Tedavi Hizmetlerinde Gizli Özelleştirme: Şehir Hastaneleri

Tedavi Hizmetlerinde Gizli Özelleştirme: Şehir Hastaneleri

TTB Şehir Hastaneleri Çalıştayı Çalışma Grubu Raporları açıklandı

http://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=7830cc36-0d94-11e8-b7a3-3c1cd9e90456  09.02.2018

(AS : Bizim kapsamlı katkımız ve raporun tümü için erişke, yazının altındadır.)

Türk Tabipleri Birliği’nce (TTB), 20 Ocak 2018 tarihinde İstanbul’da düzenlenen
Tedavi Hizmetlerinde Gizli Özelleştirme: Şehir Hastaneleri” Çalıştayı
bünyesinde oluşturulan Çalışma Grupları’nın raporları tamamlandı.

“Şehir Hastanelerinde Kira ve Hizmet Bedelleri Nasıl Ödenecek?”, “Şehir  Hastanelerinde
Sağlık Hizmeti Sunumu, Tıp ve Uzmanlık Eğitimi” ile “Sağlık Emekçilerini Neler Bekliyor” başlıklı
3 ayrı Çalışma Grubu’nda yürütülen çalışmaların raporlarına aşağıdaki bağlantılardan ulaşılabilir.

“Şehir Hastanelerinde Kira ve Hizmet Bedelleri Nasıl Ödenecek?”

“Şehir Hastanelerinde Sağlık Hizmeti Sunumu, Tıp ve Uzmanlık Eğitimi”

“Sağlık Emekçilerini Neler Bekliyor”

******
Türk Tabipleri Birliği “Tedavi Hizmetlerinde Gizli Özelleştirme: Şehir Hastaneleri” Çalıştayı
20 Ocak 2018, İstanbul

Çalışma Grubu – 1

Şehir Hastanelerinde Kira ve Hizmet Bedelleri Nasıl Ödenecek?

Kolaylaştırıcılar: Bayazıt İlhan, Sinan Adıyaman

(AS: Tam metin için erişke aşağıda verilecektir.)
******
Dostlar,

Meslek örgütümüz TTB, görüldüğü gibi, sağlık sistemimiz açısından son derece önemli raporlara imza atmakta..

Görüşleri paylaşın ya da paylaşmayın, -ki rapor içeriklerinin önemli bir bölümü olgusaldır- son derece öğretici ve ufuk açıcıdır.. Yararlanılmalıdır.

TTB bir Okuldur ve üyelerini, toplumu, sağlık çalışanlarını, politikacıları… sürekli eğitmektedir.
Görüşlerini paylaşmasanız da saygılı olmak zorundasınız..
Kimi yöneticileri hata yapsa da aslolan kurumlar ve kurumlaşmadır..
TTB organ seçimleri 2 yıl gibi kısa aralıklarla yapılmaktadır; endişe yersizdir..
Örgüt tabanı doğru insanları her zaman bulacaktır..

Üstelik bizde, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarının yasal hakları, yetkileri, statüsü Batı demokrasilerindeki örneklerden oldukça geridir. Örn. ABD, İngiltere, Kanada… yasal meslek Odasına üye olunmadan meslek yürütmek olanak dışıdır. Çalışma izni / lisansı Meslek Odası (hekimler için Tabip Odası) tarafından verilir. Hatta örn. Florida’da tıp fakültesinden mezun ve sonra da uzman olmak için sınavlar Eyalet genelinde ortak olarak Tabip Odasınca düzenlenir. Hekimlerin her yıl yeterli sürekli eğitim puanı toplamaları izlenir. Belli koşullarda çalışma izni askıya alınır ya da iptal edilir..

12 Eylül 1980 darbesi sorası 6023 sayılı TTB yasası, 30. yılında budanmıştır. Darbeciler ilk olarak asker hekimlerin üye olmalarını yasaklamıştır. Ayrıca salt kamuda çalışanların üyeliği isteğe bağlı kılınmıştır. Böylelikle Hekim Örgütü zayıflatılmak istenmiştir. Ancak günümüzde her 3 hekimden en az 2’si, örgüt bilinciyle TTB üyesidir.

Ayrıca; değinilen sınırlamalara karşın, 12 Eylülcüler bile meslek disiplininin sağlanabilmesi için, üye olsun olmasın tüm hekimlerin ve bu meslekten sayılan hekim dışı tıp uzmanlarının disiplin işlerini TTB yetkisinde bırakmıştır, bırakmak zorunda kalmıştır.
*****
Önceki Sağlık Bakanı Recep Akdağ da TTB ile yıldızı barışmayanlardandır. Samsun’da bir konuşmasında.. 2 satırlık – maddelik bir yasaya bakar.. Kapatırız gider.. anlamında konuşmuştu. Sonradan Anayasa md. 135’i öğrenmiş – anımsatılmış olmalı ki bu hevesi kursağında kaldı. Ancak Bakan Akdağ bir punduna getirerek 6023 sayılı TTB yasasının 1. maddesinde tırnak içine alarak bir yetkiyi – görevi çıkarmanın yolunu buldu :

  • 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı KHK’nın 58 inci maddesiyle, bu maddede geçen “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.

Görüldüğü gibi altı çizili koyu ve tırnak içindeki ibare, hekşm Sağlık bakanına bir biçimde batmaktadır. Mertçe davranıp konu tartışmaya da açılmadan, TBMM açık iken, AKP hükmetince bir gece 35 adet KHK çıkarılmış, bu arada Sağlık Bakanlığı yeniden örgütlenip – yapılandırılırken, adeta bir tuzak kurularak 58.maddede yukarıdaki düzenleme yapılmıştır.

TTB, anamuhalefet CHP’yi ikna ederek bu hukuk dışı saldırının iptali için Anayasa Mahkemesine gidilmesini sağlamıştır. Davanın görüldüğü gün İncek’te, Anayasa mahkemesi önünde gün boyu hekimler beklemiş ve Mahkemenn camdan duvarlarına “SAĞLIK HAKTIR SATILAMAZ” sözcüklerini lazer kalemlerle yazmışlardır.

  • Bu değişiklik, 14.2.13/30 s. kararla Anayasa Mahkemesince iptal edildi!

Gelin görün ki, devletin resmi mevzuat sitesi olan www.mwvzuayt.gov.tr’den çağrıldığında 6023 sayılı TTB yasasının 1. maddesine AYM’nin bu iptal kararı 5 yıldır eklenmemiştir. İşte AKP iktidarının hazımsızlığı ve hukuka – yasaya – AYM kararlarına saygısı bundan ibarettir.
Sanırız, hazır fırsat düşürülmüşken, OHAL sayesinde TTB – TBB – TMMOB vb. nin defterini dürme dürtüsü yakıcı bir rövanş duygusu ile AKP burçlarını armış olmalı..

Yazık, çooooooooook yazık.. Yalnız AKP’ye değil.. Ülkemize de..

Oysa Demokrasi çok sesliliktir..

TEK ADAMIN “…. ezer geçeriz..” söylemleri ancak zifiri karanlık faşist rejimlerde olabilir..

TTB’nin Şehir Hastaneleri hakkında kısa çalıştay raporu (6 sayfa) için lütfen tıklayınız :

TTB_Sehir_Hastaneleri_Calistayi_Raporu_20_Ocak_2018

Ayrıca ŞEHİR HASTANELERİ TALANI başlıklı power point yansılarımız da sitemizde..
Mülkiyeliler Birliğinde konferans olarak vermiştik 1 Kasım 2017’de.. (Erişkesi aşağıda)

http://ahmetsaltik.net/2017/11/01/sehir-hastaneleri-talani-konferansimiz/

Sevgi ve saygı ile. 10 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Şehir Hastanelerinin Yüksek Maliyeti Gizleniyor

  • Değerli site okurlarımız;
    27 Ocak 2017’de sitemizde yayımlanan bu yazıyı, bu gün, 03 Şubat 2017 günü,
    Mersin’de açılan Şehir Hastanesi nedeniyle öne çekerek bir kez daha
    kamuoyunun bilgisine – dikkatine sunuyoruz… / 03 Şubat 2017, Dr. Ahmet Saltık
    =======================================

SAĞLIK YAZILARI – Prof. Dr. KAYIHAN PALA

Şehir Hastanelerinin Yüksek Maliyeti Gizleniyor

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

* Şehir hastanelerinde ortalama olarak yatak başına 287 m2 kapalı alan düşüyor. Bir hastanenin gerek yapım gerekse de hizmet sunumu maliyetlerini yükseltmek için bulunabilecek en etkin yollardan birisi tercih edilmiş…

Kamu-özel ortaklığı yöntemi ile ihale edilen ve “şehir hastanesi” adıyla toplumun karşısına çıkartılan yeni hastanelerin yüksek maliyetlerinin gizlendiği; Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın “2017 Yılı Bütçe Sunumu” ve “Bilkent şehir hastane Örneği Paranın Değeri Analiz Yaklaşımı” belgeleriyle bir kez daha ortaya çıktı.

Bakanın bütçe sunumuna göre 2016 yılı sonunda toplam 11 milyon 788 bin m2 kapalı alanı olan ve 41.091 yatak kapasitesine sahip 29 şehir hastanesi projesi yürütülmektedir. Bakan bu projelerin toplam yatırım bedelinin yaklaşık olarak “10 milyar ABD Doları” olduğunu açıklıyor. Bakanın şehir hastanelerinin maliyetini ABD Doları cinsinden açıklamış olmasına da dikkat çekmek gerekiyor.

Bu verilerde ilk göze çarpan, şehir hastanelerinde ortalama olarak yatak başına 287 m2 kapalı alan düşmesidir. Açık söylemek gerekirse, bir hastanenin gerek yapım gerekse de hizmet sunumu maliyetlerini yükseltmek için bulunabilecek en etkin yollardan birisi tercih edilmiş gibi görünüyor. Çünkü gelişmiş ülkelerde yeni yapılan hastanelere bakıldığında yatak başına düşen kapalı alanın genel olarak 150-200 m2 dolaylarında olduğu görülüyor.

Örneğin Danimarka’da yeni yapılan New Køge Üniversite hastanesinde yatak başına 197 m2 kapalı alan düşüyor (Yatak sayısı 900, kapalı alan 177.000 m2) (1). Binaları büyük ölçülerde yapmakla ünlü ABD’de, büyük hastane binalarının enerji kullanımıyla ilgili bir raporda büyük hastanelerde hasta yatağı başına düşen kapalı alanın ortalama olarak 198 m2 (2.140 ft2) olduğu açıklanmaktadır (2).

Türkiye’de şehir hastanelerinde yatak başına düşen kapalı alan, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi son yıllarda modern hastaneler için tercih edilen kapalı alan miktarından yaklaşık % 40 daha fazladır. Bu konunun hastane inşaatları konusunda uzman bilim insanları tarafından ayrıntılı olarak değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır. Ancak yatak başına düşen kapalı alanın çok fazla olması, başta enerji tüketimi olmak üzere, temizlik ve bakım/onarım giderleri gibi harcamaların artmasına da yol açacaktır.

Bakanlığın açıkladığı şehir hastaneleriyle ilgili sayılara göre bir diğer önemli veri, bir şehir hastanesine ortalama 1.417 yatak düşmesidir. Bilindiği gibi, hastanelerdeki yatak sayısı, verimlilik açısından çok önemli bir göstergedir. Genel olarak yatak sayısı az olan (100 yataktan düşük) ve çok fazla olan (600 yataktan yüksek) hastanelerin verimlilik açısından sorun yaşadıkları bilinmektedir. ABD’de yapılan bir çalışma orta büyüklükteki (126-250 yatak) hastanelerin diğer büyüklükteki hastanelere göre daha verimli olduğunu ortaya çıkarmıştır (3). Danimarka’da kamu hastanelerinde yapılan bir çalışma, bir kamu hastanesi için en uygun yatak sayısının 275 olduğunu göstermiştir (4). Şehir hastaneleri için tercih edilen yüksek yatak sayısı, geçmişteki deneyimlere ve bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre bir verimsizlik kaynağı olarak Türkiye’nin karşısında durmaktadır.

Bakanlığın açıklamasına göre şehir hastanelerinin 1 metrekaresinin 848 ABD Dolarına,
1 yatağının ise 243.362 ABD Dolarına mal olacağı öngörülüyor. Bu tutarları Türk Lirasına
(1 ABD Doları=3,8 TL) çevirecek olursak; şehir hastanelerinin 1 metrekaresinin 3.222 TL’ye,
1 yatağının ise 924.776 TL’ye mal olacağının öngörüldüğü anlaşılıyor. Söylemeye hiç gerek yok, Dolar kuru yükseldikçe şehir hastanelerinin maliyetleri de buna bağlı olarak artacaktır.

Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı tarafından Haziran 2016’da yayınlanan “Özel hastane Ön Fizibilite Raporu”na göre 150 yataklı tam donanımlı bir özel hastanenin sabit yatırım tutarı 40.498.587 TL olarak hesaplanmıştır (5). Bu durumda 1 yatağın maliyeti 269.991 TL’dir. Şehir hastanelerinde bu tutarın bir yatak başına 654.785 TL üzerinde bir maliyet belirlenmiş olması ayrıntılı olarak incelenmelidir. Şehir hastanelerinde ortalama yatak maliyeti çok yüksektir.

Bu arada ilginç bir bulgu, Sağlık Bakanlığı’na ait yukarıda sözü edilen iki belgede, Bilkent şehir hastanesi yatak sayısının ve inşaat alanı metrekaresinin örtüşmemesidir. Bakanın Bütçe sunumunda yatak sayısı 3.662 olarak görünürken, Paranın Değeri Analiz Yaklaşımında yatak sayısı 3.704 olarak görünmektedir. Aradaki küçük gibi görünen 42 yatağın 10,2 milyon ABD doları tutarında bir maliyetinin olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Aynı biçimde Bakan bütçe sunumunda inşaat alanını 1.129.289 m2 olarak açıklarken, inşaat alanı Paranın Değeri Analiz Yaklaşımında 1.285.797 m2 olarak (156.508 m2 daha fazla) görünmektedir. Aynı bakanlığa ait iki ayrı belgede aynı hastaneye ait sayıların örtüşmemesi, her ne kadar bebek ölüm hızı verilerinde olduğu gibi daha önce de Sağlık Bakanlığı’nın verilerinde karşımıza çıkmış olsa da, yine de merak uyandırmaktadır. Yatak sayılarını iki ayrı belgede farklı olarak verebilen Sağlık Bakanlığının, şehir hastaneleri ile ilgili maliyet hesaplarına da kuşku ile bakmak gerekir.

Bilkent Şehir Hastanesi örneği paranın değeri analiz yaklaşımı

Bu belgeye göre Bilkent şehir hastanesinin klasik yöntemle yapılması halinde bayındırlık inşaat birim m2 fiyatları (1 m2 birim fiyatı 1.772 TL olarak kabul edilmiş) üzerinden inşaat maliyeti, %2 peyzaj maliyeti ve ek yapısal ve donanım maliyetlerinin toplamı yaklaşık olarak 2,47 milyar TL (2.469.498.926,18 TL) olarak hesaplanmıştır. Bu hesapta tartışılması gereken iki konu bulunmaktadır:

  1. Bayındırlık inşaat birim fiyatı 1.610 TL olarak Resmi Gazetede yayınlandığı halde (6), hesaplama sırasında “güncel birim” adı altında birim maliyet % 10,1 oranında artırılarak hesaplanmıştır. Bu artışla birlikte toplam maliyet 208,3 milyon TL daha yüksek hesaplanmıştır. Bu artışta %2 peyzaj maliyetinin de etkisi olduğu açıklanmakla birlikte, hastanenin
    klasik yöntemle yapılması halinde %2 peyzaj maliyetinin eklenmesi tartışmalıdır.
  2. “Ek yapısal ve Donanım” adı altında %25 ek maliyet (569.608.071 TL) hesaplamaya eklenmiştir. Bu kadar yüksek bir ek maliyetin kapsam ve içeriği ile “neden bayındırlık
    birim fiyatı içinde yer almadığı” ayrıntılı olarak açıklanmalıdır.

Bilkent şehir hastanesinin klasik yöntemle yapılması halinde yılda 72.585.314,52 TL olmak üzere 25 yılda toplam olarak 855 milyon TL (855.243.369 TL) bakım ve onarım harcaması yapılacağı hesaplanmıştır. Bu hesaplamada dikkati çeken iki öge bulunmaktadır:

  1. Hesaplama için Sağlık Bakanlığı tarafından hâlihazırda işletilmekte olan 5 hastanenin (Göztepe, Erzurum Bölge, Atatürk, Bursa Yüksek İhtisas ve İzmir Buca Seyfi Demirsoy Devlet hastanesi) yıllık ortalama bakım onarım maliyetleri (56,5 TL/m2) kullanılmıştır. Burada iki sorun göze çarpmaktadır:
    1. İlk olarak, eski hastanelerin bakım ve onarım maliyetlerinin daha yüksek olması beklendiği için bu hastanelerin bakım onarım maliyetleri yeni ve modern teknoloji kullanılarak yapılacak hastaneler için bir hesaplama ölçütü olarak kullanılmamalıdır.
    2. İkincisi ise söz konusu 5 hastanenin hangi parametrelere göre seçilmiş olduğu belirsizdir. Örneğin 5 hastane içinde yer alan Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma hastanesi için hastanenin eski binasına ait veriler kullanıldıysa, hastanenin 1970’lerde yapılmış olması nedeniyle bakım ve onarım maliyetinin çok yüksek hesaplanması söz konusu olabilir. Eğer bakım ve onarım maliyetleri için hastanenin yeni binasına ait veriler kullanıldıysa, burada da hastanenin binası ile ilgili yaşanan sorunların göz önüne alınması beklenir. Çünkü söz konusu hastane binasında görüntüleme birimlerindeki kablo bağlantıları nedeniyle geçmiş yıllarda yangın çıkmış ve ne yazık ki yoğun bakımda yatan bazı hastalar yaşamlarını yitirmiştir. Dolayısıyla, Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma hastanesi bakım/onarım maliyetlerinin hesaplanmasında uygun bir hastane tercihi değildir.
    3. Sözleşme gereği kullanım bedeli üzerinden mahsuplaşacak olan “Ticari alan gelirleri” nin de hesaplamaya dahil edildiği açıklanmıştır. Belgede ticari alan gelirlerinin ne kadar tahmin edildiği açıklanmamıştır. Ancak 25 yıl boyunca yapılacak bakım ve onarım maliyetinin “enflasyon güncellemeleri gerçekleştirilerek” ve “ticari alan gelirleri dahil edilerek” 855 milyon TL olarak hesaplandığı bilinmektedir. Bu durumda her bir yıl başına 34.209.735 TL enflasyona göre güncellenmiş bakım ve onarım harcaması düşmektedir. Başlangıçta bir yıl için hesaplanan yaklaşık 72,59 milyon TL tutarındaki bakım ve onarım harcamasından bu tutar çıkartılırsa; Bilkent şehir hastanesinden 25 yıl boyunca enflasyona göre güncellenmemiş olmak koşuluyla yılda yaklaşık 38.375.580 TL ve toplam olarak 25 yılda 959,39 milyon TL ticari alan gelirinin beklendiği anlaşılmaktadır. Bu tutar, klasik yöntemle karşılaştırmanın yapıldığı hesaplamalarda gözden kaçırılmaktadır.

Belgede ilgiyi çeken temel konu hastanenin klasik yöntem yerine kamu-özel ortaklığı (KÖO) yöntemiyle yapılması halinde hem yapım maliyetinin hem de bakım ve onarım maliyetinin
daha düşük hesaplanmış olmasıdır. Belgeye göre Bilkent şehir hastanesinin yapım maliyeti
KÖO yöntemiyle 2.304.330.006,67 TL ile klasik yönteme göre 165,2 milyon TL daha ucuza gerçekleştirilecektir. Bakım ve onarım maliyeti ise 25 yıl için toplam 484.036.605 TL ile klasik yönteme göre 371,2 milyon TL daha ucuza gerçekleştirilecektir. Bu sonuçlar gerçekten de şaka gibidir! “Paranın değeri” adıyla toplumu yanıltmanın özel bir örneği karşımızda durmaktadır!

Burada yapılması gereken hem “yapım” hem de “bakım/onarım” maliyetleri söz konusu olduğunda, daha düşük olarak hesaplanan bedellerin kullanılmasıdır. Bu nedenle biz bu yazının ilk bölümlerinde değindiğimiz “yatak başına yüksek kapalı alan” ve “yüksek yatak sayısı” tercihlerini saklı tutarak; Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan hesaplamaya göre Bilkent şehir hastanesi için yapım maliyeti ve 25 yıllık bakım onarım maliyeti toplamını yaklaşık 2,79 milyar TL (2.788.366.611 TL) olarak kabul edeceğiz.

Belgeye göre Bilkent şehir hastanesi ihalesi sonucunda 25 yıl boyunca ihaleyi alan şirketlere yılda 299.535.376 TL kullanım bedeli ve 41.080.645 TL bakım/onarım bedeli olmak üzere toplam 340.616.021 TL kira ödenecektir. Kira 2019 yılında başlatılacak ve aynı yıl ilk kira enflasyon nedeniyle güncellenmiş olarak 419,2 milyon TL olarak ödenecektir. Daha sonraki yıllarda güncellemeler sürecek ve en son 2043 yılında 1,73 milyar TL olmak üzere 25 yılda toplam olarak 23.424.088.116 TL kira ödenecektir. Yıllar boyunca gerçekleştirilecek Bakanlık ödemeleri aşağıda gösterilmektedir:

Büyütmek için tıklayın.

Belgede 25 yıl boyunca toplam olarak 23,4 milyar TL olarak ödenecek kira bedeli yıllara göre güncellenerek net bugünkü değeri 4.013.340.650 TL olarak hesaplanmıştır. “Paranın Değeri” analizinin sermaye sınıfı açısından güzelliği de burada gizlidir; 25 yıl boyunca şirketlere ödenecek 23,4 milyar TL “Bugünkü değer” adıyla toplumun karşısına 4 milyar TL olarak çıkartılmaktadır.

Ayrıca KÖO yöntemiyle yapılacağı için şirketlerin 25 yıl içinde 120.400.219 TL kurumlar vergisi ödeyeceği ve bu tutarın kamu hanesine gelir olarak yazılması gerektiği de belgede açıklanmaktadır. Belgede “Devredilen Riskler Matrisi” adı altında aslında kamu yatırımları ile hiç ilgisi olmaması gereken örneğin “kur riski” gibi kavramlar ele alınarak, klasik yöntemle hastane yapmanın maliyeti şişirilmiştir.

Klasik yöntemle yapılması halinde toplam olarak yukarıda açıklandığı üzere 2,79 milyar TL maliyeti olması gereken Bilkent şehir hastanesinin bugünkü değerle maliyeti, belgede epeyce şişirilmiş olarak 5,20 milyar TL (5.197.775.582 TL) olarak açıklanmaktadır. Bu % 86 daha yüksek olarak hesaplanan maliyetin 1.52 milyar TL’si “finansman maliyeti”, 354,4 milyon TL’si ise “Risk maliyeti” olarak açıklanmaktadır. Gerek yapı gerek bakım/onarım maliyetinin şişirilmesine ise daha önce değinmiştik.

Belgenin “Bu kadar da olmaz artık!” dedirten son bölümünde, KÖO yöntemiyle yapılması halinde Bilkent şehir hastanesinin klasik yönteme göre %24 daha ucuza mal edileceği iddia edilmektedir! Belgelerdeki sayıların örtüşmemesini ve yukarıda sıralanan diğer sorunları bir kenara bırakacak olursak, konu şöyle özetlenebilir:

  • Bakanlığın hesaplamasına göre toplam olarak 2,8 milyar TL’ye yapımı ile 25 yıl boyunca bakım ve onarımı mal edilebilecek Bilkent şehir hastanesine 25 yılda toplam olarak
    23,4 milyar TL kira ödenecektir.

Bütün şişirilmiş maliyetlere rağmen toplam 2,8 milyar TL’ye mal olacağı hesaplanan ve
ilk 6 yılda toplam olarak 2,97 milyar TL kira ödenecek olan Bilkent şehir hastanesinin,
25 yıl boyunca 23,4 milyar TL ödenerek KÖO yöntemiyle yapılmasının klasik yönteme göre %24 daha ucuza mal edileceğini iddia etmek gerçekten de şaşırtıcıdır!

Dünya Bankası ve finans çevreleri tarafından sık olarak gündeme getirilen “Paranın değeri” kavramı, şehir hastanelerinin borçlanarak yapılacağı yaklaşımına odaklanmış; maliyet hesaplanırken her aşamada enflasyon, faiz, risk vb. kapitalist üretim ilişkilerinin finansman araçları ön plana çıkartılmıştır.

Öncelikle şunu vurgulamakta yarar var    : Devletin yatırımlarını belli bir plana uyarak yapması halinde uzun dönem borçlanarak ya da kira ödeyerek KÖO gibi yöntemleri kullanmasına gerek yoktur. Çünkü bu yöntemler çok pahalıdır ve bu yüksek maliyetler halkın cebinden çıkmaktadır. Somuta indirgeyecek olursak; 29 şehir hastanesinin tümünün birden KÖO yöntemiyle ihaleye çıkılması yerine, örneğin yılda 2 ya da 3 hastanenin klasik yöntemle ihale edilmesi, hepimizin cebinden daha fazla para çıkmasını rahatlıkla önleyebilirdi. Ancak 2002 yılı sonrasında iş başına gelen Hükümet(ler) yüksek maliyeti bilindiği halde, KÖO yöntemi ile şehir hastanelerinin yapılmasını tercih etmiş bulunmaktadır.

Şehir hastaneleri nasıl yapılmalıydı?

Şehir hastaneleri adıyla toplumun karşısına çıkartılan KÖO hastanelerinin, ülkemizde
“Sağlıkta Dönüşüm Programı” adıyla bilinen neoliberal sağlık reformlarının bir parçası olduğu gerçeğinden bağımsız olarak değerlendirilmesi söz konusu değildir. Ancak bu yazının konusu şehir hastanelerinin yüksek maliyeti olduğu için; bu bölümde yalnızca yeni kamu hastanelerinin yapılmasıyla ilgili düşük maliyetli ve verimli seçenekler tartışmaya açılacaktır.

Öncelikle yatak başına kapalı alan 200 m2 ile sınırlı tutulmalı, yatak sayısı da 650’yi geçmeyecek biçimde planlanmalıydı. Ancak burada düşük ve verimlilik sağlayacak bir
maliyet hesaplanması söz konusu olduğu için, yatak sayısı belgede sözü edildiği gibi
3.704 olarak alınacaktır:

  1. Bilkent şehir hastanesi 3.704 yatak için gelişmiş ülkelerde yeni yapılan modern hastanelerde olduğu gibi, yatak başına 200 m2 inşaat alanı olacak biçimde, toplam inşaat alanı 740.800 m2 olarak projelendirilmeliydi.
  2. Bayındırlık birim m2 fiyatı (2016 için 1.610 TL) üzerinden hastanenin inşaat maliyeti 1.192.688.000 TL olarak hesaplanmalıydı.
  3. Hastane ihalelerinde bayındırlık birim fiyatları üzerinden eksiltme oranları dikkate alınarak
    (Bu oran yaklaşık %10 alınabilir) hastane inşaatının toplam maliyeti 1.073.419.200 TL olarak öngörülmeliydi.
  4. Hastanenin finansmanı için % 80 kaynak gereksinimi iddiası eğer kabul edilecek olursa;
    bu durumda 858.735.360 TL için finansman bulunması gerekecekti. Ziraat Bankası’nın bireylere verdiği ev kredisi finansmanı üzerinden bir hesaplama yapılacak olursa; 120 aylık kredi alınması halinde 858.735.360 TL için toplam olarak 1.393.942.173 TL geri ödenmesi gerekecekti.
    Geri ödeme on yıl boyunca eşit olarak her yıl yaklaşık 139,4 milyon TL olarak yapılacaktı.
  5. Belgede yer alan hesaplamaya göre hastane hizmete girdikten sonra yılda yaklaşık 38.375.580 TL milyon TL ticari alan geliri elde edilecektir. Ticari alan geliri bu tutarın yarısı olarak varsayılsa bile, bu durumda banka kredisi için hastane kaynakları ile ödenmesi gereken para yaklaşık 120 milyon TL olacak ve ödeme 25 yıl boyunca değil, toplam 10 yıl içinde bitirilebilecekti.
  6. Bu durumda Bilkent Şehir Hastanesinin on yıllık ödeme ile toplam maliyeti 1,61 milyar TL olarak gerçekleşebilecek ve bunun 200 milyon TL’si ticari alan gelirleriyle karşılanabilecekti. KÖO ihalesi sonuçlarına göre ilk 3 yılda ödenecek kira bedelinin 1,35 milyar TL olduğu düşünülecek olursa; Bilkent Şehir Hastanesinin ek bir finansmana gerek kalmadan 3,5 yıllık kirasıyla klasik yöntemle yapılabilmesi mümkün olabilecekti. Üstelik arta kalan 15 yıl
    boyunca da ticari alan gelirleri hastane bütçesine gelir olarak katkı sağlayabilecekti.
  7. Hastane hizmet sunumuna başladıktan sonra ilk yıllarda çok daha az olmak üzere her yıl
    bir miktar bakım ve onarım harcaması yapılması gerekecektir; ancak bunun KÖO yöntemi kullanılmayacağı için başlangıçta bir maliyet ögesi olarak hesaplanmasına gerek yoktur.
  8. Hastane inşaat alanının yaklaşık olarak %40 küçük tutulması enerji, temizlik, ulaşım,
    insangücü gereksinimi ve bakım/onarım gibi maliyetlerin de azalmasına yol açacaktı.

Bu yazıda kısaca ve kabaca değinildiği gibi,

  • Sağlık Bakanlığı şehir hastaneleri için KÖO yöntemini tercih ederek hastanelerin gerek yapım, gerekse de hizmet sunumu maliyetlerinin çok yükselmesine yol açmıştır.Şehir hastanelerinin kendi döner sermayeleriyle yıllık kira ödemelerini ve yüksek düzeydeki harcamalarını yapamayacakları açıktır. Bu durumda Hazine garantisi devreye girecek ve bu yüksek maliyetli hastanelerin kiraları yurttaşların ceplerinden ödenmek zorunda kalınacaktır.

Şehir hastaneleri her ne kadar kamu hastanelerinin kavuşacağı yeni ve modern binalar olarak tanıtılsa da, kamu-özel- ortaklığı yöntemiyle yapılacak bu yerleşkelerin “kamu” ile ilgisinin olmadığı açıktır.

  • Şehir hastaneleri “kamu” adını kullanarak küresel sermayeye
    yeni ve büyük bir kaynak aktarmanın aracı olacak gibi görünmektedir.
    Kamuoyu sağlık alanında yeni bir özelleştirme ile karşı karşıyadır
    (7). (KP/HK)

Kaynaklar

  1. New Køge University Hospital Denmark – Building Information .
  2. Energy Characteristics and Energy Consumed in Large Hospital Buildings in the United States in 2007.
  3. Roh CY, Moon MJ, Jung K (2013) Efficiency Disparities among Community Hospitals in Tennessee: Do Size, Location, Ownership, and Network Matter? Journal of Health Care for the Poor and Underserved 24:1816–1834.
  4. Kristensen, T., K. Olsen, J. Kilsmarkand K. M.Pedersen (2008), “Economies of Scale and Optimal Size of Hospitals: Empirical Results for Danish Public Hospitals, University of SouthernDenmark.
  5. Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı Özel hastane Ön Fizibilite Raporu.
  6. Mimarlık ve Mühendislik Hizmet Bedellerinin Hesabında Kullanılacak 2016 Yılı Yapı Yaklaşık Birim Maliyetleri Hakkında Tebliğ.
  7. Pala K . Neoliberal sağlık reformlarının etkisi: Kamu hastanelerinde finansman yapısı değişiyor, Toplum ve Hekim, 2014; 29(6):414-429.
    ===================================
    Dostlar,Saayın Prof. Dr. Kayıhan Pala, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanıdır. Asistanlık yıllarından beri tanıdığımız çok parlak, yetenekli ve yurtsever bir akademik sağlık emekçisidir. Bu yazıdaki emek ve kapsamlı – karmaşık – emek isteyen hesaplamalar ve irdelemeler başlıbaşına kanıttır.
  • Kamu – Özel Ortaklığı (KÖO, İng. PPP) yöntemi gerçekte,
    küresel sermayenin hükümetleri eliyle sopalı tahsildarlık yaptırarak
    halkın sırtından birkaç on yıl boyunca güvenceli (garantili) rant aktarımıdır (soygunudur!).. AKP’nin misyonu da özünde budur!

Prof. Erinç Yeldan‘ın aşağıdaki makalesi tarihe not düşecek içeriktedir :

Bu konuda sitemizde epey yazı yayımladık.
Bkz. http://ahmetsaltik.net/2017/01/15/isparta-sehir-hastanesi-aciliyor/

Yukarıdaki erişkeden ulaşılabilecek yazımızda şöyle demiştik :

  • Böylesi bir soygun ve talan insanlık tarihinde görülmemiş olsa gerektir..
    Küresel Emperyalizm 21. yy’da Nirvana’ya ulaştı ölçüsüz ve kanlı sömürü yöntemlerinde!
    Postmodern, hayalötesi soygunda o ülke içinde kraldan çok kralcı yandaş – taşeron çook bol!
    Bu alçakça soygun yöntemlerini yaygın kitlelere anlatmanın etkin bir yolu bulunmalı mutlaka. Bu işler ayrıca merkezi yönetim bütçesi dışında ve 5018 sayılı yasa ile Sayıştay denetimi yok!! Tam hukuksuzluk, tam keyfilik, tam de-regülasyon ve tam ahlaksızlık!

Değerli Prof. Pala son derece diplomatik ve zarif yazmış. Bizce bu denlisine gerek yok,
çıplak gerçek gözden kaçabiliyor.. Soyguna soygun, alçaklığa alçaklık demek gerek.

Ayrıca sitemizde yer alan şu yazılara da bakılmalıdır :

Şehir Hastaneleri’nde Skandal İtiraf
 SAĞLIKTA KAMU-ÖZEL ORTAKLIĞI VE ŞEHİR HASTANELERİ
Şehir Hastaneleri İçin “Yargı Engelini Aşma Yasası” Çıkarılıyor

Son olarak 2 olguyu bir kez daha vurgulayalım:

1. Günümüzde normal hastane binalarında verilen standart sağlık hizmetlerine bile SGK
geri ödemeleri yetiştiremez, 30 milyar TL’ye yakın açık verirken (2016 sonu kestirimi), 5 yıldızlı otel standardındaki lüks binalarda verilecek, gerçekte tedavi hizmeti niteliği artmayacak hizmetlerin artan bedelini nasıl ödeyecek? Halkın prim = ek vergi ödemeleri günümüzde olduğu gibi ”yetersiz” denecek, birçok sağlık hizmeti, malı ve ilaç kapsam dışı bırakılacak; utanıp sıkılmadan bir de TAMAMLAYICI SİGORTA yaptırması istenecek, halen isteniyor..
Daha açıkçası cepten sağlık harcamaları daha da artırılacak!

2. Bu hastanelere Hazine’den gelir güvencesi, vergi – harç bağışıklığı…vb. avantalar Bütçeden yani yurttaşın vergisinden ödenecek. Bu da soygunun kreması olmalı. Yürürlükteki mevzuata göre kiralayan, kiraladığı taşınmazı kullanıma hazır tutacak bakım onarımdan sorumludur ama burada bu amaçla da lüks hastane binasını zaten çoooooooooooooook pahalıya mal eden (mal ettiğini bildirip amortisman ve vergiden kaçıran!) yandaş sermaye bir kez daha kollanıyor..

– Bunca kıyağı kim kime karşılıksız yapar bu devirde?????

Asıl önemlisi ise; Türkiye’nin çok lüks binalarda çoook pahalı hastane yataklarına gerçekten gereksinimi var mı?? Halen 210+ bin hastane yatağımız var ve yatak başına düşen nüfus 400’ün altında.

Gerçek sağlık hizmeti hastanede yatırılarak tedavi değildir!
Hekimin akıllısı hastaya değil sağlama hizmet verir (Japon atasözü)..

  • Yapılması gereken 1. Basamakta (yataksız sağlık kurumlarında) her-ke-se etkin ve yaygın, nitelikli KORUYUCU SAĞLIK HİZMETİ verilmesidir. Bu yol hem ahlaki, hem insani,
    hem ekonomik hem de bilimsel ve etkin olanıdır. Ciddi ekonomik tasarruf sağlar ve hastane yatağı gereksinimini azaltır. Eldeki 210+ bin hastane yatağı planlı kullanılırsa yeterli olur..

Daha da özetle 5 yıldızlı ŞEHİR HASTANESİ SOYGUNU;
1. Vergi ver ama temel insanlık hakkı sağlık hizmetine erişeme;
2. Yetmedi, Prim = ek vergi öde, gene sınırlı sağlık hizmetine eriş;
3. Gene yetmedi; vergi + prim (=ek vergi!) öde aldığın sağlık hizmeti giderek daraltılsın;
4. Yetmedi; utanmadan, TAMAMLAYICI SİGORTA yaptır, cebinden gene öde..
5. Yetmedi; vergilerin sana sağlık hizmeti olarak dönmeyip sermayeye gelir garantisi olarak gitsin, sağlık hizmetlerinin prim = ek vergi karşılığı kapsamı giderek daraltılsın ve SGK’nın GSS’nin (Genel Sağlık Sigortası) içi boşaltılsın, cepten harcamalar artsın de artsın..

Bunca zulmü bir ülke halkına o ülkenin ”seçilmiş” (!) iktidarları yapabilir mi?
Korkarız evet, ancak ”seçilmiş” (!) iktidarlar bu zulmü kendi halkına yapabilir!

Bilmem anlatabildik mi sorunun özünü?? Neden şehir hastanelerinin birilerinin ”rüyası, hülyası” olduğunu.. Yanıtı Prof. Yeldan yukarıda açık açık vermişti zaten..

”Necip” Türk milletine afiyet olsun diyelim..
Halkoylamasında, gene de, Stockholm sendromu gereği,
zalimine – işkencecisine aşık olmanın gereğini yapacaktır belki de..

Sevgi, saygı ve isyan ile.
27 Ocak 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

SONER YALÇIN: İşte budur

İşte budur

Satır içi resim 1
SONER YALÇIN
SÖZCÜ, 12.01.2017
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
​“Bizim Mahalle”de Deniz Baykal rüzgarı esiyor!
Herkesin dilinde Meclis Genel Kurulu’nda anayasa değişikliği üzerine yaptığı konuşma var.
Öve öve bitiremiyorlar.
Konuşma o kadar etkili oldu ki; Milliyet’ten Serpil Çevikcan, Başbakan Binali Yıldırım‘a “Deniz Bey’in konuşmasını nasıl buldunuz?” diye sordu. Cevabı, “İyi bir hatiptir ama bu sefer orta seviyede buldum.” oldu.
Aynı fikirdeyim!
Geçmiş yıllarla kıyaslandığında Baykal’ın hitabeti öyle gümbür gümbür değildi!
O halde…
“Bizim Mahalle”, yaşamı boyunca yaptığı diğer tüm konuşmaların aksine sesini neredeyse
hiç yükseltmeyen/ bağırmayan Baykal’ın konuşmasından neden çok etkilendi?
Sanırım şundan:
IŞİD, PKK ve FETÖ terörü dört bir yanımızı kuşattı. Ülkemiz kan deryasına döndü.
Kanlı Ortadoğu coğrafyasına çekiliyoruz.
Şehit cenazelerini artık kurumuş gözyaşlarımızla takip ediyoruz.
Dolar-Euro almış başını gidiyor. İflaslar, icralar kapıda.
Toplumsal huzursuzluk had safhada. Herkes kendini köşeye sıkıştırılmış hissediyor.
Herkes mutsuz. Herkes karamsar.
Böylesine zorlu siyasal atmosferde insanlar kendini çaresiz hissediyor.
Güç birliği yapmamız… İş birliği yapmamız… Uzlaşmamız…
Ve ortak akılla sorunlarımızı giderme yollarını bulmamız gerekirken, kendini daha güçlü yapmak isteyen “biri” ısrarla buna karşı çıkıyor. “Hayır” diyor, “Anayasa değişikliği
mutlaka yapılacak!” Sanki sorunların kaynağı, Anayasa! Alakası yok.
“Biri” olmadık bir zamanda, gereksiz, anlamsız dayatmayla toplumu yine ayrıştırıyor;
insanları yine ikiye bölüyor; çatıştırıyor. Haklı olarak soruyor insanlar;
* “bunca derdin/sorunun arasında bu Anayasa dayatmasına ne gerek var?”
Üstelik… Bu dayatma siyasal belirsizliğe yol açıyor; ve o da ekonomiyi felç ediyor.
Türkiye’yi dünyaya “hasta adam” olarak gösteriyor.
İşte… Saray, ülkenin-halkın ruhundan bu kadar uzaklaşmışken, Baykal’ın sağduyuya, vicdanlara hitap eden sözleri herkese iyi geldi. Baykal belki de politik yaşamında ilk kez polemik yapmayan bir üslubu benimsedi: Suçlamadı. Küçümsemedi. Hakaret etmedi.
Halkın beklentisini dile getirdi.
– Bu köşede yaptığım gibi- CHP’nin bu herkesi “kucaklayıcı” tavrının çok etkili olduğunu/olacağını düşünüyorum. Baksanıza… Serinkanlı olmasıyla tanıdığımız Sağlık Bakanı Recep Akdağ sinir küpüne dönüştü.
Başbakan Yıldırım’ın güleceği “Binali” yerine “Cin Ali” sözü, AKP milletvekillerinin
CHP’li Mustafa Balbay’ı linç etmesine sebep olacaktı! Bu gerginliğin sebebi var.
Keza. TBMM önünde basın açıklaması yapmak isteyen bir avuç avukata, polisin bu soğuk havada tazyikli suyla müdahalesi de şunu gösteriyor: AKP Meclis Grubu, bu Anayasa değişikliğini içine sindirebilmiş değil! Sertliğinin öfkesinin sebebi bu.
Binali Yıldırım’ın mecliste muhalif kulisine gidip Kılıçdaroğlu ve CHP’lilerle sohbet etmesi, “heyecanlı” AKP milletvekillerine “sakin olun” mesajı vermektir! Tüm bunlar Baykal’ın içten samimi uyarılarının hedefini bulduğunu gösteriyor. AKP huzurlu değil.
MHP’nin zaten huzurlu olmadığını biliyorduk. Nasıl olsunlar:
AKP Hükümeti’nin; hemen şimdi terörle, dövizle ve hatta Kıbrıs için mücadele etmesi gerekirken, sırf “biri istedi” diye tüm gücünü bu dayatmaya harcaması samimi-dürüst
hangi politikacıyı huzursuz etmez?
Meclis’te ya da referandumda sağduyuya / vicdana seslenen politik tavır sergilenirse,
sandıktan “birinin” hiç beklemediği sonuç çıkabilir. İnsanların yüreklerine seslenerek Baykal bunun ilk adımını attı. Toplumsal uzlaşmanın, Saray’da değil sokakta olacağı ortaya çıktı.
Yani… “Bizim Mahalle”yi “Karşı Mahalle” ile birleştirme zamanı geldi.
Halk Partisi çok zaman kaybetti; halkıyla barışma zamanı geldi. Kırgınlıkları-kızgınlıkları bir tarafa bırakalım; sadece kimi MHP’liler değil, kimi AKP’liler de “padişahlık” isteyen Anayasa dayatmasına karşı!
Evet. Baykal’ın gösterdiği gibi usta işi siyasi manevralara ihtiyaç var.
Mevzubahis olan vatan’dır…
Halka bunu anlatmak sadece bir-iki partinin değil ülkesini düşünen herkesin sorumluluğu dahilindedir.
==========================================
Dostlar,
Çıkmadık canda ümit vardır..

Türkiye’miz “Saray”denip durulan öznenin inanılmaz inat ve hırsını aşmak için deyim yerinde ise çırpınıyor.. Alttan alınıyor olmuyor, üstten alınıyor olmuyor.. Saray sakini “Mutlak Sultanlık” dayatmasından vazgeç(e)miyor.. Yapıp – ettikleri ile kendini neredeyse dönüşümsüz biçimde bağladı. İktidardan edilme ve Yargılanma temel korkusu.. Yabana atılır gibi değil bu korku. Makamın büyüleyici çekiciliğini gölgede bırakacak boyutta..

Bu tablonun temel yol verici etmenlerinden başta geleni NARSİSİSTİK KİŞİLİK.. Az buz değil, tıbbi olarak son derece ciddi bir sorun ve handikap. Hem Türkiye için hem de Erdoğan için. Tedavisi son derece zor, olanaksız gibi.. Bir meslektaşımız (Dr. Mustafa Altıoklar) Tayyip bey için “Narsisistik kişilik bozukluğu” nitemini (sıfatını) kullanmış ve TCK 299’dan (TCK
md. 299/1 : “Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”)
Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ceza almıştı AİHM’nin karşıt kararları nedeniyle TCK’nın bu hükmünün fiilen geçersizleşmesine karşın. Savcıya göre gerekçe ise “bozukluk” sözcüğü idi. Biz o zaman bu sitede, 40 yılı bulan hekimlik birikimimiz ve tıp öğretim üyeliği yetkimizle yazmış ve bu tablonun uluslararası adının DSM V’te tam olarak “Narcissistic personality disorder” olduğunu “disorder” sözcüğünün Türkçeye “bozukluk” olarak çevirisinin yerleştiğini.. açıklamıştık. Bkz. NARSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU ve ERDOĞAN ve Erdoğan’ın akıl sağlığı..)

Dava savcısının iddianamesinde savladığı gibi “bozukluk” sözcüğü günlük dildeki anlamında olmayıp; tıbbi – teknik bir terim olarak hakaret – aşağılama anlamı yoktur. “Personality disorder” kavramının Türkçemizde yerleşik çevirisi “kişilik bozukluğudur” ve bu tanı konan hiç kimse aşağılanıp hakaret edilmiş değildir. Hiç kimse bu bağlamda hakaret davası da açmış değildir. Dahası, “kişilik bozuklukları” Psikyatride geniş bir aile olup salt narsisistik tipten ibaret de değildir. İlginç biçimde mahkeme de savcının istemine katılarak mahkumiyete hükmetmiştir. Oysa davada örn. Türk Tabipleri Birliği’nden veya Türk Psikiyatri Derneği’nden bilirkişilik raporu / uzman görüşü alınsa idi böylesine yanlış ve hukuk literatürüne geçerek bizleri mahçup eden adaletsiz bir karar çıkmazdı..

Diyeceğimiz odur ki; Erdoğan’ın iknası ve kaygı korkularının aşılamasa bile hafifletilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda kendisine kendisinden başka anlamlı yardım edecek kimse yoktur. Kapsamlı bir pisikiyatrik – psikoterepötik (nesnel algı ve realistik – makul davranış odaklı)  destek işe yarayabilir.. “Desensitizasyon, realizasyon, yüzleşme..” gibi teknikler kullanılabilir. Ancak bu girişim aylar alabilir. Oysa Türkiye’nin çok sıkıştırıldığını, adeta kamçılandığını görüyoruz. TBMM sabahlara dek çalıştırılarak, kadın muhalefet vekilleri dahil tekme – tokat dövülerek, anlaşılmaz (gerçekte anlaşılır!) muazzam bir acelecilik dayatması sahnede!??
Bu dönemde başta aile büyükleri olmak üzere kıdemli danışmanların, Erdoğan’ın itibar ettiği “akillerin” nesnel olarak devreye girmesi zorunludur. Doruğa varan gerilim sürdürülemez.
Gün bu gündür, Erdoğan’ı çevreleyen ilk halkada bulunanların yaşamsal sorumluluğu var. Hekimlerinin de.. Özellikle hekimlerinin Erdoğan’a yardım etmesi bir vatan sorumluluğudur
etik ve profesyonel yükümlerden de önce..
Yoksa göz göre göre ülkemiz, kaçınılmaz olarak Erdoğan ile birlikte bir “yangına – yokoluşa” sürükleniyor, sürüklendi.. Hala yapılabilecek birşey var :
* Erdoğan TV’lere çıkıp ya da danışmanları eliyle yazılı açıklama ile, bir yığın uygun gerekçeyle ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ dayatmasını geri çekmelidir.. Hemen, bu gün, birkaç saat içinde..
Hatadan dönmek erdemdir. (Tecavüzcü affı tasarısında olduğu gibi; doğruydu o adım..)Bunun kendisi ve Türkiye için atılabilecek en doğru – yerinde – yararlı hatta kaçınılmaz ve 
acil tek adım ve stratejik karar olduğu konusunda ne yapıp edip ikna edilmelidir.

* AKP’li – MHP’li vekiller militanca bir müritlik – mücahitlik – fedailik yarışı ile gerçekte Erdoğan’a, partilerine ve Türkiye’ye ağır zarar veriyor! Bu gerçeği artık görmelidirler.


Neredesin eyyy sağduyu, neredesin eyyy teenni, neredesin eyy vicdan ve hukuk; neredesiniz?

Biraz daha gecikirseniz siz de bir işe yaramayacak ve defterden silineceksiniz..
Türkiye Cumhuriyeti, avuçlarımızdan kayıp gidecek bir yıldız gibi; karanlıklara, bilinmezliğe..

Sevgi ve saygı ile. 12 Ocak 2017, Ankara

 

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Yazının pdf örneği için lütfen tıklayınız :
SARAY’DA_TUTSAK_ERDOGAN’A_YARDIM_ETMELI

Erdoğan’ın ve AKP’nin 14 Yıllık Yaşam Tarzına Müdahaleleri

Erdoğan’ın ve AKP’nin
14 Yıllık Yaşam Tarzına Müdahaleleri

Erdoğan “Kimsenin hayat tarzına müdahale sayılabilecek bir yola başvurmadım” derken,
14 yıllık AKP iktidarında bakanlar, başbakanlar ve Erdoğan’ın yaşam tarzına yönelik açıklamalarını hatırlatıyoruz.

 

“Bunları da bireysel ifade özgürlüğümün sınırları dahilinde söylemişimdir ama asla temsil ettiğim kamu gücünü kullanarak, kimsenin hayat tarzına müdahale sayılabilecek bir yola başvurmadım. Bu yönde bir uygulamaya asla tevessül etmedim. Kurucusu olduğum siyasi partinin de bu yönde girişimi, adımı hiçbir zaman bu noktada olmamıştır.”

“Türkiye’de kimsenin hayat biçimi, sistematik bir tehdit altında değildir. Buna asla müsaade etmeyiz. Buna 14 yıllık iktidarımız döneminde fırsat vermedik. Aksini iddia eden varsa, somut örnekleriyle bunu ortaya koymak mecburiyetindedir.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu gün (04 Ocak 2017) Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen 33. Muhtarlar Toplantısı‘nda böyle konuştu.

Erdoğan ve AKP’nin 14 yıllık iktidarında yetkili olan kişilerin yaşam tarzına yönelik açıklamalarını derledik:

Sağlık Bakanı: “Doğum kontrolü gibi çağdışı kalmış bir uygulamamız yok.”

TIKLAYIN – SAĞLIK BAKANI: DOĞUM KONTROLÜ GİBİ ÇAĞDIŞI KALMIŞ BİR UYGULAMAMIZ YOK

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “doğum kontrolünün çağ dışı bir uygulama” olduğunu söylerken, Bakanlığın hizmetlerini “çağdaş üreme sağlığı” kavramı çerçevesinde yürüttüğünü açıkladı.

““Bakanlığımızın ‘doğum kontrolü’ şeklinde çağdışı kalmış bir uygulaması yoktur. Bakanlığımız ‘Çağdaş Üreme Sağlığı’ kavramı çerçevesinde hizmetlerini yürütmektedir.”

Başbakan: Kocan hiddetlendiğinde “peki” demesini bil

TIKLAYIN – BAŞBAKANDAN EVLİLİK TAVSİYELERİ: KOCAN HİDDETLENDİĞİNDE “PEKİ” DEMESİNİ BİL

Başbakan Binali Yıldırım, kardeşi Eyüp Yıldırım’ın kızı Emine Yıldırım’ın nikah töreninde “evliliğin sırrı”nın “itaat” olduğunu söyledi. Evlilikte mutluluğun formülünün “peki” demek olduğunu savunan Yıldırım, şöyle konuştu:

“Evliliğin sırrı nedir biliyor musunuz? “İtaat et, rahat et. Emine, sen de havaya girme. Gökhan hiddetlendiğinde ‘peki’ demesini bilmelisin.”

Başbakandan Şortlu Kadına Saldırı Yorumu: Hoşuna Gitmeyebilir, Mırıldanırsın

Başbakan Binali Yıldırım, İstanbul’da bir erkeğin bir kadına “şort giydiği” bahanesiyle saldırması hakkında 22 Eylül’de Hürriyet köşe yazarı Ahmet Hakan’a konuştu. Başbakan Yıldırım, saldırganın “normal biri olmadığını” savundu. Eğer bu durum erkeğin hoşuna gitmediyse “mırıldanabileceğini” söyledi.

Bakan Kaya: Türk kadını adam gibi ölmesini bilir

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Erdoğan’ın sözleri üzerine 19 Ekim’de Meclis’te “Türk kadını adam gibi ölmesini çok iyi bilir.” dedi.

Erdoğan: Adam gibi ölmek, madam gibi ölmek

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan toplu açılış törenleri gezisinin ikinci durağı Rize’de konuştu:

“Bir adam gibi ölmek var, bir şey söyleyecektim ama onu söylemeyeceğim,
bir de madam gibi ölmek var. Ölelim ama adam gibi ölelim.”

Erdoğan’dan “Greenpeace’çiler filan”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Kasım 2016’da Beştepe Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen Elektrik Santralleri Toplu Açılış Töreni’nde HES’ler konusunda “devrim yaptıklarını” söyledi, bu konuda engellemelerle karşılaştıklarını “Greenpeace’çiler filan. Bizim Karadeniz’de zaten hep bela olmuşlardır.” diye konuştu.

“Bugün çevrecilerin en çok eleştirdikleri kömür ve nükleer enerji santrallerinin kahir ekseriyeti batı ülkelerinde bulunuyor. Kömür ve nükleerle çalışan santraller olmasa batı karanlığa gömülür.”

Erdoğan: Doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içerisinde olamaz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’nın (TÜRGEV) kuruluşunun 20. Yıldönümü için 30 Mayıs 2016’da yaptığı konuşmada salondaki kadınlara ve kız çocuklarına “anne adayı” diye seslendi, “Doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içerisinde olamaz.” dedi.

Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içerisinde olamaz. Rabbim ne diyorsa, Sevgili Peygamberimiz ne diyorsa biz o yolda gideceğiz. Buna bakacağız.

“Bunun için de birinci derecede görev annelerindir. Neslin asıl sahibi annedir. Anne olduğu için cennet annelerin ayaklarının altındadır, babalarının ayakları altında değil. Onun için annelerin ayaklarının altı öpülür, orada cennetin kokusu var, orada cennet var. Babanın değil. Onun için ben siz anne adaylarından hele hele yetişmiş, kaliteli anne adaylarından ayrıca bunu da bekliyoruz.

Valilikten Onur Haftası Basın Açıklamasına
“Terör ve Hassasiyet” Engeli

İstanbul Valiliği, 14. Onur Yürüyüşü’nde basın açıklaması yapılmasını “terör saldırıları” nedeniyle uygun bulmadığını söylerken, “toplumsal hassasiyetleri” de unutmadı.

Valilik daha önce 19 Haziran’daki 7. Trans Onur Yürüyüşü’ne ve 26 Haziran’da düzenlenecek 14. LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne izin vermeyeceğini açıklamış, bunun üzerine İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi Valiliğe yürüyüş yerine Tünel Meydan’da bir basın açıklaması yapmak için başvurmuştu.

Valilik bu başvuruya verdiği yanıtta şu ifadelere yer verdi:

“Ülkemiz ve bölgemizde meydana gelen terör saldırıları ve toplumda oluşan hassasiyet dikkate alındığında provokatif eylem ve olayların meydana gelebileceği, etkinliğe katılacaklar da dahil halkın huzur, güvenlik ve esenliği ile kamu düzeninin bozulmasına sebebiyet verebileceği değerlendirilerek, 5442 sayılı Kanun kapsamında talep uygun görülmemiştir.”

AKP’li Belediye Başkanı:
Kadından alacağımız eğitime ihtiyacımız yok

Trabzon’un Of İlçesi’nde AKP’li Belediye Başkan Vekili Halil Alireisoğlu, afet ve acil durumlarla ilgili eğitim veren müftülük çalışanı Ayşe Yılmaz’ın konuşmasına, “Sen kimsin de bize vaaz veriyorsun? Bu kadın nereden çıktı? Bu ne iş. Erkekler kadınlardan vaiz mi alırmış? Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok.” diye bağırdı ve mikrofonu kapattırdı. Aliresioğlu kendini “Temelde bayan olduğu için tepki gösterdim. Bayanların konuşacağı yer vardır, erkeklerin konuşacağı yer vardır.” diye savundu.
(3 Nisan 2016)

Meclis Eşitlik Komisyonu’nda LGBTİ’ler hakkında
“yatak odası” yorumu

Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun 16 Şubat 2016’daki toplantısında CHP ve HDP LGBTİ’lere yönelik ayrımcılığı dile getirdi.

AKP’li Ayşe Doğan, komisyonun “bayan ve erkeklerin iş değerlerini” konuşmak için kurulduğunu ve “Farklı grupların yatak odasındaki özel cinsiyetlerini” konuşmayacağını söylerken LGBTI’lerin toplumda oluşabilecek en büyük tehdit olduğunu iddia etti.

AKP vekili Sait Yüce’den kadın avukata:
Ben Sana Haddini Bildirmeye Çalışıyorum

Meclis’te boşanmaları araştırmak için kurulan komisyonun (*) dünkü toplantısında AKP Isparta vekili Sait Yüce, sunum yapmak için davet edilen Eşitlik İzleme Kadın Grubu’ndan (EŞİTİZ) avukat Hülya Gülbahar’a “Konumunuzu bilerek konuşun”, “Gidin dışarıda konuşun”, “Ben sana haddini bildirmeye çalışıyorum” gibi ifadeler kullandı. (19 Şubat 2016, Cuma)

Davutoğlu: Aileniz size eş bulamazsa bize gelin

AKP’nin Urfa mitinginde konuşan Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Şimdi işiniz, maaşınız var, aşınız var. Ne kaldı? Eş kaldı eş. Biz bu toprakların insanlarının bereketlenmesini istiyoruz, çoğalmasını ama aynı zamanda iş güç sahibi olmasını da istiyoruz. Eş lazım dediğinizde önce annenize, babanıza gideceksiniz inşallah onlar size hayırlı bir eş bulacak. Bulamazsa bize başvuracaksınız” dedi. (23 Ekim 2015)

Bülent Arınç: Kadın olarak sus!

Hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın Meclis’te “Toplumsal barışı tehdit eden artan terör olaylarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla, Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergesi” için düzenlenen olağanüstü toplantıda HDP vekili Nursel Aydoğan’a “Bir kadın olarak sus!” dedi.

Tepkiler üzerine açıklama yapan Arınç, bu sefer de “Bir kadın olarak sus” cümlesini “Meclis disiplini gereği” söylediğini öne sürdü. (29 Temmuz 2015)

Sare Davutoğlu: Kadına şiddet demek konuyu büyütüyor

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun eşi Doktor Sare Davutoğlu, kadına şiddetle ilgili olarak “Ben kadına şiddet dememizin de bu konuyu büyüttüğü kanaatindeyim. Şiddeti bir bütün olarak ele almamız lazım.” dedi. (Temmuz 2015)

Vali Aksoy: Eskiden ‘Kocandır, sever de döver de’ derdik, artık demiyoruz

Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı tarafından kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin çalıştayda konuşan Vali Hüseyin Aksoy: “Şiddete uğrayan sadece kadınlar değil, zaman zaman erkekler de şiddete uğruyor. Eşinden veya başka bir tarafta şiddete uğrayan erkeklerin ŞÖNİM’lere başvurduğunu biliyoruz. Önceki dönemlerde, şiddete uğrayıp karakola başvuran kadınlarımıza ‘Kocandır, sever de döver de’ nasihat edilerek gönderilirdi. Bugün artık bu yapılmıyor. Türkiye’de şiddet konusunda çok önemli bir değişimin yaşandığını görüyoruz.” (Ocak 2015)

Sağlık Bakanı: Kadının tek kariyeri annelik kariyeri

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu yılın ilk bebeğini ziyareti sırasında üç çocukları olduğunu söyleyen bebeğin babasına “O zaman sen söz dinleyenlerdensin.” dedi. “Anneler, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. Merkeze iyi nesiller yetiştirmeye almalılar” diye konuştu. (02 Ocak 2015)

Erdoğan:
Kadınla erkeği eşit konuma getirmek fıtrata terstir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın düzenlediği “Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi”nde kadın-erkek eşitliği olmadığı görüşünü tekrar etti.

Eşitliği “Mağdur olanın mağdur eden seviyesine çıkarılması” olarak tanımlayan Erdoğan, “Feministlere bunu anlatamazsın” derken, “Ben annemin ayağının altını öperdim. Ayağını çekme, orası cennet gibi kokuyor, derdim. Bunu feministlere anlatamazsın!” diye konuştu. (24 Kasım 2014)

Melih Gökçek: Evi topluyorsunuz, Allah razı olsun

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamasında, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, kadınlara evlerde erkeklerin “her şeylerini topladıkları” için teşekkür etti.

“Sizler burada eğleneceksiniz. Fazla konuşmak istemiyorum. Özellikle evlerde bizlerin her şeyini siz bayanlar topluyorsunuz. Onun için sizlere gerçekten çok şey borçluyuz. Allah sizlerden razı olsun”. (8 Mart 2014)

Arınç: Dayanamayıp direğe çıkanlar

Bülent Arınç kahkaha açıklamasının ardından gelen eleştirilere ise şu cevabı verdi:

“O konuşmamdan bir kısım alınmış. Sadece kadınlar kahkaha atmasın dediysem akıl dışı bir iş yapmışımdır. Ama orada ahlak kurallarıyla ilgili bir konuşma yaptım. Kocasını bırakıp tatile çıkanlar, direği gördüğünde dayanamayıp direğe çıkanlar… Böyle bir hayatın içinde siz olabilirsiniz, size kızmanın ötesinde acıyabilirim.” (Temmuz 2014)

Erdoğan’dan gazeteciye: Edepsiz kadın!

Başbakan Erdoğan, Malatya mitinginde gazeteci Amberin Zaman’ı hedef gösterdi. Gazetecilik örgütleri ve kadın örgütlerinin basın açıklamalarıyla tepki verdiği açıklama şöyle:

“Oradan da gazeteci kılıklı bir militan çıkmış, edepsiz bir kadın, ‘Müslüman ülkede bunu beklemek zor değil mi’ diyor. Haddini bil haddini. Eline vermişler bir kalem, gazete köşesinde yazıyorsun. Çıkarıyorlar seni işte bu malum Doğan grubunun televizyonuna, oradan da saygısızca yüzde 99’u Müslüman olan bu halka hakaret ediyorsun.” (2014)

Davutoğlu’ndan kadın HDP vekiline: Edepsiz

Başbakan Ahmet Davutoğlu Ahi Evran Külliyesi’ndeki 27. Ahilik Haftası töreninde yaptığı konuşmada, “Bir vekil tuttu, o kardeşimizi, o kardeşlerimizin elinden tutarak, sınırlarımızın içine çeken o aziz Mehmetçiğe taş atma edepsizliğini gösterdi”. (2014)

Erdoğan’dan kadın HDP vekiline: Densiz

Türkiye İhracatçılar Meclisi “Türkiye Markası” tanıtımına katılan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Türkiye’de üretilen ürünlerin üzerinde yazacak logo ve sloganları tanıttıktan sonra sözü Tuğluk’a getirmiş, “Mehmetçik sınıra gelen o mağdur insanların can güvenliği için çırpınırken birilerinin çıkıp Mehmetçiğe taş atması maalesef büyük bir densizliktir” dedi. (2014)

AKP’li Aslan’dan kadın muhabirlere: Ben sizin bacak aranızı çekip…

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Tokat milletvekili Zeyid Aslan, kadın gazetecilere “Ben sizin bacak aranızı çekip gazeteye bastırsam, bunların gerçeği bu diye ahlaksız olurum değil mi?” diye taciz etti. (Temmuz 2013)

Hüseyin Çelik: Öyle bir kıyafet gitmiş ki…

Beyaz TV’de bir programa katılan Çelik, “Dün bir kanaldaki, yarışma programında sunucu öyle bir kıyafet gitmiş ki olmaz bu yani. Kimseye karıştığımız yok ama çok aşırı. Dünyada da kabul edilemez” diye konuştu. Çelik’in açıklamasından sonra sunucu Gözde Kansu işten çıkarıldı. (Eylül 2013)

Erdoğan: Anne, baba kızının birilerinin kucağına oturmasını ister mi?

Dönemin başbakanı Erdoğan, Gezi protestoları sırasında Habertürk’te Fatih Altaylı’ya verdiği röportajda Dolmabahçe’deki ofisinden kadınların kıyafetlerini incelediğini söylemişti:

“Değerlerine önem veren anne, baba kızının birilerinin kucağına oturmasını ister mi? Dolmabahçe’de ofisimin önünden Kadıköy’den gelenlerin filan orada durumunu görüyorum. Bütün bunları gördüğüm zaman, bunlar benim aslında kendi değerlerimle uyuşan şeyler değil. Buna rağmen benim toplumumun insanıdır diyorum, giyimine kuşamına şusuna busuna karışamam diyorum…” (Haziran 2012)

Gökçek: Tecavüze uğrayan kadın ölsün

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, kürtajın yasaklanmasıyla ilgili tartışmalar sırasında tecavüz sonucu gebeliklerde kürtaj konusu tartışılırken, “Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün” dedi. (Haziran 2012)

Bülent Arınç’tan vajina monologları

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, CHP milletvekili Aylin Nazlı Aka’nın kürtaj tartışmasında dile getirdiği “Başbakan vajina bekçiliğini bıraksın” sözlerine karşılık, “evli bir ‘bayan’ın cinsel organı hakkında açıkça konuşmasının yüzünü kızarttığını” söyledi. (12 Aralık 2012)

Erdoğan: Kadın mıdır kız mıdır?

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan 2011’de bir Konya mitinginde, Hopa’daki olayları protesto etmek için tank üzerine çıkan ve polis müdahalesi sonucu kalçası kırılan Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu üyesi Dilşat Aktaş hakkında “O kadın, kız mıdır kadın mıdır?” diye konuştu. (11 Haziran 2011)

Ayhan Sefer Üstün: Tecavüze uğrayan doğurmalı

1 Haziran 2012’de “Bosna’da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular. Anne karnında hepsi öldürülseydi o tecavüzcülerin yaptığından çok daha büyük bir dram, suç ortaya çıkacaktı. O çocukların bir parçası da annenindir, o çocuklar masumdur. Bizde ‘Babanın suçu çocuğa geçmez’ diye bir anlayış var. Elbette yan etkiler ortaya çıkacaktır. Anne psikolojisinin bozulması, toplumda rahatsızlıklar vs.” diyen Ayhan Sefer Üstün, AKP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı görevine getirildi. (Eylül 2015)

Erdoğan’dan Münevver Karabulut cinayeti yorumu: Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya..

Dönemin Başbakanı Erdoğan, Mnevver Karabulut cinayetinin ardından “Çocuğumuz öyle nereye giderse gitsin olmaz. Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya..” dedi. (Temmuz 2009)

Arınç’tan kadın vekile: Yaratık

Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, kapatılan DTP’li Mardin Milletvekili Emine Ayna’yı kastederek, “Çok garip bir yaratık. Allah akıl fikir versin” dedi. (22 Aralık 2009

Cuma İçten’in Tweet’leri

AKP Genel Merkez Siyasi ve Hukuki İşler Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Milletvekili Cuma İçten, 22 Mayıs 2015’te Twitter hesabından yaşam tarzına ilişkin şu mesajları paylaşmıştı:

“İzmir’de CHP’ye oy veren kitle, radikal militanvari davranmakta ve kendisi gibi düşünmeyenlere saygı göstermemektedir.”

“Belediye hizmetten ziyade kültürümüze ve değerlerimize aykırı teşkil eden sözde kültürel faaliyetler yapmaktadır.”

“Alttan gelen gençlik, değerlerimize aykırı bir yaşam şekli ile yetişmekte ve kendi aileleri bile bu durumdan şikayetçi.”

“CHP’li İzmirli Gençler özgürlükten anladıkları, son derece açık giyinmek, kafaya çekmek, sabaha kadar eğlenmek.”

“İzmir Boşanma oranının en yüksek olduğu il neden acaba ?

“Haşhaşilerin başkenti İzmir, Neden acaba?”

“Kürtaj cinayet”

Recep Tayyip Erdoğan, 25 Mayıs 2012’de İstanbul’daki Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin 2012 Uluslararası Parlamenterler Konferansı’nın kapanış oturumunda yaptığı konuşmada sezaryen doğuma karşı olduğunu ve kürtajın cinayet olduğunu söylemişti.

Erdoğan, ertesi gün de AKP Kadın Kolları 3. Olağan Kongresi’nde “Her kürtaj bir Uludere’dir’ dedi ve kürtajın “milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan” olduğunu söyledi.

“Alkol yaşam tarzı değil”

Tayyip Erdoğan 26 Nisan 2013’te Yeşilay tarafından düzenlenen Global Alkol Politikaları Sempozyumu’nda alkol kullanımının yaşam tarzı olarak savunulacak bir yanının olmadığını söyledi.

24 Mayıs 2013’te, yıllık içki tüketiminin kişi başı ortalama 1,5 litre olduğu Türkiye’de gençleri alkolden korumak adına içki tüketimi ve satışına ilişkin bir dizi yasak getirildi.

Marketlerde ve bakkallarda gece 22.00 ile sabah 06.00 arasında içki satılması yasaklandı. Film, klip ve dizilerde içkiye özendirici görüntüler yasaklandı. İçki firmalarının festival, konser gibi organizasyonlara sponsor olması yasaklandı.

28 Mayıs 2013’te Erdoğan, yasakları yasalaştıran AKP milletvekillerine teşekkür ettiği konuşmasında “Kimse alkolü bir kimlik meselesi haline getirmemelidir. Çıkan düzenleme kimsenin yaşam tarzına müdahale anlamında değildir. İçeceksen yine alkollü içeceğini al evinde iç. Yine git ne içeceksen iç” demişti.

“Kırmızı ruj yasak”

Nisan 2013’te “Yolculardan gelen tepkiler”i gerekçe gösteren THY, hosteslerin kırmızı ruj sürmesini ve saçlarını üstten toplamasını yasaklamıştı.

Femen Türk Hava Yolları’nda kabin memurlarına getirilen kırmızı ruj, kızıl ve platin sarı saç ile frapan, simli makyaj ve üstten topuz yasağını protesto etti. Femen üyeleri bu sefer bedenlerine “Benim Dudağım Benim Kararım” yazdı.

“O kadar da dekolte olmaz”

6 Ekim 2013’te bir televizyon programına katılan dönemin Başbakan Yardımcısı Hüseyin Çelik, ATV’de yayınlanan bir yarışmada sunuculuk yapan Gözde Kansu’nun dekoltesinin çok açık olduğunu belirterek şunları söylemişti:

“Dün bir kanaldaki, yarışma programında sunucu öyle bir kıyafet gitmiş ki olmaz bu yani. Kimseye karıştığımız yok ama çok aşırı. Dünyada da kabul edilemez.”

Çelik’in bu sözlerinden sonra Kansu’nun işine son verilmişti.

“Kızlı-erkekli kalınamaz”

Erdoğan 5 Kasım 2013’te AKP grup toplantısında yaptığı konuşmada “Denizli ilinde şahit olduk. Yurtların yetersizliği beraberinde çeşitli sıkıntılar doğuruyor. Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor. Bunun denetimi yok. Muhafazakar demokrat yapımıza bu ters. Vali Bey’e bunun talimatını verdik. Bunun bir şekilde denetimi yapılacak” demiş ve sözlerine şöyle devam etmişti:

“Aynı apartmanın içindeki daire komşuları ihbarı yapıyor. Buralarda nelerin olduğu belli değil. Karma karışık her şey olabiliyor. Anneler babalar feryat ediyor. Bu adımlar atılacaktır. Bunlara da kusura bakmasınlar muhafazakar demokrat olarak müdahil olmak zorundayız. Bu yaşam tarzına müdahale değildir. Böyle bir sorumluluğun manen altına giremeyiz. Bu ülkede annelerin babaların kahir ekseriyetini bu işlere asla müsaade etmeyeceğini bilen insanım. Bu işte biz kararlı adım atmaya mecburuz.

Erdoğan ertesi gün Esenboğa Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında kendisine valilerin “kızlı erkekli” evlere müdahale yetkisi olup olmadığına ilişkin soru sorulması üstüne “Yasal değişiklikle gerekli yetkiyi alırlar” demiş ve eklemişti:

“Kişilerin müstakil özel evlerinde bir farklı kız bir farklı genç, ikisinin aynı evde kalması ne denli acaba uygun olabilir? (…) Eğer bir yasal düzenleme yapılması da gerekiyorsa biz bu konuyla ilgili yasal düzenlemeyi yaparız. Şu an valiliklerin bu konuda inisiyatifleri varsa bu inisiyatifleri de kullanması gerekir.”

“Kadın kahkaha atmayacak”

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 28 Temmuz 2014’te AKP Bursa teşkilatının Merinos Parkı’nda düzenlediği bayramlaşma töreninde yaptığı konuşmada “iffet”in önemine değinirken, şunları söylemişti:

“Ahlaken bir geriye gidiş var. (…) Nerede öyle yüzüne baktığımız zaman yüzü hafifçe kızarabilecek, boynunu öne eğebilecek, gözünü bizden kaçırabilecek iffet sembolü haya sembolü kızlarımız. İffet çok önemli. Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek içinde bir süstür. Erkek de iffetli olacak. Zampara olmayacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın.”

“1, 2, 3, 4 çocuk, gerisi Allah kerim”  

2011’den bu yana kadınların üç çocuk doğurması gerektiğini ileri süren Erdoğan, en son 22 Aralık 2014’te katıldığı bir düğünde kadınların daha da fazla çocuk sahibi olması gerektiğini ileri sürmüştü.

“Bir olur garip olur, iki olur rakip olur, üç olur denge olur, dört olur bereket olur, gerisi Allah Kerim…” diyen Erdoğan, doğum kontrolüyle Türkiye’nin neslinin kurutulmaya çalıştığını da iddia etmişti. (BK)
================================
Dostlar,

Yazı zaten epey uzun.. Biz yorumsuz sunalım..
Son günlerdeki “suret-i haktan yumuşama” nın takiyye olup olmadığına ya da
nasıl değerlendirileceğine herkes kendisi karar versin..

Sevgi ve saygı ile.
06 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Türkiye Hayvancılığının Dünü, Bugünü

Dostlar,

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji AbD öğretim üyesi
Sayın Prof. Dr. Ayhan Filazi, 29.12.12 günü, bizim de üyesi olduğumuz
Ulusal Eğitim Derneği‘nde bir konferans verdi. Bilindiği gibi bu derneğimiz her hafta Cumartesi güneri geleneksel olarak 14:00 – 16:00 arası bu etkinliği sürdürüyor.

Sayın Prof. Filazi, geçtiğimiz Haziran’da ADD seçimleri sonrasında ADD Genel Başkan Yardımcılığı görevi de üstlendi. Biz de bu görevi 2004-2006 arasında yapmıştık.. Başka bilimsel zeminlerde de Sayın Filazi ile birlikte çalışma olanağı buluyoruz. Fakültesinde Atatürkçü Düşünce Topluluğu’nun akademik danışmanlığını da yürütüyor Ayhan hoca..

Bizi 2 yıl önce 10 Kasım 2010’da Fakültelerine çağırmışlardı ve

  • ATATÜRK’ü ANLAYARAK ANMAK: 72. YIL..

başlıklı bir görsel konferansımız olmuştu.

*********************

Türkiye Hayvancılığının Dünü, Bugünü

Çok değerli bir çalışma.. Dolu dolu ve güncel 76 yansı içermekte.
Kendilerinin değerli izinleri ile bu sunuyu sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Küresel emperyalizmin sinsi oyunlarını ayrımsamak yerine kendine kılavuz alan politikaların ve politikacıların ve de ilgili halkların burnu …tan kurtulamıyor..

Hem Ulusal Eğitim Derneği’ne hem de Sayın Prof. Filazi’ye teşekkür ediyoruz.

Ayhan hoca, 9.8.2005 günlü Cumhuriyet Gazetesi’nin Tarım ve Hayvancılık Eki’nde
bir makale yazmış ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığının
Ankara’ya varmasına az kaldı
ğı uyarısı yapmıştı. O dönemde Ankara Bölge Veteriner Hekimler Odası Başkanı idi.

Zarifçe de Sağlık Bakanı Recep Akdağ‘a dokundurmuştu..

Bakan Akdağ, kenelerden uzak durmamızı ve pantolon paçamızı çoraplarımızın içine sokmamızı öneriyordu.

Sayın Filazi ise, “Biz kenelerden uzak durmaya bakalım da onlar bizden
uzak duracak mı?
” diye sormaktaydı.

Ayhan hoca haklı çıktı.

Geri kalmış ülkelerde görülen bu zoonotik hastalık (hayvanlardan insanlara bulaşan hastalık; zoonoz)  Ankara’ya da ulaştı, hatta Numune Hastanesi’nde özverili 2 doktora hastalarından bulaştı.. Geçtiğimiz aylarda da (22 Eylül) Samsun’da 26 yaşında bir hekim (Dr. Mustafa Bilgiç) gene hastasından bulaş alarak yaşamını yitirdi!

2 ay sonra da Ekim 2005’te Mudanya’da KUŞ GRİBİ salgını başladı..
Sağlık ve Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı gene çuvalladı..

SÜRVEYANS denilen tıbbi işlemi bilmez ve gereği gibi uygulamazsanız bu dertlerden kurtuluş yok..

  • Türkiye her alanda ULUSAL POLİTİKALARA dönmeli..
  • TÜRKİYE TÜRKİYE’den yönetilmeli!

Sunuyu izlemek için lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız ?

Hayvanciligin dunu ve bugunu -AFilazi

Sevgi ve saygı ile.
30.12.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net