Etiket arşivi: Hüsnü Mubarek

Terör kara para ve = AKP


Dostlar,

Son zamanlarda okuduğumuz en çarpıcı makalelerden biri Sn. Aykut ERDOĞDU‘dan geldi :

Terör, kara para ve = AKP

Denklem çok yalın görünüyor ama gerçekte oldukça çetrefil..

AKP’nin artık R.T. Erdoğan ile yoluna devam etmesi uluslararası topludurum (konjektür) bakımından da olanaklı gözükmüyor.

Ne var ki, az eğitimli ve olup bitenlerin ayırdında olmayan büyük halk kitleleri katında
hala “Kasımpaşalı mağdur bizim oğlan mitosu” tükenmedi.
Fakat “hızlıca” erimekte..

Bir de iktidarda iken, elden geldiğince suç kanıtlarını yok etme ve bir “yavaş iniş” sürecinin AKP’de yeğlendiği izleniyor.

Ek olarak, hala, “akıyor iken biraz daha doldurma” dürtüsünün denetlemediğinin de dikkate alınabileceğini görüyoruz.

Son olarak ise, kendi kendini kuşatmanın, sağduyuyu tümüyle körleştirmesi almaşığı kalıyor. Epey saldırgan, yırtıcı ve tehlikeli olunuyor bu aşamada ama o ölçüde de tükeniş hızlanıyor..

“RTE’nin AKP’si veya AKP’nin RTE’si” için yalın politik – tarihsel çözümleme budur.

Erdoğan, ulusal ve özellikle uluslararası yargıdan kaçamayacak gibi görünüyor.
En son, Mısır’ı 30 yıl demir yumrukla yöneten Hüsnü Mübarek, mahkemeye kafeste getirilerek yargılanmış ve hüküm giymişti. Bu arada sabırları çok zorlayıp,
uluslararası istihbarat örgütlerinin “örtük” bir suikastına kurban gitmezse..

Çok yazık oldu / olacak Türkiye’nin 11 / küsürat yılına..

Sevgi ve saygı ile.
6 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

Terör, kara para ve = AKP

Portresi

 

Aykut ERDOĞDU
CHP İstanbul Milletvekili

 

Şubat ayında Paris’te Uluslararası Mali Eylem Görev Grubu (The Financial Action Task Force-FATF) toplantısı yapıldı. FATF Türkiye’yi 2007 yılında Cezayir, Ekvador, Etiyopya, Myanmar, Endonezya, Pakistan, Suriye ve Yemen ile birlikte gri listeye aldı.

Gri liste kabaca, o ülkenin kara parayla mücadele etmek istemediği ve karaparanın aklanmasına göz yumduğu anlamına geliyor. Gri listenin hemen üzerinde kara liste var. Kara listedeki ülkeler ise İran ve Kuzey Kore. Kara listeye alınmış ülkelerin terörü finanse ettiği ve kara para akladığı kabul ediliyor. FATF’ın gri ve kara listeyi oluştururken kullandığı ölçüler ahlaki olarak tartışılabilir. Ancak uluslararası camiada kara listeye alınmış ülkelere vebalı gibi davranılır, ekonomik yaptırımlar uygulanır.

Petrol Karşılığı Altın

Aslında öykünün başlangıcı İran’a ekonomik yaptırım uygulanmasıyla başladı. Türkiye gaz ihtiyacının yaklaşık %25’ini, petrol ihtiyacının ise %40’ını İran’dan karşılıyor. İran’a ekonomik yaptırım uygulanmaya başlanınca bu ülkeden aldığımız petrol ve
gaz bedelinin İran adına Halk Bankası’nda açılan bir hesaba yatırılması kararlaştırıldı. Buraya kadar yapılan işlemler her iki ülkenin yararına bir durumdu. Uluslararası kuruluşlar da bu duruma itiraz etmedi. Ancak AKP’nin açgözlülüğü bu “milli fırsatı”
“milli felakete” dönüştürdü.

İran devleti Babek Zencani ve Rezza Zarrab’ı görevlendirdi. Zarrab Başbakan, Bakanlar ve bürokratlarla ilişki kurdu. Zarrab’ın görevi İran’ın uluslararası sistemde karapara kabul edilen varlıklarını Halk Bankası üzerinden aklamaktı. Yapılan plana göre Türkiye’den başta altın olmak üzere şeker, plastik ve demir gibi malzemeler
ihraç edilmiş gibi gösterilecekti. Yani hayali ihracat yapılacaktı. Sonra Halk Bankası’nda biriken İran parası nakit olarak çekilerek Birleşik Arap Emirlikleri’ne gönderilecek, oradan da İran’a aktarılacaktı.

İran’da katı kambiyo rejimi var. Yani biri resmi öbürü piyasa kuru olmak üzere iki farklı kur var. Resmi kur, piyasa kurunun neredeyse yarısı. İran devleti ithalatçılarına resmi kurdan ödeme yapıyor. İthalatçılar resmi kurdan aldıkları dövizi serbest piyasada iki katına satıyor. Aldığı (İran para birimi) tümenleri İran’da Halk Bankası İran temsilciliğine yatırıyor ve ikinci vurgun kur farkından yapılıyor. Bu sayede İran’ın paraları aklanıyor. Sistem bu şekilde dönüp duruyor. Kur farkından ve aracılık ücretlerinden milyarlarca dolar gelir ediliyor. Elde edilen gelir rüşvet olarak dağıtılıyor. Bu rüşvet düzeni uluslararası kuruluşların gözünden kaçmıyor. İnceleme ve araştırmalar başlıyor.
Halk Bankası yakalanmamak için dolardan çıkıp avroya geçiyor. SWIFT sisteminden çıkıp faks ile işlem yapmaya başlıyor. İran ve Türkiye için “milli bir fırsat” aç gözlü siyasetçilerin ihtirası sayesinde “milli bir felakete” dönüşüyor.

Batman ve Robin

Bütün dünyayı “keriz” kendilerini “dâhi” gören dünya lideri bölgeye ayar vermeye kalktı. Batı medeniyeti nereyi devirmek istediyse onlardan önce koştu. “Ben yıktım dünya lideriyim” dedi. Tunus, Mısır, Cezayir ve Libya’da iktidarlar değişti. Kaddafi canlı yayında linç edildi.

Sıra Suriye’ye geldiğinde “dünya lideri” Batılılar’dan önce Suriye’ye saldırdı.
Düne kadar ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yaptığı “Kardeşim Esad” bir anda
“Katil Esed” oluverdi. “Batman ve Robin” ikilisine benzettiğim Erdoğan ve Davutoğlu’nun “birkaç ay içinde düşer” dedikleri Esad çetin ceviz çıktı. Rusya ve Çin’i yanına çekmeyi başardı. Diplomasi yoluyla Rusya, İngiltere ve Amerika’nın
kendisini desteklemelerini sağladı. “Batman ve Robin” ortada kaldı.

Yolsuzluk ve Cinayet

Suriye’de batağa saplanan “Batman ve Robin” dünyanın dört bir tarafından El Kaide militanlarını Türkiye’ye getirdi. Eğitti, finanse etti, silahlandırdı ve Suriye’ye gönderdi. El Kaide militanları sınırın sıfır noktasında televizyonlara açıklamalar yaptı. Bu militanların insan kafası kesip, ciğer yedikleri görüntülerin internete düşmesiyle bütün dünya şok oldu. ABD ve İngiltere, Rusya ile aynı çizgiye, yani “Esad yine bunlardan iyidir” noktasına geldi.

Suriye’de savaş ilk perdede “Hizbullah ile El Kaide” arasında ikinci perdede
“İran ile Türkiye” arasında sürmeye başladı.

  • Suriye’de süren bu kirli savaşta yaklaşık 150 bin insan can verdi.

Yüz binlerce insan yaralandı. Milyonlarca insan vatanını terk etmek zorunda kaldı.
İran ve Türkiye devletini yönetenler piyonları aracılığıyla Suriye’de milyonlarca mazluma zulmederken, öbür yandan kurdukları kara para çarkında milyarlarca dolar rüşveti havuzlarına indirdiler. Bir tarafında cinayetin diğer tarafında yolsuzluğun olduğu
bu mide bulandırıcı ilişkiler, tarihimize kara bir leke olarak geçti.

Terörün Finansmanı

Suudi işadamı Şeyh Yasin Abdullah Ezeddin El Kadı, El Kaide terör örgütünü
finanse ettiği gerekçesiyle yasaklandı. 11 Eylül (2001) saldırılarıyla ilişkilendirildi.
Tam bu sırada RTE çıkıp “Yasin El Kadı’ya kendime güvendiğim kadar güvenirim” dedi. 17 Aralık (2013) soruşturmasıyla, Türkiye’ye girmesi yasaklanan El Kadı’nın
VIP olarak Türkiye’ye geldiği ve RTE ile ortak yatırımları olduğu ortaya çıktı.
Yine uluslararası alanda terörist kabul edilen Hamas’ın önde gelen liderlerinden
Salih El Aruri’nin benzer ilişkiler içinde olduğuna yönelik raporlar yayınlanmaya başlandı. İHH üzerinden yapılan faaliyetlerin terör bağlantıları açığa çıkmaya başladı.
Bütün bu gelişmeler üzerine 47 Amerikan Kongre Üyesi 11 Nisan 2013 tarihinde
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Hazine Bakanı Jack Lew’e bir mektup yazdı.
Bu mektupta Türkiye’nin İran’la olan ticari ilişkilerinden terörün finansmanına kadar “kendi ulusal çıkarları” açısından şikayetçi oldular.

Anti-Emperyalist AKP

RTE ve arkadaşları 1999 yılında milli görüşçü hocalarından ayrılarak ılımlı İslam (Moderate Islam) anlayışıyla AKP’yi kurdu. Dünya alem bu hareketin bir neo-con projesi olduğunu biliyordu. Irak’tan Kıbrıs’a, ekonomiden tarıma, uyguladığı tüm politikalarda kendisine çizilen neo-con yol haritasına uydu AKP. Bu saptamayı onlarca örnekle kanıtlamak olanaklı. Neo-con yol haritasını harfiyen uygulayan
AKP
yönetimi nefsine yenik düştü. Bulaştığı rüşvet ve yolsuzluk batağı, uluslararası finans sitemini tehdit etmeye başladı. Başına olmadık işler geldi. Rezil oldular.
Şimdi, RTE “bu bir emperyalist oyundur, Allah’ını seven defansa gelsin” diyor. Anti emperyalistlerden rüşvetini, kara parasını ve cinayetleri aklamasını istiyor.

SAKIN!

http://birgun.net/yazi-goster/aykut-erdogdu/3-3-2014/teror-kara-para-ve-akp-2083.html

Mısır’daki son gelişmelerin düşündürdükleri

Mısır’daki son gelişmelerin düşündürdükleri

onur_oymen

Onur ÖYMEN

Son günlerde Mısır’da yaşananlar dünyanın ve Türkiye’nin gündeminde en ön sırada yer alıyor.

Müslüman Kardeşlerin 6 haftadan beri devam eden gösterilerini sona erdirmek için harekete geçme kararı alan Hükümet aşırı güç kullandı ve yüzlerce kişinin ölümüne neden olan bir müdahalede bulundu. Bunu hiçbir şekilde kabul etmek, mazur görmek mümkün değildir. Birçok ülke de bunu şiddetle kınadı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Baraday’ın diyalog yoluyla çözüm aramak yerine aşırı güç kullanılmasını protesto ederek istifasını vermesi de bu açıdan çok anlamlıdır.

Sorun nereden kaynaklanıyor? Hüsnü Mubarek‘in devrilmesinden sonra yönetimi üstlenen General Tantavi’nin kumandasındaki askerler önce yasaklı olan Müslüman Kardeşler örgütünü, dine dayalı siyasi partilerin kurulmasını yasaklayan 1977 tarihli Siyasi Partiler Yasasını gözardı ederek meşrulaştırdı ve bir siyasi parti kurmalarına izin verdi. Sonra askerlerin düzenledikleri, kurallarını koydukları ve birçok adayı veto ettikleri seçimlerde Müslüman Kardeşlerin lideri Mursi oyların % 51,8’ini alarak Cumhurbaşkanı seçildi. (A. Saltık : Bu seçime katılım % 50 dolayında olduğundan, Mursi gerçekte toplam oyların 1/4’ü ile seçildi)

Mursi’nin yönetim biçimi, özellikle muhalefeti dışlayarak Müslüman Kardeşlerin benimsediği doğrultuda bir anayasa yapma girişimi, ülkeyi şeriat rejimine götürmeyi amaçlayan kararları, yargının yetkilerini kısıtlaması ve ekonomideki kötü gidiş halkın büyük kısmının tepkisini çekti. Meydanları dolduran milyonlarca Mısır’lı Mursi’nin istifasını istedi. O istifa etmemekte direnince Mursi’nin işbaşına getirmiş olduğu Genelkurmay Başkanı General Sisi’nin komutasınaki askerler yönetime el koydu. Geçici bir sivil yönetim oluşturuldu ve 9 ay ila 1 yıl içinde yeni bir anayasa ve Parlamento seçimi yapılarak sivil yönetime geçme vaadinde bulunuldu. Müslüman Kardeşler buna şiddetle karşı çıktılar, yönetimi gayrı meşru saydıklarını söyleyip meydanları işgal ederek Mursi’nin Cumhurbaşkanlığına geri dönmesini talep ettiler. Gelişmeler özetle böyle.

Peki Müslüman Kardeşler niçin yasaklanmıştı? 1928’de kurulan ve birçok Arap ülkesinde teşkilatlanarak 2 milyondan fazla üyeye sahip olan bu örgüt “Halk ve devlet için tek referans kaynağı Kuran’dır” görüşünü savunuyordu. Geçmişte çeşitli yasa dışı eylemlerde bulunmuştu. Başbakan Mahmut Nukraşi Paşa’yı öldürmekten, Cemal Abdülnasır’a karşı suikast girişimde bulunmaktan suçlanıyordu. 1954’de yasaklanmıştı. Özellikle 1995-1996 yıllarında, binlerce Müslüman Kardeşler üyesi, Hükümeti devirmeye çalışan bir terör örgütü mensubu oldukları iddiasıyla yargılanıp mahkum edilmişti.

Müslüman Kardeşler’in 2007 yılında yayınladıkları programda kadınların ve Hıristiyanların hiçbir şekilde devlet başkanı olamayacakları belirtiliyor, yasaların kurulacak bir “İslami Ulema Konseyi”nin onayıyla kabul edileceği ifade ediliyordu. Yani Müslüman Kardeşler örgütünü geçmişi ve siyasi düşünceleri açısından gerçek bir demokratik siyasi oluşum gibi görmek mümkün değildir.

Müslüman Kardeşler 1982 yılında Suriye’de Hükümete karşı bir ayaklanma başlattı. Bu ayaklanmanın kanlı biçimde bastırılması sırasındaki çatışmalarda en az 20.000 sivil ve 1000 Suriye askeri hayatını kaybetti.

Filistin’de Müslüman Kardeşlerin uzantısı olarak kurulan Hamas örgütü İsrail’e karşı birçok şiddet eyleminde bulundu, intihar saldırıları düzenledi. Hamas, 2006 yılında Filistin’de yapılan seçimleri kazandı. Filistin Kurtuluş Örgütüyle çatışmaya girdi ve Gazze bölgesinin yönetimini ele geçirdi. Hamas hala ABD, Avrupa Birliği, Kanada ver Japonya’nın terör örgütleri listesinde yer alıyor. Yani seçimleri kazanmış olması bu örgütü o ülke ve kuruluşların gözünde meşrulaştırmaya yetmedi.

Mısır’daki son gelişmeleri bütün bu geçmiş olayları dikkate almadan değerlendirmek zordur. Son olaylar sırasında 40’dan fazla polisin, biri kız çocuğu olmak üzere bazı sivil Hıristiyanların öldürülmesini, bazı Hükümet binalarının, 9 Kilisenin ve Hıristiyanlara ait 20 kuruluşun saldırıya uğrayıp kundaklanmasını da göz ardı etmemek lazımdır.

Türkiye uzun yıllardan beri şiddeti, kimin tarafından yapılırsa yapılsın, kime yönelik olursa olsun kınama politikasını benimsemişti. Bu nedenle son olaylarda Hükümetin ölçüsüz şiddet kullanmasını kınarken Müslüman Kardeşler yanlılarının yaptıkları saldırıları görmezden gelmesi doğru olmamıştır. Aynı şekilde Hükümetin her türlü askeri müdahaleye karşı olduğunu açıklarken Mubarek’ten sonra yönetimi devralan askeri yönetimle yakın ilişki kurduğunu, Başbakanın Kahire’ye giderek General Tantavi’yi ziyaret ettiğini, askerlerin kurduğu hükümetle stratejik işbirliği ve ekonomik yardım antlaşmaları imzaladığını da unutmamak lazımdır.

Meselenin siyasi boyutuna gelince, öyle anlaşılıyor ki, Müslüman Kardeşler, önceki askeri yönetimin hoşgörüsüyle elde ettikleri iktidarı ellerinden bırakmamak için her şeyi göze almış durumdadırlar. Şimdiye kadar, başta Cumhurbaşkanı Yardımcısı Baraday’in istifa etmeden önce yaptığı girişimler olmak üzere, bütün uzlaşma çabaları sonuçsuz kalmıştır.

Yalnız Mısır’da değil, başka bölge ükelerinde de aşırı islamcı grupların iktidarı ele geçirip otoriter bir şeriat devleti kurma girişimleri de kanlı sonuçlar vermiştir. 1991 yılında Cezayir’de yapılan seçimlerin ilk turunda islamcı FIS partisinin başarı kazanmasından sonra askerlerin yaptığı müdahale ve daha sonra yaşanan dehşet verici eylemler sonucunda bazı kaynaklara göre 200,000 kişi hayatını kaybetmiştir.

Arap Baharı‘nın işte bu çatışmaları, olumsuzlukları, baskıcı yönetimleri sona erdirip gerçek bir demokrasi getirmesi beklenirken maalesef hem Suriye’de hem Tunus’ta, hem de Mısır’da meydana gelen gelişmeler bir “Arap Kışı”na doğru gidildiğini gösteriyor.

Böyle bir ortamda diğer ülkeler açısından en yapılmaması gereken şey yangına körükle gitmek, çatışmaların sürdürülmesini isteyenleri yüreklendirmektir. Onun için dünya ülkelerinin çoğu şiddet kullanılmasını kınarken bütün taraflara itidal tavsiye etmekte, bir an önce demokrasiye geçilmesini önermektedirler.

Mısır’daki aşırı güç kullanımını Türkiye’nin de kınaması doğaldır.
AncakTürkiye’deki iktidar maalesef en katı söylemlerde bulunmuş ve oradaki mücadelenin taraflarından biri olan Müslüman Kardeşleri açıkça desteklediği intibaını uyandırmıştır.
Bu tavır bölgede Müslüman Kardeşlere tepki gösteren bazı Arap ülkeleriyle de ilişkilerimizi olumsuz etkileyebilir.
Türkiye-Mısır iklişkileri şimdiden büyük bir darbe almıştır.
Türkiye’nin tavrı Birleşmiş Milletlerde de Arap ülkelerinin çoğundan da destek bulmamıştır.

Bence çözüm, bütün bölge ülkelerinin gerçek bir demokrasiye kavuşmalarından geçiyor. Adı demokratik olan ama kendileri demokratik olmayan rejimler kalıcı bir barış ve istikrar ortamı yaratamaz.

*Halkı Müslüman olan ülkelerde laiklik olmadan gerçek bir demokrasiye geçilemez

    .

    Büyük devletlerin şimdiye kadar, bölgedeki kendi çıkarlarını düşünerek gerçek bir demokrasinin yeşermesine mani olucu politikalar izlemeleri ve otoriter, baskıcı rejimlerle işbirliği yapmayı tercih etmeleri de Orta Doğu’nun demokrasiye, barışa ve huzura kavuşmasını engellemiştir.

    Cumhuriyetin ilanından sonra laikliği benmimseyerek gerçek bir demokrasi yoluna giren Türkiye, bütün bölge ülkelerine güzel bir örnek olabilirdi. Ama ne yazık ki, son zamanlarda laiklik karşıtı eğilimerin güçlenmesi, bazı gösterilerde açıkça demokrase karşı çıkan Hilafeti savunan pankartlar taşıyan grupların ortaya çıkması ve hoşgörüyle karşılanması, bölgede aşırı islamcı partileri savunan politikaların benimsenmesi Türkiye’nin böyle bir yapıcı rol oynamasını güçleştirmektedir.

    Türkiye’nin demokrasi ve laiklik alanlarındaki eksikliklerini giderip gerçek bir demokrasiye kavuşması yalnız kendi halkımız için değil bütün bölge halkları için büyük bir kazanç olacak ve bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacaktır.

    Unutulmamalıdır ki, dünya tarihinde demokrasiler arasında bugüne kadar savaş olmamıştır.

    Saygılar, sevgiler.

AKP Türkiye’yi Batağa Çekiyor

Dostlar,

Sayın Onur Öymen, Leyla Tavşanoğlu’na verdiği ve 4.8.13 günlü
Cumhuriyet‘te yayınlanan görüşmenin metnini bize de ulaştırdı.

Gayya kuyusu Ortadoğu’da tam bir karmaşa…
Türkiye’nin yaşamsal ulusal çıkarlarını uzun erimli istikrarlı politikalarla korumak için, çok deneyimli diplomat Sn. Öymen önerilerde de bulunuyor..

Unutulmasın, Büyük ATATÜRK ne demişti :

  • YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ!

Paylaşalım ve “AKP, Türkiye’yi batağa çekiyor!” saptaması karşısında
somut politik eylem planları geliştirelim..

Sevgi ve saygı ile.
Pertek – Tunceli, 10.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

AKP, Türkiye’yi batağa çekiyor!

  • Onur Öymen İstanbul 1940 doğumlu. Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi’nde, yükseköğrenimini A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yaptı. Aynı fakültede savunma politikaları konusunda doktora yaptı. 1964’te Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Bakanlığın yurtiçi çeşitli kademelerinde ve yurtdışı misyonlarında görev yaptı. 1988-1990 arası Kopenhag Büyükelçiliği yaptıktan sonra 1995-1997 döneminde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı oldu. 1997-2001 arası Türkiye’nin NATO Daimi Temsilciliği görevinde bulundu. 2002 ve 2007 genel seçimlerinde CHP’den
    Bursa milletvekili seçildi. 
    Bir Süre CHP Genel Başkan Yardımcılığı’nı yürüttü. Temmuz 2011 seçimlerinde milletvekili adayı olmadı.

Dışişleri Bakanlığı’nın eski müsteşarlarından emekli büyükelçi Onur Öymen,

  • “Nüfusu Müslüman olan ülkelerde laiklik olmadan
    gerçek demokrasi yerleşmez!”
    diyor.

Ortadoğu’nun kaynayan bir kazanken artık patlamaya hazır hale geldiğine
işaret eden Öymen, Arap Baharı’nın gittiği ülkelerde demokrasi bekleyen halkın Müslüman Kardeşler’in otokratik yönetim anlayışına çok ciddi tepkiler verdiğini vurguluyor. Buna son örnek olarak Mısır’ı gösteriyor. Libya, Tunus ve
öteki Ortadoğu ülkelerinde de çok ciddi rahatsızlıklar olduğunun altını çiziyor.
Bizim hükümete de şu çağırıyı yapıyor:

  • “Türkiye insan hakları,özgürlükler ve demokrasi alanında bu kadar geriye gitmeseydi birinci sınıf bir demokrasiye öncülük yapabilirdi.”

Ortadoğu tam bir kaynayan kazan. Mısır’da Batı’nın darbe diyemediği,
Müslüman Kardeşler kökenli Cumhurbaşkanı Mursi’nin devrilmesine yol açan
askeri müdahale, Tunus’ta altı aydır laik muhalif siyasi liderlerin suikastlara
kurban gitmesi, bizim Suriye sınırında süren savaş bölgeyi nerelere götürür? Bunun Türkiye’ye yansımaları ne olur?

O.Ö.- Başlangıçta Arap Baharı diye başlayan olayların amacı bölgeye demokrasi getirmekti. Bu hareketin öncüleri diğer bütün ülkelerde demokrasi gelişirken Ortadoğu’da gelişmemesinin sıkıntısını yaşıyorlardı.
Hedefleri gerçek demokrasiydi.

Ama bir süre sonra görüldü ki, bu bölgede öteden beri var olan bazı siyasetçiler, başta da Müslüman Kardeşler grubu değişim ortamından yararlanarak bölge ülkelerinde eski liderlerin yerine otoriter din devletleri kurmayı hedeflediler.
Bunlar çok örgütlüler. Yaknızca Mısır’da 600 bin üyeleri var. Tüm bölgede iki milyon üyeleri olduğu söyleniyor. Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra yönetimi devralan askerlerin yaptığı ilk iş, 1954’ten beri yasaklı olan Müslüman Kardeşler’i meşrulaştırmak oldu. Onlara ve onlardan daha da radikal olan Selefiler’e de siyasi parti kurdurdular. İlk seçimde anlaşıldı ki,
bunlar büyük bir siyasi güç sahibi.

Müslüman Kardeşler ve Selefiler’in toplam oyu %70 dolayında.
Sonuçta Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Müslüman Kardeşler’in adayını seçtirdiler. Bu seçim ortamını yine Mısır’da askerler sağladı. Yani bir taraftan Müslüman Kardeşler’i meşrulaştırdılar, öbür yandan da Müslüman Kardeşler’in adayının seçilmesini sağlayacak koşulları yarattılar.

– Hatta askerler o seçim öncesi kimi adayları veto etmediler mi?

O.Ö.- Ettiler. Şimdi Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan El Baradey,
“Bu kadar antidemokratik seçim olmaz” diye adaylıktan çekildi. O seçimde yurtdışından çok paralar geldiği, bazı Mısırlılara zorla oy verdirildiği söylendi.

Şimdi demokratik seçim diye bugün atıfta bulunulan o seçimin ne kadar demokratik olduğu da ayrıca tartışmaya değer. Bundan sonra gelen rejim ve hükümet de demokratik mi oldu? Bu da ayrıca tartışılır. Hatta Müslüman Kardeşler,

  • “Mısır’da hiçbir kadın Cumhurbaşkanı olamaz.” diye de ifadeler kullandı.

Kadın-erkek eşitliğine bu kadar uzak olan bir partiden demokrat bir parti diye
söz etmek mümkün olabilir mi?

Müslüman Kardeşler’in çıkardığı anayasada yargının denetim altına alınmak istenmesi ve daha çeşitli girişimler büyük tepkilere yol açtı. Ekonominin kötüye gitmesi tepkileri daha da arttırdı. Askerler müdahale etmeden demokrasi içinde yumuşak geçiş yapılabilseydi çok daha iyi olurdu. İşin içine askerler girince
ortaya çıkan tablonun başka sakıncaları da oluyor.

– İyi de şimdi bizimkiler Sisi’nin darbesine büyük tepkiler gösteriyorlar.
Ama Mübarek’i deviren o dönemin Genelkurmay Başkanı Tantavi’nin
askeri darbesine acaba neden ses çıkarmadılar?

O.Ö.- Darbeyle siyasal çözüm bulmak yanlış bir iş. Ama bu politikayı izliyorsanız başından beri buna karşı çıkacaksınız. Tantavi iktidara gelince bizim Sayın Başbakan 13 Eylül 2011’de Mısır’ı ziyaret etti. Tantavi ve Savunma Bakanı’yla görüştü ve Mısır Hükümeti’yle stratejik işbirliği anlaşması imzaladı.

Askeri darbelere karşıysanız o zaman hepsine karşı koyacaksınız.
Ama Tantavi’ninki Müslüman Kardeşler’i meşrulaştırdı diye bize göre olumlu bir müdahaledir, ama şimdi askerler Müslüman Kardeşler’i devre dışı bıraktığı için suçludur, gibi bir ayrımcılık yaparsanız o zaman ilkeli bir yaklaşım sergilememiş olursunuz.

Her halükârda Mısır’da durum son derece karmaşıktır. Yabancı ülkelerin olaya bakışında da çok farklılıklar var. ABD gibi büyük devletler kim iktidarda sorusundan daha çok, iktidarda olan bizim politikalarımıza ne kadar hizmet eder, ne kadar yardımcı olur, sorusuna cevap arıyorlar. Müslüman Kardeşler’i bir ölçüde himaye ettiler. ABD Başkanı Obama Müslüman Kardeşler iktidar olur olmaz 450 milyon dolarlık yardım vaadinde bulundu. Ardından askeri yardım da vaat ettiler.

– Peki, neden?

O.Ö.- Çünkü onlar Ortadoğu dengelerinde Mısır’ın çok önemli rol oynadığını biliyorlar. İster Müslüman Kardeşler, ister başkası olsun, kendi beklentileri doğrultusunda adımlar atarsa bundan memnunluk duyuyorlar. O nedenle de Mursi’den memnundular. Örneğin Mursi Suriye konusunda ABD’nin her istediğini yaptı. Hamas’ın İsrail’le ateşkes yapmasına yardımcı oldu. O yüzden de Mursi’den şikâyet etmiyorlardı.

Ama Mısır halkı başka türlü düşünüyordu. Mısır halkı Mursi yönetiminden memnun mu, halkın demokratik, ekonomik beklentilerini karşılıyor mu, sorusunu hiç kimse sormadı. Ama milyonlarca insanın sokağa dökülmesi gösterdi ki, Mısır halkı
çok tepkili. Aynı göstericiler bir süre önce Tahrir Meydanı’nda, “Ordu kışlasına çekilsin” diye gösteri yapıyordu. Karşısındaki Müslüman Kardeşler gayet örgütlü bir güç. Bu iki gücün çatışması Mısır’ı yeni bir Suriye ortamına götürebilir.
Bütün sıkıntılar da buradan kaynaklanıyor.

– Sözüm ona demokrasi götürülmek istenen Libya ve Tunus’ta da siyaset sahnesi durulmuyor…

O.Ö.- Evet. Libya’da hükümet değişikliği gündeme geldi. Aşırı İslamcılara karşı olan bazı muhalif liderler öldürüldü. O nedenle de Müslüman Kardeşler’e karşı büyük bir tepki oluştu. Tunus’ta da son altı ay içinde İslamcı yönetime karşı olan siyasi liderler öldürüldü. Bu olaylar üzerine orada da Müslüman Kardeşler’e karşı tepkiler oluştu.

Bölge genelinde bütün bu olaylara bakacak olursak, bunları çok önemli gelişmeler olarak görüyoruz. Başka ülkelerde de Müslüman Kardeşler’e çok sert tepkiler var. Örneğin Ürdün de onlardan çok şikâyetçi. Kral Abdullah Türkiye’yi ziyaretinden sonra ABD basınına verdiği demeçte, Türkiye’yle Mısır’daki Müslüman Kardeşler Örgütü’nün bölgede adeta bir hilal oluşturduklarını söyledi.

  • Türkiye’nin hedefi de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) aracılığıyla
    Suriye’de Müslüman Kardeşler’i iktidar yapmak.

Bunu çok kısa sürede gerçekleştireceklerini sandılar. Gerçekleştiremedikleri gibi Mısır’da bizimkilerin bel bağladığı Müslüman Kardeşler iktidardan uzaklaştırıldı. Böylece bizim hükümetin beklentilerinin tersine gelişmeler oldu.

– Bütün bu olanlar Türkiye açısından çok ciddi bir güvenlik riski demek değil mi?

O.Ö.- Türkiye eskisinden çok daha büyük bir güvenlik riskine girdi.
Suriye’yle bin km’ye yakın bir sınırımız var. Bu sınırın güneyi silahlı grupların denetiminde. Bu sınırın güvenliğini sağlamak sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait.

Irak’la 384 km sınırımız var. O sınırda Irak devletinin tek bir askeri yok.
Bu sınırlarda bir çatışma olduğu zaman normal koşullarda ilgili hükümete çağrıda bulunulur. Ama bugün Suriye’yle ilişki yok. Kime çağrı yapacaksınız?

Yani

  • Suriye Hükümeti’ne karşı silahlı grupları desteklemenin bir bedeli var.
  • Siz Suriye’deki iç çatışmalarda taraf haline geleceğinize ilkeleri savunup oradaki iç çatışmaların dışında kalsaydınız daha doğru bir politika
    uygulamış olurdunuz.
  • Ama ne yazık ki bugün orada çatışan grupların karargâhı Türkiye’dir.

Suriye Ulusal Konseyi dedikleri silahlı grupların yönetimini üstlenen örgütün merkezi İstanbul’da. Sadece Suriye Ulusal Konseyi değil, PKK’nin bir uzantısı olan PYD denilen bir örgüt ve daha başkaları da var. Sınırımızın büyük kısmını
PYD denetliyor. El Kaide’nin uzantısı El Nusra’yla PYD çarpışıyor.

Tam bir kaos ortamı. Türkiye’yi böyle bir kaosun parçası haline getirmek
bence siyasal açıdan çok vahim bir hatadır. Bizimkiler neredeyse yeni bir Osmanlı kurma hayaliyle yola çıktılar. Ama şimdiki durum Osmanlı’nın son zamanlarından daha da sıkıntılı görünüyor.

– Suriye’de bizimkiler Esad rejiminin devrilmesi için var güçleriyle çalışırken ABD ve büyük güçler Suriye’deki sözüm ona muhalif silahlı grupları terorist ilan etmedi mi?

O.Ö.- Bizimkilerin hedefi Türkiye, Suriye, Hamas, Mısır üzerinden Atlantik’e kadar uzanan bir Müslüman Kardeşler kuşağı kurmaktı. Bu kuşak şimdi kırıldı. Libya’da Müslüman Kardeşler iktidar ortağı ikinci parti. Onların da iktidardan çekilmesi söz konusu.

Tunus’ta Müslüman Kardeşler ağırlıklı, Gannuşi’nin Ennahda partisi sallanıyor. Bölge böyle bir kaos ortamı içine girdi. Bütün mesele sadece eleştirmek değil, durumu tespit edip çıkış yolu göstermek. Bence Ortadoğu’da bütün bu badireden çıkış yolu o ülkelerde gerçek demokrasiyi yerleştirmektir.

  • Halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasi olabilmesi için laiklik şart.
    Laiklik olmazsa demokrasi de olmaz.

Ortadoğu’ya demokrasi önerenlerden hiçbiri laiklikten söz etmiyor.
Bir zamanlar bizim Başbakan Mısır’ı ziyaret ettiğinde laiklikten söz edecek oldu, Müslüman Kardeşler’den büyük tepki geldi. Bir daha da laikliği ağzına almadı.
Ama esas olan Batılı ülkelerin hiçbiri laik bir demokrasi olsun istemiyor.

  • Herkes, kendi çıkarına yardım edecek Müslümanlar istiyor.

Yani halkın özlemlerine cevap verecek gerçek, birinci sınıf bir demokrasiyi kimse istemiyor.

  • Türkiye, özgürlükler, insan hakları ve demokrasi alanında bu kadar geri gitmeseydi böyle birinci sınıf bir demokrasiye öncülük yapabilirdi.
  • Türkiye bugün dünya demokrasileri arasında 89. sıraya indi.
  • Basın özgürlüğü konusunda Mısır’la aramızdaki fark dört puan.
    Mursi’nin bu otoriter rejimi ve kaos ortamına rağmen basın özgürlüğünde
    Mısır 158., Türkiye 154. sıradaydı. Böyle bir ülke demokrasi alanında başkalarına esin kaynağı olabilir mi?

– Yani Türkiye bölgede etkili olmak istiyorsa önce gerçek demokrasinin ilkelerini mi yerli yerine oturtmalı?

O.Ö.- Türkiye öncelikle kendine çeki düzen vermeli ve demokratik standartları ve özgürlüklerini çağdaş normlara uyarlamalıdır. Ondan sonra da Doğu için değil, birinci sınıf demokratik yönetimlerin işbaşına gelmesine çalışmalıdır.
Bence çıkış yolu budur; istikrar da buradan geçer.

Bölgeye gerçek demokrasi yerleşmeden bölge ülkelerinin istikrara kavuşmalarını beklemek bence hayaldir. Bir de ayrım yapmayacaksınız. Mısır’da 72 kişi öldü. Başbakan haklı olarak tepki gösterdi. Bahreyn’de 86 kişi öldü. Ama bizden
ses çıkmadı. Yemen’de iki bin kişi öldü. Oralarda ölenler insan değil mi?

Aynı ilkeleri, aynı yaklaşımı her yerde savunacak ve sergileyeceksiniz.
Yani, Mübarek’i deviren askerler iyi, Mursi’yi deviren askerler kötüdür, diyemezsiniz. Askeri müdahale her yerde yanlıştır, diyorsanız o zaman da askerlere mesafe koyacaksınız. O bakımdan bu meseleleri serinkanlı düşünüp iç politika malzemesi yapmamak lazım.

Mübarek Gidince Devrim Mursi Gidince Darbe

Mübarek Gidince Devrim Mursi Gidince Darbe

portresi2

 

ONUR ÖYMEN

 

 

Mısır’daki son gelişmeler:rle ilgili olarak bazı siyasetçilerin gösterdikleri tepkiler 
şu soruları akla getiriyor :

Diyorlar ki, darbenin her türlüsüne karşıyız.
Soru: Doğru. Peki, Hüsnü Mubarek’in devrilmesinden sonra Mısır’da ordunun yönetimi ele geçirmesine ne tepki gösterdiniz? Askeri yönetimle ilişkilerinize mesafe
koydunuz mu?

Cvap: Hayır koymadınız. Sayın Başbakan 13 Eylül 2011’de Mısır’a gitti. Cuntanın lideri Tantavi’yi Savunma Bakanlığında ziyaret etti. Cunta hükümetiyle Stratejik İşbirliği antlaşması ve bazı ekonomik antlaşmalar imzaladı. ABD Dışişleri Bakanı Clinton da
16 Mart 2011’de Kahire’yi ziyaret ederek Cunta yönetimine siyasi ve ekonomik destek vaat etti.

Diyorlar ki, Mursi demokratik seçimle işbaşına gelmişti, demokratik seçimle gitmeliydi.

Soru: Mursi askeri yönetimin hazırladığı koşullarda düzenlenen ve seçmenlerin yarısının katıldığı bir seçimde oyların % 51’ini kazandı. Yani toplam seçmenlerin % 25’inin oyunu aldı. Peki, seçim koşulları demokratik miydi?Cevap: Bazı siyasi partiler seçimlerin demokratik olmadığını, bir kısım seçmenin
oy vermesinin engellendiğini, Mursi’nin yurt dışındaki aşırı İslamcılardan büyük miktarda para yardımı aldığını ileri sürdüler. Askerler evvelce yüksek düzeyde görev yapmış olanların seçimlere katılamayacağını ilan etti. 10 aday veto edildi. Muhalefetin adayı
El-Baraday, bu kadar anti demokratik seçim olmaz, diyerek adaylığını geri çekti.
Bütün bu iddialara rağmen Mursi’nin Mısır’ın ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı olduğu
ilan edildi.Diyorlar ki, askerlerin hedefi Müslüman Kardeşler iktidarıydı.Soru: Müslüman Kardeşler yasal bir siyasi parti miydi?Cevap: Hayır evvelce değildi. Geçmişinde çeşitli suikast girişimleri (Başkan Nasır’a yönelik girişim de dahil), kundaklama eylemleri, silahlı eylemler vardı. Demokrasi ilkelerine karşı olan bu parti (Müslüman Kardeşler) cihat yöntemini savunuyordu. 1954 yılından beri yasaklıydı. Mubarek’ten sonra iş başına gelen Cunta,
Müslüman Kardeşleri meşrulaştırdı. Kendi partilerini kurmalarına olanak sağladı.

Diyorlar ki, Mursi demokrasiye inanan bir liderdi.

Soru: Mursi gerçekten çağdaş demokratik değerleri savunuyor muydu?

Cevap: Pek söylenemez. Mursi, örneğin kadınların ve Hıristiyanların Cumhurbaşkanı olamayacağını söylüyordu. Cumhurbaşkanının dini görevleri olduğunu ve kadınların bu görevi yerine getiremeyeceğine inanıyordu.

  • Yani demokrasinin vaz geçilmez şartı olan din, mezhep ve cinsiyet eşitliği ilkesine karşı çıkıyordu.

Mursi’nin iş başında olduğu dönemde Mısır demokratik ülkeler sıralamasında 109., Basın özgürlüğü sıralamasında 158. sırada geliyordu. Mursi kendine aşırı yetkiler sağlayan ve şeriatçı özellikler taşıyan bir anayasayı muhalefetin itirazlarına rağmen dayatmış, muhalefet anayasa hazırlık çalışmalarından çekilmişti. Öyle anlaşılıyor ki, Mursi’nin hedefi otoriter bir din devleti kurmaktı. Büyük halk kitlelerinin protestosuna rağmen, arkasında halkın yarısının oyu olduğunu ileri sürerek
demokratik uzlaşma yoluna gitmedi.

Diyorlar ki, Mursi başarılı bir yönetim sergiliyordu. Kendisine yeterince zaman verilmedi.

Soru: Mursi döneminde Mısır’ın ekonomik durumu nasıldı?

Cevap: Ekonomi hızla geriye gidiyordu. Merkez Bankası dövizleri % 60 gerileyerek 2004’ten bu yana en düşük düzey olan 15,2 milyar dolara düştü. İşsizlik % 13,2’ye ulaştı. 2010 yılından bu yana 1 milyon kişi işini kaybetti. Açlık sınırının altındakilerin oranı 2009’da % 14 iken % 17’ye çıktı. Küçük çocuklarda beslenme yetersizliği %27’den
% 31’e yükseldi. Turizm hızla geriledi. Halkın beşte ikisinin günlük geliri 2 doların altındaydı.

Diyorlar ki, bütün dünya Mısır’daki darbeyi kınadı.

Soru: Hangi ülkeler kınadı, hangileri destekledi?

Cevap: Amerika kaygılarını belirtti ama darbe sözünü kullanmadı. İngiltere ve
bazı Avrupa ülkeleri kınadı. Türkiye’de AKP sözcüsü halkı direnmeye çağırdı.
Arap ülkelerinin çoğu ile Arap Ligi askeri müdahaleyi yapanlara destek verdi.

Soru: Bundan sonra ne olabilir?

Cevap: Şimdiden kestirilemez. İlk haberler iç açıcı değil. Bugün bazı aşırı sağcı grupların saldırısı sonucunda Sina yarımadasında bir asker öldü. İki asker yaralandı.
Uluslararası toplum Mısır’ı bir an önce sadece sivil yönetime değil, aynı zamanda gerçek bir demokrasiye kavuşması için desteklemelidir. Bunun yolu da laiklikten geçer.

  • Halkı Müslüman olan ülkelerde laiklik olmadan demokrasi olmaz.

Mısır’da Şark tipi, kısıtlı bir demokrasiyi savunmak ileride yeni sorunlar ve çatışmalar yaratabilir.

Soru: Türkiye ne yapmalı?

Cevap: Bence Türkiye de Mısır’ın bir an önce çağdaş, demokratik ve laik bir devlet haline gelmesini teşvik etmeli, Mısır halkını karşısına almaktan kaçınmalıdır.
Bir askeri müdahaleyle iş başına gelmesinden sonra Kahire Büyükelçimizin
Nasır’a karşı gösterdiği ölçüsüz ve gereksiz tepkiler üzerine Mısır’la ilişkilerimizin
uzun yıllar düzeltilemeyecek biçimde bozulduğu unutulmamalıdır. Türk Hükümeti,
Mısır’ın Müslüman Kardeşlerden ibaret olmadığını fark etmeli ve
Müslüman Kardeşlerin Mısır’da ve onun etkisiyle Orta Doğu’da zemin kaybetmesini Türkiye açısından bir yenilgi gibi görmemelidir.

Çağdaş, laik, özgürlükçü bir demokrasi anlayışının Orta Doğu’da yaygınlaşmasının Türkiye’nin çıkarlarına da hizmet edeceğini unutmamalıdır.