Kategori arşivi: Hekim Saltık

Akademi, Sanat, Barış Her Yerde…

Akademi, Sanat, Barış Her Yerde…

(AS: Bizim katkımız yazının sonundadır…)

Üniversitelerinden, hastanelerinden, okullarından uzaklaştırılan kamu emekçileri, öğretim üyeleri ülkeyi kararnamelerle yönetmeye çalışan iktidarın ezberini bozacak bir etkinlikte buluştu. Haldun Taner’in bundan tam 57 yıl önce, üniversitelerinden uzaklaştırılan 147’lerle dayanışma için Dostoyevski’nin öyküsünden oyunlaştırdığı, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez’in de arşivden çıkartarak kitap haline getirdiği “Timsahın Midesindeki Adam” bugüne uyarlanmış haliyle sahnelendi. Sahnede bu kez barış imzacısı olduğu için, demokrasiyi, özgürlükleri savunduğu için kurumlarından uzaklaştırılanlar vardı.

İstanbul Tabip Odası’nca hazırlıkları sürdürülen “Timsah” oyunu, 27 Mayıs 2017, Cumartesi akşamı Şişli Kent Cemil Candaş Kültür Merkezi’nde sahnelendi.

Tiyatro sanatçısı Orhan Alkaya’nın yönettiği, sahne tasarımını M. Nurullah Tuncer’in, efektleri Sercan Gidişoğlu’nun, müziği ise Uskan Çelebi’nin gerçekleştirdiği oyunun dramaturjisini ise TTB Yüksek Onur Kurulu Üyesi
Dr. Ali Çerkezoğlu üstlendi.

Oyunun bitiminde OHAL KHK’larıyla kurumlarından ihraç edilenler sahneye çağırıldı ve

  • “Akademi her yerde, Sanat her yerde, Barış her yerde” pankartı açıldı.Ardından hep bir ağızdan
  • “Bu Daha Başlangıç, Mücadeleye Devam”,
  • “Hayır Bitmedi, Daha Yeni Başlıyor”,
  • “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sloganları atıldı.

İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez, oyunun sonunda şunları söyledi:

“Eylemin, demokrasi ve adalet isteğini açığa vurmanın iktidarların düşünemedikleri yolları da vardır. İmece ile en iyisi yapılır. Metnin uyarlanmasından, yer seçimine kadar oyunun her yönü ortak akıl ürünüdür.
Bizi başka özgün ve beklenmedik eylem tarzları arayıp bulma konusunda yüreklendirmiştir.”

“Oyuncu” kadrosunda aşağıdaki adlar yer aldı:

Öykü anlatıcı: Dr. Mustafa Sülkü
Aleksey Semyolof (Ivan’ın arkadaşı): Dr. Samet Mengüç
Ivan Ivanoviç: Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu
Elena Ivanova (Ivan’ın karısı): Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı
Dureşka (Ivan’ın kızı): Doç. Dr. Özlem Özkan
Abulof (Ivan’ın müstakbel damadı): Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu
Bay Şmit (Timsahçı): Dr. Nazmi Algan
Bn. Şmit (Timsahçı’nın karısı): Dr. Melahat Cengiz
Maliçki Popoviç (Ivan’ın amiri): Prof. Dr. Cengiz Erçin
Sergey Semyonov (Ivan’ın iş arkadaşı): Dr. Ali Özyurt
Falcı: Prof. Dr. Rukiye Eker
Prof. Zbignief (Dönemin ünlü doktoru): Prof. Dr. Taner Gören
General Konserdof: Prof. Dr. Özdemir Aktan
Baytar: Dr. Hüseyin Keskin
Nöbetçi Asker: As. Dr. Ersin Baltacı
Subay: Dr. Sadık Çayan
Polis Komiseri: Doç. Dr. Haydar Durak
Bir Kadın: Dr. İncilay Erdoğan

==================================
Dostlar,

Bu olay, kesin olarak Dünya Uygarlık Tarihine ge-çe-cek-tir..
Oyunculardan Prof. Dr. Özdemir Aktan Hacettepe Tıp’tan sınıf arkadaşımızdır.
Oyunculardan Prof. Dr. Rukiye Eker İstanbul Tıp’tan sınıf arkadaşımızdır.
Oyunculardan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun doçentlik jürisinde idik..
…….
Çoğu dostumuz ve arkadaşımızdır.
Bir kez aha söyleyelim : OHAL KHK’ları ile böylesine hukuk -akıl – insaf- vicdan dışı, savunma almadan, suçu açıklanıp kanıtlanmadan insanları işlerinden  – ekmeklerinden – onurlarından etmek ASLA KABUL EDİLEMEZ!
Bu işlemler ‘keenlemyekün” dür = hukuk karşısında yok hükmündedir ve uygulayıcılara gelecekte mutlaka hukuksal yatırımları olacaktır.
Ayrıca bu insanların emekliliklerini engellemek, sosyal güvenlik sitemi dışına itmek, pasaportlarına el koymak, başka işlerde çalışmalarını engellemek, eşlerini de işten atmak.. ulusal ve tarafı olduğumuz uluslararası hukukun kabul göreceği orantılı – kişisel – insan onuruyla bağdaşan – OHAL gerekçelerine dayalı… cezalar değil düpedüz işkence, eziyet, zulüm ve bir tür post-modern ölüm cezasıdır.

Üstelik her türlü yargı yolu kapatılmıştır.

Sıkıyönetimden de ağır bir OHAL uygulamasıdır ve keyfi olarak uzatılmakta, hiç olmazsa OHAL kalkınca yürütmenin bitecek olması umudu da kırılmaktadır.

On binlerce insan aileleriyle birlikte  aç, işsiz, dışlanmışlardır ve intihar etmektedirler.. Bu durumdaki insanların sayısının yüz bini aşmış olması,
BİR TOPLU KIRIM demektir. OHAL 11. aya yaklaşmaktadır!

AKP iktidarını bir kez daha HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE DAYALI demokratik hukuk devleti sınırlarına, İNSANCIL HUKUK uygulamaya ve FETÖ savaşımını kendinden başlatarak, karşıtlarını tasfiye için OHAL kılıcını gözükara kullanmaya son vermeye çağırıyoruz..

Baskıcı uygulamalar toplumda dayanma – sabır sınırlarını çoktaaaan aşmıştır. Toplumsal patlamalar gündemdedir ve bu despotizm daha fazla sürdürülemez!

Sevgi ve saygı ile. 04 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ANTİK TÜRK KAVİMLERİNİN TIP İLMİNE KATKILARI

Değerli site okurlarımız,

Tarihçi (Doktora tez konusu : “İngiliz Kaynaklarında Pontus Sorunu 1918 – 1923“)
Sayın GÜZİDE FİLİZ TUZCU‘nun bize ulaştırdığı 2 önemli makaleden birini, değerli yazara teşekkür ederek ilginize sunuyoruz.. Oldukça kapsamlı ve çok geniş bir kaynakçaya dayalı.. Özetleyip pdf olarak eklemek yerine tümünü, dokunmaksızın sunuyoruz.
Özellikle son 2 paragrafın dikkatle okunmasını dileriz.
(Yazıdaki görüşler yazarı bağlar ve bilimsel sorumluluk da elbette sayın yazarındır.)
Doktora tezi jüri tarafından ‘muhteşem’ bulunan ama politik gerekçelerle unvanı verilmeyen Sn. Tuzcu’nun bize yazdığı ileti yazının en sonundadır. Türkiye üniversiteleri Sn. Tuzcu’yu deyim yerinde ise ”havada kapmalı” ve çok önemli tezini de kabul ederek doktorasını vermeli, tezi yayımlatmalı ve özellikle Dışişleri çevreleri ile Siyasal Tarihçiler ve Uluslararası Hukukçular hak ettiği değeri vermelidirler. Elbette kamuoyu da Pontus gerçeğini doğru öğrenmelidir.

Sayın Tuzcu’nun 25.09.2013’te sitemizde yer alan makalesi aşağıdaki başlığı taşıyordu :

TÜRKÇE DİL BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

Yazar Tuzcu hem Tıp Tarihi ile ilgili önemli bir konuyu işliyor hem de bizim gibi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler – Mülkiye diplomalı Kanada eğitimine ek olarak.

Sevgi ve saygı ile. 03 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
====================================================

ANTİK TÜRK KAVİMLERİNİN
TIP İLMİNE KATKILARI

GÜZİDE FİLİZ TUZCU
Tarihçi
İstanbul Üniversitesi – Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü      

Tarihsel açıdan değerlendirilmesi son derece önemli olan “antik tarihin”, ne yazık ki tarafsız ve objektif değerlendirmelere paralel olarak gün ışığına çıkarılamadığı ve insanlık âlemine katkı sağlayabilecek bir seviyede ele alınmadığı kanaatini taşımaktayız.  Şöyle ki çeşitli ön kabullerden dolayı gün yüzüne çıkarılmayan, ancak varlıkları ve medeniyetleri, tarihin derinliğinde binlerce yıl öncesine kadar geriye gittiği, bilimsel çalışmalara dayanan veriler ve kanıtlarla belirlenen Türklerin,  söz konusu tarihi mevcudiyetlerinin on altı bin yılın üstünde, çok uzun bir zaman dilimini kapsadığından söz edilmektedir.[1] Bu bağlamda Türklerin, dünyada bilinen en eski milletlerin başında geldikleri sonucuna ulaşabiliriz.  Ne var ki, böyle olmakla birlikte, Türklerin hayranlık uyandıran muazzam antik tarihlerinin bu yönüyle araştırılmayıp, yüzlerce yıl karanlıkta bırakılması, hatta daha da vahim olanı,
bu değerli antik mirasın sorgulanmadan, araştırılmadan, pek çok Türk bilim insanı tarafından ısrarla reddedilmesi, son derece kıymetli olan “antik tarih mirasının” başka milletler tarafından  kolayca  sahiplemesine  uygun ortamı hazırlamıştır.
 Bilimsel çalışmalar incelendiğinde birçok kanıt bize göstermiştir ki, Büyük Atatürk’ün önemli ikazlarına rağmen, Türkler tarafından gereğince inceleme ve araştırma sahası olarak sahip çıkılmayan değerli tarih mirasımızın, konu üzerine eğilen ve gerçekte “antik kavimlerle akrabalık ilişkileri ve kültürel  bağları  bulunmayan, ancak güçlü emperyalist Batılı devletlerce hem  siyasi ve ilmi, hem de maddi yönden desteklenen Grek ve İtalyanlarca” sahiplenilmesine yol açmıştır. [2]

Bu bağlamda konumuzla ilgili fevkalâde önemli bazı ön tespitler yapmak gereği hasıl olmuştur. Bunlardan ilki şudur; emperyalist Batılı devletlerce dünyaya empoze edilerek, ezberletilen mevcut antik tarihin, “Batı merkezli – dolayısıyla taraflı olduğu ve tarihi gerçekleri yansıtmadığı” hususuna özellikle dikkat çekmemiz gerekmektedir.  Dünya “Antik Tarihi” çeşitli yerli ve yabancı kaynaklardan geniş bir perspektifle araştırılıp, tetkik edildiğinde ve söz konusu bu kaynaklar birbirleriyle karşılaştırıldığında görülmüştür ki, antik tarihin araştırılması, arkeolojik kazılar ve tarih yazılımı, 18. yüzyıldan itibaren Batılılarca başlatılmış ve geliştirilmiştir…  18. ve 19. yüzyılların, Batılıların her açıdan güçlendikleri ve dünya liderliğini ele geçirerek, “şiddetli bir Türk karşıtlığı tavrı sergiledikleri” dönemler olduğunu  ileri sürebiliriz. Emperyalist Hıristiyan Batılılarca alınan siyasi karar gereğince antik tarih, “Türklerin aleyhine şekillendirilmeye ve kurgulanmaya” başlanmıştır… Böylece  muazzam antik tarih mirası,   emperyalist devletlerin,  “kendilerinden gördükleri (Hıristiyan, beyaz ve Avrupalı) benimsedikleri ve himayeleri altına aldıkları”  Hıristiyan Greklere ve  İtalyanlara  mâl edilmiştir!  Bu bağlamda makalemizin konusu olan “tıp ilmiyle ilgili değerli antik miras” da, söz konusu bu genel mirasa dahil edilerek, aslında bu miras ile hiç ilgisi olmayan milletlerce sahiplenilmesine yol açmıştır.  Oysaki “objektif tarih kaynaklarının” ortaya koymuş oldukları birçok arkeolojik bilgi ve veri, hatta tıbbi kanıtlar (2007 yılında Etrüsklere yapılan DNA testleri sonuçları), antik  tarih ile ilgili günümüze kadar gelen Batı dayatması bütün ezberleri temelinden sarsıp, yıkacak  nicelik ve nitelikte olduğu görülmüştür…

Dünya akademik çevrelerinde büyük dahilerden biri olduğu oybirliği ile kabul edilen, ünlü bilim adamı İsak Nüvtın (İsaac Newton) da, antik tarihe ilgi duyan bilim adamlarından biri olarak, Batı menşeli antik tarihi araştırmış, tetkik etmiş ve söz konusu Batı menşeli antik tarihteki  yanlışları, sapma ve çelişkileri, hatta değiştirilen antik kronolojiyi tespit ederek,  18. yüzyılda bu konuya dikkat çeken bir kitap yazmıştır.[3]  Görüldüğü üzere, yazılmaya başlandığı günden itibaren zihinlerde pek çok soru işaretleri uyandıran,  içinde çelişki ve tutarsızlıklar ihtiva eden “Batı menşeli mevcut antik tarihin”, Türkiye’deki bilim çevrelerince 21. yüzyılda dahi şüphe uyandırmaması, sorgulanmaması ve söz konusu “sapma ve hataların, orijini  değiştirilmiş  antik alfabe- krallık – şehir- tanrılar panteonu  ad ve yazıların, hatta kronolojik hataların”, Türk tarihçiler tarafından dünya kamuoyu gündemine getirilmemesi  oldukça düşündürücü bulunmuştur!

Bu bağlamda “antik alfabe, şehir, devlet, kavim, kral, krallık, mitoloji, tanrı – tanrıça – tapınak  vs…  adlarının” değiştirilmesinde, ayrıca kronolojik sapmaların yapılmasında ve böylesine “bilimsellikten uzak,  sübjektif (taraflı) Batı menşeli antik tarihin bugünlere kadar rahatlıkla gelip, zihinlerde kök salmasında, pek çok  Türk devlet ve bilim insanlarının da birinci  derecede sorumluluk payları olduğunu ileri sürmek, kanaatimize göre abartılı bir tespit olmayacaktır.  Çünkü bilimsel veri ve kanıtlara dayanılarak, söz konusu “antik tarih mirası” üzerinde gerçek anlamda hak sahibi oldukları ileri sürülen Türklerin, bu eşsiz mirasa zamanında ve gerektiği ölçüde sahip çıkmadıkları belirlenmiştir.   18. ve 19. yüz yıllar ve  akabinde 20. ve 21. yüzyıllar da dahil olmak üzere, genelde Türk bilim insanlarının bu konuyu – konunun hayati önemi nispetinde – ele almamış olduklarını üzülerek ifade etmek zorundayız. Hatta Türklerin, yaşadıkları bu değerli topraklarda, bilhassa gözlerinin önünde duran muhteşem güzellik ve değerdeki antik tarihi eserlerin, yabancılarca tetkik edilmesine, ortaya çıkarılmasına ve pek çoğunun da alıp götürülmesine, yüzyıllarca sadece seyirci kalmış olduklarını söylemek mecburiyetindeyiz…  Elbette ki “1923 – 1938 Büyük Atatürk Dönemi” bu tespitimizin dışındadır.

Şöyle ki söz konusu bu altın zaman dilimi, her hususta olduğu gibi, “objektif antik tarih çalışmaları” hususunda da,  Büyük Atatürk’ün sayesinde altın bir çağ olmuştur. Ancak bu dönem öncesinde ve sonrasında,  pek çok Türk aydını, devlet adamı, tarihçi! vs, yüzyıllarca ihmal edilen “Antik Türk Tarihi Konusunu” ciddiyetle ele alıp, o güne kadar yapılan vahim ihmalleri, Büyük Atatürk’ün değerli uyarıları doğrultusunda telafi etme yoluna gidecekleri yerde, “Antik Türk Tarihini” görmemezlikten gelmeye devam etmiş ve bu konuda Batılıların kendilerine dayatmış oldukları sözde bilgileri benimseyerek, bunları hiçbir şekilde sorgulamadan, doğru olup, olmadıklarını araştırmadan, olduğu gibi, hatta “gökten inmiş ilâhi gerçekler” gibi kabul etmiş olduklarını söyleyebiliriz.[4]  Daha da vahim olanı şudur ki;  bu konuyla ilgili düşünen, araştırma ve sorgulama yapan, bilimsel arkeolojik kanıtları gün ışığına çıkarmaya çalışan doktora öğrencilerinin takdir edilerek, teşvik edilmeleri gerekirken,  maalesef engellenmekte oldukları bizzat müşahede edilmiştir… Oysaki henüz 19. yüzyılda tarafsız Batılı bilim insanlarının, “emperyalist devletlerin 18. yüzyıldan itibaren uyguladıkları stratejilerle ve devreye soktukları spekülasyonlarla, antik tarihi etkileri altına almaya çalıştıklarını” açıkça dile getirdiklerini görebiliyoruz.  Örneğin 1882 yılında, İtalya Turin Üniversitesinden Profesör Karlo Kipolla konuyla ilgili şu hususlara dikkat çekmiştir; “yabancı akademisyenlerin İtalyan antik kaynaklarıyla yakından ilgilenmeleri beni endişelendirmektedir… Bu toprakların geçmişini  ortaya çıkaracak olan belge ve eserlerin ortadan kaybolma (vanish) riski vardır. Söz konusu bu zenginliklere bizler sahip çıkmalıyız ve antik eserlerin, her sene dışarıdan bu topraklara hücum eden yabancılarca çalınmalarına izin vermemeliyiz. Kendi tarihimizi kendimiz yazmalıyız, ayrıca kendi kroniklerimizi ve arşivlerimizi de, yine kendimiz yayınlamalıyız.” [5]  

Ne ilginçtir ki  henüz  19. yüzyılda  bu İtalyan bilim adamı, kendi topraklarında bulunan, ancak “kendi atalarına ait olmayan bir antik tarih mirasını” dahi,  bu kadar büyük bir özen, titizlik ve azimle korumaya ve sahiplenmeye çalışırken, “bu mirasın  gerçek  sahibi  olduğu ifade edilen Türklerin”, ne Osmanlı İmparatorluğu zamanında, ne de 1938 sonrasında, kanaatimize göre bu hassasiyetin yüzde birini dahi göstermemişlerdir! Oysaki bazı tarihçiler, “Ancak 1916  yılında ulus devlet olabilen İtalyan milleti tarihinin, antik Roma çağına kadar izinin sürülmesinin mümkün olmadığını” belirtmişlerdir.[6] Aynı durum Grekler için de söz konusudur… Bilindiği üzere, önce Rusya, daha sonra da İngiltere’nin kışkırtma ve destekleri ile, ayrıca Grek kökenli Osmanlı devlet ve iş adamları, Filik-i Eterya örgütü – Grek patriği ve Grek metropolitler liderliğinde 1821’den itibaren başlayan Grek ayaklanmaları, Osmanlı  tebaası olan  Grek azınlıkları örgütleyip – silahlandırarak, Türk resmi makamlarına ve Türk halkına saldırı ve katliamlarda bulunmalarıyla sınırlı kalmamıştır…  Diğer yandan da Grekler, Türklerin elinden alıp, sahiplenmek istedikleri Doğu Avrupa toprakları ve çeşitli Ege ve Akdeniz adaları hakkında “Grek yanlısı bir antik tarih senaryosu kurgulayarak, bu senaryoyu  ustaca devreye sokmuş ve sözü edilen bütün bu toprakların aslında antik Grek atalarına ait olduğu” iddiasını ortaya atarak, bu mesnetsiz iddianın Batılılarca da hararetle desteklenmesini sağlamışlardır.[7]  Oysaki objektif antik tarih uzmanları,  “1840 yılına kadar Greklerle ilgili herhangi bir orijinal tarihin olmadığına” bilhassa dikkat çekmişlerdir.[8]

Görüldüğü üzere 18 ve 19. yüzyıllarda devam eden “antik tarih tartışmalarıyla ortaya atılan mesnetsiz  Grek ve İtalyan iddialarına” Türklerin hiçbir şekilde taraf olmamaları, itirazda bulunmamaları, kanaatimize göre hem çok şaşırtıcı, hem de üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken fevkalâde önemli bir husustur!  Bunun neticesinde Türkler,  çok büyük  zararlara  uğramışlardır  ve halâ da uğramaktadırlar… Şöyle ki Türkler; hem kendi öz atalarına ait olan muhteşem zenginlikteki antik eserlerin Grekler ve İtalyanlarca kolayca sahip çıkılmasına neden olmuşlardır;  bir başka deyişle bu kıymetli antik mirası, bizzat kendi  elleriyle onlara sunmuşlardır; hem de Batılıların ağır  iddia, hakaret ve suçlamalarının da hedefi olmuşlardır… Şöyle ki Batılılar, “Türklerin  medeniyete hiçbir katkı sağlamadıklarını, Türklerin barbar, göçebe ve ilkel kavimler olduklarını, yaşadıkları topraklarda hak sahibi olmayıp,  işgalci  konumunda bulunduklarını, Türklerin devlet idaresinde aciz kaldıklarını, yakıp, yıkmaktan başka hiç bir şey bilmediklerini  vs…” iddia etmişlerdir... Böylece Türkler, dünya kamuoyu gözünde de küçük düşürülmeye çalışılmıştır…  18. Yüzyıldan itibaren Türklere yönetilen söz konusu bu asılsız iddia ve suçlamaların, 21. yüzyılda da, maalesef devam ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz… Çünkü Türkler, Büyük Atatürk’ün  onları  hassasiyetle uyarmış olmasına rağmen, 21. yüzyılda dahi, antik tarihlerine sahip çıkmamakta ve Türkleri destekleyen bunca önemli – bariz bilimsel kanıta rağmen, halâ antik tarihlerini ortaya koymamaktadırlar!    

Diğer yandan “her kademedeki Grekler, başta Grek devleti – Grek dışişleri bakanlığı,  Grek cemiyetleri – dernekleri – kulüpleri –  patrikhanesi,  metropolleri, diasporası vs… – kısacası resmi ve gayri resmi – top yekûn – btün kuruluş ve kurumlarıyla Grekler”, antik tarihe titizlikle, ısrarla sahip çıkmakta ve ünlü antik küavimlerin kendi ataları olduğunu sürekli vurgulamaktadırlar…  Bu bağlamda Grekler,  “Anadolu Türk topraklarının, Kıbrıs’ın, hali hazırda Türklere ait kalabilen çok az sayıdaki birkaç adanın” dahi kendilerine ait olduğunu öne sürerek, sürekli olarak Türkler aleyhinde iddia, suçlama ve taleplerde bulunmaktadırlar… İstanbul Grek  patriği  Barthelomos, “ekümeniklik  iddiasıyla” İstanbul’da “Vatikan Modeli” bağımsız bir Grek din devleti kurma çalışmaları içindedir… Ayrıca geçmişten günümüze Grek patrikler,  “Binlerce Yıllık Kadim Türk Yurdu Anadolu’nun”, onların binlerce yıllık ata yurdu olduğunu dahi iddia etmektedirler!  Hıristiyan Batılıların, tarihte olduğu gibi, çağımızda da her hususta Grekleri destekledikleri “Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarında, ABD ve Avrupalı devlet adamlarının Türkiye ile ilgili demeçlerinde” açıkça görülebilindiğini ifade edebiliriz…  Türkiye’yi yakından ilgilendiren söz konusu bu hayati hususların, özellikle Büyük Türk Ulusundan gizlenmekte olduğuna da, kanaatimize göre dikkat çekmek gerekmektedir. Ancak lisansüstü öğrencilerinin “söz konusu bu raporlara değinmeleri ve böylece Türklerin aleyhine olan bazı hususları gün ışığına çıkarmaları” maalesef ki engellenmektedir.

Oysaki gerçek “Antik Türk Tarihinin” deşifre edilmesiyle, Türklerle ilgili mesnetsiz  ezberlerin  ve önyargıların  tamamen ortadan  kaldırabileceğini ve Türklere, göz kamaştırıcı, ışıltılı yeni ufuklar açabileceğini  rahatlıkla ileri sürebiliriz…  Onun içindir ki, diğer üstün meziyetlerinin yanı sıra, aynı zamanda çok da iyi bir tarihçi olduğu ifade edilen ve yukarıda anlatmaya çalıştığımız husus ve bilgilere vakıf olan Büyük Atatürk, “Antik Tarihi” Batılıların tasallût, önyargı ve tekelinden kurtarmak istemiş ve Antik Türk Tarihinin, Türkler tarafından bizzat araştırılarak, bilimsel veri ve kanıtlara dayanılarak gün ışığına çıkarılmasını  ısrarla ve önemle talep etmiştirBüyük Atatürk bu amaçla, Türk Tarih Kurumunu, Türk  Dil  Kurumunu, Dil – Tarih – Coğrafya  Fakültesini  kurmuş ve antik tarih ile ilgili arkeolojik araştırma ve çalışmalara da bizzat öncülük etmiştirKanaatimize göre Büyük Atatürk’ün açmış olduğu yolda başlayan söz konusu bu antik tarih araştırma ve çalışmaları, o günkü ciddiyet, şevk ve hızıyla devam edebilseydi, “Antik Türk Tarihi” bütün görkem ve muhteşemliği ile ortaya çıkarılmış ve bugüne kadar dünya kamuoyuna duyurulmuş  olacaktı.  Böylece “Antik Tıp Tarihinde” de Türklerin ne kadar ileri bir seviyede oldukları ve tıp dünyasına da nasıl öncülük etmiş oldukları da anlaşılmış olacaktı.

Daha önce belirtmiş olduğumuz üzere, Batılı devlet ve bilim! adamları, kendi ülkelerinin çıkarlarını temin misyonuyla  “antik kavimlerin, Türklerle olan akrabalık bağlarını ortaya koyabilecek  olan  antik adları” tamamen değiştirmiş ve kamufle etmişlerdir.  Örneğin İtalyanlar Asenalara “Etrüskler”, Grekler ise “Tyrianlar – Tryrsenoi – Tursenoi” demişlerdir.[9]  Hatta bunlar, alfabe ve kültürel  özellikleriyle Türklerle  ilişkilendirilebilinen  Hititler,  Sümerliler, Lidyalılar, Karyalılar, Sakalar vs… gibi pek çok antik kavimlerin adlarını da değiştirmişler ve onlara “Fenikeliler, Krimerler, Frigyalılar, Lidyalılar, Denizci Kavimler, Tiranlar, Sidoyanlar, Palasklar, Syintiyanlar, Troyalılar, Trakyalılar, Doryalılar vs…” gibi akıl karıştıran, bu kavimlerin gerçek etnik kimliklerini gizleyen pek çok adlar takmışlardır… Bunun içindir ki objektif antik tarih uzmanları, antik kavimlerle ilgili olarak iki hayati derecede önemli hususa dikkat çekmişlerdir; bunlardan birincisi bu kavimlerin gerçek adlarının ortaya çıkarılması,  yani “o kavimlerin kendilerini nasıl adlandırdıkları” ve ikincisi de,“bu kavimlerin alfabeleri, yazıları başta olmak üzere, nesiller boyu sürdürebildikleri belirgin kültürel özellikleridir”…[10]

    Söz konusu bu kriterler dikkate alındığında Türklerin,  ataları olan Etrüskler – Hititler – Sümerler vs… ile olan akrabalık bağlarını ortaya koyan “güçlü kanıt ve bilgilerin” olduğu ileri sürülmüştür. Hatta 2007 yılında Etrüsklerin Türklerle akbalık bağları DNA testleriyle de kanıtlandığı ifade edilmiştir.  Profesör doktor Alfred Toth konuyla ilgili şu hususu ifade etmiştir; “2003’den itibaren yapılan genetik çalışmalar neticesinde – 2007 yılında, Etrüskler ve Türkler arasında  biyolojik ve genetik bağların bulunduğu ispat edilmiştir[11]  Türklerin antik kavimlerle akrabalık bağlarıyla ilgili söz konusu bu bilgi ve veriler oldukça kapsamlı olduğundan, konumuzun dışına çıkmamak adına, bu konuya sadece kısa bir özet olarak değinmeye çalıştık…

     Şimdi yukarıda değinmiş olduğumuz tespitler ışığında, Türklerin Atası olan Göktürklerin – Batı istikametine doğru göçler gerçekleştiren ana kollarından biri olan “Asenaların (Etrüsklerin)”[12] tıp ilmine katkılarına özetle değinmek isterizBilindiği üzere Tıp İlminin babası olarak kabul edilen “Hipokrat – Hippocrat” ki, bu da “değiştirilmiş” bir Grek adlandırmasıdır…[13] Aslında “Hippocrat ya da Hipokrat” adının, söz konusu bu hekimin gerçek adı olmadığı, ona takılan bir lâkap olduğu dile getirilmiştir. Tıpkı “Barnabas İncili” yazarı olduğu söylenen ve Hz. İsa’nın en yakın havarisi olduğu ifade edilen Kıbrıslı Yusuf’a verilen “Barnabas” adının da bir lâkap olduğu gibi… Bu yüzden “Homer?, Hesiod?, Herodot?, Plato?, Aristo?, Sokrat? vs…”  gibi adlarda olduğu üzere, “Hipokrat” ?  adına da oldukça temkinli yaklaşmanın ve görünenin arka planında gizlenen gerçeği aydınlatmanın önemli olduğunu vurgulamak isteriz.

Bilindiği üzere Etrüsklerin,  (yani Gök-Türk Asenalar – çünkü Etrüskler kendilerini bu şekilde adlandırmışlardır)) panteonlarında yer alan “Gök-Türk Asena Tanrı ve Tanrıçaların Adları”, Etrüsklerden sonra tarih sahnesine çıkan Grek ve İtalyanlarca, kendi yorumlarına göre değiştirilmiş ve bunlara farklı adlar takılarak, kendilerine mâl edildiği belirtilmiştir. Bunlardan ön plana çıkan bazı örnekler vermek isteriz:  “Aplu/Alpan (Apollon), Turan (Aphrodit – Venüs), Turan’ın Oğlu Turna (Eros – Cupid), Minerva  (Athene), Artume/Atun (Artemis – Diana), Bakkoy (Bacchus- Dionysios), Turms (Hermes), Herkle – Erkle – Erlik (Herakles – Hercules) vs…”  Antik kaynaklarda, tabletlerde, ünlü Asena (Etrüsk) bronz aynalarında, bronz – gümüş – altın ve mermer sanatsal objeler üzerinde yer alan yazılarda, kaya ve anıt mezar yazıtlarında vs… özellikle Asena (Etrüsk) Tanrıçası Minerva’nın  “hastaları tedavi etme, iyileştirme maharetine ve gücüne sahip olduğu, bu bağlamda insanlara sağlık, şifa ve canlılık bahşettiği” ön plana çıkartılmıştır.[14] Ayrıca Etrüsk Tanrıçası Minerva’nın, Minerva gibi, “sağlık  kazandırma  – iyileştirme ve  şifa verme” özellikleri atfedilen Asena (Etrüsk) Tanrısı Aplu’nun[15] kız kardeşi olduğu da ifade edilmiştir.

Bu bağlamda “antik çağlardaki tıp ilminin başlangıç ve gelişme noktasının”, sağlıkla ilgili Tanrı ve Tanrıçalara atfedilen “Sağlık Tapınaklarıyla”  başladığına  dikkat çekilmiştir.  Söz konusu bu tapınakların, şifalı kaynak suları – kaplıcalar yakınlarında, bol oksijen ihtiva eden, temiz  havalı  yüksek tepelere inşa edildiği ve bu şifa tapınaklarının  sağlık, şifa ve tedavi hizmetleri sundukları söylenmiştir… Bu tapınaklarda, Tanrı veya Tanrıça adına – aracı olarak hareket eden – görev yapan “kutsal baş-rahibe veya baş-rahip ile tapınakta görevli olan diğer rahip ve rahibelerin”, toplumun “sağlığı – fiziki ve ruhsal hastalıkları, salgın hastalıklar, ilaç yapımı, bitkisel  tedavi, tedavi seansları, dinsel ayinler, psikolojik telkinler, kurban merasimleri vs… gibi aktiviteleri“ düzenleyip, yürüttükleri dile getirilmiştir. Bu bağlamda “dinsel temelle” atıldığı ifade edilen Asena (Etrüsk) tıp ilminin, zamanla gelişip, ilerleme kaydederek, oldukça yüksek bir bilimsel düzeye ulaştığı ileri sürülmüştür.[16] 

Belli başlı Etrüsk şehirlerinde yapılan arkeolojik kazılarda bulunan çeşitli maket vücut parçalarının (özellikle gövdede bulunan iç organları betimleyen kırmızı çamurdan yapılan objelerin (terra-cotta statues and figurines showing incision and internal organs), ayrıca el – ayak heykellerinin) tıbbı eğitim ve anlatım amaçlı olarak Etrüsklerce kullanıldıkları dile getirilmiştir. Örneğin Tarkan (Tarquinian) şehri ressamlarınca çizilen ve heykeltıraş sanatçıları tarafından yapılan çeşitli iç ve dış vücut parçaları, tıp eğitiminde ve bilhassa ameliyat işlemlerinde, ameliyat bölgesinin belirlenmesinde ve yapılacak olan işlemlerin tıbbi izahında kullanıldıkları ifade edilmiştir.[17]  Bu bağlamda felsefenin doğuşundan çağlar öncesinde dahi, “Tanrı ya da Tanrıça adına inşa edilen Sağlık Tapınaklarında,  insanlar ile Tanrı veya Tanrıça arasında aracı olarak hareket ettikleri vurgulanan” kutsal rahip ve rahibe – hekimler tarafından, en erken dönem tıbbı uygulamalarının ve ilaç yapımının büyük bir gayret ve başarıyla uygulandığı belirtilmiştir.[18]

Ayrıca bu Sağlık Tapınaklarının bulunduğu bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda, tıbbı rapor ve bilgilerin de yer aldığı eserleri barından “tapınak arşivleri ve zengin şehir kütüphaneleri” bulunduğuna da değinilmiştir. Örneğin Bergama Antik Kütüphanesinde, çok sayıda tıbbı eser de ihtiva eden, takriben iki yüz bin adet papirüs rulonun (silindir şeklinde sarılmış – el yazması eserlerin) bulunduğu kayıt edilmiştir; bu papirüs rulo şeklindeki tıbbi kitap koleksiyonlarında, “zatürree, sıtma, verem, veba vs… gibi hastalıkların tanımlanması, teşhisi ve tedavisi anlatılmış, ayrıca kemik kırık ve çıkıklarında – kemiğin yeniden yerine oturtulmasına değinilmiş, yaraların tedavisi ve bandajlanması, baş ağrıları, miğde ağrıları, bebek doğumu ve sağlığı, göz hastalıkları, diyet ve egzersiz, profesyonel açıdan hekimlerin görevleri, hekimlerin ahlâki açıdan hastalarına karşı nasıl davranmaları  gerektiği vs…” gibi  çeşitli  tıbbı konuların ele alındığı ifade edilmiştir.[19] Ayrıca antik çağlarda yaşayan insanların, “kehanetlere – kahinlere, büyü ve büyücülere büyük önem verdikleri, insanüstü güçlere sahip olduklarını varsaydıkları Tanrı ve Tanrıçalara inanıp, onları yücelttikleri, onlara kurbanlar adadıkları göz önüne alındığında, bu rulo kitapların, söz konusu büyü, ya da batıl tedavi yöntemlerini içeren uygulamalara hiçbir şekilde yer vermemiş olmalarının oldukça dikkat çekici bir husus olduğu” vurgulanmıştır.[20]

      Söz konusu Sağlık Tapınaklarına kabul edilen hastanın bir dizi işleme tabi tutulduğu ifade edilmiştir; ilk olarak hastanın fiziksel ve içsel olarak arındırılmasına önem ve öncelik verilmiştir. Bu bağlamda hasta tapınağın banyolarına götürülerek, özel kokulu sabun ve şampuanlarla iyice yıkanıp, temizlenmiş ve daha sonra da güzel kokulu – rahatlatıcı bitkilerle masaja tabi tutulmuştur. İlk bir iki gün genel olarak yiyeceklerden uzaklaştırılan ve oldukça sıkı bir perhize sokulan hastanın miğde ve bağırsak gibi iç organlarının temizlenip arındırılması  sağlanmıştır.  Daha sonra tapınağa kurban olarak adanan hayvanların etlerinden küçük  porsiyonlarda yemesine izin verilmiştir. Şifa Tapınaklarında hasta kişinin hayâl gücünü harekete geçirmek, içsel bir meditasyon yapmasını sağlamak vs… gibi pek çok yöntemin uygulandığı ifade edilmiştir. Bu yöntemler neler olmuştur? Örneğin hastanın ruhuna sükunet veren yavaş bir müzik eşliğinde, doğayla iç içe yapılan huzur verici dinsel ayinler tertip edilmiştir, hastanın el ve ayakları toprakla temas ettirilerek, hastanın doğayla bütünleşmesi sağlanmıştır. Böylece hastanın, uygulanan tedaviye olan güveni ve sağlığına kavuşacağına dair inancının perçinlendiğine dikkat çekilmiştir.  Ayrıca hayvanların insanlara sağladığı pozitif etkilerden de yararlanıldığına dikkat çekilmiş olması ilginçtir[21] Böylece hastanın zihinsel, ruhsal ve fiziksel olmak üzere, her açıdan rahatlaması, oyalanması, eğlendirilmesi ve moral bulmasının temin edilmesine önem verildiği ifade edilmiştir. Günümüzde de her hastalıkta olduğu gibi, “kanser gibi son derece ciddi ve öldürücü bir hasatlıkta” dahi, hastanın moralinin yükseltilmesi ve iyileşeceğine dair olumlu duygular içinde olmasının sağlanmasının, tedavi ve iyileşme sürecinde, fevkalâde önemli rol oynadığı hekimlerce vurgulanmaktadır… Binlerce yıl öncesinde yukarıda bahsetmiş olduğumuz uygulamaların, hastanın tedavisine son derece olumlu katkı sağladığına antik atalarımızın inanmış olmaları ve hastanın moralini yükseltici çeşitli uygulamalarda bulunmaları oldukça dikkat çekici bulunmuştur…[22]

Şimdi de adına pek çok Sağlık Tapınakları inşa edilen, antik çağların en ünlü hekimlerinden,  Tanrı Aplu’nun (Apollon’un) oğlu olduğu ifade edilen Rahip-Hekim Askilpiade’den (Asclepiad’den?) bahsetmek istiyoruz. Hatırlatmak isteriz ki, farklı eserlerde farklı harflerle ve yorumlarla yazılmış olan Askleipos / Asclepios vs… ?  adları da, Greklerce maalesef değiştirilmiş – tahrif edilmiş adlardandır. Ancak asıl önemli olan husus şudur ki;  Hipokrat lâkaplı hekim dahi, söz konusu bu ünlü Etrüks (Gök-Türk Asenalı) Rahip-Hekim Askilpiade’den etkilenmiş ve onun öğretilerinden yararlanmıştır. Rahip – Hekim  Askilpiade’nin, ilk olarak hastalarının şikayetlerini dikkatle dinlediği, belirtileri tetkik ettiği ve hastalarının tapınakta gecelemelerini sağlayarak, onların gece görecekleri rüyaları, sabah olunca kendisine anlatmalarını söylediği ve ertesi gün  rüyayı dikkatle dinledikten sonra, tapınak rahibe ve rahipleriyle istişarede bulunduğu ve kendince bir teşhis koyarak, hastasına bir tedavi metodu belirlediği ve buna göre ilaç ya da ilaçlar uyguladığı dile getirilmiştir. Söz konusu bu ilaçların, basit  – hafif bitkisel ilaçlardan başlayarak, oldukça ağır –  zehirleme olasılığı dahi bulunan, tehlikeli – ağır  ilaçlara kadar geniş bir yelpazede olabileceği ifade edilmiştir. [23]

Ünlü Rahip-Hekim Askilpiade’nin “yarı dinsel, yarı tıbbi uygulamalarının”,  kendinden sonraki  çağlarda da tıp ilmine büyük faydalar sağladığı, hekimlerce ifade edilmiştir. Bu son derece önemli uygulamalardan kısaca bahsetmek isteriz;  Sağlık tapınaklarının baş-rahip hekimi ya da baş-rahibe-hekimi ve onların yardımcıları konumunda olan tapınak rahip ve rahibelerinin, hastaların durumunu, hastalık belirtileri, hastaya konulan teşhis, hastaya uygulanan ilaçlar ve etkilerini muntazam raporlar halinde tuttukları ve bu raporları tapınak arşivlerinde titizlikle muhafaza ettikleri dile getirilmiştir. Ünlü Rahip-Hekim Askilpiade’nin (Asclepiade’nin) her hastası için ayrı ayrı rapor tuttuğu, hastasının şikayetlerini, hastalığın fiziksel belirtilerini, hastalıkla ilgili kendi gözlem ve analizlerini, hastasına koymuş olduğu teşhisi, uyguladığı ilaç tedavisini, kullandığı özel ilaç, iksir ve karışımları vs… tek tek yazdığı ve bu bağlamda oldukça dikkatli raporlar tuttuğu dile getirilmiştir.

Ancak  günümüz bazı Batılı hekimlerin ve akademisyenlerin, Hipokrat ve onun haleflerinin, “insan anatomik bilgisi – hastalık belirtileri – isabetli teşhis ve tedavi, ilaç yapımı vs. gibi tıbbi konular hakkında”, Antik Sağlık Tapınaklarının rahip–hekim, rahibe-hekimlerden yararlandıkları hususunu fazla önemsemedikleri, oysaki Hipokrat’ın ve onun öğrencisi olan sonraki jenerasyon hekimlerin, “Antik Sağlık Tapınaklarında dikkatle arşivlenen söz konusu bu önemli hekim raporlarından büyük ölçüde yararlandıkları ve bu raporlardaki bilgiler ışığında hastalık belirtilerini tanıdıkları, hastalara isabetli teşhisler koyabildikleri ve çeşitli ilâçlar uygulayabildikleri ve aslında Hipokrat’ın, Etrüsk Tanrısı Aplu’nun (Apollon) oğlu, ünlü Rahip–Hekim Askilpiade’nin (Asclepiade’nin?) bir bakıma halefi olduğu” vurgulanmıştır.[24] Bu bağlamda Hipokrat’a atfedilen “Tıbbın Babası” payesinin, aslında Etrüsk (Gök-Türk Asena) Tanrısı Aplu’nun oğlu, çağının en ünlü Rahip – Hekimi olan Askilpiade’ye ait olduğu kanaatini taşımaktayız.

Şöyle ki “Asenaların (Etrüsklerin) tıbbı ilimlerde, tıbbı eserlerin yazılımında, diş hekimliğinde, ilaç yapımında, tıbbi raporlar içeren arşiv düzenlemelerinde, iç ve dış organları gösteren maket yapımında oldukça maharetli ve yetenekli olduklarına dair pek çok referansın,  antik  literatürde  yer aldığı”, antik tarih uzmanlarınca dile getirilmiştir.[25] Ayrıca Asenaların (Etrüsklerin) “diş hekimliği” konusundaki üstün başarıları da övülerek, onların “diş tedavilerinde” çok ileri düzeyde olduklarına dikkat çekilmiştir; İtalya’da gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda bulunan insan başı iskeletleri ağızlarında mükemmel protez örneklerinin bulunduğu, hatta protez dişleri sabitleyen altın veya diğer metallerden yapılmış olan sanatsal incelikte köprülerin, altın veya diğer maddelerden yapılmış kuron diş kaplamaların ve dişlerle ilgili diğer teknik işlemlerin görülmesinin, hem çok şaşırtıcı, hem de oldukça etkileyici olduğu vurgulanmıştır.[26]

Aslında Asenaların (Etrüsklerin) tıp ilmi ile ilgili söz konusu bu başarılarının gayet doğal karşılanması gerekir kanaatindeyiz, çünkü onların genel olarak yüksek bir medeniyet seviyesine sahip oldukları ve Avrupa topraklarına ilk kez medeniyet götüren kavimler oldukları, istisnalar hariç olmak üzere, konunun uzmanı birçok bilim insanı tarafından kabul görmüş ve ifade edilmiştir.  Asenaların (Etrüsklerin) genel olarak tıbbı uygulamalardaki başarıları ve özellikle diş hekimliği konusunda dikkat çeken maharetleri, onların ne kadar yüksek bir medeniyet seviyesine sahip olduklarını bir kez daha teyit etmiştir. Hatta ağızlara uygulanan altın ya da metal köprülerin, altın dış kaplamaları ve altın protezlerin,  Asya’dan Anadolu’ya, Türk toplumlarında oldukça yaygın bir uygulama geleneği olduğu bilinmektedir.  Bu bağlamda tıp ilminin başlaması ve gelişmesinde Asena Türklerinin (Etrüsklerin) büyük katkıları olması da gayet tabiidir. Kendilerinden sonra gelen nesillere tıp ilminde büyük katkılar sağlayan, antik  çağın söz konusu bu iki ünlü hekiminin (sırasıyla önce Askilpiade ve daha sonra Hipokrat’ın) mercek altına alınması, onların gerçek kimliklerinin aydınlığa kavuşturulmasında da yararlı olacağı kanaatindeyiz.

Batılılarca  ve  bilhassa Greklerce sürekli olarak ön plana çıkarılan ve ısrarla Grek olduğu iddia edilen ve Greklerce “Hipokrat” ? olarak adlandırılan bu hekim gerçekte kimdir? İlk olarak şu hususu belirtmek isteriz ki, söz konusu bu hekime atfedilen “Tıbbın Babası” unvanının, aslında Askilpiade’nin hakkı olduğu ifade edilmiştir. Şöyle ki, bazı antik tarihçiler, Hipokrat’ın dahi izinden gittiği ve ondan büyük ölçüde faydalanarak, tıbbı konularda pek çok şey öğrendiği  “Tanrı Aplu’nun oğlu olması nedeniyle, Yarı Tanrı sayılan – Rahip-Hekim Askilpiade‘nin  tıp ilminin babası olma unvanını daha fazla hak ettiğini” ileri sürmüşlerdir.[27] Bir kez daha altını önemle çizmek isteriz ki, Asclepiade adı da “Grekce” bir adlandırmadır, tabi ki yanıltıcıdır ve söz konusu bu Rahip-Hekimin Etrüsk(Türk) etnik orijinini gizlemeye yöneliktir!

Yaşadığı çağın en ünlü hekimi olan “Askilpiade” denilen bu Yarı Tanrı – Rahip-Hekim kimdir?  Araştırmalarımız bizi oldukça ilginç bilgilere götürmüştür; “Askilpiade, ünlü Asena (Etrüsk) Tanrısı “Aplu’nun” (Hittitçe Appu’nun ; Grekçe Apollon’un) oğludur”: Onun  “hastalıkları iyileştirme gücüne sahip olan tanrı babasından bu bilgi ve becerileri aldığı ve bu bağlamda kendisinin de  yarı – insan, yarı – tanrı bir hekim olduğu ve modern tıbbın da babası sayılabileceği ifade edilmiştir. [28] Her halükarda babası Tanrı Aplu’nun da “hastalıkları iyi etme gücüne sahip olan bir tanrı olduğu[29] ve bu özel yeteneklerinin oğlunda ve kız kardeşi Tanrıça Minerva’da da bulunduğu” dile getirilmiştir. Antik tarihte, en erken dönem tıbbı uygulamaları ve ilaç yapımının, Etrüsk Tanrısı Aplu’nun oğlu zamanında “rahip-hekim ya da rahibe hekimler” tarafından uygulandıklarına dair kanıtlar bulunduğunun dile getirilmiş olunması dikkat çekicidir. [30]

Şöyle ki,  Tanrı Aplu’nun kızkardeşi olduğu dile getirilen ve “Savaş Miğferiyle – Görkemli Heykelleriyle” betimlenen “Etrüsk Tanrıçası Minerva” da bir yandan savaşlarda kendisine inananların koruyucu tanrıçası olarak görülmüş, bir yandan da yaralı askerlerin ölümcül yaralarını tedavi eden, onları iyileştiren, hatta askerleri hayata bile döndürebilen tanrıça olarak tanıtılmıştır.  Ayrıca Etrüsk “Sağlık Tapınaklarında” görev alan “kadın rahibe – hekimlerden” özellikle söz edilmesi, onların Türk kökenlerine işaret eden önemli bir kanıt olduğunu  ileri  sürebiliriz.  Çünkü söz konusu bu bilgiler, Etrüsk kadınlarının, erkeklerle eşit şartlarda tıp sahasına girmelerine izin verildiğini, aynı tıbbı ahlâki ilkelere uymalarının beklendiğini, sağlık tapınaklarında hekimlik yapmalarına izin verildiği bilgileriyle örtüşmektedir…[31]  Söz konusu bu bilgiler, kadınların erkeklerle eşit görüldüğü ve kadınların, hayatın her alanına katıldığı Asena (Etrüsk) toplum kültürünün, yani “Antik Türk Kültürünün” en belirgin özelliklerindendir…[32]  Antik çağlardan itibaren Türk toplumlarında kadının erkekle eşit görüldüğü, erkeklerin yaptıkları her işi yapabildikleri, eşit eğitim aldıkları  ve  cemiyette her zaman kadının saygın bir yeri olduğu vurgulanmıştır.

Türk kadınlarının bu özgür ve saygın statüsü, Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin zamanla Emevi Arap ve eski Grek adetlerini benimsemeleri ile son bulmuştur. Cumhuriyetle birlikte Türk kadınları, lâyık oldukları geleneksel tarihi hak ve özgürlüklerine, Büyük Atatürk sayesinde yeniden kavuşmuşlardır. Ancak 1938 sonrasında kadınlar, söz konusu bu hak ve özgürlüklere maalesef gerektiği ölçüde sahip çıkmamışlardır;  böylece Türk kadınları, Osmanlı döneminde olduğu gibi, pek çok erkek tarafından aşağı görülmeye, kapanmaya, evlerde kapalı tutulmaya, eğitimden ve cemiyet hayatından mahrum bırakılmaya yeniden mahkum edilmişlerdir…  21. yüzyılda dahi Türk kadınları durumunun,  binlerce yıl öncesi Türk kadınlarının durumundan daha geride olduğunu üzülerek ifade etmek isteriz! Benzer şekilde antik çağların Grek ve Roma toplumlarında yaşayan kadınların erkeklerden aşağı görüldükleri gibi… Söz konusu bu antik çağ kadınlarının statüsü, Asena (Etrüsk) kadınlarının statüsünden tamamen farklı olduğu pek çok kaynakta dile getirilmiştir. Birçok antik tarih kaynakta, antik Grek ya da Roma toplumları kadınlarının, erkeklerle eşit görülmedikleri, hatta erkeklerden aşağı görülerek, himaye ve baskı altına alındıkları ve cemiyet hayatından tamamen soyutlandıkları belirtilmiştir.[33]

Böylece söz konusu Grek ve geç dönem Roma toplumlarında “kadın tanrıçalara tapınılması, ya da maharetli kadın-hekimlerin olması, tapınaklarda baş dini görevli rahibe – hekim kadınların olabilmesi vs…” , antik Grek ve Romalılarla ilgili genel kabul görmüş bilgiler  ışığında  mümkün görünmemektedir. Görüldüğü üzere bu durum, aslında Etrüsklere (Asenalara – Gök-Türklere) ait olan “antik tanrı ve tanrıça panteonunun, tarihsel ünlü kişilerin ve top yekûn antik medeniyetin” Greklerce ya da İtalyanlarca nasıl haksız ve mesnetsiz yere sahiplendiğinin de önemli bir göstergesidir. Objektif antik tarihçiler, Latin kültürünün temelini atan Etrüsk (Gök-Türk Boyu Asena) medeniyetinin muhteşem ve göz kamaştırıcı olduğunu, büyük hayranlık uyandırdığını ve en önemlisi de, Etrüsk kültür ve medeniyetinin, Grek kültürüyle tamamen zıt olduğunu bilhassa vurgulamış[34] olmaları oldukça anlamlıdır.

Hal böyle olunca, “antik çağların ilk tıbbı uygulamalarını gerçekleştiren Sağlık Tapınaklarının, bu tapınaklarda uygulanan dinsel ve fiziksel tedavilerin, maharetli kadın  hekimlerin, hayranlık uyandıran diş hekimliğinin, bitkisel ve kompleks ilâç yapımının,  bilimsel gözlemlere dayanan teşhis ve tedavi yöntemlerinin, sağlık konularıyla ilgili yılanın evrensel bir amblem yapılmasının, titizlikle tutulan ilk tıbbi raporların, papirüs rulolarının, deri üzerine el yazmaların, tabletlerin, önemli tıbbi eserlerin de yer aldığı, yüz binlerce arşiv raporu ve  kitabı  ihtiva eden muazzam zenginlikte – devasa kütüphanelerin[35] onur ve prestijinin, artık bu mirasın gerçek sahibi olan “Etrüsklere – yani Türklere” teslim edilmesinin  gerekli  olduğu kanaatindeyiz.

Batılı devletlerin manevi, mali ve ilmi destekleriyle Greklerin antik çağlara ait olan her şeyi sahiplenme hırsları neticesinde, adını değiştirmiş oldukları ünlü antik bir hekime, Hipokrat ? adını takmaları, o ünlü hekimin, Grek olduğunu elbette ki göstermez!  Daha önce belirttiğimiz üzere, söz konusu bu hekimin, “Sağlık Tapınakları” ekolünden, yani bir başka deyişle, antik çağların önde gelen Rahip-Hekimi, Tanrı Aplu’nun oğlu olduğu ifade edilen Askilpiade’nin (Asclepiade) ekolünden geldiği pek çok kaynakta ifade edilmiştir.  Hipokrat’ın takriben 460 B.C. yılında (İsa’dan Önce) doğduğu ve yine takriben 380 yılında B.C. (İsa’dan Önce) öldüğü ve Batı Anadolu sahiline çok yakın bir Ege Denizi adası olan – Kos? adası ile özdeşleştiği dile getirilmiştir. Ancak Hipokrat ile ilgili bazı hususların karanlıkta kaldığı hususuna da dikkat çekilmiştir. Örneğin yine antik çağın ünlü isimlerinden Eflatun’un (Plato’nun) ve Aristotele’nin, Hipokrat’ın doğum ve ölüm yılları ile ilgili farklı bilgiler aktardıkları belirtilmiştir; Plato’ya göre Hipokrat’ın doğumu; takriben 427 (B.C.) – Ölümü; takriben 347 (B.C.), buna göre seksen yıl yaşamış oluyor – Aristotele göre de doğumu: takriben 384 (B.C.) – Ölümü; takriben 322 (B.C), buna göre de altmış iki yıl yaşamış oluyor… [36]   Hipokrat’ın farklı aktarılan doğum ve ölüm tarihleri dışında, Hipokrat’la[37] ilgili karanlıkta kalan başka hususların da olduğu ifade edilmiştir;  ona atfedilen tıbbı eserlerin, gerçekten onun tarafından yazılıp, yazılmadığının net olarak bilinmediği, ayrıca iki yüz yıllık bir zaman dilimine yayılmış olarak yazılan bu tıbbi eserlerin (Hipokrat Kitapları Koleksiyonun) hepsinin Hipokrat tarafından yazılmasının mümkün olmadığına dikkat çekilmiştir. [38] Hipokrat’a mâl edilen söz konusu bu tıbbı eserlerle ilgili dikkat çeken bir başka husus şöyledir; “Hipokrat’ın yaşamış olduğu zaman dilimi olarak belirtilen dönemden önceki çağlarda yaşamış olan İskenderiyeli hekimlerin yazılı eserlerinde, “tıbbi çalışmaları sırasında, Hipokrat’a atfedilen kitaplardan yararlandıklarını biliyoruz” ifadesine yer verilmiş olması[39] oldukça ilginçtir…  Böylece konunun uzmanları, Hipokrat’a atfedilen bütün tıbbı eserlerin, onun tarafından yazılmadığı ileri sürülmüşlerdir.

Hipokrat’ın kimliğine ışık tutacak olan diğer önemli bir hususa dikkat çekmek isteriz; Hipokrat’a atfedilen tıbbı eserlerin dilinin “İyonca” olduğu ileri sürülmüştür.[40] Bu bağlamda kanaatimizce “İyonya” kelimesine de açıklık getirilmesi gerekmektedir.  İyonya kelimesinin, Farsçadan türetilerek Türkçeye “Yunan” olarak adapte edildiği, dil uzmanlarınca ifade edilmiştir.[41] Bu bağlamda Greklerle ilgili elde edilen tarihi bilgiler ışığında, Grekleri “Yunan” olarak nitelendirmenin doğru olmadığını da hemen belirtmek gerekmektedirİyonya denildiği zaman, akla gelen ilk bölge neresidir? Bu bölge,  Batı Anadolu’nun günümüz İzmir, Aydın, Manisa, Muğla ve bu illere bağlı Ege sahil şeridinde bulunan yerleşim birimleriyle, bu bölgelerin kıyılarına yakın komşu adaları da kapsayan geniş coğrafi bir bölgedir. Antik tarihte “İyonya” denilen bu bölgede yaşayan kavimlere “İyonyalılar”, dillerine de “İyonca” adı verilmiştir.[42]  Ancak söz konusu bu bölgede, aynı anda, ya da yakın zamanlarda “Lidya Krallığının ve Lidyalıların[43] da hüküm sürdüğü bilinmektedir.  İtalyanların “Etrüskler” olarak adlandırdıkları, onların ise kendilerini “Asena” olarak adlandırdıkları Etrüsklerin, sahibi oldukları Lidya Krallığından, göç dalgalarıyla Batı istikametine – çeşitli bölgelere göç ettikleri ve yerleştikleri bilinmektedir. Bunu ifade edenlerden biri de tarihçiliğin babası addedilen Herodot’tur.[44]

        Önyargıları olmayan birçok antik tarihçi, Batı merkezli antik tarihte, çoğu zaman aynı kökten  gelen  akraba kavimlere, kasıtlı olarak farklı adlar verildiği ve böylece bir ad karmaşası ve kaos yaratıldığı ve bunun da “antik kavimlerin gerçek kimliklerinin teşhis edilmesini zorlaştırdığına” dair dikkat çekmişlerdir.[45]  Türklerle akrabalık bağları tespit edilmiş olan İyonya, Lidya, Etrüsk, Palask, Fenike (Hitit) vs… gibi antik kavimler, Batılılar tarafından, karanlık ve gizemli bir sis perdesi arkasına gizlenilmek istenilmiştir…  Bu yüzden Lidyalıların, Etrüsklerin ve İyonyalıların (ki bunlar aynı coğrafi bölgelerde yaşamış, kültürel benzerlikleri  bulunan akraba kavimlerdir…) kimliklerinin ortaya çıkarılması, Türkler için büyük bir önem arz ettiğini söyleyebiliriz.  Hemen belirtmek isteriz ki, “İyonyalıların, Lidyalıların, Etrüsklerin, Palaskların vs…” Greklerle akrabalık bağlarının olmadığı hususu, birçok antik tarihçi tarafından, arkeolojik bilgi, bulgu ve kanıtlara dayanılarak, ortaya çıkarılmıştır. (Hatta makalemizin başında değinmiş olduğumuz gibi, Etrüsklerin Türk oldukları, tıbbı olarak, DNA testleriyle de kanıtlanmıştır.)

Anadolu’da yaşadıkları bilinen ve Greklerin ısrarla kendilerini ecdat olarak ilişkilendirmek istedikleri “antik çağ İyonyalıların”” kimliklerine ışık tutmak fevkalâde önemli bir husustur.  Ünlü İngiliz arkeolog, tarihçi, İncil uzmanı ve Türk topraklarında uzun yıllar arkeolojik araştırmalar yapmış olan William Mitchell Ramsay’in, Greklerle ilgili olarak 1919 yılında ortaya koymuş olduğu bilgiler,  antik bir Anadolu kavmi olarak bilinen İyonyalıların, Grek oldukları tezini çürüten önemli kanıtlardan sadece bir tanesidir; Anadolu’da  yaşamış antik milletlerden İyonyalıların Greklerle bağlantıları yoktur ve tarih boyunca olmamıştır. Bir başka deyişle İyonyalılar Grek olarak nitelendirilemezler.   İyonyalılar, Anadolu’nun Batısında, Ege kıyılarında çoğalan ve gelişme kaydeden bir ırk olmuşlardır. Eski Ahitte (İncil’de), Nuh peygamberin oğlu Yafes’in (Japeth) oğulları ve torunlarının soyundan geldikleri bildirilen “İyonyalıların” kimlikleri konusuna açıklık getirilmeden, antik tarih konusunda mesafe kat edilmesine imkân yoktur.  İyonyalıların daha sonraları Greklerle birleşmeleri etnik olarak değil, “dinsel olarak” nitelendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki o devirlerde Ortodoks Kilisesi, farklı etnik grupları birleştirici bir rol oynamıştır.”[46]  İngiliz arkeolog W. M. Ramsay’in, kendinden on asır önce yaşamış olan Arap tarihçisi El – Mesudi’i ile hemen hemen aynı şeyleri söylemiş olması oldukça dikkat çekicidir.

  1.    yüzyılda yaşadığı ifade edilen Arap tarihçi El Mesudi, Türklerin kökenleri ile ilgili olarak “Türkler, Nuh peygamberin üç oğlundan biri olan Yafes’in (Japeth)[47] soyundan gelmişlerdir” diye ifade etmiştir.[48] Ayrıca Kaşgarlı Mahmut ve Reşideddin’in “Oğuznâmelerini” incelemiş ve kıyaslamalar yapmış olduğu ifade edilen V. Bartold’un da benzer görüş bildirerek “Oğuz seceresi, Nuh’un oğlu Yafes’e (Japeth) kadar gelip dayanmaktadır…[49] diye ifade etmiş olması dikkat çekicidir.  Yine benzer bir şekilde bilgi veren bir başka tarihçi de, ünlü Osmanlı tarihçisi Neşri’dir. Neşri’nin (Ö. 1520) Türk soyu ile ilgili olarak anlatmış oldukları da “İyonyalılar” tanımı ile bire bir örtüşmektedir. Neşri, tarih kitabında şu bilgilere yer vermiştir; “Mevcut Türkler birçok sınıflara ayrılırlar: bazıları şehirlerde, saray ve kaleler sahibidirler, ipek elbiseler giyer, başlarına altından taçlar koyarlar, bazıları derlenen-toplanan evleriyle dağ başlarında, sahralarda otururlar. Bunlardan kimisi güneşe, kimisi puta, kimisi öküze, kimi ağaca, kimi taşa tapar, bazıları da din nedir bilmezler. Bazıları da Yahudiliği taklit ederler. Türkler hükümdarlarına “Hakan” derler. Türkler son derece yiğit olurlar, hepsinin soyu Nuh peygamberin  oğlu Yafes (Japhet) oğlu Bulcas evladıdırlar.  Bu soy kesintisiz olarak devam ederek Oğuz Han ve  oğullarına  gelmiştir  vs…[50] diye devam etmektedir. [51]   

Dikkatimizi çeken diğer bir husus da,  Neşri tarafından Nuh peygamberin oğlu Yafes’ten olma torunu “Bulcas” adıdır; söz konusu bu ad, Türklerle akrabalık bağları olduğu tespit edilmiş olan Fenikelilerin (yani Hititlerin) ünlü efsanevi kralları – Etrüsklerin (Asenaların) üzüm Bağları Tanrısı Baküs /Bakoy (Bacchus) ile büyük benzerliklere sahip[52] olmasıdır. Ayrıca W. M. Ramsay’ın “İyonyalılarla” ilgili sözleri, aynı bölgede yaşamış olan “Lidyalıları” da anımsatmaktadırLidyalıların “İyonyalılar” olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir.  Ayrıca  Lidya Kralı Atti’nin ? oğlu önderliğinde Batı’ya, günümüz İtalya topraklarına göç edip, yerleşen ve muhteşem medeniyetlerini o topraklarda tesis eden, Grekler ve Romalılar tarafından “Etrüskler” olarak adlandırılan ve daha sonraları, Romalılarca ve Greklerce asimile edilen insanların da “İyonyalıların” yaşadıkları bölge ve zamanda yaşamış insanlar olmaları da, kanaatimize göre “İyonyalıların”  kimliklerine ışık tutan bir başka bilgidir… [53]

Son olarak, bazı antik tarihçilerin, Türklerle akrabalık ilişkilerinin olabileceğini ifade etmiş  oldukları  Orta  ve Güney Amerika “Maya – Aztek – İnka”  medeniyetlerini tesis eden kavimlerin “ileri düzeyde tıbbı uygulamalarının tespit edilmiş olmasına”  da değinmek isteriz. Söz konusu bu kavimlerin kültür ve uygulamaları incelendiğinde, Türklerin yüksek medeniyet ve kültür özelliklerini paylaştıkları hemen dikkat çekmekte ve kanaatimize göre bu husus, onların Türk menşeli olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir…   Genel olarak Batılı tarihçiler, İspanyol asıllı denizci Kristofer Kolombus’un Amerika’yı keşif ettiği masalını yıllardır anlatıp, durmaktadırlar… Tabi ki bunun doğru olmadığını tarihçi bilim insanları bilmektedir.  Amerika kıtası, Orta Asya’dan gelen kavimlerin göç dalgalarıyla antik çağlarda keşif edilmiş, yeni kıtaya göç eden antik kavimler, yerleştikleri bu topraklara, atalarından aldıkları bilgi, beceri ve kültürlerini götürmüş, böylece muazzam piramitler ihtiva eden – son derece medeni ve zengin şehirler inşa etmişlerdir… Denizci kavimler de denilen “Hititlerin” denizcilikte çağlarının en ileri düzeyinde oldukları, çok uzun deniz mesafelerini, hatta o çağlarda geçilmesi mümkün görünmeyen en tehlikeli denizleri dahi korkusuzca aşabildikleri ifade edildiğine göre, Maya, Aztek ve İnkaların, Türkler gibi, Hititlerle akrabalık bağlarının olabileceği ihtimalini ileri sürmek, kanaatimize göre pekalâ mümkündür.

Bu bağlamda “dünyadaki tek medeniyetin Avrupa’da olduğuna inanan Kolombus’un adamlarının” Yeni Dünya – Amerika Kıtasına geldiklerinde, büyük bir medeniyetin eseri olduğunu gördükleri muhteşem zenginlikte şehirleri ve oldukça lüks bir yaşam kalitesi yakalamış  olan  yerli insanları görmeleri, onları tamamen şaşkına çevirdiği  ifade edilmiştir.  Şöyle ki Avrupalıların , “yerli kavimlerin, Avrupalılardan çok daha ileri düzeyde bir medeniyete sahip olduklarını idrak ettiklerinde” oldukça büyük bir şaşkınlık yaşadıkları, hatta hayretlerini gizleyemedikleri “Bu gördüklerimiz gerçek mi? Yoksa bizler bir hayâl – ya da bir rüya mı görüyoruzdiyerek, birbirlerine sordukları” dile getirilmiştir.[54]

Mayaların da Asenalarla (Etrüsklerle) müşterek dinsel inançları ve kültürel özellikleri olduğu ileri sürülmüştür. Asenalarda (Etrüsklerde) olduğu gibi,  Maya tapınaklarında da, rahip ve rahibe – hekimlerin, hastaların şifa bulmalarına aracı oldukları ve tıbbı uygulamalarda bulundukları belirtilmiştir. Hatta İspanyolların, Mayaların  tıbbı bilgi ve uygulamaları karşısında çok şaşırdıkları, Avrupa’dan hekim getirmeye dahi gerek görmedikleri, yerli hekimlerin, Avrupalı hekimlerden bile daha iyi olduklarını müşahede ettikleri ifade edilmiştir. İspanyolların silah güçlerine dayanarak, kendi hakimiyetleri altına almak istedikleri yerlilerden, bilhassa kendilerine boyun eğmeyen yerli rahip ve rahibelerin görevlerine zorla son verdikleri, sayısız kitaplarını yok ettikleri, tapınaklarını – heykellerini tahrip ettikleri ve İspanyollara biat etmeyenleri katledildikleri belirtilmiştir.[55]   

Görüldüğü üzere, edindikleri sömürge imparatorlukları sayesinde siyasi – iktisadi – ilmi askeri sahalarda oldukça güçlenen ve gelişen Hıristiyan Batılılar, kendilerini medeni ve üstün görmeye başlamış ve böylece kendilerinden binlerce yıl önce var olmuş antik medeniyetlere “İndo- European” diye asılsız bir iddia öne sürerek, sahip çıkmışlardır! Batılılar, söz konusu medeniyetler mirasının gerçek sahiplerini de baskı altına alarak, ortadan kaldırarak, susturarak, tarihi saptırmış ve muhteşem zenginlikteki  medeniyetlerin gerçek varislerini “barbar ve medeniyetsiz” diye aşağılamışlardır!  Onların bu şekilde davranmaları, elbette kendi menfaatlerinin bir gereği olmuştur.  Kanaatimize göre burada asıl suçlu konumda olanlar, bu muhteşem medeniyetleri ortaya koyan atalarının “medeniyet mirasına” sahip çıkmayan torunlardadır… Bu bağlamda dünyada Hıristiyan Emperyalist Batılıların zulümlerine boyun eğmeyen, Batı merkezli – taraflı antik tarihi reddederek, antik atalarının mirasına azimle sahip çıkan, işgalcilere ve zorbalara karşı direnen – topraklarını teslim etmeyen, Hıristiyanlığı kabul etmeyen, köleliği Türklere asla yakıştırmayan, ulusunun hakları için büyük savaş veren ve Batılıları alt ederek, onları dize getirentek bir lider olmuştur, o da Büyük Atatürk’tür.  Bu bağlamda Büyük Atatürk’ü ölümsüz liderleri olarak kabul eden Büyük Türk Ulusu, Batılıların gözünde, kesinlikle bertaraf edilmesi gereken – en büyük düşmandır.  Aslında onların, Türklerin antik tarihini çok iyi bilmelerine rağmen, şiddetle inkâr etmeleri de bu yüzdendir…

Dünya insanlık âlemine göz kamaştıran – muazzam medeniyetler sunmuş olan antik kavimler, Batılılarca her nasıl adlandırılmış olurlarsa olsunlar, onların “kavim özellikleri, dilleri, alfabeleri, kültürleri, dini inançları, ünlü kurgan kültürleri, üstün ahlâk yapıları, lüks yaşam standartları, sanat eserleri, yüksek eğitim düzeyleri, tıp ilmine yaptıkları temel katkıları, tıbbı kitaplar da içeren – fevkalâde  zengin kütüphaneleri ve en önemlisi de, toplumlarında kadınlara karşı sergiledikleri saygın bakış açısıyla…”  birbirlerine benzedikleri – kültürlerinin  süreklilik arz ederek, çağlar boyu devam ettirildiği ve nihayetinde Türk Oğuz Han ve boylarına kadar geldiğini gösteren güçlü bilimsel kanıtlar olduğunu ifade edebiliriz… Böylece bundan böyle değerli Türk Hekimlerimizin, “Türk atalarının tıp ilmine sağladıkları büyük hizmetlerin” farkına varmalarını ve eşsiz “Antik Türk Mirasına” hassasiyetle sahip çıkarak, gerçek antik tarihlerini dünya kamuoyuna gururla duyurmalarını temenni ediyoruz.                                                                                   

KAYNAKÇA

Adams, Francis, The Genuine Works Of Hippocrates – Volume 1, Sydenham Society, C. & J. Adlard Printers, London, 1849.
Alinei, Mario, Ancient Link: The Magyar – Etrsucan Linguistic Relationship, Published By All Print Kiado, Budapest, 2005.
Bayat, Fuzuli, Oğuz Destan Dünyası – Oğuznâmelerin Tarihi, Mitolojik Kökenleri ve Teşekkülü, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul, 2006.
Beekes, R.S.P., The Origin Of The Etruscans, Koninklijke Nederlandse Akademie Van Wetenschapper, Amsterdam, 2003.
Bonfante, Larissa, Etruscan Life and After Life, The Wayne State University Press, Detroit/Michigan, 1986.
Bynum, William, The History Of Medicine, Oxford University Press, New York, 2008.
Castleden, Rodney, Mycenaens, Published By Routledge, New York/USA, 2005.
Çay, M. Abdülhaluk – İlhami Durmuş, İskitler, Genel Türk Tarih Ansiklopedisi Cilt 1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002.
De Grummond, Nancy Thomson, The Religion Of The Etruscans, The University Of Texas Press, Austin, 2006.
Franzero, Carlo Mario – Charles Marie Franzerio, The Life and Time Of Tarquin The Etruscan, Publisher: The John Day Company, New York, 1960.
Gow, Mary,  The Greatest Doctor Of Ancient Times: Hippocrates and His Oath, Enslow Publishers İnc., 2009.
Köymen, Mehmet Altay, Neşri Tarihi Cilt I, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1983.
Güvenç, Bozkurt, Türk Kimliği, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.
Haynes, Sybille, Etruscan Civilization (A Cultural History), The Paul Getty Trust Publications, Los Angeles, 2000.
Herodot, Herodot Tarihi, Türkiye İş-Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.
Hommel, Fritz, The Civilization Of The East, Elibron Classics, Adamont Media Corporation, London, 2005.
Jones, C.J. Emlyn, İonism and Hellenism, Routledge & Kegan Paul Ltd. Press, London, 1980.
Köymen, Mehmet Altay, Neşri Tarihi Cilt I, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1983.
Macintyre, Stuart  – Juan Maiguashca – Atilla Pok, The Oxford History Of Historical Writing (1800 – 1945), Oxford University Press, Oxford, 2011.
Milas, Herkül, Geçmişten Bugüne Yunanlılar (Dil, Din ve Kimlikleri), İletişim yayınları, İstanbul, 2004.
Morley, G. Sylvanus – George W. Brainerd, The Ancient Maya, Stanford University Press, Stanford/California, 1983.
Murray, Oswyn, Early Greece – Second Edition, Harvard University Press, 1993.
Myres, John Linton, Homer and His Critics, Published By Routledge and Kegan Paul, 1958.
Newton, İsaac, The Chronology Of Ancient Kingdoms Amended, Printed By J. Tonson – J. Osborn and T. Longman, London, 1728.
Özel, Oktay  –  Mehmet  Öz,   Victor  L.  Menage  “Osmanlı  Tarihyazıcılığının  İlk Dönemleri” – Söğüt’ten İstanbul’a, İmge Kitabevi, Ankara, 2000.
Pallottino, Massimo, A History Of Earliest İtaly, Routledge Press, London, 1991.
Palmer, Leonard Robert, Minoans and Mycenaeans, Published By Faber and Faber, 1961.
Ramsay, M. William, The Letters To The Seven Churches, Kessinger Publishing, Whitefish/Montana, 2004.
Roudometof, Victor, Nationalism, Globalization and Orthodoxy: The Social Origins Of Ethnic Conflict İn The Balkans, Published By Greenwood Publishing Group, Westport/USA, 2001.
Sayce, A. H., Fresh Light From Ancient Monuments, Kessinger Publishing, Whitefish/Montana, 2003.
Smith, William, A School Dictionary Of Greek and Roman Antiquities, Published By Harper and Brothers, New York.
Toth, Alfred, Etruscans, Huns and Hungarians, Publisher Mikes İnternational, D. Haag, 2007.
Unat, Faik Reşit, Tarih Atlası, Kanat Yayınları, İstanbul, 1991.
Weissenrieder, Annette, Images of Illness in The Gospel, Germany, 2003.
Willets, R.F., The Civilization Of Ancient Crete, University Of California Press, Berkeley and Los Angeles, 1977.

[1] Mario Alinei, Ancient Link: The Magyar – Etrsucan Linguistic Relationship, Published By All Print Kiado, Budapest, 2005, s. 12.
[2]Daha önceki zamanlarda “Orient (Doğu’ya Özgü) Tarih” konusunu ele alan kaynakların neredeyse tamamı, Grek ve İtalyan yazarların bizlere sundukları bilgilerle sınırlıydı ki, bunların pek çoğu taraflıydı ve güvenilir olmaktan uzaktı…” Fritz Hommel, The Civilization Of The East, Elibron Classics, Adamont Media Corporation, London, 2005, s. 2 – 3.
[3] İsaac Newton, The Chronology Of Ancient Kingdoms Amended, Printed By J. Tonson – J. Osborn and T. Longman, London, 1728.
[4] Bu konuda çok çarpıcı bir örnek vermek isteriz; Grekler, “Girit antik medeniyetinin sahibi olan kavimleri, Minoyan? ve Mişeyan? olarak adlandırarak, bu medeniyetler hakkında değerli bilgiler içeren söz konusu Çizgisel B Tabletlerinin Grekçe olduğunu ve bu antik kavimlerin de Greklerin ataları olduklarını” iddia etmektedirler! İstanbul Üniversitesi – Edebiyat Fakültesi – Eski Çağ Tarihi Anabilimdalı öğretim üyesi bir profesörün de, eski Yunan ve Roma Tarihi ile ilgili 2008’de yazmış olduğu bir kitabında, Girit Adasında, İngiliz arkeolog Arthur Evans tarafından bulunan ve antik Minoan? ve Mişeyanlara? (bu adlar Greklerce değiştirilmiş adlardır…) ait antik medeniyetlerle ile ilgili önemli bilgiler ihtiva ettiği uzmanlarca ifade edilen ünlü “Çizgisel A ve B Tabletlerini” en ufak bir şüpheye dahi yer vermeden, doğrudan doğruya Greklere mal etmesi  ve Grekleri desteklemesi oldukça dikkat çekici ve düşündürücü bulunmuştur… Oysaki yabancı kaynaklardan yapmış olduğumuz araştırmalarımız bu ünlü tabletlerle ilgili tamamen farklı bilgiler ortaya koymuştur; Girit adasında muhteşem güzellikte şehirler, saraylar, tapınaklar, sanat eserleri meydana getiren ve “göz kamaştıran bir medeniyetin sahibi oldukları ve lüks bir yaşam tarzı sürdürdükleri” ifade edilen Minoyanlar? ve onların torunları – mirasçıları Mişeyanların? dil ve kültürlerinin, Gök-Türk Asenalarda (Etrüsklerde) devam ettiği belirtilmiştir. Söz konusu Girit Adası medeniyetinin dili, yazıları, duvar resimleri, sanat eserleri ve kadınlara değer veren üst düzey kültürlerinin, Greklerle değil, Asenalarla (Etrüsklerle) benzerlik göstermektedir… Asenaların (Etrüsklerin) Anadolu’dan (Lidya Krallığından) Batı istikametine göç ederken, bir kısmının Ege adalarında kalıp, yerleştikleri, bir kısmının da Girit – İtalya – Sicilya ve çevresine yerleştikleri ifade edilmiştir. Şöyle ki Asenaların (Etrüsklerin) İtalyan topraklarına taşımış oldukları medeniyet, Girit ve Limni adasında yerleşen akrabalarının medeniyetleriyle bire bir benzerlik ve devamlılık göstermektedir… (“Girit adasına taşınan Hitit orijinli Etrüsk adları Helenleştirilmiş, tanrı ve tanrıça adları da Grek ve İtalyanlarca değiştirilmiştir. Adada bulunan arkeolojik kanıtlar, Anadolu’da bulunan eserlerle benzerlik göstermiştir. Hatta dış sınırları duvarlarla örülü Gordiyon şehrinin (Eskişehir Bölgesi) Grek öncesi döneme ait, hatta Etrüsklerle ilişkili olduğu belirlenmiştir.” R.F.Willetts, The Civilization Of Ancient Crete, University Of California Press, Berkeley and Los Angeles, 1977, s.116.)  Bu hususta delil olarak gösterilen ünlü Girit antik tabletleri “Çizgisel A ve Çizgisel B Tabletleri” olarak anılmaktadır.  Girit adasında bulunan “Çizgisel B Tabletlerinin” Girit’te tesis edilen muazzam antik medeniyeti ortaya koyan en ünlü kanıtlar olduğu vurgulanmıştır.  Söz konusu bu tabletlerin deşifre edilmesine büyük ilgi duyan, üzerinde uzun yıllar çalışmalar yaparak adeta hayatını bu sırra adayanlardan biri de amatör araştırmacı mimar Michael Ventris olmuştur. Latince ve Klasik Grekçe okuyabilen, ayrıca altı dil bilen mimar Michael Ventris’in araştırmaları neticesinde söz konusu tabletlerin dili çözülmüş ve M. Ventris,  “Çizgisel B Tabletlerin dilinin Etrüskçe (yani Gök – Türkçe) olduğuna inandığını” ifade etmiştir.  Hatta Michael Ventris, söz konusu bu inancını teyit ettirmek üzere 1949 yılında antik diller konusunda uzman birçok akademisyene bu yazılardan numuneler göndererek, konu ile ilgili farklı fikirler almış ve bunların hepsini bir raporda toplamıştır. 1950 tarihli – ünlü “Mid – Century Report” olarak adı geçen bu raporda, M. Ventris’in danışmış olduğu uzmanlardan, istisnasız hepsi de “Çizgisel B Tabletlerinin Grekçe olabileceğine ihtimal dahi vermediklerini” net olarak ortaya koymuşlardır.  Ancak daha sonraları John Chadwick (1920 – 1998) adında bir “Grek Tarihçinin” ortaya çıktığı ve Michael Ventris’e bu konu üzerinde birlikte çalışmayı teklif ettiği, hatta bu hususta aşırı derecede ısrarcı olduğu, nihayetinde de Ventris’i ikna etmeyi başardığı ve birlikte çalışmaya başladıkları, ancak bir müddet sonra Michael Ventris’in anlaşılamaz bir biçimde fikir değiştirerek “Girit Çizgisel B Tabletlerinin  Grekçe olduğunu” açıkladığı ifade edilmiştir!  Daha da anlaşılmaz olanı ise, “Michael Ventris’in bir süre sonra, genç yaşta (34) elim bir trafik kazası geçirerek, aniden hayatını kaybettiğinin” duyurulmasıdır. O tarihten itibaren “John Chadwick’in, bu önemli ve son derece prestijli çalışmayı tek başına sahiplendiği, konu hakkında çeşitli kitaplar yazarak büyük ün ve servet kazandığına” dikkat çekilmiştir. Leonard Robert Palmer, Minoans and Mycenaeans, Published By Faber and Faber, 1961, s. 162.   John Linton Myres, Homer and His Critics, Published By Routledge and Kegan Paul, 1958, s. 265 – 266.
“Girit adasında antik çağlarda var olmuş olan Minoyan ve Mişayan kültürü, kesinlikle Grek değildir.” Oswyn Murray, Early Greece – Second Edition, Harvard University Press, 1993, s. 5 -7.
Ayrıca Homer’e isnat edilen “İlayda ve Odessa Destanlarında” ve Homer’in çağdaşı Hesiod’un “Theogony” adlı eserinde  adı geçen “sözde Grek panteon tanrı ve tanrıça adlarının”, Homer ve Hesiod’dan (takriben İsa’dan yedi yüz yıl önce) çok daha eski olan Çizgisel B Tabletlerinde (takriben İsa’dan önce 2500 ilâ 2000 yıl önce)” geçmesinin, akademik dünyaya çok büyük bir sürpriz olduğu” ifade edilmiştir. Rodney Castleden, Mycenaens, Published By Routledge, New York/USA, 2005, s. 89 – 91.
[5] Stuart Macintyre – Juan Maiguashca – Atilla Pok, The Oxford History Of Historical Writing (1800 – 1945), Oxford University Press, Oxford, 2011, s. 232.
[6] S. Macintyre – J. Maiguashca – A. Pok, The Oxford History Of Historical Writing (1800 – 1945), a.g.e., s. 236.
[7]Bilhassa Alman bilim adamı Fallmerayer’in “bugünkü Grekler, antik dünyanın torunları değildir, antik milletlerle aralarında organik devamlılık ve devlet sürekliliği yoktur” tezi ortaya atıldıktan sonra, Grek tarih yazıcıları Zampelios ve Paparigopulos sayesinde, Grekler için yeni bir tarih anlayışı tesis edilmiş ve bu yeni yoruma göre Greker, üç bin yıldır tarih sahnesinde olan bir ulus yapılmıştır.” Herkül Milas, Geçmişten Bugüne Yunanlılar (Dil, Din ve Kimlikleri), İletişim yayınları, İstanbul, 2004, s. 165 – 167.
Cambridge Üniversitesinde “Grek davasını Türklere karşı destekleyen bir Konferans” düzenlenmiş ve bu Konferansta, “Greklerin, barbar Türklere karşı desteklenmelerinin, özgürlüğün baskıya, medeniyetin barbarlığa ve haçın hilâle karşı zaferi olacaktır” vurgusu yapılmıştır.The Times/December 19, 1823 The Greek Cause”, s. 3.
[8] Victor Roudometof, Nationalism, Globalization and Orthodoxy: The Social Origins Of Ethnic Conflict İn The Balkans, Published By Greenwood Publishing Group, Westport/USA, 2001, s. 107.
[9]Grekler, İtalya’ya yerleşen Etrüsklere, Batı Anadolu halkına verdikleri bir ad olan “Tyresenoi” adını vermişlerdir – bu keline “Turse – noi”  “Etruscus  Tusci” adlarından türetilmiştir. Ben de dahil olmak üzere, pek çok akademisyen Etrüsklülerin Anadolu kökenli olduklarında dair hemfikirizdir. İtalyan akademisyenlerin büyük bir çoğunluğu bu hususa, ya şüpheyle bakmakta, ya da inkâr etmektedirler. Ancak günümüzde Etrüsklerin Batı Anadolu kökenli oldukları ve Küçük Asya’dan göç ettikleri görüşünü artık hiç kimse reddetmemektedir.” R.S.P. Beekes, The Origin Of The Etruscans, Koninklijke Nederlandse Akademie Van Wetenschapper, Amsterdam, 2003, s. 7.
İtalyanlar, Etrüsk atalarını “denizci kavimler” olarak nitelendirmişlerdir. (Antik çağlarda, denizcilikte çok ileri seviyeye ulaşan Fenikelilere (Grekçe bir addır) , yani Hititlere “denizci kavimler” denilmekteydi…) Antik Mısır kaynaklarında da “denizci kavimler” “Trs – Turs” olarak adlandırmışlardır. İsa’dan önce birinci yüzyılda Halikarnaslı (Bodrumlu) Dionysius? Etrüsklerin kendilerini “Rasenna – Asenna” olarak adlandırdıklarını ifade etmiştir. Asya’dan sürekli göç dalgalarıyla günümüz İtalya topraklarına gelen Etrüskler, kendilerine has kültür ve medeniyetlerini de bu topraklara taşımışlardır.” Herald Haarman, Early Civilization and Literacy İn Europe, Published By Mouton Gruyteri Berlin – New York, 1996, s. 151.
Latinlerin Türklere verdikleri ad “Tur – cus”; Etruscan “Eturscus – Etruscus” ancient name of Tuscany “belonging to Tusci – earlier TruscusONLİNE ETYMOLOGY DİCTİONARY, www.etymonline.com
[10]  Etrüskler konusunda uzman olan objektif tarihçiler, Batılıların nasıl Etrüskleri göz ardı etmeye çalıştıklarına dikkat çekmişlerdir; “Etrüsk medeniyeti”, İngilizce konuşan dünyadan, gerçek anlamda lâyık olduğu ilgi ve değeri görmemiştir. Oysaki Etrüskler, mensubu oldukları Yakın Doğu medeniyetinin kültür ve sanatını sadece İtalya’ya değil, bütün Avrupa’ya nakletmekte kati ve aşikâr bir rol oynamışlardır. Bronz çağına kadar geriye gidildiğinde izleri sürülebilen Etrüsklerin, Avrupa medeniyetine yapmış oldukları dolaylı ve dolaysız bütün katkılar yeterince vurgulanmamıştır.” Sybille Haynes, Etruscan Civilization (A Cultural History), The Paul Getty Trust Publications, Los Angeles, 2000, s. xvi, 2 – 4.  (Türk oldukları için olmasın!)
“Antik tarih sahasında İsa’dan önce Grek olmayan pek çok antik eser – yazı – yapı – kavim vs… dahi Grek olmak zorundadır” diyen bir zihniyet dayatılmaktadır… Genel olarak Antik Akdeniz Tarihine, Grek ve İtalyan pencerelerinden bakılmıştır. Her gün ortaya çıkan yeni zengin kanıtlarla birlikte günümüzde artık bu zihniyet değişmektedir… Pek çok bilim insanı, Etrüsklerin tarih öncesi çağlardan itibaren Avrupa topraklarında yaşadıklarını artık kabul etmişlerdir.” Graeme Barker – Tom Rasmussen, The Etruscans – The Peoples Of Europe, Blackwell Publishers Ltd., Oxford, 2000, s. 1 – 6.   (Bu bağlamda Etrüsklerin “alfabe başta olmak üzere medeniyetlerini Greklerden aldıklarını beyan eden kitaplar”, Grek yanlısıdır ve tarihi gerçekleri gizlemektedir. Aslında bunun tam tersi söz konusudur. Başta Grekler ve Romalılar (İtalyanlar) olmak üzere, bütün medeniyetlerini Etrüsklerden aldıkları ve zamanla da Etrüskleri asimile edip, onların muazzam miraslarına sahip çıktıkları dile getirilmiştir. Hatta Etrüsklere hayranlık ve kıskançlık hisleriyle yaklaşan söz konusu bu unsurların, “Etrüsklerin belirgin kültürel izlerini ve tarihlerini silmeye çalıştıkları, antik Etrüsk adlarını değiştirdikleri, antik tabletlerde adı geçen Etrüsk şehirlerinde inşa edilen devasa zenginlikte kütüphaneler dolusu Etrüsk  Kitaplarının çoğunu da imha ettikleri” ifade edilmiştir.)
[11]Alfred Toth, Etrsucans, Huns and Hungarians, Published By Mikes İnternational, Den Haag, 2007, s.4.
[12] “Antik çağlarda yaşamış olan antik tarihçiler, Etrüsklerin orijinin çağlar öncesi eski zamanlara kadar geri gittiğini ifade etmişlerdir. Hatta Avrupa’da yaşayan diğer yerleşik insanlara göre Etrüskler, en erken çağlardan itibaren yüksek bir medeniyet seviyesine ulaşarak, rakipsiz – eşsiz bir üstünlüğüne sahip olmuşlardır.” Larissa Bonfante, Etruscan Life and After Life, The Wayne State University Press, Detroit/Michigan, 1986, s. 48.
[13]Antik çağlarda günümüz İtalya yarımadasında yaşayan Etrüsklerin, ilk muhteşem medeniyeti bu topraklara tesis eden kavim oldukları artık kesin olarak bilinmektedir. Etrüsklerin sayısız yazılı eserlerinin – kitaplarının korunmamasına – tahrip edilmesine rağmen, yine de, arkeolojik buluntular, kayıt ve kanıtlar, onları çok iyi tanımamızda bize yardımcı olmuşlardır. Ancak bir hususu ifade etmemiz gerekir ki, Etrüsk çalışmalarında, antik tarih ile ilgili bazı Grek ve İtalyan akademisyenlerin bilimsellikten uzak, Etrüsklerle ilgili asılsız yaklaşım ve yorumlarından uzak durmak ve Etrüsklerin bizzat geride bıraktıkları mitolojilerini, yazıtlarını, tabletlerini, sanatsal eserlerini, duvar resim ve süslemelerini, mezarlarını vs… inceleyerek, bunların bizlere anlattıkları bilgileri ortaya çıkarmamız gerekmektedir.”Nancy Thomson De Grummond, Etruscan Myth, Sacred History and Legend, University Of Pennslyvania Museum Of Archeology and Anthropology, Philadelphia, 2006, s. xii, xii, 1.
Antik medeniyetlerin sanatsal – dinsel ve kültürel  mirası, Grekler tarafından asimile edilmiştir.” C.J. Emlyn Kones, The İonians and Hellenism, Published By Routledge & Kagan Paul Ltd., London, s. 38.
[14] Sybille Haynes, Etruscan Civilization  – A Cultural History, a.g.e., s. 184.
[15]Homer’in İlayda Destanında, Aplu’nun (Apollon) hastaları iyileştirme gücü vurgulanmıştır”, Mary Gow, The Greatest Doctor Of Ancient Times: Hippocrates and His Oath, Enslow Publishers İnc.(USA, 2009, s. 35.

[16] Nancy Thomson De Grummond, The Religion Of The Etruscans, The University Of Texas Press, Austin, 2006, s. 104.
[17] Nancy Thomson De Grummond a.g.e., s. 105.
[18] Francis Adams, The Genuine Works Of Hippocrates – Volume 1, Sydenham Society, C. & J. Adlard Printers, London, 1849, s. 5.
[19] Mary Gow, The Greatest Doctor Of Ancient Times: Hippocrates and His Oath, a.g.e.  s. 6 -7.
[20] Mary Gow, a.g.e., s. 7.
[21] Batılılar, antik medeniyetlere sadece şifahen sahip çıkmamış, söz konusu bu medeniyetlerin insanlığa sunduğu değerli tarihi bilgilerden faydalanmayı ve onları hayata geçirmeyi de bilmişleridir… Örneğin Kalgary’nin(Calgary/Kanada) ün yapmış bir Kanser Hastanesi vardır – Tom Baker Cancer Centre; bu hastanede perşembe günleri “hayvan ziyaret günü” uygulaması vardır. O gün, hasta yakınları, yatılı hastaların evlerinde besledikleri hayvanları, hastaların, hayvanlarıyla özlem gidermeleri ve sevmeleri için hastaneye getirmelerine izin verilmektedir; hayvanı olmayanların ise, bir hayvanı sevmek istediklerini belirtmeleri üzerine, hayvan barınaklarından hastanın istediği hayvan (kedi – köpek – kuş vs…) temin edilip, hastaneye getirilmekte, hastanın hayvanı sevmesi, ondan pozitif sevgi elektriği alması, moralinin yükseltilmesi ve iyi duygular yaşaması sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu şaşırtıcı ve aynı zamanda son derece insancıl uygulamanın kökeninde Türk Atalarımızın uygulamalarının olduğunu bilmek, kanaatimize göre oldukça gurur vericidir…
[22] Francis Adams, a.g.e., s. 5- 6.
[23]Francis Adams, a.g.e., s. 6.
[24] Francis Adams, a.g.e., s. 6 -7.
[25] Plinio Prioreschi, A History Of Medicine: Primitive and Ancient Medicine, Horatius Press, Omaha, 1995, s. 46 – 48.
[26] Plinio Prioreschi, a.g.e, 48.
[27] Francis Adams, The Genuine Works Of Hippocrates – Volume 1, Sydenham Society, C. & J. Adlard Printers, London, 1849, s. 5 – 9.
[28] William Bynum, The History Of Medicine, Oxford University Press, New York, 2008, s. 5 – 7.
[29] Mary Gow, The Greatest Doctor Of Ancient Times: Hippocrates and His Oath, a.g.e.  s. 35.
[30] Francis Adams, The Genuine Works Of Hippocrates – Volume 1, a.g.e., s.. 8 – 9.
[31] Plinio Priorechi, A History Of Medicine: Primitive and Ancient Medicine, Horatius Press, Omaha, 1995, s. 508.
[32] Türklerin antik kavimlerle akrabalık bağlarını, alfabeden sonra ortaya koyan en güçlü kanıt “kültür benzerliğidir; bu bağlamda bir toplumun en belirgin medeniyet özelliğinin başında “kadına bakış açısı” olduğuna dikkat çekilmiştir… Etrüsklerin(Asenaların), Antik Türk Ataları gibi, toplumlarında kadınlara en üst seviyede değer verdikleri, oysaki Grek toplumlarda kadınların erkeklerden aşağı ve değersiz görüldükleri, antik tarih kaynaklarında sıkça dile getirilmiştir. Sarah B. Pomeroy, Women’s History and Ancient Hisitory, The University Of North Caroline Press, Chapel Hill/North Caroline, 1991, s. 119, 141.
Ziya Gökalp de, Türklerde köklü bir gelenek olan “kadınlara saygın bakış açısını” şöyle ifade etmiştir; “Eski Türklerde kadınlar genellikle amazon idiler (yani kadınlar da, erkekler gibi güçlü, ok atan – at binip – kılıç kuşanan, savaşlara dahi giden saygın – yiğit kişilerdi… Dede Korkut Destanları…) Usta binicilik, iyi silah kullanma, yiğitlik, Türk erkekleri kadar, kadınlarında da vardı. Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale koruyucusu, vali ve elçi olabilirlerdi.”  Ziya Gökalap, Türkçülüğün Esasları, İnkılâp Kıtabevi, İstanbul, 1997, s. 145.
[33] Mary Gow, a.g.e., s. 24.
[34] Carlo Mario Franzero, Charles Marie Franzerio, The Life and Time Of Tarquin The Etruscan, Publisher: The John Day Company, New York, 1960, s. 13.
[35] Antik Bergama Kütüphanesinde, iki yüz bin rulonun üzerinde eser olduğu, bunların içerisinde, çeşitli tıbbı konuları ele alan  – hastalık belirtileri – tanı ve teşhis, ilaç ve merhem yapımı, yara ve hastalık tedavileri,  zatürree – sıtma tedavisi, bandaj ve sargı metotları, çeşitli ağrıların tedavisi, göz enfeksiyonları,  kırık ve çıkıklar, bebek doğumu, hekim yemini (Hipokrat Yemini) vs… gibi konuları içeren pek çok yazmanın olduğu rapor edilmiştir. Söz konusu bu ilk tıbbı yazmalara genel olarak “Hipokrat Koleksiyonu” adı verilmiştir. Ancak bunlar uzun yıllar içerisinde, çeşitli hekimler tarafından yazılmış eserlerdir. Söz konusu bu tıbbı eserler, Batının İlmi anlamda “tıbbi çalışmalarının” temelini teşkil etmiştir. Mary Gow, The Greatest Doctor Of Ancient Times: Hippocrates and His Oath, a.g.e., s. 6 – 10.
[36] Mary Gow, The Greatest Doctor Of Ancient Times: Hippocrates and His Oath, a.g.e., s. 11 – 13.
[37] Hipokrat’ın Ege’nin küçük adası – Kos adasında yaşadığı, yaşadığı evinin arka bahçesinde, yarı tanrı – ünlü rahip-hekim “Asclepiade – Asclepius’ya Ait Sağlık Tapınağının”  bulunduğunun bildirilmesi, rahiplerin bu tapınaklarda yerleşik olarak yaşadıkları, hastaları kabul ettikleri, tıp öğrencileri yetiştirdikleri vs… bilgileri göz önüne alınırsa, kanaatimize göre Hipokrat ile Asklepiade’nin aynı kişiler olma olasılığı da mümkündür… Burada vurgulamak istediğimiz nokta şudur; Greklerin kendi yorumlarına göre yazdıkları sözde antik olaylar, kronolojik saptırmalar, adlarını değiştirerek, kendilerine mâl ettikleri antik tarihi kişiler, tanrılar, tanrıçalar, tapınaklar, şehirler vs… antik tarih konusunda gerçekten bir karışıklık yaratmaktadır… Ancak objektif antik tarihçiler, arkeologlar, onların yazmış olduğu objektif eserler ve dikkatli analizler, tarihi gerçek kanıtları gün ışığına çıkarmaktadır…
[38] William Bynum, The History Of Medicine, Oxford University Press, New York, 2008, s. 6.
[39] Mary Gow, The Greatest Doctor Of Ancient Times: Hippocrates and His Oath,  a.g.e., s. 13.
[40] Annette Weissenrieder, İmages Of İllness İn The Gospel, Germany, 2003, s. 44.
[41] Sevan Nişanyan’ın “Sözlerin Soyağacı – Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü’nde” Yunan kelimesinin karşılığı “İyonya” olarak verilmiştir ki, bu diğer kaynaklarla örtüşmektedir… (Türk Dil Kurumunun Resmi İnternet Sitesi olan http://www.tdksozluk.com’danetimolojik sözlük bölümüne” bir türlü ulaşılamamıştır. Sitede problem vardır…) TDK sözlüğünde Grek adının karşılığı olarak “Eski Yunanlı” tanımı yapıldığı görülmüştür. Bu da “Antik çağlarda Greklerin, Batı Anodolu’nun sakinleri olduğunu söylemekle” eş anlamlıdır ki, bu arkeoloji ve antik tarihçilerin tespit ve ifadelerine göre doğru değildir.  (Bu hususa tezimizde açıklık getirilmeye çalışılmıştır…) Bu konu ile ilgili İngilizce internet araştırmalarımızdan daha verimli sonuçlar elde etmiş bulunuyoruz. Açıklamalı ve kapsamlı bir sözlük olan “Online Etymology Dictionary’de” “İonian” sözcüğünün anlamı şöyle verilmiştir; “The Turkish name for the country of Greece is “Yunanistan” which means, “The Land Of The İonians”.  İonian name is pre – Greek  word and perhaps related to Skyt”. (Yunanistan, Greece ülkesine Türkçe olarak verilmiş bir ad olup,  bunun anlamı “İyonyalıların ülkesi” demektir. Ancak İyonya adı Grek öncesi bir isim olup, Skyt’lerle ilgili olma ihtimali vardır.) www.etymonline.com   (Skyt ya da Skythai adı araştırıldığında, bunun “Grek kökenli” bir kelime olduğu ve Grek kaynaklarında  “İskit – Saka Türklerine” Grekler tarafından verilmiş olan bir ad olduğu ortaya çıkmaktadır. Abdülhaluk M. Çay – İlhami Durmuş, İskitler, Genel Türk Tarih Ansiklopedisi Cilt 1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 477. )
[42] Faik Reşit Unat, Tarih Atlası, Kanat Yayınları, İstanbul, 1991, s. 7.
[43]Etrüskler Anadolu’nun yerli halkı olup, Lidyalı ve Etrüsk adları birbirleriyle özdeşlemiş ve bir birlerinin yerine kullanılmış olan kelimelerdir. Mezopotamya’da bilinen en eski medeniyetini tesis eden Sümerli kavimlerin de Türklerle ilişki oldukları – benzerlikleri bulunduğu görülmüştür.” Jemima Simcox, Primitive Civilizations, Cambridge University Press, Cambrdige, 2010, s. 229, 425.
[44] Herodot, Herodot Tarihi, Türkiye İş-Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, s. 31, 32, 55 – 56.
Etrüskler, genelde Lidyalılar (Lydians) veya Palasklar (Pelasgians) olarak tanımlanmışlardır.” Massimo Pallottino, A History Of Earliest İtaly, Routledge Press, London, 1991, s. 28, 37.
[45]Çok eski çağlara ait olan antik medeniyetler mirası, genel olarak Grek tarafından asimile edilmiştir…” C.J. Emlyn Jones, İonism and Hellenism, Routledge & Kegan Paul Ltd. Press, Lomdon, 1980, s. 38.
[46] The Guardian/May 29, 1919, “The İncalculable Evils Of Partition – By Sir William Mitchell Ramsay”, s. 9.
[47]Asur yazıtlarına göre Gomer? , Yafes’in (Japhet) oğludur ve  (Kuzey Karadeniz (Sinop bölgesi) kıyılarına yerleşen Aşkenaz da Gomer’in oğludur) Sümerlileri temsil etmektedirler…” A.H. Sayce, Fresh Light From Ancient Monuments, Kessinger Publishing, Whitefish/Montana, 2003, s. 20, 21, 37 – 38.
[48] Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000, s. 23.
[49] Fuzuli Bayat, Oğuz Destan Dünyası – Oğuznâmelerin Tarihi, Mitolojik Kökönleri ve Teşekkülü, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul, 2006, s. 42.
[50] Mehmet Altay Köymen, Neşri Tarihi Cilt I, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1983, s. 12 -13.
[51] Neşri Tarihini bizde incelemiş bulunuyoruz, onun anlattıklarında Türk köklerine ışık tutan önemli bilgiler tespit edilmiştir. Neşri Tarihini incelemiş ve yorumlamış olan Osmanlı tarihçisi Victor L. Menage’nin şu görüşlerini bizde paylaşmaktayız; “Neşri’nin “Osmanlı Tarihi” önemlidir. Neşri, Aşıkpaşazade’yi takip etmiştir, ancak onun tarihi daha objektiftir.  Neşri gerçek bir tarihçidir, çünkü o tarihçinin temel özelliği olan, olayların hakikatini tespit etmek arzusuna sahip olmuştur.”  Oktay  Özel  –  Mehmet  Öz,   Victor  L.  Menage  “Osmanlı  Tarihyazıcılığının  İlk Dönemleri” – Söğüt’ten İstanbul’a, İmge Kitabevi, Ankara, 2000, s. 85 – 87.
[52] William Smith, A School Dictionary Of Greek and Roman Antiquities, Published By Harper and Brothers, New York, 1851, s. 64.
[53]Etrüsklerle akrabalık bağları olduğu bilinen Lidya, Bergama ve Karya Krallarının ülkeleri Greklerce ele geçirilmiş, bu bölgeler Helenleştirilmiş ve bu topraklarda yerli dillerin yerini artık Grekçe almıştır. Hıristiyanlık Anadolu topraklarında kendini Grek kimliği ile ifade etmiş ve Anadolu halkları Greklerce asimile edilmişlerdir.” William M. Ramsay, The Letters To The Seven Churches, Kessinger Publishing, Whitefish/Montana, 2004, s. 119, 120, 378.
[54] Sylvanus G. Morley – George W. Brainerd, The Ancient Maya, Stanford University Press, Stanford/California, 1983, s. 5.
[55] Sylvanus G. Morley – George W. Brainerd, The Ancient Maya, a.g.e., s. 462.
================================================

Merhaba Hocam;

Bu gün (AS: 02 Haziran 2017) öğleden sonra 4:30 gibi sizi telefonla aramıştım. Göstermiş olduğunuz  mütevaziliğe ve ilgiye teşekkür ederim. Doğal olarak telefonda benim kim olduğumu merak edip, kendimi tanıtmamı istemiştiniz, telefonda sizi fazla meşgul etmek istemedim. Müsaadenizle şimdi kısaca kendimi tanıtmak istiyorum:

– Ben ilk okulu Ankara Kolejinde (TED) tamamladıktan sonra, babamın görevi dolayısıyla ailece Kanada’ya gittik.
– Orta okul, lise ve üniversite tahsilimi Kanada’da tamamladım.
– Calgary Üniversitesi/Siyasal Bilgiler Fakültesi – Uluslararası İlişkiler Bölümü mevzunuyum.
– Ankara’ya döndüğümüzde Ankara Üniversitesi – Siyasal Bilgiler Fakültesi – Uluslararası İlişikler Bölümünden denkliğimi de aldım. (Değerli Türkkaya Ataöv Hocamı da o zaman tanımıştım. Kendisine ulaşabileceğim bir e-posta adresi veya telefon varsa ve bana iletirseniz çok sevinirim)
Tarih ile ilgili araştırma ve okumalarım neticesinde  tarihin ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu ve Türkiye’de 1938 sonrası tarihin ne kadar ihmal edildiğini – işlevinden saptırıldığını görünce, tarih konusunda uzmanlaşmak istedim.
Tarih konusunda Yüksek Lisans ve Doktora yaptım. (Hem İstanbul Üniversitesi’nin,
hem de Ankara Üniversitesi’nin doktora programını kazandım. Tercihimi İstanbul’dan yana yaptım.)
Yüksek Lisansımı Antalya – Akdeniz Üniversitesi – Fen & Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümünde yaptım. Yüksek Lisans Tezim: “Cumhuriyetin İlk Muhalefet Partisi – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”
– Doktoramı, İstanbul Üniversitesi – Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsünde yaptım.
Doktora Tezim: “İngiliz Kaynaklarında Pontus Sorunu 1918 – 1923
Doktora Tezim için uzun yıllar kapsamlı araştırmalar ve çalışmalar yaptım ve Greklerin,  Türk topraklarıyla ilgili “tarihi  hedef ve iddialarını“, antik tarihi köklerine inerek ve gizlenen tarihi gerçekleri ortaya çıkararak, her açıdan çürüttüm…

Doktora Tez savunmasında jüri üyeleri bana “tezin gerçekten muhteşem bir çalışma, bu tezden iki üç kitap çıkar, ancak Patrikhane üstümüze gelir, hükümet bizi dava eder” diyerek, önce tezime düzeltme verdiler – yani tezimi kuşa çevirmemi söylediler (“antik tarih ile ilgili bölümünü çıkar, Avrupa Birliği Raporlarıyla ilgili bölümü çıkar, Osmanlı Tarihi ile ilgili bölümü çıkar vs..”.),arkasından ikinci tez kurulunda da tezimi reddettiler; yani “doktora unvanımı” vermediler! Ben de mahkemeye gittim, ancak 5 yıldır bir sonuç maalesef alamadım! (Demek ki Türkiye’de vatanına ve bilime gerçekten hizmet etmek isteyenler, işte böyle cezalandırılıyor…)

İşte böyle hocam, doktora tezi çalışmalarımda antik tarihi yıllarca derinlemesine araştırdım ve iyi ki araştırmışım, Türkleri fevkalâde yakından ilgilendiren önemli bilgilere ulaştım, istiyorum ki bu bilgileri oldukça geniş kitlelerle paylaşayım…

Bu hususta yardımcı olabileceğinizi düşündüm; daha önce Türk Dil Bayramı ile ilgili bir makalemin sitenizde yayınladığını görmüş ve çok memnun olmuştum, bu beni çok onurlandırmıştı.

– Hocam size “Antik Türk Tarihiile ilgili iki adet makalemi yolluyorum, ilgiyle okuyacağınıza ve paylaşacağınıza inanıyorum;

Bunlardan biri Ege Üniversitesi TÜRKBİLİM DERGİSİNDE (Şubat 2013, Sayı 11) yayınlanan makalem: ANTİK TÜRK TARİHİ VE ÜNLÜ TANRIÇA TURAN“;

Öbürü de Ankara’da, Ankara Üniversitesi – Ulusaltıp’ın davetlisi olarak katıldığım Kongrede yapmış olduğum bir sunum:ANTİK TÜRK KAVİMLERİNİN TIP İLMİNE KATKILARI

En içten saygı ve selâmlarımla, (02 Haziran 2017)

G. Filiz Tuzcu

EĞİTİM-İŞ : EN BÜYÜK AÇLIĞIMIZ ADALETEDİR!

EN BÜYÜK AÇLIĞIMIZ ADALETEDİR!

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

OHAL’in okları haline gelen KHK’ların açtığı yaralar, iyileşmesi mümkün olmayan hale gelmektedir. Bu zulme karşı ise en ufak bir itiraz, iktidarın hışmına uğramaktadır. Ne yazık ki bunun son örneği, KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça‘nın işlerine dönmek için başlattığı mücadele ve karşılaştıkları zulümdür. Haksız yere mesleğinden edilen binlerce kamu görevlilerinden olan bu iki eğitimcinin, işlerine geri dönmek ve seslerini duyurmak için başlattığı açlık grevi, orantısız ve faşizan bir müdahaleyle karşılaşmıştır. Mahkemece verilen tutuklama kararı da hukuksuz ve dayanaksızdır.

GÖNLÜMÜZDEN GEÇENİN SÖZCÜSÜ NAZIM’DIR FAKAT…

Bilinmesini isteriz ki; özgürlüğü fiilen elinden alınmamış ve henüz mücadelenin diğer yollarına başvurmaya uygun koşullardaki insanların açlık grevi yapmasına gönlümüz razı değildir. Hele ki bizim canımızı, değerlerimizi hiçe sayan bir hükümete karşı, canımızı öne sürerek bir yaptırımda bulunabilmemiz, ne yazık ki mümkün görünmemektedir.

Eğitim-İş olarak, en zor koşullarda bile, aşkı ve kavgayı en güzel anlatan şairin, Nazım’ın dediği gibi “Düşmana inat bir gün fazla yaşamak” gerektiğini düşünüyoruz.

Tüm bunlara karşın, haksızlığa uğrayan bu iki eğitimci, kendi bedenleri üzerinde tasarruf sahibidir ve eylemleri de kendi kararlarıdır. İlerici kamuoyu olarak bizlere, bu kararlarına saygı duymak ve haksızlığa uğrayan bu insanların tarafından bakabilme çabası düşer.

ANCAK DİKTATÖRLÜKLERDE OLUR!

Hem kendilerinin, hem ona destek verenlerin polis şiddetine maruz kalması bir yana dursun, onlara destek için sosyal medya paylaşımlarında bulunan yurttaşlar dahi hedef haline gelmiştir.

75 gündür açlık grevinde bulunan iki insanı, evlerini basarak yaka paça gözaltına almak, sağlıklarından bu kadar olmuşlarken hücrede yerde yatırmak ve sonra tutuklamak, avukatlarını bile kargatulumba şekilde nezarethanelere tıkmak, onlara destek verenleri yaşlı, genç demeden darp etmek, en hafif tabirle ancak diktatörlüklere yakışacak bir manzaradır.

Eğitim-İş olarak; bu acı tablonun derhal ortadan kaldırılmasını, iki eğitimciye ve aynı şekilde haksız yere ihraç edilen binlercesine özgürlüklerinin ve mesleklerinin iade edilmesi, onlara destek verenlere uygulanmaya çalışan yaptırımların geri çekilmesi gerektiğini vurguluyoruz.

Tekrar tekrar söylüyoruz: bizim asıl açlığımız adaletedir ve bu açlığı hiçbir zulüm bastıramaz!

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU
===================================
Dostlar,

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça cezaevinde de açlık grevlerini sürdürüyorlar! Hapsedilmek daha da kışkırtıcı olmuştur.

Bu direniş, en yalın biçimiyle bile iktidarın gündeminde olmak zorundadır. Karanlıkta ıslak çalarcasına bu ciddi ve sonuçları çok ağır olabilecek eylemi hafife alma hafifliği kabul edilemez, bağışlanamaz bir politik gaf ve insani suç oluşturmaktadır.

AÇLIK GREVİ 80 günü aşmıştır ve tıbben çok kritik bir aşamaya gelmiştir.

Cezaevi koşulları genelde ağır olup, ülkemizde daha da ağırdır.. Hele bir de iktidar karşıtı siyasal eylem sergiledi iseniz koşularınız daha da zorlaşır. OHAL KHK’si ile görevden atılan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için bu saptama net olarak doğrudur. Bu insanların her gün düzenli olarak tuzlu – şekerli sıvı ve B1 vitamini alması zorunludur. Cezaevinde bu olanak sağlanmakta mıdır, bil(e)miyoruz. 2 mağdur insan 10 ve 19 kg beden tartılarından yitirmiştir ve son derece ciddi bir ağırlık yitimidir. Hapishane koşullarında en küçük bir hijyen sorunu ağır ve ölümcül enfeksiyon hastalıklarına dönüşebilir.

Çözüm inatlaşmada ceberrut baskıyı sürdürerek topluma gözdağı vermekte değildir..
İktidarın her şeyden önce, koşulsuz olarak yurttaşlarının YAŞAM HAKKINI koruma yükümü, can güvenliği sağlama sorumu vardır. Bir ayraç açılmalı, bu insanlar işe iade güvencesi verilerek ölümün – kalıcı engelliliğin (Wernicke-Korsakoff sendromu) ramak kala eşiğinden alınmalıdır. Yargılama tutuksuz sürdürülmeli, adil ve bağımsız olmalı ve ulusal – uluslararası kamuoyu gözetimine açık yürütülmelidir.

AKP iktidarı çok ağır bir sorumluluğun daha altına girmektedir. Yaptığı hatalar zaten toplumda patlamalara yol açacak düzeyde iken yeni hatalar eklemenin mantığı yoktur. Atılacak insancıl adım AKP’ye prestij ya da politik kararlılık eksilmesi değil tersi olarak yansıyacaktır.

AKP-Erdoğan’dan İVEDİLİKLE  İNSANCIL ADIM BEKLİYORUZ.. 
Hemen, bu gece, sabaha bırakmadan.. Yarın çok geç olabilir..
İnanınız kendi hayırlarına da olacaktır.

Sevgi, saygı ve derin endişe ile. 29 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
EĞİTİM-İŞ Üyesi    Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

27 MAYIS 1960

27 MAYIS 1960

Suay Karaman

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Askeri harekatlar ki buna darbe, ihtilal, devrim de denebilir, topluma olumlu getirileri ya da olumsuz götürüleriyle önem kazanırlar. Devrim ya da darbe oldukları da ancak bu şekilde belirlenir. 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin 57. yılını kutladığımız bugünlerde, henüz bunun ayırdına varamayanların, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni anlayamayanların olduğunu görmek, şaşırtıcı gelmemelidir.

Koşullar tamam olduğu zaman ihtilal kaçınılmaz olur. Her ihtilalin, onu yapanlar kadar onun koşullarını hazırlayanların da eseri olduğunu unutanlar, 27 Mayıs konusunda sürekli hataya düşmektedirler.

  • 27 Mayıs 1960, seçimle gelen sivil iktidarın demokrasi dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilmiştir.

    27 Mayıs 1960 için “demokrasiye darbe” diyenler, 27 Mayıs 1960 öncesinde demokrasi olduğunu sanan aymazlardır.

On yıllık Demokrat Parti iktidarında devrim karşıtı hareketler ve olgular yaratılmıştı. Bunun yanında anayasa ve hukuk dışına çıkılarak, ülke büyük karışıklıklara sürüklenmişti. Özellikle Meclis Tahkikat Komisyonu kurularak, diktatörlüğe giden bir yolun başlangıcına gelinmişti.
İşte bu koşullarda Türk Silahlı Kuvvetleri, anayasa ve hukuk dışına çıkmış bir siyasal iktidara karşı direnme hakkını kullanmış ve ülke yönetimine el koymuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arkasında milletin desteği bulunmaktaydı. Siyasal iktidarın baskısına ve faşist diktatörlüğe gidişe karşı verilen bu mücadelede üniversite, gençlik, aydınlar, basın ve muhalefet partileri de Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikteydi.

27 Mayıs 1960 Devrimi’nin en büyük eseri 1961 Anayasası’dır. Bu çağdaş anayasa, Cumhuriyet Senatosu, Anayasa Mahkemesi, Devlet Planlama Teşkilatı, Yüksek Öğrenim ve Kredi Yurtlar Kurumu, Devlet Personel Dairesi, Türk Standartları Enstitüsü, Basın İlan Kurumu başta olmak üzere getirdiği kurumlarla demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinin yolunu açmıştır. 1961 Anayasasıyla bağımsız yargı ve hakim güvencesini sağlayacak kurumlar oluşturulmuş, grev ve toplu sözleşme hakkı kurumlaştırılmış, üniversiteye ve TRT’ye özerklik sağlanmıştır. Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Yasası, Basın-Fikir İşçileri Yasası, İlköğretim ve Eğitim Yasası, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası, Gelir Vergisi Yasası gibi yeni düzenlemeler yapılmıştır. 1961 Anayasası ile ülkemize sosyal devlet anlayışı yerleştirilmiş, özgür bir ortam yaratılmış, çağdaş bireysel hak ve özgürlüklerin sağlanması başarılmıştır.

Türk halkının insanlık, haysiyet ve haklarını, fikir ve vicdan hürriyetini koruyan, demokratik bir düzen içinde ve ekonomik bir planla kalkınabilmesinin şaşmaz reçetesi olan

  • 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin Anayasası, Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlılığın
    bilinci ile hazırlanmıştır.

    Bu çağdaş anayasa ile geçen altmışlı yıllar, Türk toplumun aydınlık ve özgürlük yıllarıdır.

Seçimle iktidara gelen bir partinin kurduğu hükümetin ve onu oluşturan

  • Siyasi iktidarın, her koşulda hukuka, adalete, ahlaka ve
    bütün halkın çıkarına dayanması gereklidir
    .

    Ülkeyi yöneten iktidarların hukuk devleti ilkelerine bağlı kalarak, gerçek demokrasiyi etkin hale getirdikleri zaman, darbe ya da darbe ortamları yaşanmaz. Gerçek demokrasiyi yok eden darbelerin her türlüsüne, her zaman ve her koşulda karşı konulmalıdır. Hukuk devleti ve demokrasiyi ortadan kaldıran askeri darbelerin ve içinde yaşadığımız sivil darbe sürecinin,
    haklı ve meşru gösterilebilecek bir yanı yoktur. Sivil yönetimler demokrasiyi benimsedikleri, hukuk ilkelerine bağlı kaldıkları ve ülkenin çıkarlarını korudukları zaman, darbe ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir.

  • 27 Mayıs 1960 Devrimi, ülkemize 1961 Anayasası ile özgürlüğün ve evrensel demokrasinin kapılarını açmıştır.
  • Getirdiği kurumlar ve sonuçlarıyla 27 Mayıs 1960, tartışmasız bir devrimdir..
    (İlk Kurşun Gazetesi, 29 Mayıs 2017)
    ====================================
    Dostlar,

    Değerli dostumuz sevgili Suay Karaman‘ın yukarıda yazdıklarına birebir katılıyoruz..
    Kendisi, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin MBK (Milli Birlik Komitesi) üyesi merhum
    Suphi Karaman‘ın oğludur ve babasından, O’nun arşivinden bu konuyu en iyi bilenlerdendir.
    Bu kez yazısı 2 gün gecikerek geldi!?.. Merhum MBK üyesi Suphi Karaman; Menderes, Polatkan, Zorlu’nun idam cezasının infazı için MBK’da “hayır” oyu kullanan üyelerdendir…

    Bu şanlı Devrimin ülkemize en görkemli katkılarından biri de
    SAĞLIK HİZMETLERİNİN SOSYALLEŞTİRİMESİ‘dir. Bu amaçla, aynı adı taşıyan
    224 sayılı Yasa, 5 Ocak 1961’de çıkarılmıştır. Sağlık Bakanı olmayıp Müsteşarlığı tercih eden Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Nusret H. Fişek, halktan yana
    bu sağlık sisteminin ve adı geçen yasanın mimarıdır. 1961-65 yılları arasında Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı görevini üstlenmiş ve bu sistemi kurmuştur. 1965 genel seçimlerinde Adalet Partisi seçimi kazanıp Süleyman Demirel 41 yaşında Başbakan yapılınca ilk işlerinden biri
    Nusret Fişek hocamızı görevden almak olmuştu! Fişek hoca Danıştay’a başvurmuş, daha sonra, Hacettepe Tıp Fakültesini kuran sınıf arkadaşı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın çağrısıyla bu Fakülteye Prof. olarak atanmış ve Toplum Hekimliği Bölümü‘nü kurmuştu. Bu Üniversitede halen yaşayan Nüfus Etüdleri Enstitüsü‘nü de Fişek hoca kurdu. Müsteşarlığı döneminde
    27 Mayıs 1960 Devrimi’nin felsefesi ile uyumlu olarak 224, 555 ve 557 sayılı çok önemli 3 yasanın mimarlığını üstlenmişti. 557 sayılı yasayı 1983’te 2827 sayılı yasa ile güncelledi.

    Biz de bu kalpaksız kuvayı milliyeci 27 Mayıs Devrimcisi Prof. Nusret Fişek‘in Hacettepe
    Tıp Fakültesinde öğrencisi ve asistanı olmanın onurunu yaşıyoruz; vasiyetine uygun olarak TÜRKİYE’de  SOSYAL TIBBI KORUMAYA ÇALIŞIYORUZ.. 27 Mayıs Devrimcilerinin ve O’nun ülkemize – halkımıza armağanı idi.. Dinci – sağcı – sermayeci – işbirlikçi – dış güdümlü siyasal iktidarlar ise bu halktan yana harika sağlık sistemini yok ettiler.. Onlar, işte bu nedenlerle 27 Mayıs Devriminin ve Devrimcilerinin iflah olmaz düşmanı, kinci intikamcısıdırlar..

    27 Mayıs 2017 günü web sitemizde yayımladığımız öbür dosyaların da okunmasını dileriz.

    Sevgi ve saygı ile. 29 Mayıs 2017, Ankara

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK
    Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
    AÜTF Halk Sağlığı AbD   Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Devletin medikal alımları alarm veriyor

Devletin medikal alımları alarm veriyor

Çiğdem Toker
Cumhuriyet
, 29.05.2017

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Geçen hafta tıp ve eğitim camiasını sarsan trajik bir olay yaşandı.
Elazığ Fırat Üniversitesi Başhekimi Prof. Dr. Muhammed Said Berilgen, odasında uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Sevilen bir hekim, eğitimci ve yönetici olan Berilgen’in ölümü “sağlık şiddeti” olarak açıklandı.
Gelin görün ki, gerçeğin boyutları biraz daha ayrıntılı bakmayı hak ediyor.
DHA’nın olayla ilgili haberinden:
DHA’nın olayla ilgili haberinden: “Öte yandan, hastane yetkilileri, medikal malzeme alımlarında başhekimin talimatı ile ödemelerin sıraya göre yapıldığı, ancak Sercan Gök’e yapılacak ödeme ile ilgili henüz sıranın gelmediği belirtildi. Medikalci arkadaşları da, Sercan Gök’ün maddi anlamda sıkıntı yaşadığı, bu yüzden de icralık olduğu için Başhekim Prof. Dr. Berilgen ile görüşmeye geldiğini ve tartışma sonucu olayın olduğunu iddia ettiler.”
Tıbbi Cihaz Üretici ve Tedarikçileri Derneği MASSİAD’ın açıklaması da bu vahameti teyit eden unsurlar taşıyor. Olayı şiddetle kınayan, MASSİAD “Sektörün çözülemeyen ve gittikçe ağırlaşmaya devam eden sorunları nedeniyle benimsemediğimiz, hiçbir şekilde onaylamadığımız ve tasvip etmeyeceğimiz benzer trajedilerin oluşmasından endişe ediyoruz.” diyor.

Bu korkutucu uyarının gerekçelerine bakalım:

* Kamu ve üniversite hastanelerinin 250 günden başlayıp 3-4 yılı bulan uzun ödeme süreleri,
* Döviz kurlarındaki hızlı artış ile ihalelerde TL sabit fiyat verilmesi nedeniyle yaşanan zararlar
* SUT (Sağlık Uygulama Tebliği) fiyatlarının döviz ve enflasyona göre güncellenmemesi. Pek çok ürünün geçiş dönemi verilmeden listeden çıkarılması.

Borç batağı

“Meslektaşlarımız günü kurtarmaya çalışırken bankalara muhtaç duruma gelmiş, borç batağına sürüklenmiştir” diyen dernek, çözüm için, hükümetin kendilerini de çağırarak çalışma başlatmasını talep ediyor.

Kamu hastaneleri açıklasın

Piyasadan bir isimle de görüştüm. Son beş yıldır, özellikle üniversite hastanelerinde alım yapılan tıbbi cihaz/malzeme ödemeleri için “çok uzun süreli vade yapıldığının” altını çizdi.
Teslimattan 360, 550 gün sonra gibi vadeler. Dahası vade geldiğinde dahi ödeme yapılmadığını belirten yetkili, çarpıcı bir şey daha söyledi:
“Özel sektörün dış borcu arttı deniyor. Ama özel sektörün devletten alacağı rakamı
hiç kimse takip etmiyor.. Çünkü bu karambol durum devletin işine geliyor.”

MASSİAD açıklaması ve yaptığım görüşmeden sonra, Başhekim Prof. Dr. Berilgen’in ölümünün “sıradan bir sağlık şiddeti olayı” olmadığı, sorunun çok daha yapısal ve kurumsal olduğu izlenimini edindim.

Sonuç: Tıbbi cihaz ve malzeme alım ödemeleri, alarm veriyor.
Maliye ve Sağlık bakanlıklarının dikkatine.
=============================================
Dostlar,

“Sağlıkta Dönüşüm” masalının duvara dayandığının bir başka göstergesidir yaşanan dram.
Kamu hastaneleri, özellikle kamu üniversite hastaneleri bilerek ve isteyerek bir mali bunalım girdabına sokulmuşlardır. Sonuç kurguludur ve Başbakan iken R.T. Erdoğan’ın ağzından açıklanmıştır :.. Sağlık hizmeti ve hastane işletmeciliği faklı şeylerdir. Sen ilkini yap, ikinciyi bize bırak… Mali dengeni sağlayamıyorsa hastane yönetimi bize devret… 
İlk kurban Marmara Üniversitesi Top Fakültesidir. Böyle bir hastane artık yoktur ve bu Fakülte, Sağlık Bakanlığına ait Pendik Araştırma ve Eğitim Hastanesi’nde hizmet vermekte, tıp öğrencilerini ve asistanlarının uzmanlık eğitimini bu hastanede vermektedir. Hastalar – başvuranlar üzerinde yürütülen klinik tıp araştırmaları da bu hastanede yapılmaktadır.

Personel yönetimi ve mali bakımdan tam bir karmaşa yaratan modelde Üniversite’nin Anayasa gereği tanınan (md. 130/1) özerkliği de dolaylı olarak ortadan kaldırılmaktadır. İznini Tıp Fakültesi Dekanından alması gereken akademik çalışanlar, gerçekte Sağlık Bakanlığı’nın personeli olan Başhekimden izin almak durumundadır. Hastanenin yönetiminde Akdemik personelin bir söz hakkı yoktur.. Alınacak araç – gereç vb. alanlarda da..
Böylelikle kamu üniversite hastanelerine de AKP el koymak istemektedir. SGK’nın sağlık mal ve hizmetlerinin bedelleri olarak belirlediği SUT (Sağlık Uygulama Tebliği) fiyatları güncel değildir ve geriödemeler gecikmektedir. Özel hastaneler SUT bedellerine ek %200’e dek farkı hastalardan alabilmektedir. Üniversite hastaneleri döner sermayeden ödenecek ücretlerle personel çalıştırmak, bina ve tıbbi araç – gereçlerin bakım – onarımını yaptırmak ve tüm üniversitenin Bilimsel Araştırma projelerini finansmanını sağlamak zorundadır. Dolayısyla mali bunalım içindedirler, ciddi düzeyde borçludurlar. Yatan hastaların ilaçları da dahil, SGK paket anlaşmalarına dahildir ve satınalmalarının bedellerini uzun vadeye yayarak ayakta kalmaya çabalamaktadırlar.. Firmalar ihaleye girmek istememekte, geriödeme süresi ve güçlüklerini dikkate alarak yüksek fiyatlar vermektedir.

Bu hastanelerin mali iflaslarını isteyerek Sağlık Bakanlığına teslim olmaları beklenmektedir.
Dev üniversite hastaneleri bile “borcu hızlı artırmamakla” (!?) yetinmektedir.
Bunun adı KÖTÜ YÖNETİM değildir de nedir?? Beklenen, tıp fakültesi hastanelerinin yönetimine süreç içinde el koymak ve böylelikle sanki Anayasa’nın 130/1 maddesini çiğnememiş olmaktır..
Öte yandan SGK gelirleri sağlık giderlerini karşılayamamaktadır. Merkezi Yönetim Bütçesinden aktarım da haliyle yetersiz kalmaktadır. Ortanca yaşı 31 olan, 18 yaş altında 24 milyon, üniversitede 6+ milyon öğrencisi ile toplam 30 milyon 25 yaş altındaki insanda SGK için prim = ek vergi alamayan, 65+ yaşta %8,2 oran ile 6,5 milyon insanı olan, resmen 4 milyon işsizi, çalışanların 1/3’ünün kayıtdışı olup SGK primi ödemediği, kişi başına gelirin aylık ortalama 1000 doları bulmadığı, TÜİK verileriyle nüfusunun iyimser %21’i yoksul olan bir yapı…
Siz bu hastalıklı yapıda pek çok ilacı ve tıbbi gereci ithal ediyorsunuz, ayrıca KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNİ ÖNCELEYEN değil hastalanınca sağaltımı (tedaviyi) kutsuyorsunuz! Su, gıda hijyeni çok yetersiz, havası kirli, halkın sağlık eğitimi keza yetersiz,
iş sağlığı güvenliği olabildiğine berbat, nüfus artış hızının kışkırtıldığı, terör, trafik kazaları vb. yaralanmaların önemli boyutta olduğu, ciddi sayıda asker + polis + güvenlik korucuları istihdam edilen (1 milyona yakın!) bir doku… Bir yandan da 5 yıldızlı lüks otel koşullarında binalarda (şehir hastanelerinde!) lüks hastanecilik hizmeti hovardalığı. Dışarıda iflas etmiş ama Türkiye’nin kobay olarak kullanıldığı bir model!

Bu gemi yürümez efendiler.. Bu model Dünya Bankası’nın iflas etmiş dayatmasıdır.
Aklımızı başımıza toplamamız ve kamu öncülüğünde, KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE mutlak bir öncelik ve ağırlık veren, yerli üretim – teknolojiye dayanan bir sağlık sistemine dönmek zorundayız.. Aşı üretmek ve 0-6 yaşta öncelikle olmak üzere tüm duyarlı nüfus kesimlerine uygulamak zorundayız. Vergi karşılığı sağlık hizmeti anayasal hak iken vergi unutturuldu ve utanmaz bir pişkinlikle prim = ek vergi zorunlu kılındı.. Bu da yetmedi SGK  pek çok sağlık hizmetini, mallarını, ilacı prim kapsamı dışına aktardı.. Bu da yetmedi, 12 kalemde cepten harcama yaptırılıyor.. Bu da yetmedi, SGK utanıp sıkılmadan yurttaşı TAMAMLAYICI SİGORTA yaptırmaya çağırdı..
Katmerli soygun, Deli Dumrul haltetmiş!

Sağlık giderleri onlarca milyar doları aştı, kişi başına 900 dolarlara erişti, ama SGK ayda 53 TL’ye sağlık sigortası bezirganlığına girişti posterlerle (16 Nisan halkoylması öncesi halka ahlaksız teklif!) .. Ülkenin sağlık düzeyi göstergeleri dünyada 80-113. sıralarda.. OECD içinde sonuncu..

  • Ülkenin her yıl onlarca milyar doları kimlerin kasasına aktarılıyor??
  • Devlet, sağlık sektöründe zorunlu GSS (genel sağlık sigortası) üzerinden yerli – yabancı sermaye adına halkının sırtında SOPALI TAHSİLDARA (Osmanlı’nın mültezimlerine!) nasıl indirgendi?
  • GSS gerçekten halkın sağlığının sigortası mı, yerli – yabancı sermayenin kârının sigortası mı?

Sağlık sektöründe, AKP’nin 14 yıllık SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM KEPAZELİĞİNDE olup biteni gerçekten anlayamıyorsanız bir hekime başvurarak zekanızı ölçtürmelisiniz.. Yok eğer zeka fukarası değilseniz en temel erdemlerin – değerlerin yoksulu – yoksunusunuz demektir ki yazarsak ne yazık ki hakaret vb. suç oluşturabilir. Bu halka karşı, açıkça adını yazamadığımız yapılanlar suç olmuyor ama çıplak adını koymak suç oluşturuyor! Hukuk da egemen düzenin yaptırım aracı kırbacı!

  • Sevsinler küresel sermayenin ve yerli uzantılarının aklını (!), düzenini (!) ve de sefilliğini..

Sevgi ve saygı ile. 29 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Sağlıkta Şiddet Can Almaya Devam Ediyor!

Fırat Üniversitesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Muhammed Said Berilgen,
bu gün görevi başında uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Medikal firma temsilcisi olduğu iddia edilen bir kişi, tartıştığı Berilgen’i silahla vurarak ağır yaraladı. Ancak meslektaşımız tüm çabalara karşın kurtarılamadı.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi olarak saldırıyı kınıyor, Prof. Dr. Muhammed Said Berilgen’in ailesine ve tüm hekim camiasına başsağlığı diliyoruz.

Bir kez daha Sağlık çalışanlarına yönelik şiddete ve ölümlere alışmayacağız” derken, olayla ilgili tüm gelişmelerin takipçisi (AS: izlemcisi) olacağımızı kamuoyuna duyururuz. (http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/siddet-6707.html, 25.05.2017)

Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi
============================
Dostlar,

Biz de büyük acı duyarak, üyesi olduğumuz TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) basın açıklamasını paylaşıyoruz.

Sağlı Bakanlığını ve AKP iktidarını, meslek örgütümüz TTB’nin sorunun çözümüne ilişkin önerilerini, “dediğim dedik ilkelliği” ni bırakarak, AR – TIK dikkate almasını istiyoruz. Hazırlanmış ve Sağlık Bakanlığı’na sunulmuş kapsamlı raporlarımız var :

HEKİME YÖNELİK ŞİDDET ÇALIŞTAYI 
(http://www.ttb.org.tr/siddet/images/file/itocalistay.pdf, 76 sayfa, pdf, 2009)

Bu sağlıkçı cinayetlerinin gerçek sorumlusu – azmettiricisi; SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM (Health Transformation) adı altında Haziran 2013’ten bu yana 14 yıldır akıl dışı dayatmayla sürdürülen piyasacı, en çok (maksimum) kâr odaklı, IMF – DB güdümlü kökü dışarıda uydu vahşi politikalar ve uygulayıcılarıdır.

Onları tarih ve kamuoyu önünde teşhir ediyoruz.. Yazıklar ve utançlar olsun!

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Türk Tabipleri Birliği Üyesi, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Açlık grevine destek eylemine müdahale

Açlık grevine destek eylemine müdahale

Açlık grevine destek eylemine müdahale
22.5.2017, AYDINLIK

Gözaltına alınan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça‘ya destek olmak için Yüksel Caddesi’nde toplanan gruba polis müdahale etti, 4’ü kadın 11 kişi gözaltına alındı.

Olağanüstü hal (OHAL) kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildikleri işlerine dönmek için açlık grevi yapan araştırma görevlisi Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça‘nın, terörle mücadele ekiplerinin evlerine baskın yaparak, gözaltına alınmalarını protesto etmek için bir araya gelen gruba polis müdahale etti.

Ankara’nın Çankaya İlçesi’ndeki Yüksel Caddesi’nde, protesto için bir araya gelen gruptan 4’ü kadın 11 kişi gözaltına alındı. Polis ekipleri, alana kimseyi yaklaştırmazken, CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağababa, CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi ile HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar da İnsan Hakları Heykeli önünde oturma eylemi başlattı.
====================================
Dostlar, 

Olağanüstü hal (OHAL) kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile
ihraç edildikleri işlerine dönmek için açlık grevi yapan araştırma görevlisi Nuriye Gülmen
ve öğretmen Semih Özakça, eylemlerinin 75. gününde “bunu” da yaşadılar devr-i AKP’de!

Gözaltına direnen eş ve avukatlar da gözaltında..

Zerrece insancıl duygudaşlık (hemhal olma, empati) kalmadı ülkemizde..
Bir iktidar temsilcisi / görevli bürokrat olay yerine gelse, dostane tutum gösterip hal hatır sorsa ve “derdiniz ne, sizin için ne yapabiliriz?” sorularını sorsa kıyamet mi kopar??

Bu 2 çaresiz insan,

isyanlarını haykırmak üzere
,
meşru direniş haklarını kullanmak üzere
ölümü göze alırken,

açlık grevinin 75. gününde, kalıcı nörolojik sorunlar (Wernicke-Korsakoff sendromu başta olmak üzere) yaşarsa nasıl telafi edilecektir? Kim(ler) sorumlu olacaktır bu sonuçtan? Bu kayıtsızlık, 2 insanı yavaş yavaş ve göz göregöre ölüme mahkum etmek / ölüme göndermek demek değil de ne demektir? İdam cezasının kaldırılmış olmasının ne anlamı var bu bağlamda?

TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) ve WMA (Dünya Tabipleri Birliği) etik bildirilerine göre kendi seçimi ile açlık grevi yapan insanlar, özerkliklerine saygı gereği zorla beslen(e)meyeceklerdir. Ancak bilinç yitimi gelişirse ve o aşama için de önceden engelleyici bildirimleri yok ise beslenme desteği verilebilecektir. Bu gün sitemizde Uluslararası Af Örgütü’nden çarpıcı OHAL raporu: Amaç partiye sadık kadrolar yaratmakbaşlıklı yazımızda da vurguladık;

  • Ne yapacaksınız, zorla mı besleyeceksiniz ulusal ve uluslararası hukuku bir kez daha çiğneyerek? Serum mu taktıracaksınız zorla zindanların karanlık revirlerinde??

AKP iktidarını;
– insancıl,
– hukuka saygılı çözümlere
– ACİL OLARAK,
– ivedilikle,
– derhal…
– bir kez daha

çağırıyoruz.. Tane tane, alt alta sıralayarak, tarihe sorumluluk notu düşerek..

Bir can yitiği ve / veya kalıcı sağlık sorunu oluşmadan.. Lütfen ve hemen!

Sevgi ve saygı ile. 22 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Türkiye sağlıkta 81. sırada

Türkiye sağlıkta 81. sırada

İngiltere merkezli sağlık araştırmaları dergisi The Lancet’ın yayınladığı rapora göre
Türkiye sağlıkta 81. sırada

Özellikle İspanya’daki sağlık çalışanları tarafından çokça eleştirilen İspanya’nın sağlık sistemi  Almanya, Fransa ve İngiltere’yi geçerek sekizinci oldu. Birinciliği ve ikinciliği sırayla Andorra ve İzlanda alırken Türkiye ise 81. sıraya yerleşti.

İngiltere merkezli sağlık araştırmaları dergisi The Lancet’ın, Bill ve Melinda Gates Vakfı ile birlikte yayınladığı “Kalite ve Sağlık Hizmetlerine Erişim” başlıklı rapora göre İspanya 90 puanla halk sağlığı dünyanın en iyi sekizincisi oldu.

Difteri, kızamık, boğmaca, solunum yolu hastalıkları, diyabet, rahim kanseri, testis kanseri, lösemi gibi otuz hastalığın ülkelere göre iyileştirilme oranlarının ölçü alındığı listenin en tepesine 95 puanla Andorra yerleşti. Onu 94 puanla İzlanda ve 92 puanla İsviçre, takip etti.
90 puan alan İsveç, Norveç, Avusturya, Finlandiya ve İspanya ise İsviçre’nin ardına sıralanan ülkeler oldular. ABD, 81 puanla 31. olurken geçen sene 103. sıradaki Türkiye bu sene 81. sıraya yükseldi.

Çalışma 1990-2015 yılları arasını konu alan 195 ülkede yapıldı. (AYDINLIK, 21.5.2017)

 

Nuriye Gülmen: Açlığımızın 69. gününü Filistinli tutsaklara adıyoruz

Nuriye Gülmen:
Açlığımızın 69. gününü Filistinli tutsaklara adıyoruz

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça eylemlerinin 189., açlık grevinin 69. gününü İsrail hapishanelerinde açlık grevinde olan Filistinli tutsaklara adadı. Bugün (16 Mayıs) saat 18.30’da açlık grevindeki Filistinli tutsakların eşleriyle alanda canlı bir bağlantı yapılacak.

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen, öğretmen Semih Özakça ile eylemlerinin 189., açlık grevinin 69. gününü (16 Mayıs) İsrail hapishanelerinde açlık grevinde olan Filistinli tutsaklara adadıklarını açıkladı.

Nuriye Gülmen, Twitter hesabında yayımladığı videoda şöyle konuştu :

– Merhaba, bugün direnişimizin 189., açlık grevimizin 69. günü.
Bizim için çok anlamlı ve özel bir gün. Açlığımızın 69. gününü Filistin’de açlık grevinde olan tutsaklara adıyoruz. Aslında onlarla aynı açlığı paylaşıyoruz. Zalimler aynı, onlara zulmedenlerle bize zulmedenler, bizi işimizden atanlar aynı. Onlar aynı soydan geliyorlar.
Biz de aynı soydan geliyoruz. Biz dünya halklarını temsil ediyoruz. Bugün onlarla açlığımızı paylaştığımız için gurur duyuyoruz. Akşam saat 18.30’da Filistin heyeti bizimle olacak ve alandan canlı bağlantı yapacağız. Tutsak Ahmed Saadat’ın eşi ve tutsak olan El-Fetih liderinin eşi ve Leyla Halid canlı bağlantıyla aramızda olacak.
Herkesi bu kez hem devam eden saldırılara karşı bizimle dayanışmak,
Yüksel direnişini sahiplenmek için, hem de Filistinli tutsaklara ses olmak için alana davet ediyoruz.
=============================
Dostlar,

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça‘nın
açlık grevi 17 Mayıs 2017’de 70. gününe girdi.

Bu süre kritik derecede uzundur ve beyinde Wernicke-Korsakoff sendromu denilen kalıcı zedelenmelere neden olabilir.

70 gündür açlık grevi yapan bu 2 OHAL KHK’sı mağduru kamu çalışanı, yaşamlarını tehlikeye sokmuşlardır. Bildiğimiz ölçüde yalnızca şekerli – tuzlu sıvı ve B vitaminleri (özellikle B1-Thiamine) almaktadırlar. Ne yazık ki, Başbakanlığa birkaç yüz metre uzaktaki bu ölümcül eylemleri 2 ay boyunca Başbakan Binali Yıldırım tarafında duyulmamıştır!? Bu doğru ise, Başbakan’ın basın danışmaları insanlık suçu işlemişlerdir ve hak ettikleri yaptırımı görmelidirler.

Dün OHAL Komisyonu üyelerinin belirlendiği basında yer aldı.
Bu Kurul “der – hal” durumun kritikliği, ölüm -kalıcı engellilik riski nedeniyle Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakçanın durumunu görüşmeli ve hızla karara bağlayarak bu insanları görevine iade etmeli, soruşturma sürecekse bu 2 ağır mağdur insan görevde iken yürütülmelidir.

Durum acil ve vahimdir.. 
İnsani sorumlulukla göreve çağırıyoruz..

40 yıllık hekim olarak…

Sevgi, saygı ve derin acı ile. 17 Mayıs 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

ANKARA TABİP ODASI : TÜRKİYE’DE BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI..

Bizim de üyesi olduğumuz Ankara Tabip Odası’ndan bilimsel toplantı çağrısı ve duyurusu :

  • TÜRKİYE’DE BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI..

    İlgi ve bilginize sunarız..

Sevgi ve saygı ile. 10 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com