar AKP hükümetlerinin sağlık politikalarını kısaca gözden geçirmek gerekir. Başlangıçta kamu sağlık hizmetlerini rehabilite etmek ile başlayan hükümetler zaman içinde liyakatsiz ve kifayetsiz kadroların elinde yap boza dönen sağlık sistemini içinden çıkılmaz hale getirince, her alanda olduğu gibi salt izlemci koltuğuna çekilip, hizmet üretimi ve yönetimini özel sektöre devretmenin kolaycılığına teslim oldular.

Global sermayenin, neoliberal ekonominin baskıları ile hem inşaat hem yeni rant alanı hem de popülist siyaset için verimli sonuçları olan “sağlık sektörü” enerji, eğitim gibi patronların yeni oyun sahası oldu.

Şehir hastaneleri devlet hastanesi midir?

Bu yapılanma ile değildir. Her ne kadar yönetim erki ve denetimini Sağlık Bakanlığı yapacak deniyorsa da, “parayı veren kuralı koyar”. Yani hastanenin bir sahibi var. Devletin kira ödediği bir patronu olan hastanelerin asıl yöneticileri hiç kuşkusuz şirketin yöneticileri olacak. Kiracısı olduğunuz evde hükmünüz ne kadarsa o kadar… Şirket devlet değildir. Kazancı gözetir. Kar elde edemeyen şirket batar. Yöneticinin işine son verilir. Açmaz burada. Devlet eliyle şirkete verilen hastanenin batmaması, iktidarın siyasi açmaza düşmemesi, popülist siyasetin devamı için “ne olursa olsun”, “ne pahasına olursa olsun” bu hastaneler (şirketler) kazanmak zorunda. Oysa devlet eli ve aklıyla yürütülen sağlık hizmetlerinde kar amacı güdülmez. Sağlık, eğitim, güvenlik, hatta bir parça ulaşım kamusal hizmettir. Sosyal devletin gereği ve görevidir.

Sağlıkta dönüşüm rüyası ile başlayan KHB fiyaskosu ile sonuçlanan kabus süreci bir gecede masal oldu

Sermayenin yeni rant kapısı şehir hastaneleri iktidarın çok öğündüğü sağlık yatırımları. AKP iktidarının ilk yıllarındaki kamusal sağlık hizmetlerinin ortaklaştırılması gibi yıllardır beklenen hizmetler başlangıçta kamusal sağlık hizmetlerine “ulaşılabilirlik” konusunda rahatlama getirirken, sağlık kalitesi, çalışma huzuru, çalışanların özlük hakları gibi konular göz ardı edildi.

Siyaseten çokça ekmeğini yedikleri ve çok övündükleri ”sağlıkta dönüşüm” projesini sessiz sedasız bir gecede KHK ile kaldırdılar. Yıllarca reklamı yapılan, emek harcanan ve sağlık sistemini alt üst eden Kamu Hastaneleri Birliği gibi yapılanmalar bir gecede yok edildi.

Ücretsiz denilen sağlık hizmetlerinde 10’dan çok aşamada ödeme ve katkı payı getirildi. Özel hastaneler teşvik edilirken, kamu hastaneleri salt modern bina (inşaat işleri) olarak görüldü. Sağlık hizmetinin niteliği düştü. Binlerce uzman doktor istifa ederek ya emekli oldu ya da özel sektöre geçti. İlçe hastanelerinde yalnızca küçük ve orta ameliyatlar yapılabilirken, büyük kent hastanelerinde bile büyük ve özellikli ameliyatlar sekteye uğradı. Özel hastane katkı payları %200’e çıkartılırken, devletin mücadele etmesi gereken, mücadele ettiğini iddia ettiği “ek ödemeler” (bıçak parası vb.) legalize edildi. Bizzat devlet eliyle tarifeye bağlandı. Sağlık atamalarındaki liyakat terkedildi. 2005 sonrası artan istifalar ile liyakatli ve deneyimli kadrolar kamu sağlık hizmetlerini terk ettiler.

  • Sağlık Bakanlığı cemaatlerin, siyasetin koşu alanı oldu.

Deneme yanılma yolu ile sağlık sistemi yürüyen ama işlemeyen bir yapıya büründü.

  • Sağlık Ocaklarının kapatılması kırsalda sağlık hizmetlerini felç etti.

Köyünde, beldesinde insanlar bir iğne yaptırmak için ilçe veya kente gelmek zorunda kaldılar. Kentte reçete yazdırma gibi sağlık evrak işlerinin ulaşılabilir ve kolay olması gibi basit bürokratik konular mesele edilip düzenlenen anketlerde sağlıkta memnuniyet algısı çokça işlendi. Oysa 2. ve 3. Basamak tedavilerde sağlığın bürokratları ve siyasiler de dahil olmak üzere, olanağı olan herkes özel sağlık kurumlarını veya üniversite hastanelerini öncelediler. Kasabasında hatta kendi yaşadığı kentin devlet hastanesinde büyük ve özellikli ameliyat olan kaç siyasi, varsıl veya bürokrat vardır?

Köyden sağlık ocağını kaldırıp yurttaşı kente göçüren iktidar, şimdi de kentte devlet hastaneleri kaldırıp kentliyi ya kent dışındaki şirket hastanelerine ya da kentin içindeki özel hastanelere zorunlu bırakıyor. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe…

bursa-sehir-hastanesi

Nüfus 80, acil 110..

Sonuç olarak; Birinci Basamaktaki hizmetlerin aile hekimlerinin, toplum hekimlerinin çabası ve özverileri ile memnuniyet algısı ve bu algının medya, siyaset eliyle köpürtülmesi ile iktidar sağlığın geçmiş dönem günahlarının da yaygarası ile tepe tepe kullandı. Bu kadar reklam, performans uygulamaları ve iktidarın skora dayalı politikaları ile sağlık talebi (zorunsuz talep) arttı. Performans dayatmaları ile istenen skorlar oldu ama gereken tedaviler olunamadı. Gereksiz tetkik, gereksiz muayene, zorunlu olmayan girişim, yazılan ilaç, yatılan gün, doktora başvuru sayıları arttı. Öyle ki doktora başvuru sayısı 8 kat artınca, iktidar ek para isteyerek yolu kesmek istedi. Yurttaşlar ek ödeme yapmamak için acil olsun olmasın acil servislere akın etti. Ve ülke kendi nüfusundan daha çok acile başvuru yapılan ülke rekorunu kırdı( 2015 yılında Türkiye’de acile başvuru sayısı 110 milyon – 324 milyon nüfuslu ABD’de acil servise başvuruların sayısı yıllık 130 milyon. 53 milyonluk İngiltere’de bu rakam yılda 25 milyon. 2015 yılında 78.7 milyon nüfuslu ülkemizde bir yılda 110 milyon acil başvurusu yapıldı)

Sağlık Dönüşüm Projesi olmadı “Şehir hastanesi” deneyelim

Sağlığın vazgeçilmez, kullanışlı, karlı bir alan olduğunu anlayan ve deneme – yanılma yöntemleri ile sorunu anlayan iktidar, sağlığın ciddi bir rant alanı olabileceğini gördü.
“Kamu sağlık hizmeti kötüdür, sağlığın özeli iyidir” ön yargısı ve ön koşulu ile AKP, daha önce İngiltere’de denenen ancak başarılı olamayan Kamu-Özel Ortaklık modeli (KÖO) adı altında Şehir Hastaneleri projesini, aynen 2-3 yılda iflas eden “sağlıkta dönüşüm” gibi topluma büyük bir hizmet ve siyasetin yeni algı aracı olarak sundu.

2003 yılında başlatılan Sağlıkta Dönüşüm Projesi için en güzel saptamalardan biri, Şehir Hastaneleri konusunda çalışan, Sağlıkta Dönüşüm politikalarına karşı mücadelesi ile bilinen akademisyen Prof. Dr. Kayıhan Pala’nın saptamasıdır;

“Sağlıkta Dönüşüm Programı adıyla yürürlüğe konulan neo-liberal sağlık reformları temel olarak, sağlık hizmetlerinin finansmanının genel sağlık sigortası ile sağlanması, kamusal Birinci Basamağın tasfiye edilerek Sağlık Ocaklarının kapatılması ve bunun yerine Birinci Basamağın özelleştirilmesi yaklaşımına uygun bir aile hekimliği modeline geçilmesi ve kamu hastanelerinin işletme haline dönüştürülerek piyasalaştırılması uygulamalarını içermektedir. Sağlıkta Dönüşüm Programının propagandası yapılırken Sağlık Bakanlığı tarafından dile getirilen “Yaygın, erişimi kolay sağlık hizmet sistemi” iddiası gerçekleştirilememiş; Sağlıkta Dönüşüm Programı uygulamaya konduğu ilk on yılda sağlık hizmetlerinde eşitlik ve sağlık hizmetlerine erişim açısından başarısız bir sınav vermiştir.”

“Yap, işlet, kırışalım” mı? Yoksa “bir koy üç al mı?”

Devasa, cafcaflı binalar, ışıl ışıl görüntüler ile bina, inşaat ve maketlerle toplumda algı yaratmayı başardılar. Çok inşaat az insan, büyük ama niteliği (kalitesi) sorunlu projeler bir bir açıklandı.

Önce “yap – işlet – kırışalım” mantığı ile planlanan Şehir Hastanelerinin ayrıntılar sızdıkça (sızdıkça diyorum çünkü iktidar sözleşmeleri gizliyordu) “bir koy üç al” projeleri olduğu anlaşıldı. Üstelik Hazine garantili… İnşaat ve yollardan yolunu bulan, sağlıktaki ballı kazancı gören şirketler, inşaat krizi riskine karşı, kar için yeni yollar ararken, hastane yolunu buldular. Devletin sağladığı tuhaf ve inanılması zor imtiyazlar, inşaat maliyetine sağlık gibi bir tekeli ele geçirme, garantili kazanç ve güvenceler ile, hastalıktan dertten deva değil, kazanç çıkacağını anlayan şirketler bu sisteme “hasta” oldular.

İnşaat dışında deneyimi olmayan bu şirketler zaten bildikleri inşaatı yapıp devlete devretmektense, garantili devlet desteğiyle, yandaş ve taşeron firmalar aracılığı ile bu hastaneleri işletmeyi değil “yap, işlet, kırışalım” modeli ile kazancı kırışmayı, salt inşaat maliyeti ve cefası ile en az çeyrek yüzyıl hazinenin ve işletmenin akıtacağı paranın sefasını sürmeyi planlıyorlar.

Macera ve yağma 2013 yılında çıkarılan yasa ile başladı (AS: 6428 sayılı yasa!). Bu yasa ile yaşama geçen Şehir Hastaneleri ile artık sağlık hizmeti veren devlet yerine, emlakçı ve pazarlamacı devlet modeline geçildi. Devlet temel ve vazgeçilmez görevi olan eğitim, sağlık, güvenlik gibi alanları özel sektöre devrettiği ölçüde devlet olmaktan çıkar.

Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) anamalcı Milton Friedman’ın fikridir. KÖO kitleler uyanmadan, üstelik şaşalı hizmet alırken sermayenin çarkını döndürmesi için bulduğu devlet kaynaklarının sermayeye pazarlanmasının incelikli bir yoludur. Neo-liberal yamyamlar için artık

– devletler şirket,
– siyasi erk CEO,
– bürokrasi ve çalışanlar taşeron,
– halk müşteridir.

Küresel sermaye ve pazarlamacıları 1970 – 80 sonrası yoğun bir biçimde kamu kaynaklarına yöneldiler. Ulusal boyuttaki sermaye için büyük lokmalara yönelen Neo-liberal şirketler;

– ulusal şirketlere kazancın kırıntılarını,
– projelerini onaylayan ve ödemelerini yapan erklere de böbürlenmeyi,
– siyasette kullanılacak algıyı,
– siyasetin finansmanını paylaştırdılar.

Pastanın kek tabağını getirip, neredeyse pastanın tümünü alacak (üstelik Hazine güvenceli) şirketler için Şehir Hastaneleri bulunmaz fırsattır.

bursa-sehir-hastanesi

Kamu – Özel Ortaklığı lafın gelişi

Aslında ortaklık yok!

  • İşleten kazanan şirkete karşın her koşulda ödeme yapan devlet var.

Hastane yeri, personeli devletten, üstelik hasta “garantili”, bir de üstüne kira vermeyecekler, kira alacaklar, hastane içindeki tüm işletmeler, tetkikler, laboratuvarlar aklınıza gelen gelmeyen para kazandırabilecek her türlü iş, hizmet ve işletme hastaneyi yapan şirketin olacak. 25 yıl garanti, 49 yıla kadar senin… 1 maliyet 3 kazanç… Güzel iş. Risk yok. Yalnızca inşaatı yap, gerisini devlete bırak. Ödemeni al, keyfine bak. Sistem aksarsa, zarar ederse sorun yok alınan yurt dışı krediler devlet garantisi altında (AS: Kur garantili olarak üstelik!). İşler yolunda giderse de gitmezse de faturayı kim ödeyecek? Elbette halk… Hatta çocuklarımızı da aşarak torunlarımıza dek yansıyacak bir borç olduğu ortada. Kalkınma Bakanlığı’nın Ocak 2016’da yayınladığı verilere göre; 17 hastane için şirketler 9 milyar 869 milyon $ (yaklaşık 10 milyar USD) harcayacaktı. Buna karşın devlet şirketlere (2015 rakamlarıyla) 27 milyar $ ödeyecek (yazı ile yirmi yedi milyar $ – S-400’ler için 2.5 milyar $ ödediğimizi, 50 milyon $ bulunamadığı için Tank Palet Fabrikasının, Şeker Fabrikaları gibi yüzlerce fabrikanın satıldığını anımsayalım).
Örneğin; Isparta Şehir Hastanesi’nin yatırım bedeli dikkate alınırsa, 25 yıllık kira ödemesi ile 50 adet Devlet Hastanesi yapılabilirdi.

Bir başka örnek ise; Erzurum Devlet Hastanesi devlet eliyle tam donanımlı olarak 193 milyon Türk lirasına (TL) yapıldı. Oysa Adana’da aynı çaptaki hastane için şirketler 430 milyon Euro ( dikkat TL değil) fiyat çıkardılar. Buna şaşırmak gerek, şirketler bu hastane işine neden balıklama atlıyor ki? Elbette kazançlı olduğu için. Sermayenin amacı kar etmektir. Gereğini yapıyorlar.

  • Burada sorunlu olan, temel görevi sağlık hizmeti sunmak olan devletin iktidar eliyle devlet hazinesinden bu işleri şirketler aracılığıyla özel sektöre devretmesidir. Hem de yüksek maliyet ve halka çok pahalıya mal olacak bir yöntemle adeta sağlık hizmetini peş keş çekmesidir.

Kamu-Özel Ortaklığı (KÖO) projesiyle kurulmaya başlanılan Şehir Hastaneleri’nin çoğunda yatak sayısı 1500-2000 arasında. Oysa tüm dünyanın kabul ettiği ölçütlere göre, ideal olan hastane yatak sayısı 200 – 600 arasında olmalıdır. Büyüklük övünme ve algı için yararlı olabilir ancak işletme, maliyet ve kolaylık açısından ciddi bir sorun. Düşünün 200 m2 bir ev size yetebilecek ve kolayca maliyetlerini karşılayabilecekken, sizi 2000 m2 bir evde yaşamaya zorlasalar neler olurdu? Daha çok elektrik, daha çok su, daha çok ısınma ve soğutma, daha çok temizlik, daha çok işletme gideri, daha çok, daha çok maliyet… ve 200 m2 evden alamayacağınız verim, konfor ve rahatlık…

Bakanlık verilerine göre, Şehir Hastaneleri’nde bir yatağın maliyeti 243 bin $. Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı’nın 2016 raporunda 150 yataklı bir özel hastane için bir yatağın maliyeti ise yalnızca bunun 1/4’ü kadardır.

Köprüde “geçiş” hastanede “yatış” garantisi!

Şehir Hastaneleri’nde aynen köprülerdeki “geçiş garantisi” gibi “hasta yatış garantisi” de verilmektedir. Sızan bilgilere göre, hacme dayalı hizmetler için verilen %70 “doluluk” garantisi, iki sorun içeriyor. Hastane dolmazsa devletin ödeyeceği ekstra ücretler ve “ihtiyaç dışı, gereksiz hasta yatışı” gibi etik dışı sorunlara yol açacaktır.

  • Arsa ver,
  • personel ver,
  • imtiyaz ver,
  • hasta ver,
  • garanti ver,
  • işletme hakkı ver,
  • rant sağla ve
  • bir de üstüne kira öde!

modelli Şehir Hastanelerinde bir başka sorun ise hastanelerin kent dışına yapılmasından çok kentteki halkın bildiği, tarihi, işlerliği olan devlet hastanelerinin “zorla” kapatılarak, halkın bu hastanelere zorlanmasıdır. Birçoğunda ulaşım sorunu olan hastanelerin ulaşım sorunları belki zamanla çözülebilir. Ancak onca yıldır zorla kapatılan hastanelerin çevresinde oluşan yaşam (esnaf, işletmeler, taksi durakları, eczaneler vb.) ne olacak? Maalesef büyük sermaye tekeli için kent içindeki yaşam ve binlerce insan feda ediliyor.

Taşeronlaşan sağlık çalışanları

Devlet Hastaneleri ve uzmanlaşmış kimi hastanelerin kapatılması ile Şehir Hastanelerinde çalışmaya zorlanan personelin (doktor, hemşire, ebe, sağlık memuru, sağlık teknisyenleri vd.) durumu çok daha ciddi bir sıkıntı. Hem de hiç konuşulmayan sorun. İstekleri veya isteksizlikleri göz önüne alınmayan binlerce sağlık emekçisi bir kalemde özel şirketlerin kucağına bırakılıyor. Bundan sonraki aşama sağlık emekçilerinin iş güvencesinden yoksun, sözleşmeli, ucuz iş gücü haline getirilmesidir. Zaten genç sağlık çalışanlarını sözleşmeli çalıştırmaya başladılar.

  • Mutsuz ve huzursuz sağlık çalışanları ile mutlu ve huzurlu sağlık hizmeti veremezsiniz.

Sağlık çalışanları mutlu olmadıkça, hastaların ve yakınlarının mutlu olması beklenemez. Bu kaygı ve gerilimli çalışma ortamı hizmetleri aksatır, sorun yaratır. Nitekim sağlıkta şiddete giden yolun köşe taşları bu huzursuzluklar ve mutsuz, güvencesiz çalışma ortamıdır.

Sağlık çalışanları idarenin ve hükümetin baskılarından, takdirsiz, tedbirsiz, tedariksiz, plansız, öngörüsüz, hoşgörüsüz, devamlı tehdit ve performans baskısı ile yaşamaktan/çalışmaktan yorgun düştü. Sağlık çalışanlarına yalnızca “taşeron” gözü ile bakan, bu yöntemle kadrolu kadrosuz herkesi, hatta sağlık idaresi ve bürokrasiyi bile taşerona dönüştüren bu işletme modelini bugün en çok savunan, reklamını ve kalfalığını yapanların, bir süre sonra nasıl çırak çıkacağını göreceğiz. Kısa vadede bu sistemin kurbanı olan veya zararını gören birçok insanın, çalışanın ve bürokratın haberini duyacağız.

  • Orta ve uzun vadede en çok bağıranlar, canı yananlar bugün en çok alkışlayanlar olacak.

“Yap, işlet, ben halka ödetirim”

“Senin beton makinan, işçilerin, çimento fabrikaların boşta kalmasın, gel hastane yap, ben sana para ödeyeyim” Beton ve amele ekonomisi için, süslü algı çağı uğruna, bir hak olan sağlık hizmetinin lüks tatil gibi sunulduğu, sağlık hizmetinin niteliğinden çok, lüks otelcilik hizmetlerinin ön plana çıkarıldığı Şehir Hastaneleri maalesef artık bir realite ve ortada yapısı bitmiş, hatta işletmeye başlamış durumdalar. İktidar daha hastanelerin yarısı bitmemişken bazı yanlışlarını fark etti ve Meclise getirdiği bir torba yasada şimdi revizyon yapmaya çalışıyor. Aynen “Sağlık Dönüşüm Projesi” ve Kamu Hastaneleri Birliği gibi daha on yılını doldurmadan bakalım başka ne dönüşler olacak? Elbette sermaye yaptığı yatırımın karşılığını almak isteyecek, kazanç için veya en azından eldekini tutmak için iktidarları, çalışanları zorlayacaklar. Şehir Hastaneleri gerilimli bir iklimde başladı. Başındaki kara bulutlar ve fırtınalar biter mi? Muhtemelen sistem kezlerce revize edilecek. Şirketlerin güvencesi “hazine garantisi” ve uluslararası “tahkim”… Gelecek süreçte şirketler, devlet, iktidar, çalışanları ve bürokrasi ile sürekli bir gerilim, tartışma içinde olacak gibi görünüyor.

Planlanan Şehir Hastanesi yükümlülükleri yarım yüzyıla uzanacak, en azından garanti 25 yıl kira ödenecek, kamucu sağlık hizmetlerinin özele devredildiği, faturasını halkın ödediği ve bugün yaşayanların torunlarının bile borçlu olduğu, Devlet Hazinesine hep yük olacak, sağlık hizmetlerini gelecekte pek çok tartışmalı konu durumuna getirecek bir yapılanmadır. Zaman gösterecek. Ancak haklıysak devlete de halka da çok pahalıya, çok cana mal olacak. Dilerim bizler yanılırız.
====================================
Dostlar,

Yazı epey uzun ve kapsamlı ancak gene de bizim zorunlu söyleyeceklerimiz var..

Dr. Ceyhun İRGİL önceki 26. dönem CHP Bursa milletvekili idi. Çok verimli bir dönem geçirdi TBMM Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonunda. Başarılı bir Genel Cerrah olarak iyi sınav verdi. Meslek örgütü TTB ile sürekli iletişim içinde oldu. Sanırız, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyelerinden eşi Prof. Dr. Emel İrgil’in de epey katkısı olmuştur..  Milletvekilliği döneminde Dr. Ceyhun İrgil, zamanın Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ’ın Bakanlığının bütçe önerisini sunarken verdiği Bebek Ölüm Hızı rakamına itiraz etmişti. Bakan Akdağ, binde 7,3’e indirdikleri (!?) bebek ölüm hızı ile övünüyor ve dünyanın bunu nasıl başardığımızı (!?) kendisine hayranlık ve şaşkınlıkla sorduklarını… aktarıyordu.

DB – IMF – ABD – AB dayatması olan kökü dışarıda Sağlıkta Dönüşümde (Health Transformation!) Türkiye, Akdağ’ın Bakanlığı ile öylesine başarılı (!?) olmuştu ki, dünyanın her yerinden Bakan Akdağ konferansa çağrılıyordu bu başarı öyküsü için ve yetişemiyordu!?

Dr. Ceyhın İrgil söz alarak, Bursa’da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nca yürütülen bir bilimsel çalışmadan veri sundu. Bu çalışmada Bursa’daki mezarlıklar dolaşılmış, bebek mezarları ve mezarlık kayıtları incelenmiş ve bu kentte bebek ölüm hızı, Bakan Akdağ’ın Türkiye için verdiği binde 7,3’ün 4 katı dolayında, binde 28’in üzerinde hesaplanmıştı. Türkiye’nin batısında, ülkenin 4. büyük kenti ve gelişmiş, varlıklı bir kent olan 3 milyonluk Bursa’da bebek ölüm hızı gerçekte en az binde 28 iken, Türkiye genelinde nasıl binde 7,3 olabilirdi ki!? Nitekim izleyen yıllarda bu rakam TÜİK ve Sağlık Bakanlığınca 9-10’un üzerinde yayınlanmaya başlandı. Doğallıkla, Bakan Akdağ’ın verebileceği iler tutar bir yanıt yoktu..
******
Bu gün web sitemize 4-5 belge koyduk ŞEHİR HASTANELERİ TALANI hakkında. Bu söylem bize ait. Türkiye’de ilk olarak;

“Şehir hastaneleri talandır!”

diyen biz olduk. Yineliyor ve AKP iktidarını yıllardır yapageldiğimiz biçimde bir kez daha uyarıyoruz. Hekimlik mesleğinde 43. yılına girmiş, tıbbın Halk Sağlığı dalında yani sağlık hizmetlerinin planlanması, yönetimi, ekonomisi, politikası alanlarında uzmanlaşmış, ek olarak Sağlık Hukuku alanında tezli yüksek lisans yapmış, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünden de mezun olmuş çok kıdemli bir akademisyen, çeyrek yüzyıllık bir Tıp Profesörü olarak…  eğer bunlar azıcık LİYAKAT anlamına geliyorsa AKP = RTE için, bizleri de dinlemelidirler.

Daha fazla gecikmeden… Kimi çevrelere söz vermedi iseler, açıkları – tutsaklıkları yoksa!

Erdoğan, “Şehir hastaneleri benim hülyam – rüyam..” buyuruyor!??

En iyimser senaryo ile bir kez daha kandırılıyor! Ancak artık bu gerekçeye kimsenin kanası yok. Erdoğan, Şehir Hastaneleri için ivedilikle bir SAĞLIK KURULTAYI toplamalı ve nesnel olarak sonuçlarını değerlendirmeli ve bu hazin kandırılışına (?!) hızla son vermelidir.

2. senaryo; Erdoğan’ın, bunca uyarıya karşın bildiğini okuması durumunda; gerçekte kandırılmadığını ama bu ağır stratejik suça “ortak” olduğu düşünülecektir doğallıkla.

Tarih tanığımız olacak ve herkes yapıp ettiğinin bedelini kuşku yok, ödeyecektir! Ama ne acı ve ne yazık ki olan caaaanım Türkiye’mize ve necip milletimize olacaktır bu arada ve geciktikçe.

Sevgi, saygı ve DERİN KAYGI ile. 26 Temmuz 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

Bursa Şehir Hastanesi’yle 25 Yıllık Kabusa Hazır Mısınız?

Bursa Şehir Hastanesi’yle 25 Yıllık Kabusa Hazır Mısınız?

Image result for Prof. Kayıhan Pala
http://www.bursaport.com/yazarlar/ozcan-yazici-1/bursa-sehir-hastanesi-yle-25-yillik-kabusa-hazir-misiniz-2388.html

Bursalılar 16 Temmuz sabahına uyandıklarında “kamu sağlık” hizmetleriyle ilgili “zorlu, sancılı” bir sabaha uyanmış olacak. “Uyanma” sözcüğünü teknik olarak düşünebilirsiniz, “gerçekten” uyanmaları ve gerçekleri yaşayarak daha iyi görmeleri için biraz zamana ihtiyaçları olacak. Ama bu “acı” bir uyanma olacak. Açıkçası bu uyanma konusu Türkiye halkı için, hepimiz için biraz sancılı, acı bir deneyime dönüşmüş durumda..

Şöyle geriye dönüp, örneğin son 20 yıla baktığınızda milyonları, toplumun tümünü yakından ilgilendiren kamu hizmet alanlarının nasıl çökertildiğini, acı bir deneyime dönüştüğünü görebilirsiniz… Örnek mi?

Ulaştırma politikaları… 

Halkın yararına olmayacaksa, milyonlarca insan yararlanmayacaksa, yolları, köprüleri, tünelleri, hava limanlarını niye yapıyorsunuz ki! Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli, İstanbul Havalimanı ve halen inşaatı süren 1915 Çanakkale Köprüsü gibi irili ufaklı onlarca proje…

Ortalama 20-25 yıllık sözleşmelerle uluslararası konsorsiyumlara yaptırılan, “enflasyon ve dövize” endekslenmiş, zarar etmenin imkansız, karın ise çılgınca boyutlara ulaştığı projeler…

  • Türkiye halkı için karşılığı: Paranız yoksa kullanamadığınız, ama vergilerinizle bu rant düzenini finanse etmeye mecbur bırakıldığınız bir kabus sistem…

Bir başka örnek mi? Eğitim politikaları…
Türkiye halkı için, anne babalar için tam bir kabusa dönüşmüş bir başka temel kamu alanı… Kamu neredeyse tamamen nitelikli eğitim kurumu yatırımından elini çekmiş vaziyette. 2014 yılından beri “özel eğitim kurumu teşvikleriyle” devlet herkese sağlamakla yükümlü olduğu “nitelikli eğitim” görevini, doğası gereği herkes için sağlayamayacak olan “özel sektöre” devretmiş vaziyette.

Nitelikli kamu okul yapımı, nitelikli kamu öğretmeni yetiştirilmesi, çağdaş eğitim müfredatlarının geliştirilmesi terk edilmiş, zorunlu hizmetler dışında ciddi kamu eğitim yatırımları terk edilmiş durumda. Kamu okulları yönetimleri de “siyasi” karar ve dayatmalarla “liyakatsiz, vasıfsız” yöneticilere teslim edilmiş halde.

Çocuklarına nitelikli eğitim aldırma kaygısı taşıyan milyonlarca anne baba da çareyi özel okullara akın etmekte buldu. Ama kuralsız ve kontrolsüz bir biçimde sayıları çığ gibi artan bu özel okulların da çok ezici bir bölümü “yatırım, maliyet, kar” döngüsü içerisinde çırpınmaya başladı. Ayrıca çoğu apartmandan bozma, fiziksel koşulları uygun olmayan, asgari ücretle öğretmen çalıştıran, bir eğitim politikası olmayan sıradan birer ticari işletmeye dönüşen “özel okullar” öğrenciler, veliler ve hatta eğitim sistemi açısından kabusa dönüştü.

Nitelikli eğitim veren çok az sayıda özel okul ise çok yüksek ücretler talep ediyor ki, bu ücretleri ödemesi mümkün olmayan milyonlarca veli ve öğrenciyi göz önüne aldığınızda sorunun büyüklüğünü görebiliyorsunuz.

  • Türkiye halkı için karşılığı: Paranız yoksa eğitim alamadığınız, ama vergilerinizle bu rant düzenini finanse etmeye mecbur bırakıldığınız kabus bir sistem…

Başka örnekler mi istiyorsunuz? Alın enerji politikaları… Elektrik ve doğalgaz dağıtımında kamu elini ayağını çekti, Türkiye bölge bölge, özel şirketlere ve konsorsiyumlara terk edildi… Halk çok yüksek bedellerle, şirketlerin yüksek kar beklentilerini karşılamak zorunda kalıyor.

Alın telekom ve iletişim politikaları…

Türk Telekom özelleştirmesinin ve kamu üzerine maliyetini herkes biliyor… Koskoca ülke 3 özel şirketin iletişim ve teknoloji yatırımının ve kar hırsının inisiyatifine terk edildi. Türkiye halkı dünyanın en yüksek fiyatlarıyla iletişim, internet hizmetlerinden yararlanmak zorunda bırakıldı.

Alın tarım politikaları… Başlı başına bir felaketler alanı…

Ve kamunun çökertildiği, milyonlarca insanın ortak yararına, ihtiyaçlarına uygun hizmet üretilmesi gereken nice alanlar… Ama bu kamu alanlarından her halde en müstesna olanı insan yaşamındaki kıymetinin vazgeçilmez önceliği nedeniyle “sağlık” alanı… Türkiye halkının sağlığı da diğer kamu alanlarında olduğu gibi özellikle son 17 yılda adım adım özel sektöre ve “ranta” teslim edildi.

  • Herhalde bu adımların zirvesi “şehir hastaneleri” projesi oldu…

Çıplak bakışla bir “kamu projesi”, ama ayrıntılarıyla baktığınızda tam bir “özel sektör projesi” olan “şehir hastaneleri”, eğer kısa sürede müdahale edilmediği taktirde muhtevası gereği önümüzdeki 20-25 yıl boyunca sağlık alanında milyonlarca insan için yine kabusa dönüşecek.

“Ticari sır” gerekçeleriyle “şartnameleri ve sözleşmeleri” halktan gizlenen “şehir hastaneleri” projesinin gerçekleri ortaya çıkarıldıkça, halk için “sağlık üretme mekanizmasından” ziyade, yerli ve uluslararası şirketler için bir “rant üretme makinesi” olarak tasarlandığı görülüyor.

Epeydir bu konuda kurumsal olarak Türk Tabipler Birliği, Bursa Tabip Odası dikkat çekmeye, kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Bursa Tabip Odası’nın yayın organı Hekimce Bakış son sayısında kapağını da “şehir hastanesine” ayırdı ve yeni sistemin getireceği ciddi sorunları bir kez daha paylaştı. Üşenmeden okumanızı tavsiye ederim. Online dergi formatında buradan okuyabilirsiniz

Bu konuyla ilgili bireysel olarak da Prof.Dr. Kayıhan Pala deyim yerindeyse yıllardır çırpınıyor.

Hatta “Şehir Hastaneleri – Türkiye’de Sağlıkta Kamu Özel Sektör Ortaklığı” ismiyle çok değerli bir kitap da yazdı. Ne yazık ki, şehir hastaneleri konusu gündemde yeterince yer bulamadı… Şimdi Bursa’da da tam olarak bitirilememesine karşın konsorsiyumun sıkıştırmasıyla “Bursa Şehir Hastanesi” 16 Temmuz’da hizmete açılıyor. Şehir Hastanesi ile birlikte Bursa merkezdeki bazı hastaneler de kapısına kilit vurularak, binlerce hasta şehrin kilometrelerce dışındaki bir hastaneye mahkum ediliyor. Kapatılacak hastanelerin şunlar olacağı kaydediliyor:

Muradiye Devlet Hastanesi, Ali Osman Sönmez Onkoloji Devlet Hastanesi, Prof. Dr. Türkan Akyol Göğüs Hastalıkları Hastanesi ve Zübeyde Hanım Doğumevi Hastanesi.

Kayıhan Pala, 19 Haziran’da Karaman Dernekler Yerleşkesi’nde çok güzel bir sunum yaparak “Şehir Hastaneleri”kabusunu gözler önüne serdi. Kayıhan Pala’nın bu sunumda anlattıklarını büyük bir “üzüntü ve kaygıyla” dinledim. Prof. Pala, yaklaşık bir yıl önce de yaklaşan tehlikenin boyutlarını net biçimde anlatmıştı. Pala’nın sunumda da aktardığı bilgilerin birçoğunu bu haberdeki linkten de okuyabilirsiniz… Hatta önümüzdeki 25 yıla damga vuracak korkunç tablonun boyutunu görmek için mutlaka okumalısınız da…

Ama Kayıhan Pala hocanın vurguladığı şu bilgileri burada sizinle paylaşmakla yetineyim:

“Hastane açıldıktan sonra Sağlık Bakanlığı ihaleyi alan şirketlere 2 ana başlıkta ödeme yapıyor. Birincisi kira ve bakım onarımı içeren kullanım bedeli. Bu ihalede belirlenmiş sabit tutar ve 25 yıl ödenecek. Bu tutar dolar bazında belirlendiği için dövizdeki kur farkından etkilenecek, ayrıca paranın değeri analizi adını verdikleri analize göre kur farkı dışında enflasyondan da etkilenecek. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi bu yöntemle değil klasik ihale yöntemiyle yapılsa 2 milyar TL’ye mal olacaktı. Şimdi 25 yıl boyunca ödenecek kirayı topladığımızda yaklaşık 25 milyar TL ödenecek. 

Hesaplarımıza göre 3.5-4 yıllık kiralarla bu hastanelerin tamamı klasik ihale yöntemiyle yapılabilir. Temel itirazımız modelin çok yüksek maliyet içermesine. Kalkınma Bakanlığı 2016 yılı raporunda da 18 şehir hastanesi yatırım bedelinin 10.3 milyar dolar, ödeyeceğimiz kira bedelinin 30 milyar dolar olduğunu ortaya koyarak bizi doğruladı. Bu sağlıkta özelleştirmenin yeni yöntemi. Tümüyle uluslararası sermaye için yeni sermaye birikim aracı ve yeni kar maksimizasyonu modeli.

Bir hesap yaptık. Sağlık bakanlığı 2018 bütçesine açılmış olan 4 şehir hastanesi ve bu yıl açılacak hastaneler için 2.6 milyar TL kira ödeme bedeli koydu. Bu 2.6 milyarla hastane yapsak arsalar hazineden 150 yataklı tam teşekküllü 64 hastane yapardık. Bir yıllık kira ile 150 yataklı 64 hastane yapabiliyorsak neden 25 yıl boyunca kira ödeyelim.”

kayihan-pala şehir hastaneleri

Bursa Şehir Hastanesi 16 Temmuz 2019’da faaliyete geçtiğinde nelerle karşılaşacağız? Yine Kayıhan Pala hocanın aktarımından başlıklar halinde özetleyelim…

  • Hastalar şehirden 18 kilometre uzaklıkla, üstelik doğru düzgün yolu olmayan bir yere gitmek zorunda kalacak. Geliş gidiş için en az bir saat fazla yolculuk yapılacak.
  • Türkiye’de şu ana dek açılan 9 şehir hastanesindeki gözlemlere göre 112 acil vakaları şehir hastanelerine yönlendiriliyor. Hastanenin konumu ve ulaşım sorunları dikkate alınırsa bu acil hastalar için ciddi riskler oluşturuyor.
  • Bursa Şehir Hastanesi’ne personel ve hastalar taşınıyor. Hastanelerde milyon dolarlarla kurulan yoğun bakım, acil servis ve hasta odaları kendi kaderine terk ediliyor.
  • Şehir Hastanesi’nde mekanın büyük, personel sayısının az olması nedeniyle sağlık çalışanlarının iş yükü artıyor.
  • Bursa Şehir Hastanesi’ni CEO yönetecek. Başhekim göstermelik olarak var. Hastanede yalnızca kar etme perspektifiyle hizmet sunan bir yöneticinin bulunması sağlık hizmetinin doğasına aykırı.
  • Hastanenin büyüklüğü nedeniyle hastalar poliklinik ve servisler arasında kaybolacak. Özellikle konsültasyon hizmetlerinde ciddi sıkıntılar yaşanacak.
  • Şehir hastanesi yerleşkesindeki çiçekçi, pastane gibi ticari gelirlerin tümü şirketlere bırakılıyor.
  • Ayrıca görüntüleme, laboratuvar işlemleri gibi tıbbi destek hizmetleri ve temizlik, yemek, güvenlik gibi destek hizmetleri de bu şirketler tarafından sunulacak.
  • Şirketlere %70 yatak ve diğer hizmetlerde doluluk garantisi veriliyor.
  • Kira bedel ve artışları enflasyon ve döviz kurlarındaki artışa bağlı olacak.
  • ‘Ticari sır’ gerekçesiyle şartnameler ve sözleşmeler kamuya açıklanmıyor. Bazı bilgilere davalar aracılığıyla ulaşılabiliyor.
  • Hukuksal uyuşmazlıklarda Türk mahkemeleri geçerli olmayacak. Olası uyuşmazlıklarda davalar Londra’daki mahkemelerde görülecek.

Yine “şehir hastanelerinin” maliyetine ilişkin gerçekleri öğrenmek istiyorsanız Kayıhan Pala’nın açıklamalarına kulak vermenizi öneririm…

Şimdi yeniden yazının başına dönelim. Bursalılar 16 Temmuz sabahına uyandıklarında “kamu sağlık” hizmetleriyle ilgili “zorlu, sancılı” bir sabaha uyanmış olacak, dedik. Peki, uyanacak mıyız? Hayır…

“Uyunma ve uyandırma” sürecimiz devam ediyor. Özellikle ulaştırma, enerji, sağlık gibi alanlarda on yıllarca sürecek milyarlarca dolar borç yükünün altında ülke ve yurttaşlar daha fazla “yoksullaşıp, daha fazla yoksunlaştıkça”, acı çekerek uyanma (ayıkma) sürecimiz devam edecek.

Ekonomik kriz, işsizleşme ile birlikte kamu alanındaki bu çöküşün anlamı daha net ortaya çıkacak, görünür olacak. Gerçekleri, yaşamlarımızla, geleceğimizle bedel ödeyerek öğreneceğiz… Elbette, siyasi olarak Türkiye halkı bu sürece “dur” deme iradesini gösterene, kaderini kendi ellerine alana kadar… Bunu da bize gelecek ve tarih gösterecek…

BURSA ŞEHİR (DIŞINDA) HASTANESİ AÇILDI!

BURSA ŞEHİR (DIŞINDA) HASTANESİ AÇILDI!

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Kamuya çok yüksek maliyeti ve şehir dışında yapılanması nedeniyle tedavi edici sağlık hizmetlerinde aksamaya yol açmasıyla dikkat çeken Bursa Şehir Hastanesi ile ilgili Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi tarafından 23 Temmuz 2019 tarihinde basın toplantısı düzenlendi.

TTB Merkez Konseyi Genel Sekreteri Dr. Bülent Nazım Yılmaz ve TTB Merkez Konseyi Üyesi Prof. Dr. Gülriz Erişgen’in katılımı ile gerçekleşen basın toplantısında açıklama metni TTB Merkez Konseyi Genel Sekreteri Dr. Bülent Nazım Yılmaz tarafından okundu.

BASIN AÇIKLAMASI, 23.07.2019

BURSA ŞEHİR (DIŞINDA) HASTANESİ AÇILDI!

Bir kamu-özel ortaklığı projesi olan ve “yap-kirala-devret” modeliyle 9 Mayıs 2015’te temeli atılan Bursa Şehir Hastanesi, şehrin dışında, İstanbul-İzmir otoyolu üzerinde Nilüfer İlçesine bağlı Doğanköy Mahallesi sınırları içerisinde 16 Temmuz 2019 günü açıldı. Hastane Bursa’nın merkezi Heykel semtine yaklaşık 20 km. kapatılan Bursa Devlet Hastanesi’ne ise 18 km uzaklıktadır. Bursa Şehir Hastanesi’nin çevresinde kente ilişkin herhangi bir yerleşim alanı ve mekan söz konusu değildir.

Bursa Şehir Hastanesi açılırken ne yazık ki şehir merkezindeki Bursa Devlet Hastanesi, Prof. Dr. Türkan Akyol Göğüs Hastalıkları Hastanesi ve Zübeyde Hanım Doğumevi kapatıldı. Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi de küçültülerek, birçok hizmeti sunamaz hale getirildi.

Toplam 399,5 milyon ABD Doları yatırım maliyeti olduğu açıklanan 1355 yataklı Bursa Şehir Hastanesi hakkındaki bilgilerimiz sınırlı. Şartnamesi ve ihale belgeleri “ticari sır” gerekçesiyle topluma açıklanmıyor. Tek başına bu durum bile şehir hastanelerinin sağlığın ticareti yapılan kurumlar olduğunu göstermeye yetiyor. Birçok kez kira ve hizmet bedeli olarak yılda ne kadar ödeme yapılacağını sormamıza karşın, yetkililerden hiçbir yanıt yok. 25 yıl boyunca Bursa Şehir Hastanesine ne kadar ödeme yapılacağını bilen var mı? Bu bilgiler neden gizli tutuluyor?

Bursa Tabip Odası, İl Sağlık Müdürlüğü’nün Bursa Şehir Hastanesi ile ilgili sorulara yanıt vermemesi üzerine bu durumu 18.07.2019 tarihinde yaptığı bir açıklamayla kamuoyu ile paylaştı[1].

Bürokrasiye yakın yerel kaynaklar 2019 yılı rakamlarıyla yıllık 350 milyon TL’nin üzerinde kira ve hizmet bedeli ödemesi yapılacağını tahmin ediyorlar. 400 yataklı Yalova Devlet Hastanesi ihalesinin 2019 yılının Ocak ayında 233 milyon TL ile sonuçlandığı düşünüldüğünde; Bursa Şehir Hastanesi’nin yalnızca bir yıllık kirasıyla 600 yataklı bir hastanenin anahtar teslimi yaptırılabileceği anlaşılmaktadır.

Bursa Şehir Hastanesinin yüksek maliyeti Bursa’da dikkati çeken en önemli konular arasındadır. Şöyle ki;

  • Kapatılan Bursa Devlet Hastanesi’nin acil servisi, yoğun bakımları ve hasta odaları için geçmiş yıllarda halktan milyonlarca TL bağış toplanmıştır. Toplanan bağışlarla yenilenen hastane kapatılmış, kaderine terk edilmiştir.
  • Kapatılan Bursa Devlet Hastanesi’nin hemen yanına bağışla yaptırılan ve sonradan Sağlık Bakanlığı bütçesinden büyük harcamalarla desteklenerek onkoloji konusunda 3. Basamak tıbbi tanı/tedavi hizmeti sunan Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi neredeyse terk edilmiş durumdadır. Bu hastaneden 30’un üzerinde uzman hekim Bursa Şehir Hastanesi’nde görevlendirilmiş, Hastanedeki birçok bölüm kapatılmıştır.
  • 2017 yılında temeli atılan ve 2019 yılında açılacağı söylenen 750 yataklı Acemler’deki devlet hastanesi inşaatı “ödenek yokluğu” gerekçe gösterilerek durdurulmuştur. 2017 yılında kamuoyuna yapılan duyurularda Zübeyde Hanım Doğumevi ve Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi’nin bu hastaneye taşınacağı açıklanmasına karşın söz konusu hastaneler Bursa Şehir Hastanesi’ne taşınmıştır.
  • Bursa Şehir Hastanesi’ne kamu ulaşımını sağlamak üzere Bursaray’ın hastaneye kadar götürülmesi planlanmakta, bu amaçla Bursa Büyükşehir Bütçesi’nden 600 milyon TL kadar bir kaynak ayrılması gerektiği[2] açıklanmaktadır. Türkiye’de en pahalı suyu tüketmek zorunda kalan ve ulaşımın en pahalı olduğu bir ilde yaşayan yurttaşlar açısından, şirketlerin para kazanması uğruna kamu kaynaklarının harcanması kabul edilemez bir durumdur.

Şehir dışında yapılan “Bursa Şehir Hastanesi” bir yandan kamuya çok yüksek maliyeti, diğer yandan da doğru dürüst ulaşımı olmaması nedeniyle Sağlık Bakanlığı tarafından kentimizde sunulan tedavi edici sağlık hizmetlerinde aksamaya yol açmaktadır. Kent merkezindeki hastanelerin kapatılması nedeniyle hastalar ve hasta yakınları şehir dışındaki hastaneye ulaşmak için çile çekmek zorunda kalmaktadır. Bu durum hastaları zorunlu olarak şehir merkezindeki özel hastanelere yöneltmektedir. Bursa Şehir Hastanesi ile ilgili (üstelik daha sonradan doğru olmadığı anlaşılan[3]) açıklamaların, şehir merkezindeki bir özel hastaneler grubunun sahibi AKP milletvekili[4] tarafından yapılması da ilgi çekici bir ironidir.

Hekimler ve sağlık çalışanlarını daha önce açılan şehir hastanelerindeki deneyimin ışığında başta ulaşım ve organizasyon sorunları olmak üzere zor günler beklemektedir.

Bursa Şehir Hastanesi devasa büyüklüğü ve birçok branşın bir arada hizmet sunacağı bir yaklaşıma rağmen kendi kadrosunu oluşturamamış; zaten hekim ve sağlık çalışanı sayısı Türkiye ortalamasının altında olan Bursa’da sağlık çalışanları daha çok iş yükü ile karşı karşıya bırakılmıştır. Bursa Şehir Hastanesi açılırken taşınan hastanelerdeki hekimlerin yanı sıra, Bursa Yüksek İhtisas Hastanesi’nden, Çekirge Devlet Hastanesi’nden ve Dörtçelik Çocuk Hastanesi’nden ve ilçe devlet hastanelerinden (Gürsu, Yenişehir, İnegöl, Gemlik, Orhangazi, Karacabey, Mustafakemalpaşa) çok sayıda hekim geçici görevle Şehir Hastanesinde görevlendirilmiştir. Sağlık hizmeti gibi süreklilik gösteren hizmetlerde geçici görevlendirmenin meydana getirdiği sorunlar bir yana, geçici görevle gönderilen hekimlerin yarattığı boşluk söz konusu hastanelerde tedavi edici sağlık hizmetlerinde aksamaya yol açmaktadır.

Bursa Şehir Hastanesi’nde de sağlık çalışanı sayısı yetersizdir ve hangi kadroda kaç kişinin naklen ve geçici görevle görevlendirildiği İl Sağlık Müdürlüğü tarafından açıklanmamaktadır. Radyoloji teknisyenleri başta olmak üzere sağlık teknisyenlerinin Bursa Şehir Hastanesi’nde nerede istihdam edilecekleri, hangi işleri yapmak zorunda kalacakları şimdilik belirsizdir. Sağlık çalışanları kişisel ulaşım maliyetlerinin artmasından ve başhekimin yetkisinin kısıtlanmasından yakınmakta; şirket yetkilisi CEO’un direktifleriyle hastanenin yönetilmesinden duydukları rahatsızlığı dile getirmektedir.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ MERKEZ KONSEYİ

[1]Bursa İl Sağlık Müdürlüğü Bursa halkının sağlığını ilgilendiren konuları gizliyor! https://www.bto.org.tr/bursa-il-saglik-mudurlugu-bursa-halkinin-sagligini-ilgilendiren-konulari-gizliyor/
[2] https://rayhaber.com/2018/08/bursaray-sehir-hastanesi-hattinda-aktasin-hedefi-2019/
[3] Muradiye Devlet Hastanesi kapatılmayacak diye açıklamıştı, kapatıldı…
[4] Dr.Mustafa Esgin, http://www.bursa.com/wiki/Mustafa_Esgin,hastaneler http://www.doruktip.com/hastaneler, açıklamahttps://www.olay.com.tr/saglikta-onemli-karar-bursa-ve-cekirge-devlet-kapanmayacak-14550yy.htm

===============================================
Dostlar,

Bunca açık çelişkiye, akıl dışılığa, hesap – kitap tutmazlığa…. karşın AKP neden kör kör parmağım gözüne dercesine “ŞEHİR HASTANELERİ TALANI” nda ısrar ediyor?
Ya da geri dönemiyor mu?
Bu sitede çoooook yazdık…

ŞEHİR HASTANELERİ TALANI” Ülkemiz için bir “veri” ise ki kesin olarak böyle;

  • Türkiye’nin bu hastaneler üzerinden TALAN EDİLMESİ kim(ler)e yaramaktadır, yarayacaktır?

On milyarlarca Dolarlık muazzam rantlar salt şimdiki kuşakların değil, onların çocuklarını ve hatta torunlarını bile bağımlı ve yoksul kılacak iken; yandaş yerli – yabancıların karşılık olarak salt şimdiki kuşaklarını değil, çocuklarını ve hatta torunlarını bile servete boğacak olan bu Şehir Hastanleri vahşeti, AKP’ye ne(ler) kazandıracaktır? Hatta oy yitirme riski bile var iken??

Bu nasıl yaman bir akıl tutulmasıdır ki, göz göre göre fahiş yanlış hesaptan geri dönül(e)memektedir?

AKP içinden aklı başında – vicdan sahibi insanlar neden bu mankurtlaş(tır)ma sürecine ses çıkar(a)mamaktadırlar? Hepsi mi nemalanmaktadır bu soygundan?

AKP’nin tümünde bir akıl tutulması düşünülemez ise, acaba saklı – gizli birtakım anlaşmalar mı yapılmıştır, sözler – vaadler mi verilmiştir yerli – yabancı sermayeye? Yeri gelir bunlardan da dönülebilir.. Fakat ortada sanki bir “ÇARESİZLİK – TUTSAKLIK – ELİ KOLU BAĞLANMIŞILIK” görülüyor AKP = RTE açısından??

Bu son varsayım en güçlüsü görünüyor. Kimlere ne sözler, vaadler, rant – rüşvetler için söz verilmiştir? Ya da içeride – dışarıda bulaşılan muazzam yolsuzluklar, uluslararası suçlar vb. karşılığı şantaj – tehdit.. diyeti mi ödenmekte, Türkiye’ye iktidar üzerinden ödetilmektedir?

Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyları olduğu biraz da umutla söylenir..
Tarihsel pratik bu olguyu doğruluyor. Er ya da geç öğrenilecektir. Faturası daha şimdiden ülkemize olağanüstü ağırdır. Kuşku yok, sorumluları için de hukuksal – siyasal sorumluluk benzer oranda olacaktır. Mazlumların ahının hesabı sorulacaktır adalet önünde..

Değerli çalışma arkadaşımız, Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala’nın 16 Temmuz 2019 günü Bursa Şehir Hastanesinin açılışı nedeniyle yaptığı özlü değerlendirmeyi (4 dk.) izlemek için lütfen tıklayınız :

https://hekimcebakis.org/guncel/bursa-sehir-hastanesi-tedavi-hizmetine-erisimi-zorlastiracak/

Sevgi ve saygı ile. 26 Temmuz 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Her yıl 1.5 milyon kişi aşılanmadığı için ölüyor

Her yıl 1.5 milyon kişi aşılanmadığı için ölüyor


Konuk Yazar: Kayıhan Pala – Prof.Dr.,
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı
BİRGÜN, 
04.09.2018

Aşılar, belirli bir hastalığa karşı bağışıklığı geliştiren biyolojik ürünlerdir. Bir aşı tipik olarak, hastalığa neden olan mikroorganizmayı andıran bir maddeyi içerir ve genellikle mikrobun, toksinlerinin veya yüzey proteinlerinin zayıflatılmış veya öldürülmüş formlarından elde edilir. Aşılama ile kişinin etkenle karşılaşarak vücudunun bağışıklık oluşturması ama bu sırada hastalığa yakalanmaması istenir.

Bir aşının geliştirilmesi yıllarca sürer. Süreç ilk olarak laboratuvar koşullarında yapılan araştırmalar ile başlar, daha sonra klinik çalışmalar ile devam eder. Aşının etkinliğinin ve güvenliğinin sınandığı çalışmaların olumlu sonuçlanması halinde aşı üreticisi lisans almak üzere başvuruda bulunabilir.

Kızamık aşısı 20.4 milyon hayat kurtardı
Aşılar, küçük çocuklarda hastalık yükünü önemli ölçüde azaltan ve milyonlarca ölümü önleyen güvenli, etkili ve düşük maliyetli bir sağlık müdahalesidir. Kızamık, çocuk felci, difteri, tetanoz, boğmaca, B tipi grip hastalığı (Haemophilius influenzae tip B), streptokok pnömonisi ve rotavirüs kaynaklı diyare gibi bazı ölümcül çocukluk hastalıkları için etkinliği gösterilmiş aşılar mevcut. Bu aşılar sayesinde çocuklar hastalıktan ve ölümden korunabiliyor. 2000-2016 yılları arasında yalnızca kızamık aşısı ile bütün dünyada 20,4 milyon kişinin yaşamını yitirmesinin önüne geçildi.

26 hastalıktan korunmak mümkün
Bugün 26 hastalığa karşı aşı ile korunmak olanaklıyken, dünyada her yıl yaklaşık 1,5 milyon kişi aşı ile önlenebilir hastalıklar nedeniyle yaşamını yitiriyor.

Risk altındaki kişilerin aşılanmasıyla toplumun söz konusu bulaşıcı hastalıktan korunması ve hastalığın kontrolünün sağlanması olanaklı. Aşılar toplum düzeyinde salgınları önleyebileceği gibi, hastalıkların hiç görülmemesini ya da çiçek hastalığında olduğu gibi hastalık etkeninin kökünün kazınmasını da sağlayabilir. Bilindiği gibi çiçek hastalığı, variola virüsünün neden olduğu akut bulaşıcı bir hastalıktır. İnsanlık tarafından bilinen dünyanın en yıkıcı hastalıklarından biriydi. Yalnızca 20. yüzyılda 300 milyon kişinin çiçek hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Bilinen en son olgu 1977’de Somali’de gözlendi. Dünya Sağlık Örgütü’nün başlattığı küresel bir bağışıklama kampanyasının ardından 1980’de ortadan kaldırıldı.

Toplumda çeşitli nedenlerle aşılan(a)mayan kişiler bulunmakta. Bunlar doğuştan bağışıklık sistemi hastalığı olan çocuklar, bazı hastalıkların tedavisi nedeniyle bağışıklık sistemi bozulmuş olan hastalar, ağır beslenme bozukluğu olan çocuklar, sağlık hizmetlerine erişemeyenler ve anababaları tarafından aşı olmaları reddedilen çocuklar olarak sıralanabilir. Aşılar, aşı yapılan kişiyi hastalığa karşı korumanın yanında, toplumda hastalığın kontrolünün sağlanması işlevini görerek aşılanamayan kişileri de korur. Yüksek orandaki bir bağışıklama ile söz konusu hastalık etkeninin toplumda dolaşımı engellenebilir. Bu durumda etkenin korunmasız kişilere ulaşma ve buna bağlı olarak hastalık yapma olasılığı azalacaktır. Toplum bağışıklığı adı verilen bu durum (nüfus bağışıklığı veya sosyal bağışıklık olarak da adlandırılmakta), bir toplumun büyük bir oranının (Genellikle bu oran %95 ve üzeri olarak kabul edilmekte) bir enfeksiyona karşı bağışık hale gelmesiyle ortaya çıkan ve böylece o hastalığa karşı bağışıklığı gelişmemiş olan bireyleri de koruyan bir bağışıklama yaklaşımı.

Toplum bağışıklığı ile, bulaşıcı hastalıklara karşı toplumun büyük bir oranı aşılandığı için salgın çıkma olasılığı azalmakta, toplumun tüm üyeleri korunmakta.

  • Bu bağlamda toplum bağışıklığı aynı zamanda toplumsal bir dayanışmadır.

Temel sağlık hizmetleri AKP ile geri plana itildi
AKP iktidarı ile 2003 yılında Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın (SDP) uygulamaya konulmasının ardından, temel sağlık hizmetlerinin geri plana itilmesi nedeniyle, Birinci Basamakta çalışanların bütün özverisine karşın ülkemizde aşılama hizmetlerinde bazı sorunlar bulunuyor. Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan istatistiklere bakıldığında, SDP sonrasında hemen tüm aşılama hızlarının arttığı ve %100’e yakın oranlara eriştiği iddia edilmekteyse de saha araştırmaları bu verileri doğrulamıyor. Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması 2013’ün sonuçları çarpıcı:
2013 yılında 15 aydan önce aşılanan çocuk oranı karma aşı (DTaP-IPV-Hib 3) için %84,3, Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak (KKK) aşısı için %88,5 ve Hepatit B için %86,5.

Türkiye’de dört çocuktan birinin aşısı eksik
2008 yılında tam aşılı çocuk oranı %80,5 iken 2013’te bu oran %6,4’lük azalmayla %74,1’e indi. 2013 verilerine göre ülkemizde her 4 çocuktan 1’inin tam bağışık olmaması, bulaşıcı hastalıklar açısından önemli bir sorun. Nitekim 2013’te ülkemizde yaşanan kızamık salgını, aşılama oranlarının Bakanlık tarafından iddia edildiği gibi çok yüksek olmadığının önemli bir kanıtı.

Sağlığın korunması için etkili bir müdahale olmasına karşın, son yıllarda dünyada ve ülkemizde aşıya karşı bir güvensizlik ortamı yaratılmakta ve buna bağlı olarak bazı olumsuz tutumların ortaya çıktığı gözlenmekte. Bunlar genel olarak zorunlu aşı uygulamasına birey hakları açısından karşı çıkış, aşı konusundaki tereddütler nedeniyle aşıların reddedilmesi ve dini gerekçelerle aşı karşıtlığı olarak nitelenebilir. Aşı tereddüdü genellikle aşıyı kabullenmekte gecikme veya aşıya ulaşılmış olmasına karşın aşı yaptırmak istememe durumudur ve bir ya da daha fazla aşı için söz konusu olabilir. Aşı karşıtlığı ise tüm aşıları reddetme, kişinin iradesi ile hiçbir aşıyı yaptırmama durumudur.

Aşı konusundaki tereddütler genel olarak aşıların istenmeyen etkilerinden kaynaklanmakta. İlaçlar gibi aşıların da tedavi ve koruma etkilerinin yanı sıra istenmeyen etkileri var. İlaçların istenmeyen etkilerine daha kolay katlanılması ilaçların hastalara; aşının ise sağlam insana verilmesinden kaynaklanıyor. Aşının koruduğu hastalıkların boyutu, yol açacağı yan etkinin karşısında çok daha fazladır.

Örneğin kızamık, bulaştırıcılığı en yüksek olan enfeksiyonlardan biri ve dünyadaki önemli hastalanma ve ölüm nedenleri arasında. Bir kızamık hastası çevresindeki 16-18 kişiye hastalığı bulaştırabilir. Herkes, her yaşta hastalığa duyarlıdır.

***

Aşı kamusal ürün haline getirilmeli

Aşılarla ilgili olarak ayrıca şirketlerin kâr maksimizasyonu aracı olmaları nedeniyle de tereddütler bulunuyor. Bu tereddüdü gidermenin yolu aşıları kamusal bir ürün haline getirmekten geçiyor. Örneğin Küba, çocuklarını difteri, tetanoz, boğmaca, hepatit B ve Haemofilis influenzae tip B hastalıklarına karşı koruyan beşli karma aşı üretmekte ve kullanmakta. Küba’da aşıyla önlenebilir hastalıklar (Çocuk felci, difteri, tetanoz, boğmaca, kızamık, kızamıkçık) uzun yıllar önce tümüyle ortadan kaldırıldı.

Aşı konusundaki tereddütler anababalara temel aşı bilgilerinin sağlanması ile büyük ölçüde giderilebilir. Bu bilgiler aşıyla önlenebilen hastalıkları, çocukları aşılanmazsa ne olabileceğini, aşıların nasıl bir işlev gördüğünü ve toplum bağışıklığı kavramını içermeli.

Ancak zorunlu aşı uygulamasına birey hakları açısından karşı çıkış, üzerinde epeyce tartışılan bir konudur ve bireyin özerkliği ile toplum yararı arasındaki çatışmanın ortadan kaldırılması için yoğun çaba harcamak gerekmekte. Kendisinin ya da çocukları için anababanın onamı olmaksızın kişiye tıbbi girişimde bulunmanın çerçevesi iyi çizilmeli, tıbbi girişim için toplumun yararının üstün olduğu bilimsel bilgiye/kanıta dayalı olarak gösterilmeli. Bağışıklamayı reddetmeye yönelik kişisel özerklik, birey ve toplum için daha fazla risk oluşturmamalı. Bağışıklamanın başarılı bir sonuç vermesi için toplumun yüksek bir oranda aşılanması gerekli olduğundan, aşı uygulaması söz konusu olduğunda toplum yararının kişi özerkliğinin üzerinde olduğu açık.

***

Dini gerekçelerle aşıya karşı olmak bilime aykırı

Dini gerekçelerle aşıya karşı olmanın ise bilimsel hiçbir açıklaması yok. Tıbbi gerekçelerle aşı yaptırmamak doğru olduğu halde, dini gerekçelerle aşı yaptırılmaması etik olarak da uygun değil.

  • Etik olarak, aşılama kişiyi korur ve toplum bağışıklığı yoluyla toplumun güvenliğini sağlar.

Dini gerekçeler de içinde olmak üzere aşı yaptırmamanın çocukların sağlığını olumsuz etkilediği birçok araştırmada gösterildi. 1987-1998 yılları arasında ABD Colorado’da yapılan bir çalışma 3-18 yaş arasındaki aşılanmamış çocukların 22 kat daha fazla kızamığa yakalandığını gösterdi. Aynı çalışma, 1996-98 arasında, aşılanmamış çocukların boğmaca alma olasılığının aşılananlara göre 5,9 kat daha fazla olduğunu da ortaya koydu. ABD New York’ta 2000-2011 arasında yapılan bir çalışmada, aşılamadan muaf tutulmuş çocuklarda boğmaca sıklığı, aşılanan çocuklara göre 14 kat daha yüksek bulunmuştur. Bu çalışmaya göre, toplumdaki yüksek aşı muafiyeti oranları hem aşılanmış hem de muaf tutulan çocuklar için boğmaca riskini artırdı.

Türkiye’de geçmiş yıllarda kayda değer bir aşı karşıtlığı söz konusu olmazken, son yıllarda çocuklarının aşı olmasını reddeden aile sayısında büyük bir artış söz konusu. Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan verilere göre 2014’te 1370, 2016’da 11 bin olan çocuklarına aşı yaptırmayan aile sayısı, 2017 yılında 23 bine yükseldi. Bu eğilim Türkiye’de bulaşıcı hastalıklarla ilgili yeni salgınlar açısından büyük bir risk etmeni olarak karşımızda duruyor.

Kaynaklar
» Aksu Tanık F. Aşı Reddinin Bağlamı ve Sonuçları. Toplum ve Hekim, 2018;33(2):83-97.
» Beyazova U. Aşı Konusunda Bilgi Notu, Ankara Tabip Odası, http://www.ato.org.tr/announcement/show/358 .
» Birinci Basamak Sağlık Çalışanları İçin Aşı Rehberi. Yayına hazırlayan: Nilay Etiler, Türk Tabipleri Birliği Yayınları, Ankara, 2018.
» Chung S, Nguyen T, Havins W. Immunization Mandates: Abolishing the Religious Exemption in Nevada. Journal of Legal Medicine, 2017;37(sup1):1-2.
» Imdad A, Tserenpuntsag B, Blog DS, Halsey NA, Easton DE, Shaw J. Religious Exemptions for Immunization and Risk of Pertussis in New York State, 2000–2011. Pediatrics, 2013;132:37–43.
» Vaccines, World Health Organization, http://www.who.int/topics/vaccines/en/.
» Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2013, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, T.C. Kalkınma Bakanlığı ve TÜBİTAK, Ankara, 2014.
===================================================
Dostlar, 

Değerli meslektaşımız, Halk Sağlığı Uzmanı  Prof. Dr. Kayıhan Pala’nın yukarıdaki değerli makalesini biz de içeriğine katılarak paylaşıyoruz..

Sağlık Bakanlığı’nın hızla yasal düzenleme yaparak köktenci biçimde sorunu çözmesi gerekiyor:

  • Aşılar tıbbi dolayısıyla yasal yükümlüktür.

Sevgi ve saygı ile. 05 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com

 

Özelleştirmenin yeni adı : Şehir Hastaneleri

Özelleştirmenin yeni adı : Şehir Hastaneleri

Halk Sağlığı Uzmanı ve Türk Tabipleri Birliğinin İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Türkiye’de Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı: Şehir Hastaneleri’ kitabının derleyicisi Prof. Dr. Kayıhan Pala ile son dönemde sağlıkta en çok tartışılan konulardan biri olan şehir hastanelerini  konuştuk. Şehir hastaneleriyle birlikte sağlık alanında yeni bir özelleştirmeyle karşı karşıya olduğumuzu belirten Prof. Dr. Pala, kamu özel ortaklığı yönteminde, risk ve maliyetin kamu üzerinde kaldığına dikkat çekti. Sağlığa erişimin kolay ve ulaşabilir olmasının önemine işaret eden Prof. Dr. Pala, kentlerin dışına inşa edilen şehir hastanelerine ulaşımın da büyük bir sorun olduğunu söyledi. KÖO yönteminin sağlık alanında uygulandığı ülkelerde amacın kamu yararı olmadığının bilindiğini dile getiren Pala  “KÖO çerçevesinde çalışan hastaneler, sağlık hizmetleri sistemini eriten, özel ve kâr amaçlı hizmetler vermektedir. Burada hizmetin odak noktasını insanın sağlığı değil, elde edilecek kâr oluşturmaktadır” dedi.  Pala, Türkiye’de sağlık alanında yaşanan sorunları çözebilmek için kamucu, eşit, ücretsiz ve ulaşılabilir bir sağlık sistemine gereksinim duyulduğunu vurguladı.

Şehir hastaneleri Türkiye için gerekli mi?

Kamu-özel ortaklığı (KÖO) yöntemi ile yapılan şehir hastaneleri ülkemiz için gerekli değil, gereksinim duyduğumuz kamu hastanelerini kendi olanaklarımızla yapabiliriz. Devletin yatırımlarını belli bir plana uyarak yapması halinde uzun dönem borçlanarak ya da kira ödeyerek KÖO gibi yöntemleri kullanmasına gerek yoktur. Çünkü bu yöntemler çok pahalıdır ve bu yüksek maliyetler halkın cebinden çıkmaktadır. Örneğin yalnızca 2018 bütçesine ‘şehir hastaneleri’ kullanım ve değişken hizmet bedeli için konulan 2.6 milyar TL ile 150 yataklı tam teşekküllü 64 hastane yaptırılabileceği hesaplanmıştır. Kiranın 25 yıl boyunca ve her yeni açılacak hastaneyle birlikte artarak ödeneceği düşünülürse, toplumun ne kadar büyük bir maliyetle karşı karşıya bırakıldığı daha iyi anlaşılacaktır.

RİSK VE MALİYET KAMUYA

Şehir hastaneleriyle sağlık alanında ‘yap işlet devret’ yöntemine geçilmesi ne anlama geliyor?

Şehir hastaneleri ‘kamu’ adını kullanarak küresel sermayeye yeni ve büyük bir kaynak aktarmanın aracı olacak gibi görünmektedir. Kamuoyu sağlık alanında yeni bir özelleştirme ile karşı karşıyadır.

Şehir hastanelerine verilen ‘garantili hasta kapasitesi’, kira ve vergi muafiyeti nedir?

Kamu özel ortaklığı yönteminde, risk ve maliyet kamu üzerinde kalır, özel şirketlere kiralar yoluyla yatırım finansmanı ve hizmet devriyle de gelir garantisi verilir. Türkiye’de şehir hastanelerinin ihalelerini alan şirketlere, hacme dayalı hizmetler için hastanelerin yüzde 70 doluluk oranında çalıştırılacağı garanti edilmektedir. Bu oran yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastaneleri için yüzde 80’dir.

Şehir hastaneleri hükümet tarafından ‘lüks otel gibi’ tanımlanıyor. Bunun gerçekliği nedir?

Şehir hastanelerinin büyüklüğü ve yatak başına kapalı alanın yüksekliği hükümet tarafından topluma ‘lüks otel’ gibi tanıtılmasına yol açsa da, hastaların gereksinimi lüks otel değil, nitelikli sağlık hizmetidir. Şehir hastanelerinde ortalama olarak yatak başına 287 metrekare kapalı alan düşmektedir, bu bazı şehir hastanelerinde 350 metrekareyi geçmektedir. Ancak açık söylemek gerekirse, kapalı alanların çok fazla planlanması ile bir hastanenin gerek yapım gerekse de hizmet sunumu maliyetlerini yükseltmek için bulunabilecek en etkin yollardan birisi tercih edilmiş gibi görünüyor. Çünkü gelişmiş ülkelerde yeni yapılan hastanelere bakıldığında yatak başına düşen kapalı alanın genel olarak 150-200 metrekare dolaylarında olduğu görülüyor.

Şehir hastanelerinin yerleşim merkezlerine uzak olmasının sağlığa erişim açısından bir dezavantajı var mı?

Elbette var. Sağlık hizmetlerine kolay erişim için, hastanelerin toplumun yaşadığı yerlere yakın inşa edilmesi gerekir. Örneğin Bursa Şehir Hastanesine ulaşmak için kentin doğusunda yaşayan bir hastanın 29 kilometre yol katetmesi gerekecektir. Üstelik şehir hastanesine her hangi bir kamu ulaşımı da yoktur.

Bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘tıp fakültesi hastaneleri bize zarar ettiriyor. Bunları kapatmamız gerek’ açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sağlık en temel insan hakkıdır ve hükümet halkın her hangi bir engelle karşılaşmaksızın sağlık hizmetlerine erişiminden sorumludur. Bu bağlamda kamu hastanelerinin kâr/zarar açısından tartışılması söz konusu değildir. Üstelik tıp fakültelerinin en önemli işlevinin hekim yetiştirmek olduğu da unutulmamalıdır.

‘SAĞLIK, ÜCRETSİZ VE ULAŞILABİLİR OLMALI’

Türkiye’de sağlık alanında yaşanan sorunların çözümü gibi sunuluyor şehir hastaneleri, sizin çözüm öneriniz nedir?

Şehir hastaneleri ‘çözüm’ değil, ‘sorun’ kaynağıdır. Türkiye’de şehir hastaneleri için öngörülen temel sorun alanları başta finansman yöntemi (Kamuya çok yüksek maliyet, taşınacak kamu hastanelerinin ödeme güçlüğü, Hazine garantisi ve iflas durumunda izlenecek yol) olmak üzere, yer seçimi (Tarım arazilerinin imara açılmasıyla taşkın alanlarında inşaat yapılması), kent merkezlerindeki hastanelerin kapatılmasıyla birlikte yurttaşların söz konusu hastanelere ulaşım ve erişim sorunları (coğrafi/ekonomik erişilebilirlik), taşınacak kamu hastanelerinin boşaltacağı yerleşkelerin durumu (İhaleleri alan şirketlere devredilmesi söz konusu). Taşınacak kamu hastanelerindeki hem sağlık hem de destek hizmetlerinin sunulması ile ilgili imtiyazlar ve sağlık çalışanlarının istihdam ve özlük hakları sorunları olarak sıralanabilir. KÖO yönteminin sağlık alanında uygulandığı ülkelerde bu uygulamaların piyasa için yeni fırsatlar sağlayan bir yaklaşım olduğu, amacının kamu yararı olmadığı bilinmektedir. KÖO çerçevesinde çalışan hastaneler, sağlık hizmetleri sistemini eriten, özel ve kâr amaçlı hizmetler vermektedir. Burada hizmetin odak noktasını insanın sağlığı değil, elde edilecek kâr oluşturmaktadır. Türkiye’de sağlık alanında yaşanan sorunları çözebilmek için kamucu, eşit, ücretsiz ve ulaşılabilir bir sağlık sistemine gereksinimi bulunmaktadır.

ŞEHİR HASTANELERİ TÜM BOYUTLARIYLA ELE ALINIYOR

‘Türkiye’de Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı: Şehir Hastaneleri” İletişim Yayınları’ndan çıktı

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Şehir Hastaneleri İzleme Grubu tarafından hazırlanan, Prof. Dr. Kayıhan Pala’nın derlediği ‘Türkiye’de Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı: Şehir Hastaneleri’ başlıklı kitap İletişim Yayınları’ndan çıktı. Editörlüğünü Tanıl Bora’nın üstlendiği kitapta, şehir hastaneleri çeşitli boyutlarıyla ele alınıyor. TTB’nin, Türkiye’de ilk gündeme geldiği günden bu yana titiz bir çalışma yürüterek ürettiği ve biriktirdiği belge ve bilgiler bir kitapta toplandı. Şehir hastaneleriyle ilgili gerek hukuksal sürecin ayrıntıları, gerek karşılaştırmalı dünya örnekleri ve bu modelin artık neden dünyada vazgeçilmekte olduğu, gerek ‘kamu’ adı altında piyasaya nasıl kaynak aktarıldığı bu kitapta alanında uzman adların kaleminden aktarılıyor. Kitapta yer alan bazı makaleler:

Talan Yoluyla Sermaye Birikim Aracı Olarak Kamu-Özel Ortaklığı: Verimsiz ve Pahalı Bir Finansman Modeli’ – T. Sabri Öncü

Sağlık Alanında Kamu-Özel Ortaklığı: Birleşik Krallık Deneyimi’ – Kayıhan Pala,

Sağlıkta Dönüşümde Son Dönem: Şehir Hastaneleri’ – Raşit Tükel,

Bütçeyi Hasta Eden Bir Sağlık Modeli: Şehir Hastaneleri’ – Çiğdem Toker,

Orda Bir Hastane Var Uzakta: Mersin Şehir Hastanesi’ – Ful Uğurhan

==============================================

Dostlar,

Sevgili meslektaşımız Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala‘yı ve bu yapıta emek veren yazarları bu önemli ürünleri nedeniyle kutluyoruz.

Dileriz Dr. Pala, Bursa 4. sıra CHP milletvekilliği adaylığında başarılı olur ve bu sorunları TBMM’de dillendirir…

Dileriz sağduyu egemen olsun ve Türkiye bu muazzam küresel talana bir an önce “dur” diyebilsin!

Sitemizin manşetinde ŞEHİR HASTANELERİ KUMPASI için hala şu dizeler duruyor…

  • Şehir hastaneleri UTANÇ VERİCİ BİR KİTLESEL – TOPLUMSAL HARAÇTIR!
  • ŞEHİR HASTANELERİ AÇIKÇA KÜRESEL SERMAYEYE KAPİTÜLASYONDUR ve Lozan Anlaşmasına da aykırıdır!
  • CB adayları ve siyasal partiler bu temaları halka işlemek iktidardan hesap sormak zorundadır! İktidar değişikliğinde bu küresel talanın durdurulacağı sözü halka verilmelidir.
  • AKP’nin sağlık politikası asla yerli – milli değildir; kendisine dikte edilmiştir.
  • AKP iktidarı, sağlıkta da bu küresel soygun politikalarının taşeronudur!
  • Erdoğan, nasıl oluyor da, “biz yerli ve milliyiz” diyebilmektedir!? Çok utandırıcı!
    devamı : http://ahmetsaltik.net/2018/06/15/saglik-sistemi-insan-onurunu-hice-sayiyor/

Sevgi ve saygı ile. 25 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TTB COP23 toplantısına katıldı

TTB, COP23 toplantısına katıldı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 23.Taraflar Konferansı (Conference of Parties, COP23) 6-17 Kasım 2017 tarihlerinde Fiji’nin başkanlığında Almanya’nın ev sahipliğinde Bonn’da gerçekleştirildi.

COP23’e Sağlık ve Çevre Birliği’nin (Health and Environmental Alliance, HEAL) daveti üzerine 10-14 Kasım tarihlerinde Türk Tabipleri Birliği (TTB) temsilcisi olarak Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala katıldı. Pala, hem konuşmacı olduğu ve Türkiye Pavilyonunda gerçekleştirilen panelde, hem de başta Dünya Sağlık Örgütü tarafından düzenlenen etkinlikler olmak üzere katıldığı oturumlarda TTB’nin hava kirliliği ve iklim değişikliğine ilişkin görüş ve önerilerini uluslararası toplumla paylaştı. Pala, toplantılarda TTB’nin önerilerini şöyle sıraladı:

1.      Türkiye’de yeni kömürlü termik santraller yapılmamalı,
2.      Tüm ülkelerde hava kirliliği sınır değeri olarak Dünya Sağlık Örgütü hava kalitesi rehberlerinde yer alan sınır değerlerin kullanılması benimsenmeli,
3.      Endüstriyel tesislerin kurulmasına karar verilemeden önce sağlık etki değerlendirmesi (SED) yapılması zorunlu tutulmalıdır.

Pala’nın HEAL tarafından 11 Kasım günü düzenlenen “Energy Policies and Public Health in Turkey” adlı panelde “Energy policy and public health: An assessment for Turkey” başlığıyla yaptığı sunum için lütfen tıklayınız :

http://www.ttb.org.tr/userfiles/files/Energy%20policy%20and%20public%20health.pdf
=============================
Dostlar,

Küresel ısınma ve ona ikincil iklim değişikliği ile türev sonuçları son derece ağırdır ve insanlığın son zamanlardaki en önemli sorunları arasında belki de başında gelmektedir.

Ve de sorun İVEDİ boyutlara tırmanmış, ALARM verir düzeydedir.

Önceki yıl sitemizde şu yazıya yer vermiştik (üstünde tıklayarak okuyabilirsiniz) :

COP 21;
Küresel İklim Değişikliği için bir umut mu?

Küresel Isınma – İklim Değişikliği.. Aşırı Sıcaklarla Nasıl Başetmeli?” konulu bir söyleşiyi de TRT Kent Radyo-Ankara (Fatih Şahin ile) 09 Ağustos 2017’de yapmıştık.

COP-23 Bonn toplantısı son fırsatlardan biridir. Etkin sonuçlara varılması yaşamsal önemdedir.

Onümüzdeki birkaç on yılda Türkiye’de tahıl üretiminin bu yüzden %20 dolayında düşeceği kestirilmektedir. Türkiye geçen yıl 3,5  milyon yon buğday dışalımı yaptı. Nüfusunun ekmek gereksinimi bile karşılayamayan, dışa son derece bağımlı bir ülke durumuna geldik. Üstelik dev dış açıklar vererek.. Türkiye COP-23 kararlarına uyarken, nüfus artış hızını mutlaka frenlemelidir.

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK! Başka yolu kalmamıştır..
    Son derece tasarruflu yaşayarak enerji tüketimini düşürmek
    Ve yenilenebilir kaynaklardan enerji üretimine ağrılık vermek… başlıca çözüm yolları..

Konunun kritik derecede önemi nedeniyle bu uluslararası toplantıya önem vererek “Küresel Isınma – İklim Değişikliği” konulu toplantıya katılan ve sorunun Halk Sağlığına olumsuz etkilerini sunan meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği’ne ve saygın meslektaşımız Prof. Dr. Kayıhan Pala’ya teşekkür ediyoruz. Dr. Pala’nın sunumunun yansılarının özenle incelenmesini öneririz..

Sevgi ve saygı ile. 21 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Şehir Hastanelerinin Yüksek Maliyeti Gizleniyor

  • Değerli site okurlarımız;
    27 Ocak 2017’de sitemizde yayımlanan bu yazıyı, bu gün, 03 Şubat 2017 günü,
    Mersin’de açılan Şehir Hastanesi nedeniyle öne çekerek bir kez daha
    kamuoyunun bilgisine – dikkatine sunuyoruz… / 03 Şubat 2017, Dr. Ahmet Saltık
    =======================================

SAĞLIK YAZILARI – Prof. Dr. KAYIHAN PALA

Şehir Hastanelerinin Yüksek Maliyeti Gizleniyor

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

* Şehir hastanelerinde ortalama olarak yatak başına 287 m2 kapalı alan düşüyor. Bir hastanenin gerek yapım gerekse de hizmet sunumu maliyetlerini yükseltmek için bulunabilecek en etkin yollardan birisi tercih edilmiş…

Kamu-özel ortaklığı yöntemi ile ihale edilen ve “şehir hastanesi” adıyla toplumun karşısına çıkartılan yeni hastanelerin yüksek maliyetlerinin gizlendiği; Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın “2017 Yılı Bütçe Sunumu” ve “Bilkent şehir hastane Örneği Paranın Değeri Analiz Yaklaşımı” belgeleriyle bir kez daha ortaya çıktı.

Bakanın bütçe sunumuna göre 2016 yılı sonunda toplam 11 milyon 788 bin m2 kapalı alanı olan ve 41.091 yatak kapasitesine sahip 29 şehir hastanesi projesi yürütülmektedir. Bakan bu projelerin toplam yatırım bedelinin yaklaşık olarak “10 milyar ABD Doları” olduğunu açıklıyor. Bakanın şehir hastanelerinin maliyetini ABD Doları cinsinden açıklamış olmasına da dikkat çekmek gerekiyor.

Bu verilerde ilk göze çarpan, şehir hastanelerinde ortalama olarak yatak başına 287 m2 kapalı alan düşmesidir. Açık söylemek gerekirse, bir hastanenin gerek yapım gerekse de hizmet sunumu maliyetlerini yükseltmek için bulunabilecek en etkin yollardan birisi tercih edilmiş gibi görünüyor. Çünkü gelişmiş ülkelerde yeni yapılan hastanelere bakıldığında yatak başına düşen kapalı alanın genel olarak 150-200 m2 dolaylarında olduğu görülüyor.

Örneğin Danimarka’da yeni yapılan New Køge Üniversite hastanesinde yatak başına 197 m2 kapalı alan düşüyor (Yatak sayısı 900, kapalı alan 177.000 m2) (1). Binaları büyük ölçülerde yapmakla ünlü ABD’de, büyük hastane binalarının enerji kullanımıyla ilgili bir raporda büyük hastanelerde hasta yatağı başına düşen kapalı alanın ortalama olarak 198 m2 (2.140 ft2) olduğu açıklanmaktadır (2).

Türkiye’de şehir hastanelerinde yatak başına düşen kapalı alan, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi son yıllarda modern hastaneler için tercih edilen kapalı alan miktarından yaklaşık % 40 daha fazladır. Bu konunun hastane inşaatları konusunda uzman bilim insanları tarafından ayrıntılı olarak değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır. Ancak yatak başına düşen kapalı alanın çok fazla olması, başta enerji tüketimi olmak üzere, temizlik ve bakım/onarım giderleri gibi harcamaların artmasına da yol açacaktır.

Bakanlığın açıkladığı şehir hastaneleriyle ilgili sayılara göre bir diğer önemli veri, bir şehir hastanesine ortalama 1.417 yatak düşmesidir. Bilindiği gibi, hastanelerdeki yatak sayısı, verimlilik açısından çok önemli bir göstergedir. Genel olarak yatak sayısı az olan (100 yataktan düşük) ve çok fazla olan (600 yataktan yüksek) hastanelerin verimlilik açısından sorun yaşadıkları bilinmektedir. ABD’de yapılan bir çalışma orta büyüklükteki (126-250 yatak) hastanelerin diğer büyüklükteki hastanelere göre daha verimli olduğunu ortaya çıkarmıştır (3). Danimarka’da kamu hastanelerinde yapılan bir çalışma, bir kamu hastanesi için en uygun yatak sayısının 275 olduğunu göstermiştir (4). Şehir hastaneleri için tercih edilen yüksek yatak sayısı, geçmişteki deneyimlere ve bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre bir verimsizlik kaynağı olarak Türkiye’nin karşısında durmaktadır.

Bakanlığın açıklamasına göre şehir hastanelerinin 1 metrekaresinin 848 ABD Dolarına,
1 yatağının ise 243.362 ABD Dolarına mal olacağı öngörülüyor. Bu tutarları Türk Lirasına
(1 ABD Doları=3,8 TL) çevirecek olursak; şehir hastanelerinin 1 metrekaresinin 3.222 TL’ye,
1 yatağının ise 924.776 TL’ye mal olacağının öngörüldüğü anlaşılıyor. Söylemeye hiç gerek yok, Dolar kuru yükseldikçe şehir hastanelerinin maliyetleri de buna bağlı olarak artacaktır.

Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı tarafından Haziran 2016’da yayınlanan “Özel hastane Ön Fizibilite Raporu”na göre 150 yataklı tam donanımlı bir özel hastanenin sabit yatırım tutarı 40.498.587 TL olarak hesaplanmıştır (5). Bu durumda 1 yatağın maliyeti 269.991 TL’dir. Şehir hastanelerinde bu tutarın bir yatak başına 654.785 TL üzerinde bir maliyet belirlenmiş olması ayrıntılı olarak incelenmelidir. Şehir hastanelerinde ortalama yatak maliyeti çok yüksektir.

Bu arada ilginç bir bulgu, Sağlık Bakanlığı’na ait yukarıda sözü edilen iki belgede, Bilkent şehir hastanesi yatak sayısının ve inşaat alanı metrekaresinin örtüşmemesidir. Bakanın Bütçe sunumunda yatak sayısı 3.662 olarak görünürken, Paranın Değeri Analiz Yaklaşımında yatak sayısı 3.704 olarak görünmektedir. Aradaki küçük gibi görünen 42 yatağın 10,2 milyon ABD doları tutarında bir maliyetinin olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Aynı biçimde Bakan bütçe sunumunda inşaat alanını 1.129.289 m2 olarak açıklarken, inşaat alanı Paranın Değeri Analiz Yaklaşımında 1.285.797 m2 olarak (156.508 m2 daha fazla) görünmektedir. Aynı bakanlığa ait iki ayrı belgede aynı hastaneye ait sayıların örtüşmemesi, her ne kadar bebek ölüm hızı verilerinde olduğu gibi daha önce de Sağlık Bakanlığı’nın verilerinde karşımıza çıkmış olsa da, yine de merak uyandırmaktadır. Yatak sayılarını iki ayrı belgede farklı olarak verebilen Sağlık Bakanlığının, şehir hastaneleri ile ilgili maliyet hesaplarına da kuşku ile bakmak gerekir.

Bilkent Şehir Hastanesi örneği paranın değeri analiz yaklaşımı

Bu belgeye göre Bilkent şehir hastanesinin klasik yöntemle yapılması halinde bayındırlık inşaat birim m2 fiyatları (1 m2 birim fiyatı 1.772 TL olarak kabul edilmiş) üzerinden inşaat maliyeti, %2 peyzaj maliyeti ve ek yapısal ve donanım maliyetlerinin toplamı yaklaşık olarak 2,47 milyar TL (2.469.498.926,18 TL) olarak hesaplanmıştır. Bu hesapta tartışılması gereken iki konu bulunmaktadır:

  1. Bayındırlık inşaat birim fiyatı 1.610 TL olarak Resmi Gazetede yayınlandığı halde (6), hesaplama sırasında “güncel birim” adı altında birim maliyet % 10,1 oranında artırılarak hesaplanmıştır. Bu artışla birlikte toplam maliyet 208,3 milyon TL daha yüksek hesaplanmıştır. Bu artışta %2 peyzaj maliyetinin de etkisi olduğu açıklanmakla birlikte, hastanenin
    klasik yöntemle yapılması halinde %2 peyzaj maliyetinin eklenmesi tartışmalıdır.
  2. “Ek yapısal ve Donanım” adı altında %25 ek maliyet (569.608.071 TL) hesaplamaya eklenmiştir. Bu kadar yüksek bir ek maliyetin kapsam ve içeriği ile “neden bayındırlık
    birim fiyatı içinde yer almadığı” ayrıntılı olarak açıklanmalıdır.

Bilkent şehir hastanesinin klasik yöntemle yapılması halinde yılda 72.585.314,52 TL olmak üzere 25 yılda toplam olarak 855 milyon TL (855.243.369 TL) bakım ve onarım harcaması yapılacağı hesaplanmıştır. Bu hesaplamada dikkati çeken iki öge bulunmaktadır:

  1. Hesaplama için Sağlık Bakanlığı tarafından hâlihazırda işletilmekte olan 5 hastanenin (Göztepe, Erzurum Bölge, Atatürk, Bursa Yüksek İhtisas ve İzmir Buca Seyfi Demirsoy Devlet hastanesi) yıllık ortalama bakım onarım maliyetleri (56,5 TL/m2) kullanılmıştır. Burada iki sorun göze çarpmaktadır:
    1. İlk olarak, eski hastanelerin bakım ve onarım maliyetlerinin daha yüksek olması beklendiği için bu hastanelerin bakım onarım maliyetleri yeni ve modern teknoloji kullanılarak yapılacak hastaneler için bir hesaplama ölçütü olarak kullanılmamalıdır.
    2. İkincisi ise söz konusu 5 hastanenin hangi parametrelere göre seçilmiş olduğu belirsizdir. Örneğin 5 hastane içinde yer alan Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma hastanesi için hastanenin eski binasına ait veriler kullanıldıysa, hastanenin 1970’lerde yapılmış olması nedeniyle bakım ve onarım maliyetinin çok yüksek hesaplanması söz konusu olabilir. Eğer bakım ve onarım maliyetleri için hastanenin yeni binasına ait veriler kullanıldıysa, burada da hastanenin binası ile ilgili yaşanan sorunların göz önüne alınması beklenir. Çünkü söz konusu hastane binasında görüntüleme birimlerindeki kablo bağlantıları nedeniyle geçmiş yıllarda yangın çıkmış ve ne yazık ki yoğun bakımda yatan bazı hastalar yaşamlarını yitirmiştir. Dolayısıyla, Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma hastanesi bakım/onarım maliyetlerinin hesaplanmasında uygun bir hastane tercihi değildir.
    3. Sözleşme gereği kullanım bedeli üzerinden mahsuplaşacak olan “Ticari alan gelirleri” nin de hesaplamaya dahil edildiği açıklanmıştır. Belgede ticari alan gelirlerinin ne kadar tahmin edildiği açıklanmamıştır. Ancak 25 yıl boyunca yapılacak bakım ve onarım maliyetinin “enflasyon güncellemeleri gerçekleştirilerek” ve “ticari alan gelirleri dahil edilerek” 855 milyon TL olarak hesaplandığı bilinmektedir. Bu durumda her bir yıl başına 34.209.735 TL enflasyona göre güncellenmiş bakım ve onarım harcaması düşmektedir. Başlangıçta bir yıl için hesaplanan yaklaşık 72,59 milyon TL tutarındaki bakım ve onarım harcamasından bu tutar çıkartılırsa; Bilkent şehir hastanesinden 25 yıl boyunca enflasyona göre güncellenmemiş olmak koşuluyla yılda yaklaşık 38.375.580 TL ve toplam olarak 25 yılda 959,39 milyon TL ticari alan gelirinin beklendiği anlaşılmaktadır. Bu tutar, klasik yöntemle karşılaştırmanın yapıldığı hesaplamalarda gözden kaçırılmaktadır.

Belgede ilgiyi çeken temel konu hastanenin klasik yöntem yerine kamu-özel ortaklığı (KÖO) yöntemiyle yapılması halinde hem yapım maliyetinin hem de bakım ve onarım maliyetinin
daha düşük hesaplanmış olmasıdır. Belgeye göre Bilkent şehir hastanesinin yapım maliyeti
KÖO yöntemiyle 2.304.330.006,67 TL ile klasik yönteme göre 165,2 milyon TL daha ucuza gerçekleştirilecektir. Bakım ve onarım maliyeti ise 25 yıl için toplam 484.036.605 TL ile klasik yönteme göre 371,2 milyon TL daha ucuza gerçekleştirilecektir. Bu sonuçlar gerçekten de şaka gibidir! “Paranın değeri” adıyla toplumu yanıltmanın özel bir örneği karşımızda durmaktadır!

Burada yapılması gereken hem “yapım” hem de “bakım/onarım” maliyetleri söz konusu olduğunda, daha düşük olarak hesaplanan bedellerin kullanılmasıdır. Bu nedenle biz bu yazının ilk bölümlerinde değindiğimiz “yatak başına yüksek kapalı alan” ve “yüksek yatak sayısı” tercihlerini saklı tutarak; Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan hesaplamaya göre Bilkent şehir hastanesi için yapım maliyeti ve 25 yıllık bakım onarım maliyeti toplamını yaklaşık 2,79 milyar TL (2.788.366.611 TL) olarak kabul edeceğiz.

Belgeye göre Bilkent şehir hastanesi ihalesi sonucunda 25 yıl boyunca ihaleyi alan şirketlere yılda 299.535.376 TL kullanım bedeli ve 41.080.645 TL bakım/onarım bedeli olmak üzere toplam 340.616.021 TL kira ödenecektir. Kira 2019 yılında başlatılacak ve aynı yıl ilk kira enflasyon nedeniyle güncellenmiş olarak 419,2 milyon TL olarak ödenecektir. Daha sonraki yıllarda güncellemeler sürecek ve en son 2043 yılında 1,73 milyar TL olmak üzere 25 yılda toplam olarak 23.424.088.116 TL kira ödenecektir. Yıllar boyunca gerçekleştirilecek Bakanlık ödemeleri aşağıda gösterilmektedir:

Büyütmek için tıklayın.

Belgede 25 yıl boyunca toplam olarak 23,4 milyar TL olarak ödenecek kira bedeli yıllara göre güncellenerek net bugünkü değeri 4.013.340.650 TL olarak hesaplanmıştır. “Paranın Değeri” analizinin sermaye sınıfı açısından güzelliği de burada gizlidir; 25 yıl boyunca şirketlere ödenecek 23,4 milyar TL “Bugünkü değer” adıyla toplumun karşısına 4 milyar TL olarak çıkartılmaktadır.

Ayrıca KÖO yöntemiyle yapılacağı için şirketlerin 25 yıl içinde 120.400.219 TL kurumlar vergisi ödeyeceği ve bu tutarın kamu hanesine gelir olarak yazılması gerektiği de belgede açıklanmaktadır. Belgede “Devredilen Riskler Matrisi” adı altında aslında kamu yatırımları ile hiç ilgisi olmaması gereken örneğin “kur riski” gibi kavramlar ele alınarak, klasik yöntemle hastane yapmanın maliyeti şişirilmiştir.

Klasik yöntemle yapılması halinde toplam olarak yukarıda açıklandığı üzere 2,79 milyar TL maliyeti olması gereken Bilkent şehir hastanesinin bugünkü değerle maliyeti, belgede epeyce şişirilmiş olarak 5,20 milyar TL (5.197.775.582 TL) olarak açıklanmaktadır. Bu % 86 daha yüksek olarak hesaplanan maliyetin 1.52 milyar TL’si “finansman maliyeti”, 354,4 milyon TL’si ise “Risk maliyeti” olarak açıklanmaktadır. Gerek yapı gerek bakım/onarım maliyetinin şişirilmesine ise daha önce değinmiştik.

Belgenin “Bu kadar da olmaz artık!” dedirten son bölümünde, KÖO yöntemiyle yapılması halinde Bilkent şehir hastanesinin klasik yönteme göre %24 daha ucuza mal edileceği iddia edilmektedir! Belgelerdeki sayıların örtüşmemesini ve yukarıda sıralanan diğer sorunları bir kenara bırakacak olursak, konu şöyle özetlenebilir:

  • Bakanlığın hesaplamasına göre toplam olarak 2,8 milyar TL’ye yapımı ile 25 yıl boyunca bakım ve onarımı mal edilebilecek Bilkent şehir hastanesine 25 yılda toplam olarak
    23,4 milyar TL kira ödenecektir.

Bütün şişirilmiş maliyetlere rağmen toplam 2,8 milyar TL’ye mal olacağı hesaplanan ve
ilk 6 yılda toplam olarak 2,97 milyar TL kira ödenecek olan Bilkent şehir hastanesinin,
25 yıl boyunca 23,4 milyar TL ödenerek KÖO yöntemiyle yapılmasının klasik yönteme göre %24 daha ucuza mal edileceğini iddia etmek gerçekten de şaşırtıcıdır!

Dünya Bankası ve finans çevreleri tarafından sık olarak gündeme getirilen “Paranın değeri” kavramı, şehir hastanelerinin borçlanarak yapılacağı yaklaşımına odaklanmış; maliyet hesaplanırken her aşamada enflasyon, faiz, risk vb. kapitalist üretim ilişkilerinin finansman araçları ön plana çıkartılmıştır.

Öncelikle şunu vurgulamakta yarar var    : Devletin yatırımlarını belli bir plana uyarak yapması halinde uzun dönem borçlanarak ya da kira ödeyerek KÖO gibi yöntemleri kullanmasına gerek yoktur. Çünkü bu yöntemler çok pahalıdır ve bu yüksek maliyetler halkın cebinden çıkmaktadır. Somuta indirgeyecek olursak; 29 şehir hastanesinin tümünün birden KÖO yöntemiyle ihaleye çıkılması yerine, örneğin yılda 2 ya da 3 hastanenin klasik yöntemle ihale edilmesi, hepimizin cebinden daha fazla para çıkmasını rahatlıkla önleyebilirdi. Ancak 2002 yılı sonrasında iş başına gelen Hükümet(ler) yüksek maliyeti bilindiği halde, KÖO yöntemi ile şehir hastanelerinin yapılmasını tercih etmiş bulunmaktadır.

Şehir hastaneleri nasıl yapılmalıydı?

Şehir hastaneleri adıyla toplumun karşısına çıkartılan KÖO hastanelerinin, ülkemizde
“Sağlıkta Dönüşüm Programı” adıyla bilinen neoliberal sağlık reformlarının bir parçası olduğu gerçeğinden bağımsız olarak değerlendirilmesi söz konusu değildir. Ancak bu yazının konusu şehir hastanelerinin yüksek maliyeti olduğu için; bu bölümde yalnızca yeni kamu hastanelerinin yapılmasıyla ilgili düşük maliyetli ve verimli seçenekler tartışmaya açılacaktır.

Öncelikle yatak başına kapalı alan 200 m2 ile sınırlı tutulmalı, yatak sayısı da 650’yi geçmeyecek biçimde planlanmalıydı. Ancak burada düşük ve verimlilik sağlayacak bir
maliyet hesaplanması söz konusu olduğu için, yatak sayısı belgede sözü edildiği gibi
3.704 olarak alınacaktır:

  1. Bilkent şehir hastanesi 3.704 yatak için gelişmiş ülkelerde yeni yapılan modern hastanelerde olduğu gibi, yatak başına 200 m2 inşaat alanı olacak biçimde, toplam inşaat alanı 740.800 m2 olarak projelendirilmeliydi.
  2. Bayındırlık birim m2 fiyatı (2016 için 1.610 TL) üzerinden hastanenin inşaat maliyeti 1.192.688.000 TL olarak hesaplanmalıydı.
  3. Hastane ihalelerinde bayındırlık birim fiyatları üzerinden eksiltme oranları dikkate alınarak
    (Bu oran yaklaşık %10 alınabilir) hastane inşaatının toplam maliyeti 1.073.419.200 TL olarak öngörülmeliydi.
  4. Hastanenin finansmanı için % 80 kaynak gereksinimi iddiası eğer kabul edilecek olursa;
    bu durumda 858.735.360 TL için finansman bulunması gerekecekti. Ziraat Bankası’nın bireylere verdiği ev kredisi finansmanı üzerinden bir hesaplama yapılacak olursa; 120 aylık kredi alınması halinde 858.735.360 TL için toplam olarak 1.393.942.173 TL geri ödenmesi gerekecekti.
    Geri ödeme on yıl boyunca eşit olarak her yıl yaklaşık 139,4 milyon TL olarak yapılacaktı.
  5. Belgede yer alan hesaplamaya göre hastane hizmete girdikten sonra yılda yaklaşık 38.375.580 TL milyon TL ticari alan geliri elde edilecektir. Ticari alan geliri bu tutarın yarısı olarak varsayılsa bile, bu durumda banka kredisi için hastane kaynakları ile ödenmesi gereken para yaklaşık 120 milyon TL olacak ve ödeme 25 yıl boyunca değil, toplam 10 yıl içinde bitirilebilecekti.
  6. Bu durumda Bilkent Şehir Hastanesinin on yıllık ödeme ile toplam maliyeti 1,61 milyar TL olarak gerçekleşebilecek ve bunun 200 milyon TL’si ticari alan gelirleriyle karşılanabilecekti. KÖO ihalesi sonuçlarına göre ilk 3 yılda ödenecek kira bedelinin 1,35 milyar TL olduğu düşünülecek olursa; Bilkent Şehir Hastanesinin ek bir finansmana gerek kalmadan 3,5 yıllık kirasıyla klasik yöntemle yapılabilmesi mümkün olabilecekti. Üstelik arta kalan 15 yıl
    boyunca da ticari alan gelirleri hastane bütçesine gelir olarak katkı sağlayabilecekti.
  7. Hastane hizmet sunumuna başladıktan sonra ilk yıllarda çok daha az olmak üzere her yıl
    bir miktar bakım ve onarım harcaması yapılması gerekecektir; ancak bunun KÖO yöntemi kullanılmayacağı için başlangıçta bir maliyet ögesi olarak hesaplanmasına gerek yoktur.
  8. Hastane inşaat alanının yaklaşık olarak %40 küçük tutulması enerji, temizlik, ulaşım,
    insangücü gereksinimi ve bakım/onarım gibi maliyetlerin de azalmasına yol açacaktı.

Bu yazıda kısaca ve kabaca değinildiği gibi,

  • Sağlık Bakanlığı şehir hastaneleri için KÖO yöntemini tercih ederek hastanelerin gerek yapım, gerekse de hizmet sunumu maliyetlerinin çok yükselmesine yol açmıştır.Şehir hastanelerinin kendi döner sermayeleriyle yıllık kira ödemelerini ve yüksek düzeydeki harcamalarını yapamayacakları açıktır. Bu durumda Hazine garantisi devreye girecek ve bu yüksek maliyetli hastanelerin kiraları yurttaşların ceplerinden ödenmek zorunda kalınacaktır.

Şehir hastaneleri her ne kadar kamu hastanelerinin kavuşacağı yeni ve modern binalar olarak tanıtılsa da, kamu-özel- ortaklığı yöntemiyle yapılacak bu yerleşkelerin “kamu” ile ilgisinin olmadığı açıktır.

  • Şehir hastaneleri “kamu” adını kullanarak küresel sermayeye
    yeni ve büyük bir kaynak aktarmanın aracı olacak gibi görünmektedir.
    Kamuoyu sağlık alanında yeni bir özelleştirme ile karşı karşıyadır
    (7). (KP/HK)

Kaynaklar

  1. New Køge University Hospital Denmark – Building Information .
  2. Energy Characteristics and Energy Consumed in Large Hospital Buildings in the United States in 2007.
  3. Roh CY, Moon MJ, Jung K (2013) Efficiency Disparities among Community Hospitals in Tennessee: Do Size, Location, Ownership, and Network Matter? Journal of Health Care for the Poor and Underserved 24:1816–1834.
  4. Kristensen, T., K. Olsen, J. Kilsmarkand K. M.Pedersen (2008), “Economies of Scale and Optimal Size of Hospitals: Empirical Results for Danish Public Hospitals, University of SouthernDenmark.
  5. Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı Özel hastane Ön Fizibilite Raporu.
  6. Mimarlık ve Mühendislik Hizmet Bedellerinin Hesabında Kullanılacak 2016 Yılı Yapı Yaklaşık Birim Maliyetleri Hakkında Tebliğ.
  7. Pala K . Neoliberal sağlık reformlarının etkisi: Kamu hastanelerinde finansman yapısı değişiyor, Toplum ve Hekim, 2014; 29(6):414-429.
    ===================================
    Dostlar,Saayın Prof. Dr. Kayıhan Pala, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanıdır. Asistanlık yıllarından beri tanıdığımız çok parlak, yetenekli ve yurtsever bir akademik sağlık emekçisidir. Bu yazıdaki emek ve kapsamlı – karmaşık – emek isteyen hesaplamalar ve irdelemeler başlıbaşına kanıttır.
  • Kamu – Özel Ortaklığı (KÖO, İng. PPP) yöntemi gerçekte,
    küresel sermayenin hükümetleri eliyle sopalı tahsildarlık yaptırarak
    halkın sırtından birkaç on yıl boyunca güvenceli (garantili) rant aktarımıdır (soygunudur!).. AKP’nin misyonu da özünde budur!

Prof. Erinç Yeldan‘ın aşağıdaki makalesi tarihe not düşecek içeriktedir :

Bu konuda sitemizde epey yazı yayımladık.
Bkz. http://ahmetsaltik.net/2017/01/15/isparta-sehir-hastanesi-aciliyor/

Yukarıdaki erişkeden ulaşılabilecek yazımızda şöyle demiştik :

  • Böylesi bir soygun ve talan insanlık tarihinde görülmemiş olsa gerektir..
    Küresel Emperyalizm 21. yy’da Nirvana’ya ulaştı ölçüsüz ve kanlı sömürü yöntemlerinde!
    Postmodern, hayalötesi soygunda o ülke içinde kraldan çok kralcı yandaş – taşeron çook bol!
    Bu alçakça soygun yöntemlerini yaygın kitlelere anlatmanın etkin bir yolu bulunmalı mutlaka. Bu işler ayrıca merkezi yönetim bütçesi dışında ve 5018 sayılı yasa ile Sayıştay denetimi yok!! Tam hukuksuzluk, tam keyfilik, tam de-regülasyon ve tam ahlaksızlık!

Değerli Prof. Pala son derece diplomatik ve zarif yazmış. Bizce bu denlisine gerek yok,
çıplak gerçek gözden kaçabiliyor.. Soyguna soygun, alçaklığa alçaklık demek gerek.

Ayrıca sitemizde yer alan şu yazılara da bakılmalıdır :

Şehir Hastaneleri’nde Skandal İtiraf
 SAĞLIKTA KAMU-ÖZEL ORTAKLIĞI VE ŞEHİR HASTANELERİ
Şehir Hastaneleri İçin “Yargı Engelini Aşma Yasası” Çıkarılıyor

Son olarak 2 olguyu bir kez daha vurgulayalım:

1. Günümüzde normal hastane binalarında verilen standart sağlık hizmetlerine bile SGK
geri ödemeleri yetiştiremez, 30 milyar TL’ye yakın açık verirken (2016 sonu kestirimi), 5 yıldızlı otel standardındaki lüks binalarda verilecek, gerçekte tedavi hizmeti niteliği artmayacak hizmetlerin artan bedelini nasıl ödeyecek? Halkın prim = ek vergi ödemeleri günümüzde olduğu gibi ”yetersiz” denecek, birçok sağlık hizmeti, malı ve ilaç kapsam dışı bırakılacak; utanıp sıkılmadan bir de TAMAMLAYICI SİGORTA yaptırması istenecek, halen isteniyor..
Daha açıkçası cepten sağlık harcamaları daha da artırılacak!

2. Bu hastanelere Hazine’den gelir güvencesi, vergi – harç bağışıklığı…vb. avantalar Bütçeden yani yurttaşın vergisinden ödenecek. Bu da soygunun kreması olmalı. Yürürlükteki mevzuata göre kiralayan, kiraladığı taşınmazı kullanıma hazır tutacak bakım onarımdan sorumludur ama burada bu amaçla da lüks hastane binasını zaten çoooooooooooooook pahalıya mal eden (mal ettiğini bildirip amortisman ve vergiden kaçıran!) yandaş sermaye bir kez daha kollanıyor..

– Bunca kıyağı kim kime karşılıksız yapar bu devirde?????

Asıl önemlisi ise; Türkiye’nin çok lüks binalarda çoook pahalı hastane yataklarına gerçekten gereksinimi var mı?? Halen 210+ bin hastane yatağımız var ve yatak başına düşen nüfus 400’ün altında.

Gerçek sağlık hizmeti hastanede yatırılarak tedavi değildir!
Hekimin akıllısı hastaya değil sağlama hizmet verir (Japon atasözü)..

  • Yapılması gereken 1. Basamakta (yataksız sağlık kurumlarında) her-ke-se etkin ve yaygın, nitelikli KORUYUCU SAĞLIK HİZMETİ verilmesidir. Bu yol hem ahlaki, hem insani,
    hem ekonomik hem de bilimsel ve etkin olanıdır. Ciddi ekonomik tasarruf sağlar ve hastane yatağı gereksinimini azaltır. Eldeki 210+ bin hastane yatağı planlı kullanılırsa yeterli olur..

Daha da özetle 5 yıldızlı ŞEHİR HASTANESİ SOYGUNU;
1. Vergi ver ama temel insanlık hakkı sağlık hizmetine erişeme;
2. Yetmedi, Prim = ek vergi öde, gene sınırlı sağlık hizmetine eriş;
3. Gene yetmedi; vergi + prim (=ek vergi!) öde aldığın sağlık hizmeti giderek daraltılsın;
4. Yetmedi; utanmadan, TAMAMLAYICI SİGORTA yaptır, cebinden gene öde..
5. Yetmedi; vergilerin sana sağlık hizmeti olarak dönmeyip sermayeye gelir garantisi olarak gitsin, sağlık hizmetlerinin prim = ek vergi karşılığı kapsamı giderek daraltılsın ve SGK’nın GSS’nin (Genel Sağlık Sigortası) içi boşaltılsın, cepten harcamalar artsın de artsın..

Bunca zulmü bir ülke halkına o ülkenin ”seçilmiş” (!) iktidarları yapabilir mi?
Korkarız evet, ancak ”seçilmiş” (!) iktidarlar bu zulmü kendi halkına yapabilir!

Bilmem anlatabildik mi sorunun özünü?? Neden şehir hastanelerinin birilerinin ”rüyası, hülyası” olduğunu.. Yanıtı Prof. Yeldan yukarıda açık açık vermişti zaten..

”Necip” Türk milletine afiyet olsun diyelim..
Halkoylamasında, gene de, Stockholm sendromu gereği,
zalimine – işkencecisine aşık olmanın gereğini yapacaktır belki de..

Sevgi, saygı ve isyan ile.
27 Ocak 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

TTB Paris İklim Konferansı COP21’de

 

Türk Tabipleri Birliği, 30 Kasım-11 Aralık 2015 tarihleri arasında Paris’te gerçekleştirilecek olan Paris İklim Konferansı COP 21’e katılıyor.

Sağlık ve Çevre Birliği (Health and Environment Alliance – HEAL) Delegasyonu bünyesinde yer alan TTB, 4 ve 5 Aralık’ta gerçekleştirilecek iki panelde yer alacak. Delegasyonda
Türk Tabipleri Birliği’ni TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bayazıt İlhan ve
Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala temsil ediyorlar.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bayazıt İlhan, program kapsamında ilk olarak 4 Aralık 2015
günü 09.30-12.30 arasında gerçekleştirilecek ​​“Sağlıkçılar Sağlıklı Enerji ve İklim için Eylemde” başlıklı panele konuşmacı olarak katılacak. Sağlık ve Çevre Birliği HEAL, Fransız Tabipleri Birliği (Conseil National de l’Ordre des Médecins – CNOM), Dünya Tabipler Birliği (World Medical Association – WMA), Uluslararası Tıp Öğrencileri Dernekleri Federasyonu (International Federation of Medical Students Associations – IFMSA) tarafından düzenlenen panel İngilizce ve Fransızca olarak gerçekleştirilecek ve web stream aracılığı ile canlı yayın yapılacak.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bayazıt İlhan, 5 Aralık 2015 günü de “Küresel İklim ve
Sağlık Zirvesi”
nde konuşmacı olarak yer alacak. Koordinasyonunu, Küresel İklim ve Sağlık Birliği (Global Climate and Health Alliance), Dünya Sağlık Örgütü, Fransız Sağlık ve Çevre Derneği (Société Française de Santé et Environnement – SFSE) ve Alman Uluslararası İşbirliği Kurumu (Deutsche Gesellschaft für Internationale Zusammenarbeit – GIZ) ve Sağlık ve Çevre Birliği HEAL’in üstlendiği zirve 08.00-17.00 arasında gerçekleştirilecek.

Paris İklim Konferansı’nda müzakereciler yeni ve küresel bir iklim sözleşmesini yaşama
geçirebilmek için çalışacaklar. Bu çerçevede, COP21, uluslararası sağlık camiası için,
iklim değişikliği müzakerelerine sağlıkla ilgili başlıkları taşıyabilmek ve iklim değişikliği ile mücadele için geliştirilecek politikaların sağlık boyutuna dikkat çekerek, müdahale edebilmek için önemli bir platform olma özelliği taşıyor.

===================================

Dostlar,

Küresel İklim Değişikliği ve başlıca türevlerinden olan Küresel Isınma,
kestirilen ya da sanılanın çok ötesinde bir maliyet yüklüyor Küre’ye..
Bu maliyet salt akçal değil ya da akçal bedellerle karşılanabilir türden değil!
Çünkü niteliği gereği Doğa kaynaklarında durdurulamayan ve geri döndürülemeyen yitiklere neden olmakta. Örn. çölleşme, tarım topraklarının azalması, gıda üretiminin düşmesi, açlığın ve acı sonuçlarının yaşanması gibi..

Bu sorunların hatırı sayılır düzeyde kaynağı, yabanıl (vahşi) kapitalizmin dizginlenemeyen maksimum kazanç hırsı. Ancak bu vahşi sömürü ve doğa katliamının sürdürülebilirliği kalmadı. Bu bakımdan, egemenler ciddi önlemler almak zorunda. Elbette tunç yasa kâr maksimizasyonundan vazgeçmelerini bekle(ye)miyoruz ne yazık ki.. Yetmedi, alınacak önlemlerin maliyetinin de elden geldiğince gelişmekte olan ülkelere yansıtılmak isteneceğini biliyoruz.. 21. yy’da İnsanlığın ulaştığı uygarlık düzeyi açısından emperyalistler adına da utanmak sanırız bizlere düşüyor.

Tipik örneğini Suriye – Irak sığınmacılarında izliyoruz..
BOP bağlamında Ortadoğu’nun mazlum halklarını ateşe veren ABD – AB emperyalizmi ve bunların maşası politikalar izleyen BOP Eşbaşkanları ve Türkiye, şimdilerde AB’nin ödenip ödenmeyeceği belirsiz 3 milyar € rüşveti karşılığında AB’nin sığınmacı deposu olmayı kabullenebiliyor.. Üstelik halen AB’de olanların da çoğunun iadesi koşul ile.

Bir yandan da BOP Eşbaşkanlığı serüveni ile ateşin ortasında kalan Türkiye, kendisini savunmaktan acizmişçesine habire yabancı silahlı güçleri ülkesine kabul ederek..
Yani örtük işgale uğrayarak..
Haa, bu arada bir de müjde : Katar’a artık vizesiz gidebilecekmişiz!

COP-21 Doruğunun kararları izlenmeli, sahip çıkılmalı.

Sevgi ve saygı ile.
02 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com