Galatasaray’dan Yeni Akit’e yanıt

Galatasaray’dan Yeni Akit’e yanıt

Yeni Akit gazetesi yazı işleri müdürünün Galatasaray Lisesi’ni hedef alan yazısından sonra Galatasaray Spor Kulübü resmi hesabından açıklama yayınladı.

cumhuriyet.com.tr01 Ağustos 2020
Galatasaray Spor Kulübü, Yeni Akit gazetesi yazı işleri müdürü Ali Karahasanoğlu’nun Galatasaray Lisesi hakkında “Bizim inancımızda, örfümüzde olmayan bir sistemle kurulmuş okuldur” sözleri üzerine resmi hesabından açıklama yayınladı.

Galatasaray Kulübü, yaptığı açıklamada Galatasaray Lisesi’nin mezun vermeden şehit verdiği belirtilerek “Fikri hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirerek, Cumhuriyetimizin üzerine bina edildiği tüm değerleri benimseyen ve her zaman yer yerde savunan bir kurum olmuştur” ifadelerine yer verildi.

Galatasaray’dan yapılan açıklamanın tümü şöyle:

Galatasaray Lisesi Gururumuzdur

Kulübümüzün kurucusu ve 1 numaralı üyesi Ali Sami Yen’in, “Türk olmayan takımları yenmek” hedefiyle, Türkiye’nin medar-ı iftiharı olan Galatasaray Spor Kulübü’nün temellerinin atıldığı Galatasaray Lisesi, 1481 yılına kadar uzanan kökleriyle Türk Milleti’nin sahip olduğu en önemli eğitim kurumlarının başında gelmektedir.

Çanakkale’de, Trablusgarp’da, Balkan Harbi’nde, Kafkas Cephesi’nde, Irak’ta, Gazze’de, Sina’da vatan uğruna şehitler veren Galatasaray Lisesi, İstiklal ruhuyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin sarsılmaz değerleriyle yoğrularak bugünlere gelmiştir.

Bu vatan için canını hiçe sayarak cephelere koşan, mezun vermeden şehitler veren Galatasaray Lisesi “Fikri hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirerek, Cumhuriyetiizin üzerine bina edildiği tüm değerleri benimseyen ve her zaman yer yerde savunan bir kurum olmuştur.

Türkiye’de sayısız değerli insanı tedrisatından geçiren bir ilim irfan yuvası olan Galatasaray Lisesi’ne dil uzatanların asıl amaçları ortadadır. Bu cüreti gösterenler şunu bilmelidir ki; tüm kurumlarıyla vücut olan Galatasaray, Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin temel değer ve ilkelerinin yılmaz bekçisi olmaya devam edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Galatasaray Spor Kulübü

Fatih Altaylı : IŞİD’ciler Harvard’da fizik mi okudu!


IŞİD’ciler Harvard’da fizik mi okudu!

Dostlar,

Fatih ALTAYLI‘dan çok başarılı, müthiş bir taşlama  (hiciv, ironii..)

Mutlaka okuyun..

Prof. Celal Şengör‘ün kandisine yazdıklarını da eklemiş

  • “Acaba din ihracatıyla cari açığı düşürmemiz mümkün olur mu?”

İşin ilginci, Anayasa hukukçusu Prof. Burhan Kuzu oltalanmıiş ve tweet atarak
“IŞİD’cilerin %20’si Harvard mezunuymuş!” demiş!

Bravo Prof. Kuzu’ya.. (RTE bir türlü Meclis Başkanı ya da Bakan yapmadı;
bir bildiği mi vardı acaba??)
Bravo Galatasaray Lisesi mezubu Altaylı’ya

Sevgi ve saygı ile.
02.10.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================================

portresi

 

Fatih Altaylı
faltayli@htgazete.com.tr
Habertürk, 01 Ekim 2014


AK Parti iktidarının en önemli yanılgılarından biri, her meseleyi “din”e bağlayarak çözeceğini zannetmesi.

Öyle olmadığını muhtemelen onlar da biliyorlar ama “öyleymiş” gibi yapmak “fıtratlarına” uyuyor.

CumhurBaşbakanı’nın imam hatiplere gidenlerin her türlü kötülükten uzak olacağını beyan etmesinin ardından Başbakan’ımız da “Din dersi alanlar terörist olmaz” şeklinde özetlenebilecek bir açıklama yaptı.

Bunun üzerine ben de CumhurBaşbakanı’mız Recep Tayyip Erdoğan’ın “terörist” bir örgüt olarak nitelendirdiği IŞİD elemanları üzerine bir küçük araştırma yaptım.

Şunu baştan söyleyeyim.

Bu araştırma hiçbir bilimsel veriye ve ciddi bulgulara dayanmıyor.

Sadece ve sadece Başbakan’ımız Davutoğlu’nun “Din eğitimi alan terörist olmaz” sözünden yola çıkılarak yapılmış bir araştırmadır.

Bilimsel verilerden daha çok IŞİD’in yapısına ve yaptığı eylem türlerine bakarak
bazı sonuçlara ulaştım.

Benim gördüğüm kadarıyla IŞİD militanlarının büyük bölümü, IVY League
(
benim vazifeli bulundugum University of Pennsylvania, IVY League mensubudur) diye bildiğimiz üniversitelerden mezun.

%20’ye yakını Harvard’lı.

%17’si Princeton mezunu.

% 16.7’si Yale’de eğitim görmüş.

%9’u MIT’de (Yanlış anlamayın MİT değil, MIT yani Massachusetts Institute of Technology) okumuş.

Caltech mezunu olanların oranı ise %5.

Stanford’a gidenler de %15.

Cambridge mezunları, IŞİD mensuplarının % 4’ünü oluşturuyor.

Oxford mezunları %3.1’ini.

Sorbonne’de okuyanlar ise hayli fazla. %11.

İtalya’da Bocconi’yi bitirenler ise örgütün %3’ünü oluşturuyor.

Gerisi de öbür üniversitelerden mezun.

Diyeceksiniz ki, “Ulan kafayı mı yedin, %100’ü geçtin”.

Olabilir.

Takılmayın böyle şeylere.

Küçük bir ayrıntı.

Araştırmamın öbür ilginç sonuçları ise şöyle:

IŞİD mensuplarının tamamı pozitif bilimler dalında eğitim almışlar.

%30’u fizik okumuş.
Bu kendi içinde bölümlere ayırılıyor ama detaya girmeye gerek yok.
Parçacık fiziği, astrofizik falan gibi dallar örgüt mensupları arasında çok popüler.

Kimya okuyanların oranı da %14.

Biyoloji alanında biraz zayıflar.
Sadece %11’ü biyoloji okumuş.

Ancak tıp konusunda oldukça iyi eğitim almışlar.
% 19’u tıp eğitimli.
Zaten bu yüzden kafa kesme konusunda çok başarılılar.

Elektrik-elektronik bölümü mezunları da az değil örgütte ama oranını bulamadım.
Sadece çok varmış.

Genetik mühendisleri de epeyce var dediler.
Onların yalancısıyım.

Araştırmamın bir bölümünde dayanamadım,
“Ulan danalar. Bu kadar adam arasında hiç mi din eğitimi alan yok.
Bir de Müslümanlık adına savaşıyorsunuz.
Utanmıyor musunuz?”
diye sordum.

Yokmuş.

Liderleri olan zat, ki kendisi Harvard’da fizik ve matematik dalında “dabıl meycır” yapmış, üzerine Caltech’te parçacık fiziği üzerine yüksek lisansını tamamlamış, CERN’de çalışırken gelen teklif üzerine IŞİD’e geçmiş,
savaş bitince gidip Nobel alacakmış,
“Abi nerde! Anamın babamın eşekliği.
Bize doğru dürüst din eğitimi aldırsaydı IŞİD’e katılır mıydık?”
dedi.

Tepem attı, “Ulan hiç mi yok aranızda?” dedim.

“Yok abi” dedi.

Ama şimdi kendi çocuklarını Türkiye’de okutacakmış, Milli Eğitim politikamızı
çok beğeniyormuş.

Gördüğünüz gibi bu kapsamlı araştırmamın sonucunda Başbakan’ımız Sayın Davutoğlu’nun haklılığını kanıtlamış durumdayım.

Benim anladığım, terörün kaynağı başta Harvard olmak üzere üniversiteler.

Buna karşın biz de yeni Türkiye’de “İmam Hatip Ivy League‘ini kurmalıyız”.

Bakın bakalım o zaman dünyada terör merör kalıyor mu!

Sosyal medya ve Einstein

ÖNCEKİ akşam evde televizyon izliyorum. ABD’deki talk şov programlarından birini. Konuklardan biri, genç bir kadın komedyendi. Sohbet sırasında şahane bir laf etti.

“Eğer Einstein zamanında sosyal medya diye bir şey olsaydı, Einstein evrene bakışımızı değiştiren teorilerinden hiçbirini geliştiremezdi.” dedi.

Programın sunucusu sordu: “Niye?”

“Çünkü daha ilk makalesini yayınladığı zaman sosyal medyadan öylesine hakaretler başlar, hayatında fiziğin F’sini duymamış insanlardan ‘Sen kim fizik kim, E= diye bir teorem mi olur, ulan salak sen zaten konuşmayı bile geç öğrenmişsin, pis Yahudi’ gibisinden öyle bir hakaret yağmuruna maruz kalırdı ki, o gün fiziği bırakırdı.”

Gerçekten son derece doğru bir yaklaşım. Ama ben yine de Einstein’ın sosyal medya yüzünden fiziği bırakacağını düşünmüyorum. Çünkü zeki insanlar, sosyal medyadaki gerçek fikir sahipleri ile kendi işe yaramazlıklarını ve zavallılıklarını ona buna hakaret ederek ortadan kaldırabileceğini zannedenleri birbirinden ayırt edebilirler.

CELAL HOCA’DAN MEKTUPLAR

Hadi, bilimden vazgeçsinler de göreyim!

SEVGİLİ Fatih,

Fizik ve kimya gibi gözlem ve deneyle yanlışlanması mümkün doğa bilimlerini, matematik gibi tamamen mantık temeline yaslanan ve kendi içinde, dâhi matematikçi Kurt Gödel’in de gösterdiği gibi, tutarlı olup olmadığı kontrol edilebilen bir dili, hiçbir deney veya gözlemle kontrolü mümkün olmayan ve ancak gözleme ve bilime dayanmayan bir inançla kabulü mümkün olan bir öğretiyle, yani dinle, aynı kefeye koymaya kalkmak 21.yüzyıla uygun bir düşünce biçimi değildir.

Bu kafayla Türkiye’nin gidebileceği tek yön, vahşetin özelliklerini belirlediği Orta Çağ’dır. Kendisi henüz farkına varmadılarsa ben belirteyim: Dine inanmak için ortada, irrasyonel inanç dışında, hiçbir neden yoktur!

Borgia Papası da, IŞİD mensupları da, barış için didinmiş olan Yitzhak Rabin’i katleden Yigal Amir de dindar olduklarını iddia ettiklerine göre, demek din ahlakın temeli olamaz.

Mecburi din dersi olmazsa uyuşturucu olur diyen Sayın Cumhurbaşkanı’mıza
bir de küçük hatırlatma: Pek sevdiği haşhaşin, yani “haşhaş çekici” kelimesi dindar, hem de Müslüman bir ortamın ürünüdür!

Fizik ve kimyanın neticelerine inanmak istemeyen ise, mesela hasta olduğu zaman ilaçtan, evini böcek sardığı zaman veya farelerle mücadele ederken kullanışlı zehirlerden, otomobiliyle veya uçakla veya gemiyle bir yere gitmek isterken aerodinamikten, mühendislikten, bunlara koyacağı yakıt için jeolojiden, aydınlanmak gerektiği zaman ampulden, trene binmek icap ettiğinde elektrikten, hava durumunu bilmeyi istediği zaman akışkanlar mekaniğinden, elektronik dalgalar hakkındaki bilgilerimizden, optikten vazgeçsinler de göreyim.

Hodri meydan…

Sevgilerle arkadaşım.
Umarım Sayın Cumhurbaşkanı’mız bu mektubuma bir göz atabilir.

A. M. Celâl Şengör”

Not: Ben de Celal hocaya bir ekleme yapmak istiyorum:

  • “Acaba din ihracatıyla cari açığı düşürmemiz mümkün olur mu?”

AKP Türkiye’yi Batağa Çekiyor

Dostlar,

Sayın Onur Öymen, Leyla Tavşanoğlu’na verdiği ve 4.8.13 günlü
Cumhuriyet‘te yayınlanan görüşmenin metnini bize de ulaştırdı.

Gayya kuyusu Ortadoğu’da tam bir karmaşa…
Türkiye’nin yaşamsal ulusal çıkarlarını uzun erimli istikrarlı politikalarla korumak için, çok deneyimli diplomat Sn. Öymen önerilerde de bulunuyor..

Unutulmasın, Büyük ATATÜRK ne demişti :

  • YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ!

Paylaşalım ve “AKP, Türkiye’yi batağa çekiyor!” saptaması karşısında
somut politik eylem planları geliştirelim..

Sevgi ve saygı ile.
Pertek – Tunceli, 10.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

AKP, Türkiye’yi batağa çekiyor!

  • Onur Öymen İstanbul 1940 doğumlu. Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi’nde, yükseköğrenimini A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yaptı. Aynı fakültede savunma politikaları konusunda doktora yaptı. 1964’te Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Bakanlığın yurtiçi çeşitli kademelerinde ve yurtdışı misyonlarında görev yaptı. 1988-1990 arası Kopenhag Büyükelçiliği yaptıktan sonra 1995-1997 döneminde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı oldu. 1997-2001 arası Türkiye’nin NATO Daimi Temsilciliği görevinde bulundu. 2002 ve 2007 genel seçimlerinde CHP’den
    Bursa milletvekili seçildi. 
    Bir Süre CHP Genel Başkan Yardımcılığı’nı yürüttü. Temmuz 2011 seçimlerinde milletvekili adayı olmadı.

Dışişleri Bakanlığı’nın eski müsteşarlarından emekli büyükelçi Onur Öymen,

  • “Nüfusu Müslüman olan ülkelerde laiklik olmadan
    gerçek demokrasi yerleşmez!”
    diyor.

Ortadoğu’nun kaynayan bir kazanken artık patlamaya hazır hale geldiğine
işaret eden Öymen, Arap Baharı’nın gittiği ülkelerde demokrasi bekleyen halkın Müslüman Kardeşler’in otokratik yönetim anlayışına çok ciddi tepkiler verdiğini vurguluyor. Buna son örnek olarak Mısır’ı gösteriyor. Libya, Tunus ve
öteki Ortadoğu ülkelerinde de çok ciddi rahatsızlıklar olduğunun altını çiziyor.
Bizim hükümete de şu çağırıyı yapıyor:

  • “Türkiye insan hakları,özgürlükler ve demokrasi alanında bu kadar geriye gitmeseydi birinci sınıf bir demokrasiye öncülük yapabilirdi.”

Ortadoğu tam bir kaynayan kazan. Mısır’da Batı’nın darbe diyemediği,
Müslüman Kardeşler kökenli Cumhurbaşkanı Mursi’nin devrilmesine yol açan
askeri müdahale, Tunus’ta altı aydır laik muhalif siyasi liderlerin suikastlara
kurban gitmesi, bizim Suriye sınırında süren savaş bölgeyi nerelere götürür? Bunun Türkiye’ye yansımaları ne olur?

O.Ö.- Başlangıçta Arap Baharı diye başlayan olayların amacı bölgeye demokrasi getirmekti. Bu hareketin öncüleri diğer bütün ülkelerde demokrasi gelişirken Ortadoğu’da gelişmemesinin sıkıntısını yaşıyorlardı.
Hedefleri gerçek demokrasiydi.

Ama bir süre sonra görüldü ki, bu bölgede öteden beri var olan bazı siyasetçiler, başta da Müslüman Kardeşler grubu değişim ortamından yararlanarak bölge ülkelerinde eski liderlerin yerine otoriter din devletleri kurmayı hedeflediler.
Bunlar çok örgütlüler. Yaknızca Mısır’da 600 bin üyeleri var. Tüm bölgede iki milyon üyeleri olduğu söyleniyor. Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra yönetimi devralan askerlerin yaptığı ilk iş, 1954’ten beri yasaklı olan Müslüman Kardeşler’i meşrulaştırmak oldu. Onlara ve onlardan daha da radikal olan Selefiler’e de siyasi parti kurdurdular. İlk seçimde anlaşıldı ki,
bunlar büyük bir siyasi güç sahibi.

Müslüman Kardeşler ve Selefiler’in toplam oyu %70 dolayında.
Sonuçta Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Müslüman Kardeşler’in adayını seçtirdiler. Bu seçim ortamını yine Mısır’da askerler sağladı. Yani bir taraftan Müslüman Kardeşler’i meşrulaştırdılar, öbür yandan da Müslüman Kardeşler’in adayının seçilmesini sağlayacak koşulları yarattılar.

– Hatta askerler o seçim öncesi kimi adayları veto etmediler mi?

O.Ö.- Ettiler. Şimdi Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan El Baradey,
“Bu kadar antidemokratik seçim olmaz” diye adaylıktan çekildi. O seçimde yurtdışından çok paralar geldiği, bazı Mısırlılara zorla oy verdirildiği söylendi.

Şimdi demokratik seçim diye bugün atıfta bulunulan o seçimin ne kadar demokratik olduğu da ayrıca tartışmaya değer. Bundan sonra gelen rejim ve hükümet de demokratik mi oldu? Bu da ayrıca tartışılır. Hatta Müslüman Kardeşler,

  • “Mısır’da hiçbir kadın Cumhurbaşkanı olamaz.” diye de ifadeler kullandı.

Kadın-erkek eşitliğine bu kadar uzak olan bir partiden demokrat bir parti diye
söz etmek mümkün olabilir mi?

Müslüman Kardeşler’in çıkardığı anayasada yargının denetim altına alınmak istenmesi ve daha çeşitli girişimler büyük tepkilere yol açtı. Ekonominin kötüye gitmesi tepkileri daha da arttırdı. Askerler müdahale etmeden demokrasi içinde yumuşak geçiş yapılabilseydi çok daha iyi olurdu. İşin içine askerler girince
ortaya çıkan tablonun başka sakıncaları da oluyor.

– İyi de şimdi bizimkiler Sisi’nin darbesine büyük tepkiler gösteriyorlar.
Ama Mübarek’i deviren o dönemin Genelkurmay Başkanı Tantavi’nin
askeri darbesine acaba neden ses çıkarmadılar?

O.Ö.- Darbeyle siyasal çözüm bulmak yanlış bir iş. Ama bu politikayı izliyorsanız başından beri buna karşı çıkacaksınız. Tantavi iktidara gelince bizim Sayın Başbakan 13 Eylül 2011’de Mısır’ı ziyaret etti. Tantavi ve Savunma Bakanı’yla görüştü ve Mısır Hükümeti’yle stratejik işbirliği anlaşması imzaladı.

Askeri darbelere karşıysanız o zaman hepsine karşı koyacaksınız.
Ama Tantavi’ninki Müslüman Kardeşler’i meşrulaştırdı diye bize göre olumlu bir müdahaledir, ama şimdi askerler Müslüman Kardeşler’i devre dışı bıraktığı için suçludur, gibi bir ayrımcılık yaparsanız o zaman ilkeli bir yaklaşım sergilememiş olursunuz.

Her halükârda Mısır’da durum son derece karmaşıktır. Yabancı ülkelerin olaya bakışında da çok farklılıklar var. ABD gibi büyük devletler kim iktidarda sorusundan daha çok, iktidarda olan bizim politikalarımıza ne kadar hizmet eder, ne kadar yardımcı olur, sorusuna cevap arıyorlar. Müslüman Kardeşler’i bir ölçüde himaye ettiler. ABD Başkanı Obama Müslüman Kardeşler iktidar olur olmaz 450 milyon dolarlık yardım vaadinde bulundu. Ardından askeri yardım da vaat ettiler.

– Peki, neden?

O.Ö.- Çünkü onlar Ortadoğu dengelerinde Mısır’ın çok önemli rol oynadığını biliyorlar. İster Müslüman Kardeşler, ister başkası olsun, kendi beklentileri doğrultusunda adımlar atarsa bundan memnunluk duyuyorlar. O nedenle de Mursi’den memnundular. Örneğin Mursi Suriye konusunda ABD’nin her istediğini yaptı. Hamas’ın İsrail’le ateşkes yapmasına yardımcı oldu. O yüzden de Mursi’den şikâyet etmiyorlardı.

Ama Mısır halkı başka türlü düşünüyordu. Mısır halkı Mursi yönetiminden memnun mu, halkın demokratik, ekonomik beklentilerini karşılıyor mu, sorusunu hiç kimse sormadı. Ama milyonlarca insanın sokağa dökülmesi gösterdi ki, Mısır halkı
çok tepkili. Aynı göstericiler bir süre önce Tahrir Meydanı’nda, “Ordu kışlasına çekilsin” diye gösteri yapıyordu. Karşısındaki Müslüman Kardeşler gayet örgütlü bir güç. Bu iki gücün çatışması Mısır’ı yeni bir Suriye ortamına götürebilir.
Bütün sıkıntılar da buradan kaynaklanıyor.

– Sözüm ona demokrasi götürülmek istenen Libya ve Tunus’ta da siyaset sahnesi durulmuyor…

O.Ö.- Evet. Libya’da hükümet değişikliği gündeme geldi. Aşırı İslamcılara karşı olan bazı muhalif liderler öldürüldü. O nedenle de Müslüman Kardeşler’e karşı büyük bir tepki oluştu. Tunus’ta da son altı ay içinde İslamcı yönetime karşı olan siyasi liderler öldürüldü. Bu olaylar üzerine orada da Müslüman Kardeşler’e karşı tepkiler oluştu.

Bölge genelinde bütün bu olaylara bakacak olursak, bunları çok önemli gelişmeler olarak görüyoruz. Başka ülkelerde de Müslüman Kardeşler’e çok sert tepkiler var. Örneğin Ürdün de onlardan çok şikâyetçi. Kral Abdullah Türkiye’yi ziyaretinden sonra ABD basınına verdiği demeçte, Türkiye’yle Mısır’daki Müslüman Kardeşler Örgütü’nün bölgede adeta bir hilal oluşturduklarını söyledi.

  • Türkiye’nin hedefi de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) aracılığıyla
    Suriye’de Müslüman Kardeşler’i iktidar yapmak.

Bunu çok kısa sürede gerçekleştireceklerini sandılar. Gerçekleştiremedikleri gibi Mısır’da bizimkilerin bel bağladığı Müslüman Kardeşler iktidardan uzaklaştırıldı. Böylece bizim hükümetin beklentilerinin tersine gelişmeler oldu.

– Bütün bu olanlar Türkiye açısından çok ciddi bir güvenlik riski demek değil mi?

O.Ö.- Türkiye eskisinden çok daha büyük bir güvenlik riskine girdi.
Suriye’yle bin km’ye yakın bir sınırımız var. Bu sınırın güneyi silahlı grupların denetiminde. Bu sınırın güvenliğini sağlamak sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait.

Irak’la 384 km sınırımız var. O sınırda Irak devletinin tek bir askeri yok.
Bu sınırlarda bir çatışma olduğu zaman normal koşullarda ilgili hükümete çağrıda bulunulur. Ama bugün Suriye’yle ilişki yok. Kime çağrı yapacaksınız?

Yani

  • Suriye Hükümeti’ne karşı silahlı grupları desteklemenin bir bedeli var.
  • Siz Suriye’deki iç çatışmalarda taraf haline geleceğinize ilkeleri savunup oradaki iç çatışmaların dışında kalsaydınız daha doğru bir politika
    uygulamış olurdunuz.
  • Ama ne yazık ki bugün orada çatışan grupların karargâhı Türkiye’dir.

Suriye Ulusal Konseyi dedikleri silahlı grupların yönetimini üstlenen örgütün merkezi İstanbul’da. Sadece Suriye Ulusal Konseyi değil, PKK’nin bir uzantısı olan PYD denilen bir örgüt ve daha başkaları da var. Sınırımızın büyük kısmını
PYD denetliyor. El Kaide’nin uzantısı El Nusra’yla PYD çarpışıyor.

Tam bir kaos ortamı. Türkiye’yi böyle bir kaosun parçası haline getirmek
bence siyasal açıdan çok vahim bir hatadır. Bizimkiler neredeyse yeni bir Osmanlı kurma hayaliyle yola çıktılar. Ama şimdiki durum Osmanlı’nın son zamanlarından daha da sıkıntılı görünüyor.

– Suriye’de bizimkiler Esad rejiminin devrilmesi için var güçleriyle çalışırken ABD ve büyük güçler Suriye’deki sözüm ona muhalif silahlı grupları terorist ilan etmedi mi?

O.Ö.- Bizimkilerin hedefi Türkiye, Suriye, Hamas, Mısır üzerinden Atlantik’e kadar uzanan bir Müslüman Kardeşler kuşağı kurmaktı. Bu kuşak şimdi kırıldı. Libya’da Müslüman Kardeşler iktidar ortağı ikinci parti. Onların da iktidardan çekilmesi söz konusu.

Tunus’ta Müslüman Kardeşler ağırlıklı, Gannuşi’nin Ennahda partisi sallanıyor. Bölge böyle bir kaos ortamı içine girdi. Bütün mesele sadece eleştirmek değil, durumu tespit edip çıkış yolu göstermek. Bence Ortadoğu’da bütün bu badireden çıkış yolu o ülkelerde gerçek demokrasiyi yerleştirmektir.

  • Halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasi olabilmesi için laiklik şart.
    Laiklik olmazsa demokrasi de olmaz.

Ortadoğu’ya demokrasi önerenlerden hiçbiri laiklikten söz etmiyor.
Bir zamanlar bizim Başbakan Mısır’ı ziyaret ettiğinde laiklikten söz edecek oldu, Müslüman Kardeşler’den büyük tepki geldi. Bir daha da laikliği ağzına almadı.
Ama esas olan Batılı ülkelerin hiçbiri laik bir demokrasi olsun istemiyor.

  • Herkes, kendi çıkarına yardım edecek Müslümanlar istiyor.

Yani halkın özlemlerine cevap verecek gerçek, birinci sınıf bir demokrasiyi kimse istemiyor.

  • Türkiye, özgürlükler, insan hakları ve demokrasi alanında bu kadar geri gitmeseydi böyle birinci sınıf bir demokrasiye öncülük yapabilirdi.
  • Türkiye bugün dünya demokrasileri arasında 89. sıraya indi.
  • Basın özgürlüğü konusunda Mısır’la aramızdaki fark dört puan.
    Mursi’nin bu otoriter rejimi ve kaos ortamına rağmen basın özgürlüğünde
    Mısır 158., Türkiye 154. sıradaydı. Böyle bir ülke demokrasi alanında başkalarına esin kaynağı olabilir mi?

– Yani Türkiye bölgede etkili olmak istiyorsa önce gerçek demokrasinin ilkelerini mi yerli yerine oturtmalı?

O.Ö.- Türkiye öncelikle kendine çeki düzen vermeli ve demokratik standartları ve özgürlüklerini çağdaş normlara uyarlamalıdır. Ondan sonra da Doğu için değil, birinci sınıf demokratik yönetimlerin işbaşına gelmesine çalışmalıdır.
Bence çıkış yolu budur; istikrar da buradan geçer.

Bölgeye gerçek demokrasi yerleşmeden bölge ülkelerinin istikrara kavuşmalarını beklemek bence hayaldir. Bir de ayrım yapmayacaksınız. Mısır’da 72 kişi öldü. Başbakan haklı olarak tepki gösterdi. Bahreyn’de 86 kişi öldü. Ama bizden
ses çıkmadı. Yemen’de iki bin kişi öldü. Oralarda ölenler insan değil mi?

Aynı ilkeleri, aynı yaklaşımı her yerde savunacak ve sergileyeceksiniz.
Yani, Mübarek’i deviren askerler iyi, Mursi’yi deviren askerler kötüdür, diyemezsiniz. Askeri müdahale her yerde yanlıştır, diyorsanız o zaman da askerlere mesafe koyacaksınız. O bakımdan bu meseleleri serinkanlı düşünüp iç politika malzemesi yapmamak lazım.

EĞİTİM SORUNLARIMIZ..


Dostlar
,

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden değerli meslektaşımız Prof. Dr. Mehmet Ali Körpınar aşağıdaki iletiyi paylaşıyor.. Biz de sizlere sunalım istedik..

3 Mart 1924 Devrim Yasalarının 89. yılındayız bilindiği gibi..

Sevgi ve saygı ile.
28.2.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

===============================

Değerli arkadaşlar,

Eğitim sorunlarımız, azalması gerekirken giderek artıyor. Hatırlayın lütfen,
bizler ilkokulu, ortaokulu ve liseyi bitirirken sınavlara girdik. Hatta liseyi bitirmemiz bile sınavla olmuştu. Üniversiteye girerken de tek sınav vardı. Sonra 2 aşamalı oldu.
Daha sonra da tek sınava indirildi. Şimdi yine 2 aşamalı hale döndü.

Kolejlere ve özel okullara giriş sınavları vardı, kaldırıldı. SBS sınavları kondu.
Şimdi onlar da kaldırılıyormuş. Yani her kolej ve özel okul kendi sınavını kendisi yapacakmış. Bu koşulda öğrencilerimiz yıl sonunda birçok sınava girmek zorunda kalacak. Umarım sınav çarpmasına uğramazlar !!!

Esasen, kaldırılan SBS’nin lise döneminde de olmasını isterdim. Çünkü her yıl sonunda girilecek SBS’lerin toplam puanı ile öğrencinin bilgi ve becerisi daha somut olarak ölçülecektir. Ayrıca lise sonda muhatap oldukları 2 aşamalı sınav yüzünden
lise son sınıf derslerine çalışamaz oldular. Galiba o nedenle limit, türev ve integral eğitimi gereksiz bulundu !!!

Ne yazık ki, son 10 yılda eğitim sistemimiz hep değiştirildi ve sanki yaz-boz tahtasına döndürüldü. Bu konuda değerli Mehmet Tezkan’ın Milliyet gazetesindeki bugünkü yazısını aşağıda bilgilerinize sunmak istedim.

Umarım; yöneticilerimiz ve danışmanları, güzel ülkemizin eğitim sorunlarını
günübirlik önlemlerle değil, mutlu geleceğimizi düşünerek ve çağdaş eğitim sistemlerini örnek alarak çözmeye çalışırlar.

Sevgi ve saygılarımla (28.02.2013).

 Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

=======================================

HER BAKANLA AYRI SİSTEM

(Mehmet Tezkan, Milliyet-28.02.2013)

Eğitim sistemi yaz boz tahtasından beter oldu.. Her bakan olan yeni bir şey icat ediyor.. Kendine göre ayar çekiyor.. Neredeyse son on yılımız böyle geçti.

Bakanlar aynı partiden ama çocukları liseye nasıl yerleştireceklerine bir türlü karar veremediler.. Birinin yaptığını öteki bozdu.. Minicik çocukların geleceğinin bir,
bir buçuk saatte şekillenmesi doğru değil denildi, sınav sistemi üç yıla yayıldı..

Çocuklar 6. sınıftan itibaren sınava girmeye başladılar..
Yalnızca sınav notuyla yetinilmedi, okul notu da katıldı.. Öğretmen kanaati de konuldu.. Öğretmen kanaati işi bozuyor araya torpil, iltimas giriyor diye itiraz edildi..

Çıkarıldı.. Yabancı okullar zaten bu sistemi hiç kabul etmedi..
Bakanlık bastırınca kapatır gideriz diye hafiften tehdit ettiler, bakanlık bastıramadı..
Bu sisteme geçilmesinin nedeni dershane düzenine son vermekti..
Tersi oldu, dershaneler ihya oldu..

****

Bakan değişince üç yıllık sınav maratonu da rafa kaldırıldı..
Yeni Bakan “öğrenciler mahvoldu, çocukluklarını yaşayamadılar,
eğitim sistemi test çözme sistemine döndü” dedi ve kendine göre ayar çekti..
Sınavları bir yıla indirdi..

O Bakan gidince yerine gelen Bakan eğitimin tümüyle oynadı.. Yeniden kurguladı..

4+4+4 denilen yapıya böyle geçtik.. Bakan okul düzenini değiştirdi ama sınav düzenini değiştirmeye ‘bakanlık ömrü’ yetmedi..

Görevden gitti, yeni Bakan geldi.. Yeni bakanla birlikte sınav sistemi sil baştan yapıldı..

Kaldırıldı.. Kaldırılmış gibi yapıldı diyebiliriz.. Öğrencilerin liseye girmelerinde
ders notlarıyla birlikte ders dışında katıldıkları etkinlikler de etkili olacakmış!..

Ama durun.. Bu yöntem Kabataş Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray Lisesi.. gibi memleketin iyi okullarını kapsamayacakmış.. Oraya nasıl girilecek?

Yine sınavla.. Her okul ayrı sınav yapacakmış?
Bu şu demek : Ortaokul son sınıfa gelenin yaşamı sınavdan sınava koşmakla geçecek..

Şöyle izah edeyim : Kabataş Lisesi’ne girmek için yüz binlerce öğrenci sınava girecek.. Aynı yüz binler Kadıköy Anadolu Lisesi sınavında da buluşacak..
İstanbul Lisesi sınavında da..

Bitmedi.. Yabancı okullar sınavı var.. Özel okullar sınavı var..

****

Durun telaş etmeyin.. Nasıl olsa bir sonraki Bakan ‘bu ne biçim’ iş diyerek kaldırır..

Mümtaz Soysal : HASTALIK..

Mümtaz SOYSAL

HASTALIK…

Bir Amerika kasabasında altı öğretmeni ve ardından yirmisi kendi okul arkadaşı çocuklar olmak üzere 27 kişiyi öldüren gencin yarattığı şokun etkisi hâlâ sürüyor.
Bu tür çılgınlıkların ilki de değil bu. Yalnız dünyanın en güçlü ülkesinde değil, başka yerlerde de böyle olaylar çoğalmaya başladı; ama bunları akla yakın nedenlerle veya toplumların şu ya da bu nedeniyle açıklayabilmek hayli zor. Şu günlerde “Silah taşıma özgürlüğünü anayasal hak olarak vatandaşlarına tanıyan bir ülkede elbet bunlar olur” diyenler bile var ama, başka toplumlarda benzerlerine rastlandığı için bu olayı da çağın psikolojik hastalıklarından biri sayanlar daha çok. Failin soyadının“Lanza” oluşuna bakıp “Zaten gangsterlerin çoğunluğu İtalyan asıllı olanlardan çıkmıştı” türünden saçmalıklar da artık para etmiyor.

Düşünün ki, yıllar önce bizim fakültede ders vermeye gelmiş İtalyan kökenli Amerikalı profesörün soyadı da Lanza’ydı ve A klavyeli daktilo makinesinin on parmakla yazmaya uygun olmadığını görüp uzun bir araştırmadan sonra F klavyesine geçişimizi sağlayan
O olmuştu! Şimdi, 27 kişiyi öldüren Lanza’yla o Lanza aynı kefeye konur mu?

Zaten, failin ırkına bakılmaksızın, cinayet cinayettir ve şu ya da bu nedenle can almak hep suçtur. Ceza hukuku, ruh sağlığının bozukluğu gibi birtakım hafifletici nedenlerden söz eder ama bunların bir kısmını anlamak ve hafifletici neden saymak pek kolay değil. Toplumumuzdaki bazı kadın cinayetlerinin işleniş tarzlarındaki şiddeti tasavvur etmek bile zor. İnsanlar kendilerince haklı buldukları öldürme nedenleri ne olursa olsun,
bir süre önce sevdikleri, hatta aile kurdukları bir kadını nasıl öldürebiliyor ve hele bununla da yetinmeyip kurban keser gibi nasıl boynunu kesebiliyorlar?

Hele birlikte aynı yastığa baş koyulan ve çocukların anası olduğu bilinen bir kadının.

Başka toplumlardaki bazı cinayetlere “hastalık” tanısını kolayca koyarken,
kendi toplumumuzdaki kadın cinayetlerinin bu yönünü düşünmeden duramayız.
Birbirine benzer örneklerin çoğalması korkunç bir ilkelliğin ve vahşetin habercisi sayılır.

Bizde böyle bir gidişin özellikle bu yönü gelecek kuşaklar için genellikle sanılandan
çok daha endişe verici değil mi?

============================================

Dostlar,

Üstad Prof. Soysal, bilindiği gibi seçkin bir Anayasa Hukuku uzmanıdır.
Paris’te Ermenilerin Türkiye karşıtı (aleyhine) saldırı davalarda birkaç onyıl önce, ülkemizi Fransızca (hoca Galatasaray Lisesi bitirenidir) olarak yetkinlikle savunmuş ve davaları kazanmamızı sağlamıştı.

(15 Temmuz 1983 günü Paris yakınlarında Orly Havaalanında THY bürosu önünde patlayan bir bomba dördü Fransız, ikisi Türk, biri Amerikan ve biri İsveçli olmak üzere sekiz kişinin ölümüne ve altmış dolayında kişinin de yaralanmasına yol açtı.
Sanık olarak tutuklanan ASALA örgütü mensupları 19 Şubat-2 Mart 1985 arasında yargılanan sanıklardan biri ömür boyu olmak üzere ağır hapis cezasına çarptırıldılar.)

Oysa bu yurtsever ve çok nitelikli aydın, 12 Mart 1971’de SBF (Mülkiye) Dekanı iken gözaltına alınmış ve Mamak askeri cezaevinde, öğrencilerinin gözü önünde “dövülmüştü”.

  • .. Bakın, biz sizin hocanızı da döveriz.. denilmekteydi Mülkiye öğrencilerine..

Bu anlatım, sormamız üzerine, hocanın bize, Zonguldak’ta bizim oturum başkanı olduğumuz bir panelde, arada ikili söyleşimizde doğrudan aktarımıdır.. Mümtaz
Hoca, bu kurgunun öğrencilerine gözdağı amaçlı olduğunu da bize belirtmişti..
(Panel : Küreselleşme ve İşçi Sağlığı, Zonguldak Karaelmas Üniv., 24.09.03)

Mümtaz hoca, 80’ini aşalı birkaç yıl oldu.. Halen 4 kitap yazımını sürdürüyor..
BCP Genel Başkanlığını da.. Bu “küçük” partinin programı son derece doyurucu.

Mümtaz hoca, 19.12.12 günü Cumhuriyet’teki yazısında ABD’deki toplu cinayeti işliyor.. Ama biz kendi sorunumuzu görmekten aciziz..

Kadın cinayetleri, töre cinayetleri, etnisiteye dönük kırımlar.... vd.

Sevgi ve saygı ile.
19.12.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net