15 TEMMUZ VE ÖRDEK YUMURTASI

15 TEMMUZ ve ÖRDEK YUMURTASI

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

15 Temmuz 2016, Cumhuriyet tarihinin en kanlı ve şeriatci bir darbe girşiminin 3. Yıldönümünü de geride bıraktık. Önce bakalım, 15 Temmuza nasıl gelindi?

15 Temmuz öncesi mevcut iktidar, FETÖ kısa adlı terör örgütü ile ortak hükümet kurmuştu! İkisi birbirinin ruh ikiziydiler. Ortaktılar, FETÖ özellikle yargıyı, askeri ve sivil kurumları ortağının desteğiyle ele geçiriyordu. Ergenekon, Balyoz, Oda TV ve Casusluk… davaları FETÖ kumpasları ile ve bütün hızı ile devam ediyordu. Devletin en üst kademesinden “Ben bu davanın savcısıyımdeniyordu.  FETÖ’yü devlet kadrolarına bu iktidar alıyordu, bu iktidar; “Beraber yürümüştür, aynı yollarda” Bu iktidar; “Beraber ıslanmıştır yağan yağmurda”.. Daha sonra kerhen, “Ne istediniz de vermedik?” itirafından açık seçik anlaşılacağı üzere, FETÖ’yü bizzat şimdiki iktidar büyütüp beslemiştir.

O da bu fırsattan yararlanarak başta yargı ve askeri istihbarat kurumlarını ele geçirmiştir. O günün önemli isimlerinden Bülent Arınç, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’e

  • Ankara’yı FETÖ’ye parsel parsel sattın demiştir.

Dahası; üniversite giriş sınavı, polisliğe giriş sınavları, KPSS.. soruları çalınarak, on binlerce masum gencimizin geleceği karartılmıştır. Kendi deyimleri ile “Milli orduya kumpas kurulmuştur”, “FETÖ devleti ele geçirdi” gibi muhalefetin itirazlarına, Zamanın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin  Çelik “Bu söze kargalar bile güler” diyerek adeta halkla ve muhalefetle alay etmiştir. İktidarın bakanları FETÖ terör örgütü başına, methiyeler düzmekte, bir yolunu bulup ABD’ye giderek birlikte fotoğraf çektirmekte, FETÖ kurumlarının açılış kurdelalarını kesmekte, Amerika’ya gidince onu görme konusunda birbirleri ile yarış etmekteydiler.

Ülkenin en mahrem yerlerinden TSK’nın kozmik odasına dek giriliyor, bilgi ve belgeler yurt dışı istihbarat örgütlerinin ellerinde dolaşıyordu. Bir dinci terör örgütünün böylesine şımartılmasının, devlete ve millete mutlak bir bedeli olacaktı, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, bunun doruğa çıktığı andır.

  • Kozmik Oda’ya girildikten sonra devletimizin yurt dışındaki yabancı istihbarat servisleri ile terör örgütlerine yerleştirdiği (sızdırdığı) 813 yurtsever görevlimizin tamamına yakını şehit edildi…” (26. Genelkurmay Başkanı E. Org. İlker Başbuğ, aktaran Sabahattin Önkibar, “Kozmik Oda İhaneti ve 813 şehit”, AYDINLIK, 16.06.2018)

Evet, FETÖ terör örgütü ülkeyi bir ahtopot gibi sarmıştı. Bunu artık sıradan insanlar bile görüyordu, rahmetli CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç;

  • Bu Fetullah Gülen kimdir? Nedir? Bir araştırılsın, bu yılan önce sizi sokacak!

dediğinde AKP milletvekilleri kürsüde üzerine yürüyor, Kamer Genç’i dövmeye kalkıyorlardı. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Hikmet Çetinkaya FETÖ ile ilgili kitaplar yazmakla kalmıyor, köşesinde iki yazısından birini bu konuya ayırıyordu, Cumhuriyet Gazetesi tam sayfa ilanlarla tüm Türkiye’yi uyarmaya çalışıyordu;

  • Tehlikenin farkında mısınız?”

diye, fakat kimse duymuyordu. “Yüreklerin kulakları sağırdı”. Devletin en tepesindeki kişi bile, 15 Temmuz darbesini, devletin yetkili ve yetkin kurumları dururken, ancak olayı eniştesinden öğrendiğini söyleyebiliyordu!?

İlginctir, AKP İstanbul Milletvekili Prof. Burhan Kuzu, Habertürk TV’de çok çarpıcı açıklamalarda bulunuyor; AKP ile Fethullah Gülen Cemaati arasındaki işbirliğini açıkça itiraf ediyordu. Kuzu, dolaylı olarak, iktidarda kalabilmek için cemaati kullandıklarını, CHP’nin araştırma önergelerini de bilerek reddettiklerini söyleyerek çarpıcı itiraflarda bulunuyordu. (21 Nisan 2017, https://www.haberturk.com/tv/programlar/video/turkiyenin-nabzi-20-nisan-2017-burhan-kuzu/260349)

Yıllardır Cumhuriyetin altı oyuldu. Bunun böyle olacağı belliydi. Neden şaşırıyoruz? Birileri tavuğun altına ördek yumurtası koyuyor. Civcivler çıkınca tavuk şaşırıyor. Yavrular durmadan, göle koşup gidiyor, suya dalıyor. Tavuk; “Yahu bunlar bana hiç benzemiyor” dermiş. Şimdi şaşırıyoruz FETÖ bize benzemiyor. Neden benzesin ki? Yıllardır tavuğun altına ördek yumurtası kondu. Ördek yumurtasından tavuk çıkar mı?

 

Parasını öder tutuklatırım!

Parasını öder tutuklatırım!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dündar ve Gül’ün tahliyesiyle ilgili ‘bu iş bitmedi’ diyerek
AYM’ye yüklendi, ancak YARSAV Başkanı Arslan, Cumhurbaşkanı’nın savlarını çürüttü.

[Haber görseli]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Can Dündar ve Erdem Gül kararı üzerinden Anayasa Mahkemesi’ne dün yüklenmeyi sürdürdü. Afrika gezisinin Nijerya ayağında gazetecilere açıklama yapan Erdoğan, kendisinin değil AYM’nin anayasayı ihlal ettiğini, yerel mahkemenin bu karara direnebileceğini, bu durumda AYM’nin yapacağı bir şey olmadığını, AİHM’in ise
en fazla tazminat kararı verebileceğini savunarak “Mahkeme, AYM’nin kararına uydu ama
bu işin bittiği anlamına gelmez. Savcı itiraz edebilir, bir üst mahkemeye yönelik bir süreci başlatabilir.” dedi. Oysa Erdoğan’ın “savları”nın tümü anayasa ve yasalar karşısında
çelişki oluşturdu. AYM’de 10 yıl boyunca raportör olarak çalışan, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Murat Arslan, Erdoğan’ın açıklamalarını Cumhuriyet’e tek tek değerlendirdi ve iddialarını şöyle çürüttü:

[Haber görseli]1 GEREKÇE ŞART DEĞİL

ERDOĞAN: Anayasa Mahkemesi Başkanı, daha önceleri ‘Gerekçe açıklanmadan karar açıklanmaz’ tezini savunan bir arkadaşımızdı. Gerekçeyi açıklamadan, bitmemiş bir yargı sürecini alelacele bitirme konumuna gelmek, usule aykırı olduğu gibi esasa da aykırıdır.

MURAT ARSLAN: Anayasa Mahkemesi’nin “iptal” ve “ihlal” kararları birbirinden ayrıdır. İhlal kararları bireysel başvurulara ilişkin verdiği kararlardır. Anayasa’nın öngördüğü gerekçesi yazılmadan açıklanmama yasağı yalnızca iptal kararları için geçerlidir. İhlal kararlarında ise kararın gerekçeli açıklanması gibi bir zorunluluk yoktur. İhlal kararları zaten sonuç olarak
kişisel hak ihlaline ilişkin olduğu için hemen bildirilmeli ve uygulanmalıdır. Örneğin tutukluluk durumunda gerekçeli kararı beklerken tutukluluğunun hukuksuz olduğuna karar verilen kişinin özgürlüğünü sınırlandırmaya, özgürlüğünden alıkoymaya sürdürüyorsunuz. Tutukluluğun hukuksuz olduğuna karar verilmişken gerekçe geciktiği için tahliye edilmemeleri
yeni bir hak ihlaline yol açar.

2 KARAR HERKESİ BAĞLAR

ERDOĞAN: Kendisi (Zühtü Arslan) ‘Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar her şeyin üstündedir, herkesi bağlar’ diyor. Anayasa ve yasa değişikliklerinde evet bağlayıcıdır
ama bireysel başvurularla ilgili olarak böyle bir şeyi öne süremezsiniz.

MURAT ARSLAN: Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” diyor. Bu hüküm, iptal ve itiraz davaları ile bireysel başvurulara ilişkin kararlar ayrımı yapmıyor. Her türlü başvuruda AYM’nin kararının yasama, yürütme ve yargı açısından bağlayıcı olduğunu açıkça ifade ediyor. İster ihlal kararı olsun, ister iptal kararı olsun. Maalesef, bilerek ya da bilmeyerek, Anayasa’nın
açık hükümlerinin bile doğru yorumlanmaması gibi bir durum söz konusu.

3 TAKDİR HAKKI YOK

ERDOĞAN: Karar herkesi zaten bağlıyorsa, neden birinci mahkemeye
tekrar gönderiyorsun? Bağlayıcı ise gitmemesi lazım.

MURAT ARSLAN: Buradaki ihlal kararının muhatabı ilk derece mahkemesi olduğu için
karar oraya gidiyor. Çünkü ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanıyor. Bu yüzden ihlali yapan mahkemeye gönderilmesi gerekir. AYM yasaya uygun davranıyor. Fakat maalesef anayasayı da yasayı da bilmiyorlar ya da bildikleri halde böyle yorumluyorlar. İkinci fıkranın son cümlesinde mahkemeler AYM’nin kararında ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde karar verir diyor. Artık yasa, mahkemeye bir takdir hakkı tanımıyor. AYM kararına uygun biçimde
ihlali ortadan kaldıracak kararı ver! diyor. Buna karşılık ilk derece mahkemesinin
Ben direniyorum ve tahliye etmiyorum’ demesi söz konusu olamaz.

4 UYMAZSA SUÇ İŞLER

ERDOĞAN: Gittiğine göre, birinci mahkeme kararında diretirse Anayasa Mahkemesi’nin verebileceği hiçbir karar yoktur.

MURAT ARSLAN: Evet, ilk derece mahkemesinin anayasaya, hukuka aykırı bir şekilde
fiili durum oluşturup ‘karara uymam‘ demesi durumunda AYM’nin kendisinin bir yaptırımı
söz konusu değil. Ancak AYM kararının uygulanmaması üzerine taraflar bu kez AİHS 6. madde “Adil yargılanma hakkı” ve Anayasa 36. madde “hak arama özgürlüğü”nün en önemli ögelerinden olan mahkeme kararlarının yerine getirilmesi hakkı”nın ihlal edildiği iddiasıyla yeniden AYM’ye başvurabilirler. Yine AYM’den sonra bir de AİHM aşaması var biliyorsunuz. Bu durum hem AYM önüne hem AİHM önüne gittiğinde kesin ihlal nedenidir.
Öbür yandan yargı kararının uygulanmaması görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur.

5 AİHM TEDBİR KARARI VERİR

ERDOĞAN: Bundan sonra oradaki o kişiler, isterlerse AİHM’ye gidebilirler.
AİHM eğer Anayasa Mahkemesi’nin verdiği istikamette bir karar verirse,
o da sadece tazminat bakımından bağlayıcıdır. Devlet de o tazminata itirazlarını yapar veya o tazminatı öder.

MURAT ARSLAN: AİHM tutuklulukla ilgili başvurularda, tutukluluk halen sürüyorsa salıverilmelerine karar veriyor. Nitekim ‘Ilaşcu ve Diğerleri / Rusya ve Moldova’ davasında AİHM, halen tutuklulukları süren başvurucuların keyfi tutukluluklarının sona erdirilmesi için her türlü önlemin alınmasına karar verdi. Bu karar, tüm daireleri de bağlayıcı olan Büyük Daire kararıdır ve oybirliğiyle alınmıştır. AİHM, tazminata da hükmedebilir. Tazminat ödenmesine karşın tutukluluk hali sürüyorsa AİHM, bu kararı icradan düşürmez. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne de bildirir. Son çare olarak ülke Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılır.

6 HABERE CASUSLUK OLMAZ

ERDOĞAN: Kaldı ki sıradan bir olaydan değil, bir casusluk olayından söz ediyoruz.
Fikir özgürlüğü ihlaliyle ne alakası var? Medya mensubu her istediğini yapma özgürlüğüne sahip midir?

MURAT ARSLAN: Bir kez burada masumluk karinesini nereye koyacaksınız?
Yargı kararıyla suçlu olduğu kesinleşmeden siz kimseyi suçlayamazsınız. Bir kişinin casus olup olmadığına mahkeme karar verir. Hiçbir şey ortada yokken casus diyemezsiniz.
Ki ortada tek kanıt gazete haberleridir. Bu yönüyle de

  • casusluk dediğiniz şey gizli olur.. Gazete haberi ile casusluk mu olur?

Casusluk suçunun temel tanımına uymuyor. Casusluk varsa başka ülkeye bilgi sızdırmakla olur. Hangi ülke lehine casusluk yapılmış, bunu ortaya koyun. Bu konular çok tartışıldı.
O yüzden davanın esasına ilişkin sakatlıklar ayrı bir tartışma konusu ama şu anda
tutukluluk tartışıldığı için buna çok girmiyorum.

7 SAVCI İTİRAZ EDEMEZ

ERDOĞAN: Bu işin bittiği anlamına gelmez. Savcı karara itiraz edebilir.
İtiraz durumunda, bir üst mahkeme yeni bir süreci başlatabilir.

MURAT ARSLAN: Savcının AYM kararı sonucu verilen tahliye kararına itirazı söz konusu değildir. Erdoğan’ın sözleri hakim ve savcılara yeniden tutuklama yolunda yeni bir talimat niteliğindedir. Bu da adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs niteliğindedir.

8 ANAYASAYI İHLALE TEŞVİK

ERDOĞAN: Anayasa’yı ihlal eden ben değilim. Bu Anayasa Mahkemesi’nin
karar merciinde olanlardır.

MURAT ARSLAN: Şu ana dek gerekçelerini ortaya koyduğum gibi,
AYM’nin kararı anayasaya uygundur. Aksine Erdoğan’ın ilk derece mahkemesine
bu karara direnme ve uymama yönündeki talimatı anayasayı ihlale teşvik etme anlamındadır.

===========================================

Dostlar,

Bu konuda, Anayasa hukuku ile özel olarak ilgilenen bir yurttaş olarak epey yazı yazdık.

YARSAV Başkanı ve deneyimli – namuslu hukukçu Sayın Murat Aslan (yazıda da belirtildiği gibi on yıl AYM Raportörlüğü yapmıştır ve bu anayasa hukukuna ilişkin çok ciddi bir birikimdir..) tüm gerçeklerş çıplaklıkla – netlikle ortaya koymuştur.

Sorun birkaç boyutta ciddiyetini korumaktadır :

1. Erdoğan, yapay – zoraki – boşuna – akıntıya kürek çekercesine gündem yaratmak için kıvranmaktadır; Türkiye’nin yakıcı asıl sorunlarını geri plana itmeye çabalamaktadır.
Güneydoğudan, AÇILIM İHANETİ‘nin acı – kanlı – yürek yakan faturası olarak her gün
birkaç şehit – gazi haberi gelmektedir. Bu kişiler garip – gureba çocuklardır. Ülke iç savaş eşiğine sürüklenmektedir. Ekonomi perişan, işsizlik, yoksulluk, eğitim sorunları çok ağırdır.
Dış politikada uydu –  güdümlü olağanüstü yanlışlar yapılmıştır ve inatla sürdürülmektedir.
Bu sorunların TBMM’de sükunetle tartışılması gerekmektedir ancak AKP grubu son derece agressif davranmaktadır. Bunun da nedeninin Erdoğan olduğu çok iyi bilinmektedir.

2. Bu karar bağlamında Erdoğan’ın yapabilecepi bir şey olmadığı gibi, nasıl davranılması gerekeceği hakkında fikrini soran da yoktur, olmayacaktır da.. Nitekim AYM kararının gereği derhal, saatler içinde, kimselere sorulmadan, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi kurulunca
yerine getirilmiştir ve bu son derece olağan, hukuka tümüyle uyan bir işlemdir.

3. Erdoğan başından beri, adeta kin ve garezle Dündar – Gül’ün üstüne gitmektedir. Bir devlet başkanı 2 gazetci yurttaşını neden böylesine düşma beller ve kamuoyu önünde pervasızca üstlerine gider?? Dünyada hiçbir uygar hukuk devletinde örneği görülmemiş bir faciadır.

4. Erdoğan, en az 23 başdanışmana sahip bir Cumhurbaşkanıdır. Örn. Anayasa hukuku uzmanı
Prof. Burhan Kuzu..

Danışmanları Erdoğan’ı “kandırıyor mu?” acaba??

Ya da gerçekleri Erdoğan mı anlamıyor yahut anlamak istemiyor?
Kör kör gözüm parmağına bu akılalmaz inatlaşmanın anlamı nedir?

5. Erdoğan’ın bu davranışı “normal” bir insandan dahası bir devlet başkanından beklenebilecek, makul görülebilecek bir davranış asla değildir. Sürdürülemez, sürdürülmemelidir.

Bu vahim ve tehlikeli gidiş başta Erdoğan’ın ruh ve beden sağlığı, sonra AKP ve
sonra da ülkemiz, demokrasimiz, Cumhuriyetimiz için ağır tahribat yaratmaktadır.
Mutlaka ve hızla frenlenmeli, normalleşilmelidir.
Erdoğan’ın Sözcü Kalın’a “Devletin ve Hükümetin başı” sıfatı ile açıklama yaptırması
dehşet vericidir, niyet açıklamasıdır ve Anayasayı bir kez daha çiğneme suçudur.
Erdoğan yalnızca Devletin başıdır, hükümetin başı Başbakandır Anayasamıza göre.
Bu politik iklimde ve bu tehlikekli psikoloji içindeki Erdoğan’a “Başkanlık” verilmesi düşünülebilir mi?? Asla! Türkiye böylesi bir durumda birkaç yıla kalmadan hızla despotik – totaliter – dinci bir faşizme sürüklenir ve Batı talimatlarıyla parçalanır.. 2023 hedefinin bu olabileceğinin hatta olduğunun akılda tutulması ve Erdoğan’ın her durumda mutlaka dizginlenmesi gerekmektedir.

Erdoğan’ın Anayasa ve Türk Ceza Yasası’nın hükümlerini açıkça, pervasızca ve ısrarla, inatla, bilerek, yineleyerek çiğnemesi (ihlali) ağır cezalık suçlardır ve an gelir “vatana ihanet” suçunun ögleri oluşur.. Bu suçların zaman aşımı çoook uzundur.. Kenan Evren’in 95 yaşında yargılandığını anımsamak ve unutmamak gerekir.. Erdoğan Danışmanlarını serinkanlılıkla dinlemeli, gerekiyorsa değiştirmeli en önemlisi anlamsız inatlaşmyı bırakmalıdır.

Soru çok nettir, :

  • casusluk dediğiniz şey gizli olur.. Gazete haberi ile casusluk mu olur?

AKP’li vekil Prof. Yasin Aktay‘ın “Erdoğan’ı görünce «Salli ala Muhammed» deriz..
sözü üzerine yapacak yorum bulamıyoruz.. Tarih ve siyaset bilimi, Prof. Aktay’ı hak ettiği yere oturtacaktır.. Dileriz Aktay’ın çocukları, torunları… bu sözden utanmasınlar ileride..
(Türban Sorunu : Mustafa Karaman – Yasin Aktay karşısında Hasan Erçelebi ve biz,
Sağduyu Programında Ankara Beyaz TV’de 11.11.2010’da tartışma programına katılmıştık. Bilimsel bir irdeleme yapamadık.. karşımızda militanca türban savunucuları vardı..)

Sonuç olarak                        

  • Erdoğan üzerinde etkili olabilecek parti ve aile büyüklerinin, akillerin.. gecikmeden
    ve
    ısrarla devreye girmeleri ve mutlaka sonuç almaları gerekli ve ivedidir.
    Erdoğan mutlaka psikiyatrik destek almalı ve herkesle, her kurumla ölçüsüz çatışan davranışları nedeniyle kendisine ayna tutularak yardım edilmelidir.
    45 yıllık tıp kıdemimiz bize bunları söyleme – yazmayı boyun borcu kılıyor.
     

    Sevgi ve saygı ile.
    05 Mart 2016, Ankara


    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com 

    Not : Prof. Emre Kongar’ın aşağıdaki yazısının okunmasını öneririz..
    AYM_ve_mesruiyet_Emre_Kongar_Cumhuriyet_01Mart2016
    (http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/489803/AYM_ve_mesruiyet.html)

TBMM Sürü mü ??


TBMM Sürü mü ??

Ali Sirmen

Anayasa profesörü, 22, 23 ve 24. dönemler AKP İstanbul milletvekili olarak 3 dönemdir Parlamento üyesi olan Burhan Kuzu, öyle herhangi bir parlamenter konumunda değil.
Kendisi aynı zamanda TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı olduğuna göre,
konumu gereği sözüne ve yorumuna kulak kabartılması gereken bir kişidir.


Her ne kadar Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın %10 seçim barajının kaldırılması konusunda yapılan kişisel başvuruyu görüşeceklerini söylemesi üzerine,“Baraj kaldırılırsa kararı yok hükmünde sayarız.” demek garabetini göstermişse de, yine de konumu gereği söylediklerini bir kenara atamayız, hiç değilse lahavle çekerek de olsa, ileri sürdüklerini tartışmak durumundayız.

Kendisi, son olarak yine kendine özgü olan ve ayrıca da kendisine pek yakışan görüşlerinden birini daha ileri sürmüş ve Ahmet Hakan ile yaptığı, dün yayımlanan söyleşisinde şunları söylemiş:

Milletvekilleri sürü psikolojisiyle parmak kaldırıp indiriyor.

Ardından da eklemiş:

-Meclis denetim yapamıyor.
-Meclis kanun yapamıyor.
-Meclis bütçe yapamıyor.

Burhan Kuzu’yla göre, bütün bunlar parlamenter sistemin aksaklıklarından kaynaklanmakta.

***

Türkiye’de Burhan Kuzu’dan başka onun gibi, bozuklukların nedenini parlamenter sisteme bağlayanlar yok değil.
Parlamenter sistem tartışılır, onun karşısında başkanlık sisteminin yararları sıralanabilir.
Bütün bunlara bir diyeceğimiz yok.

Ancak bunu yaparken, bir noktaya da dikkat etmek gerek:
Acaba bizde parlamenter sistem şimdiye dek gereğince uygulandı mı?
Yaşadığımız aksaklıklar acaba sistemin özünden mi kaynaklanıyor,
yoksa doğru dürüst uygulanmamasından mı?


Yasama ile Yürütme’nin yetkilerinin yaşamda net bir biçimde ayrılmaması ve uygulamada, iktidarın ve Yürütme’nin başının dediğinin Parlamento çoğunluğunda tartışmasız kabulünde, çoğu halde iki erkin aynı siyasal partiden gelmesinin etkisi olduğu bir gerçektir.

Ama milletvekillerinin sürü psikolojisiyle hareket etmelerinin nedeni salt bu değildir.

Siyasal partilerin yapısı burada daha büyük etken olarak karşımıza çıkıyor.

Gerçekten de siyasal partiler kendi yöneticilerinin organlarının seçiminde olduğu gibi,
yerel ve genel seçimlerdeki adayların seçimlerinde de, bütün partililerin katılacağı önseçimlerde seçilerek saptansalar, sonuç daha değişik olacaktır.

Milletvekilinin gerçekten milletin vekili olması ancak o durumda gerçekleşebilir.

***

Bizdeki parlamenter sistem diye yutturulan lider sultası sisteminde, partilerin organlarının oluşmasında olduğu gibi, milletvekili adaylarının saptanmasında da liderin dediği olur. Tabandan geniş katılımla önseçim uygulamasına gidilmez.
Böyle olunca da milletvekili olarak, kimlerin parlamentoya gireceği, her partinin alacağı
oylar da bilindiğinden, daha seçmen sandık başına gitmeden önce, üç aşağı beş yukarı bellidir. Sandık başına giden seçmen, tercih ettiği partinin listesindeki adayları seçmiş değil,
onaylamış olur.


Yani bu sistemde, milletvekillerini seçen milli irade değil, liderin iradesidir.

Milletvekilleri de milletin iradesiyle seçilmişler değil de, liderin iradesiyle atananlar olduklarından bu durumun gereğini yerine getirecekler, Yürütme’yi denetlerken,
yasa çıkarırken, bütçe yaparken, parmaklarını, milletin iradesini değil,
liderin iradesini düşünerek kaldırıp indireceklerdir.


Parlamenter sistemin özü, vekillerin kendilerini Parlamentoya sokan iradeye uygun davranmalarında odaklanır.

Onları oraya millet değil, lider seçince de bu öz ortadan kalkar.
Sen hem Parlamentarizmin gereğini yerine getirmeyeceksin,
hem de çıkıp “sistem işlemiyor!” diye haykıracaksın…


Öyle şey olmaz!

==========================================

Dostlar,

Anayasa hukukı profesörü Burhan Kuzu, bir hukuk adamına yakışan olgunluk ile

“Başkanlık sistemi diktatörlük getirir diyenleri gırtlaklamak istiyorum…”

diyerek Dünya hukuk – insan hakları – siyaset tarihine altın harflerle adını yazdırmıştır.

Toplumda nefret – şiddet tohumlamış, hukuk adamı olarak kıratını (ya da karatını) kendi diliyle itiraf etmiştir.

AKP’ye, Vatana ve Milllete hayırlı olsun..

Üstad Bakan olamadıkça pusulasını şaşırıyor..

Allah sabır versin dileriz..

Sevgi ve saygı ile,
5.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Fatih Altaylı : IŞİD’ciler Harvard’da fizik mi okudu!


IŞİD’ciler Harvard’da fizik mi okudu!

Dostlar,

Fatih ALTAYLI‘dan çok başarılı, müthiş bir taşlama  (hiciv, ironii..)

Mutlaka okuyun..

Prof. Celal Şengör‘ün kandisine yazdıklarını da eklemiş

  • “Acaba din ihracatıyla cari açığı düşürmemiz mümkün olur mu?”

İşin ilginci, Anayasa hukukçusu Prof. Burhan Kuzu oltalanmıiş ve tweet atarak
“IŞİD’cilerin %20’si Harvard mezunuymuş!” demiş!

Bravo Prof. Kuzu’ya.. (RTE bir türlü Meclis Başkanı ya da Bakan yapmadı;
bir bildiği mi vardı acaba??)
Bravo Galatasaray Lisesi mezubu Altaylı’ya

Sevgi ve saygı ile.
02.10.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================================

portresi

 

Fatih Altaylı
faltayli@htgazete.com.tr
Habertürk, 01 Ekim 2014


AK Parti iktidarının en önemli yanılgılarından biri, her meseleyi “din”e bağlayarak çözeceğini zannetmesi.

Öyle olmadığını muhtemelen onlar da biliyorlar ama “öyleymiş” gibi yapmak “fıtratlarına” uyuyor.

CumhurBaşbakanı’nın imam hatiplere gidenlerin her türlü kötülükten uzak olacağını beyan etmesinin ardından Başbakan’ımız da “Din dersi alanlar terörist olmaz” şeklinde özetlenebilecek bir açıklama yaptı.

Bunun üzerine ben de CumhurBaşbakanı’mız Recep Tayyip Erdoğan’ın “terörist” bir örgüt olarak nitelendirdiği IŞİD elemanları üzerine bir küçük araştırma yaptım.

Şunu baştan söyleyeyim.

Bu araştırma hiçbir bilimsel veriye ve ciddi bulgulara dayanmıyor.

Sadece ve sadece Başbakan’ımız Davutoğlu’nun “Din eğitimi alan terörist olmaz” sözünden yola çıkılarak yapılmış bir araştırmadır.

Bilimsel verilerden daha çok IŞİD’in yapısına ve yaptığı eylem türlerine bakarak
bazı sonuçlara ulaştım.

Benim gördüğüm kadarıyla IŞİD militanlarının büyük bölümü, IVY League
(
benim vazifeli bulundugum University of Pennsylvania, IVY League mensubudur) diye bildiğimiz üniversitelerden mezun.

%20’ye yakını Harvard’lı.

%17’si Princeton mezunu.

% 16.7’si Yale’de eğitim görmüş.

%9’u MIT’de (Yanlış anlamayın MİT değil, MIT yani Massachusetts Institute of Technology) okumuş.

Caltech mezunu olanların oranı ise %5.

Stanford’a gidenler de %15.

Cambridge mezunları, IŞİD mensuplarının % 4’ünü oluşturuyor.

Oxford mezunları %3.1’ini.

Sorbonne’de okuyanlar ise hayli fazla. %11.

İtalya’da Bocconi’yi bitirenler ise örgütün %3’ünü oluşturuyor.

Gerisi de öbür üniversitelerden mezun.

Diyeceksiniz ki, “Ulan kafayı mı yedin, %100’ü geçtin”.

Olabilir.

Takılmayın böyle şeylere.

Küçük bir ayrıntı.

Araştırmamın öbür ilginç sonuçları ise şöyle:

IŞİD mensuplarının tamamı pozitif bilimler dalında eğitim almışlar.

%30’u fizik okumuş.
Bu kendi içinde bölümlere ayırılıyor ama detaya girmeye gerek yok.
Parçacık fiziği, astrofizik falan gibi dallar örgüt mensupları arasında çok popüler.

Kimya okuyanların oranı da %14.

Biyoloji alanında biraz zayıflar.
Sadece %11’ü biyoloji okumuş.

Ancak tıp konusunda oldukça iyi eğitim almışlar.
% 19’u tıp eğitimli.
Zaten bu yüzden kafa kesme konusunda çok başarılılar.

Elektrik-elektronik bölümü mezunları da az değil örgütte ama oranını bulamadım.
Sadece çok varmış.

Genetik mühendisleri de epeyce var dediler.
Onların yalancısıyım.

Araştırmamın bir bölümünde dayanamadım,
“Ulan danalar. Bu kadar adam arasında hiç mi din eğitimi alan yok.
Bir de Müslümanlık adına savaşıyorsunuz.
Utanmıyor musunuz?”
diye sordum.

Yokmuş.

Liderleri olan zat, ki kendisi Harvard’da fizik ve matematik dalında “dabıl meycır” yapmış, üzerine Caltech’te parçacık fiziği üzerine yüksek lisansını tamamlamış, CERN’de çalışırken gelen teklif üzerine IŞİD’e geçmiş,
savaş bitince gidip Nobel alacakmış,
“Abi nerde! Anamın babamın eşekliği.
Bize doğru dürüst din eğitimi aldırsaydı IŞİD’e katılır mıydık?”
dedi.

Tepem attı, “Ulan hiç mi yok aranızda?” dedim.

“Yok abi” dedi.

Ama şimdi kendi çocuklarını Türkiye’de okutacakmış, Milli Eğitim politikamızı
çok beğeniyormuş.

Gördüğünüz gibi bu kapsamlı araştırmamın sonucunda Başbakan’ımız Sayın Davutoğlu’nun haklılığını kanıtlamış durumdayım.

Benim anladığım, terörün kaynağı başta Harvard olmak üzere üniversiteler.

Buna karşın biz de yeni Türkiye’de “İmam Hatip Ivy League‘ini kurmalıyız”.

Bakın bakalım o zaman dünyada terör merör kalıyor mu!

Sosyal medya ve Einstein

ÖNCEKİ akşam evde televizyon izliyorum. ABD’deki talk şov programlarından birini. Konuklardan biri, genç bir kadın komedyendi. Sohbet sırasında şahane bir laf etti.

“Eğer Einstein zamanında sosyal medya diye bir şey olsaydı, Einstein evrene bakışımızı değiştiren teorilerinden hiçbirini geliştiremezdi.” dedi.

Programın sunucusu sordu: “Niye?”

“Çünkü daha ilk makalesini yayınladığı zaman sosyal medyadan öylesine hakaretler başlar, hayatında fiziğin F’sini duymamış insanlardan ‘Sen kim fizik kim, E= diye bir teorem mi olur, ulan salak sen zaten konuşmayı bile geç öğrenmişsin, pis Yahudi’ gibisinden öyle bir hakaret yağmuruna maruz kalırdı ki, o gün fiziği bırakırdı.”

Gerçekten son derece doğru bir yaklaşım. Ama ben yine de Einstein’ın sosyal medya yüzünden fiziği bırakacağını düşünmüyorum. Çünkü zeki insanlar, sosyal medyadaki gerçek fikir sahipleri ile kendi işe yaramazlıklarını ve zavallılıklarını ona buna hakaret ederek ortadan kaldırabileceğini zannedenleri birbirinden ayırt edebilirler.

CELAL HOCA’DAN MEKTUPLAR

Hadi, bilimden vazgeçsinler de göreyim!

SEVGİLİ Fatih,

Fizik ve kimya gibi gözlem ve deneyle yanlışlanması mümkün doğa bilimlerini, matematik gibi tamamen mantık temeline yaslanan ve kendi içinde, dâhi matematikçi Kurt Gödel’in de gösterdiği gibi, tutarlı olup olmadığı kontrol edilebilen bir dili, hiçbir deney veya gözlemle kontrolü mümkün olmayan ve ancak gözleme ve bilime dayanmayan bir inançla kabulü mümkün olan bir öğretiyle, yani dinle, aynı kefeye koymaya kalkmak 21.yüzyıla uygun bir düşünce biçimi değildir.

Bu kafayla Türkiye’nin gidebileceği tek yön, vahşetin özelliklerini belirlediği Orta Çağ’dır. Kendisi henüz farkına varmadılarsa ben belirteyim: Dine inanmak için ortada, irrasyonel inanç dışında, hiçbir neden yoktur!

Borgia Papası da, IŞİD mensupları da, barış için didinmiş olan Yitzhak Rabin’i katleden Yigal Amir de dindar olduklarını iddia ettiklerine göre, demek din ahlakın temeli olamaz.

Mecburi din dersi olmazsa uyuşturucu olur diyen Sayın Cumhurbaşkanı’mıza
bir de küçük hatırlatma: Pek sevdiği haşhaşin, yani “haşhaş çekici” kelimesi dindar, hem de Müslüman bir ortamın ürünüdür!

Fizik ve kimyanın neticelerine inanmak istemeyen ise, mesela hasta olduğu zaman ilaçtan, evini böcek sardığı zaman veya farelerle mücadele ederken kullanışlı zehirlerden, otomobiliyle veya uçakla veya gemiyle bir yere gitmek isterken aerodinamikten, mühendislikten, bunlara koyacağı yakıt için jeolojiden, aydınlanmak gerektiği zaman ampulden, trene binmek icap ettiğinde elektrikten, hava durumunu bilmeyi istediği zaman akışkanlar mekaniğinden, elektronik dalgalar hakkındaki bilgilerimizden, optikten vazgeçsinler de göreyim.

Hodri meydan…

Sevgilerle arkadaşım.
Umarım Sayın Cumhurbaşkanı’mız bu mektubuma bir göz atabilir.

A. M. Celâl Şengör”

Not: Ben de Celal hocaya bir ekleme yapmak istiyorum:

  • “Acaba din ihracatıyla cari açığı düşürmemiz mümkün olur mu?”