Ya bir de diktatör olsaydı…

Ya bir de diktatör olsaydı…

Aydın Engin 

Cumhuriyet, 26 Mart 2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazını altındadır..)

AKP Reisi’nin kendini yasa tanımazlıkla ve diktatörce davranmakla eleştirenlere bir cevabı var. Güçlü olduğunu sandığı bir cevap: 
– Diktatör olsam böyle konuşabilir miydin? 
Benim de her duyduğumda içimden “Yav acaba diktatör olsaydın daha farklı ne yapardın Reis?” diye sormak gelir. Bir yerlerde, mesela uçağında filan karşılaşsam sorarım da. Ne çare ki uçağı her zaman, benden kat kat daha önemli ve değerli gazetecilerle dolu. Bana yer kalmıyor anlaşılan… Bari buradan, Tırmık üstünden sorayım…
***
Müslüman mahallesinde salyangoz satmak misali Boğaziçi Üniversitesi’nde fetih lokumu dağıtmaya kalkanlarla salyangoz yiyebilen ama fetih lokumu ikramını savaş karşıtı ideolojik tercihleri yüzünden geri çevirenler arasında yaşanan gerginliği biliyorsunuz.  Reis’in buna çok içerlediğini, taaa Karadeniz kıyılarından kükrediğini de biliyorsunuz. Hem de ne kükreme…
Lokum dağıtanları “imanlı, yerli ve milli gençlik” diye övüp, itiraz edenleri de “komünist vatan haini, terörist” ilan ettikten sonra narasının desibelini daha da yükseltti: 

  • …Eşkâllerini belirlemek suretiyle bu gençlere üniversitelerde okuma hakkı vermeyeceğiz…

***
Bu satırlar yazılırken Reis’in polisleri, çoktan savaş ve fetih lokması karşıtı öğrencilerin “eşkâllerini belirlemiş”, Boğaziçi Üniversitesi’nin yurtlarını, kütüphanesini, kantinini basmış, öğrenci evlerine dalmış, çok sayıda öğrenciyi gözaltına almıştı bile. 
Anlaşılan şimdi sıra “Bu gençlere üniversitede okuma hakkı vermeme”de… 

  • Şimdi söyleyin lütfen, bazı gençlerin, mesela fetih lokumundan hoşlanmayan, savaşa itiraz eden gençlerin elinden üniversitelerde okuma hakkını kim alabilir? 

Bildiğim kadarıyla okuma (eğitim) hakkı, anayasal güvence altında bir hak. Anayasal güvenceye alınmış bir hakkı geri almak kimsenin (Reis dahil kimsenin) haddi değil. 
Belki, yargı kararıyla bu hak geri alınabilir ama onun bile hukuksal bir kılıfı bulunmalı. Bu da pek kolay olmasa gerek. Yani Reis’in sözlerini buyruk kabul eden bir yargıç “Mahkememiz şu, şu ve şu kişilerin üniversitelerde okuma hakkını iptal etmiştir” gibi bir karar vermeye kalkarsa hem komik hem rezil olur.
***
Peki, ortada yargı kararı bile yokken, taa Samsun dolaylarından naralanıp “Bu gençlere üniversitelerde okuma hakkı vermeyeceğiz” diye hüküm kesip kendi kafasınca karar veren bir siyasetçiye siyasal literatürde ne denir? 
Soruyu uluslararası ilişkiler, devletler hukuku, siyaset sosyolojisi gibi akademik alanlarda eğitim veren hocalar cevaplasın. 
Ben, sadece Yav Reis bir de diktatör olaydın ne yapardın acep? diye sormakla yetinip bu riskli yazıyı noktalayayım…
=============================================
Dostlar,

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ÜZERİNDEN
NE YAPILMAK İSTENİYOR??

Türkiye siyaset iklimi giderek daha da geriliyor.
Bunun bilerek – istenerek – kurgulanarak yapıldığını artık herkes biliyor çünkü iktidarın başı bunu itiraf etmiş, “Öfke de bir hitabet sanatıdır..” buyurmuştu yakın geçmişte. Tırmandırıyor.

AKP Gn. Bşk. Erdoğan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri için hedef gösteren sözlerini söylerken TV’de yüz hatlarına, mimiklerine ve beden diline dikkat ettik. Belki de en gergin konuşmalarından biriydi. Öfke saçıyordu ve Psikiyatride – Psikolojide “dürtü denetimi” diye bilinen kavramın zerresi yoktu.. Ya böyleydi ya da öyle görünerek sözlerinin zaten çok ağır içeriğine ek bir ileti daha verilmek isteniyordu.

Bu davranışın Demokrasi ve insan hakları ile zerrece ilgisinin olmadığı son derece açıktır.

Erdoğan, Boğaziçi Üniversitesini kafasına takmış görünüyor. Zaten rektör olarak eğilim yoklamasında % 80’in üstünde oy alan kadın adayı rektör atamamış, birkaç ay oyalandıktan sonra bir OHAL KHK’sı ile rektör atamalarını tek başına üstüne almış ve aday bile olmayan bir bıyıklı erkeği rektör atamıştı! Uluslararası ölçekte yüz akımız olan Boğaziçi Üniversitesi’nin 400’ü aşan hocaları ne bilirlerdi kendilerine rektör seçmeyi?

Bir de millet edebiyatımız var.. Posterlerde boy boy “Milletin gücünden daha üstün bir güç tanımadığını…” belirten en az 10 yıl gençleştirilmiş fotolarıyla gene Erdoğan..

Yerseniz!?

Bu seçkin – evrensel değerleri olan üniversitede “savaş ve fetih lokması dağıtmak” tahrik değil de nedir? Arkasından gelenler tahrikin kanıtı değil midir?

Haydi “savaş ve fetih lokması dağıttınız“.. Sormazlar mı size;

– Siz Afrin’i fetih mi ettiniz? İlhak mı edeceksiniz? Hedef terör tehdidini yok etmek değil miydi?
– Siz Afrin’de terör örgütleriyle savaş mı yaptınız? Uluslararası hukukta savaş devletler arasında olur. Karşınızdaki Suriye miydi, kimi terör örgütleri miydi?
– Siz savaş yaptı ve 3747 insanı etkisizleştirdi iseniz, yarın Uluslararası Ceza Mahkemesinde, La Haig Adalet Divanı’nda, BM/GK’de… nasıl savunacaksınız kendinizi – ülkemizi??
– Sizin “savaş ve fetih lokması dağıttırdığınız” gençlerin buna hakkı varsa; bunu reddetme hakkı – özgürlüğü de başkalarının yok mudur? Bu nasıl bir demokrasi ve hukuk anlayışıdır?

Olay derhal Erdoğan’a aktarılmış (!?) ve Samsun konuşmasında “gereği yapılmıştır“.. Olay buram buram provokasyon kokmaktadır.. Yazıklar olsun..

Efendiler; yapmayın, etmeyin, kıymayın bu ülkeye. Karşıt görüşlere de saygılı olun hoşgörülü olamıyorsanız bile.. Demokrasinin vazgeçilmezi budur.

Umarız – dileriz; Erdoğan’ın “Demokrasi bir tramvaydır, bineriz, istediğimiz durağa gelince ineriz..” aşamasına sürüklenmemişizdir hala. Ancak görünen köy de kılavuz istemiyor!

Biz Afrin operasyonu için çok farklı düşünüyoruz. Buna hakkımız var. Bunu açıklamaya da, yaymaya da..

  • Bu operasyon, AKP iktidarının hatalı politikaları yüzünden yapılmak zorunda kalınmıştır.
  • İktidar bu nedenle şişinme ve hele hele bundan politik rant sağlama hesabı yerine halkımızdan, özellikle şehit  – gazi yakınlarından açık özür dilemek zorundadır.
  • Bunca şehidin – gazinin – ağır maddi bedelin – enflasyonun – işsizliğin – turizmin olumsuz etkilenmesinin – benzinin 6 TL’ye çıkmasının…. sorumlusu bu son derece yanlış ve dış güdümlü politikalardır.
  • Nerededir fetih, neyin başarısı kutlanıyor? Ne için lokum dağıtılıyor ? Hem de işin iç yüzünü en iyi bilen yerlerden birinde, Boğaziçi Üniversitesinde.. Bu kışkırtma değil de nedir?

****
Eğitim” sözcüğü Anayasa’da 21 kez geçiyor. Doğrudan ilgili olan 42. madde :

Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi
Madde 42 – Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz
.
Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.
****
Daha fazlasını yazmaya gerek yok. Bu madde bütünüyle ve dikkatle okunmalıdır.
****
AKP iktidarı olağanüstü bunalmıştır.
“Moody’s” Türkiye’nin kredisini düşürürken gerekçe olarak “Türkiye’de kurumların çöktüğünü” gerekçe göstermişti. İktidar şavulladı, “Bizim için yok hükmündedir..” Sen öylesine kendini kandıra dur, halkı da şişir ama sana bu yıl en az 230 milyar dolar sıcak parayı borç verecek olanlar bu raporlara bakıyor. Ya yeter sıcak para bulamayacak ve borçları çeviremeyeceksin, ülkeyi moratoryuma (iflasa) sürükleyeceksin ya da ha bire “indirin şu faizi!” diye anlamsız – şov kokan biçimde gürlerken, daha yüksek faizlerle borçlanmak zorunda kalacaksın..
*****
Sular bitti.. Gemi karaya oturmak durumunda ve böyle giderse zorunda.
AKP = Erdoğan bu hatalı rotayı bırakmak zorunda. 
Ülkesiyle, halkıyla barışarak, ulusal birliğe sarılarak bu yangını söndürebiliriz.
Diyelim 2019 seçimlerini de şöyle – böyle aldınız..
Ülkeyi enkaza çevirdiniz, yönetemezsiniz efendiler yö-ne-te-mez-si-niz!

  • Hukuka – adalete – demokrasiye dönünüz; Anayasal düzene dönünüz; hemen!

 Sevgi ve saygı ile. 26 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

1 Mart tezkeresinin reddinin 15. yıl dönümü vesilesiyle yaptığım konuşma

1 Mart tezkeresinin reddinin 15. yıl dönümü vesilesiyle yaptığım konuşma

Onur ÖYMEN

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Amerikan askerlerinin Türkiye sınırından Irak’a cephe açmasını öngören tezkerenin 1 Mart 2003 tarihinde TBMM tarafından reddedilmesinin 15. yıl dönümü vesilesiyle 22. dönem CHP milletvekillerinin katılımıyla düzenlenen toplantıda yaptığım konuşmada özetle şunları söyledim:

CHP grubunun 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi için o zamanki Genel Başkanımız Deniz Baykal‘ın önderliğinde yürüttüğü başarılı mücadelenin 15. yıl dönümünü gururla kutluyor ve Sayın Baykal’ın en kısa zamanda tam sağlığına kavuşarak ülkenin ve partimizin politikaları üzerinde yeniden etkili rol oynamak üzere aramıza katılmasını özlemle bekliyoruz.

Amerika’nın uluslararası hukuka aykırı olarak Türkiye üzerinden cephe açma girişiminin TBMM tarafından reddedilmesi bölge ülkeleri tarafından da sevinçle karşılanmış ve Türkiye’nin itibarını artırmıştır. Tezkere, Anayasamızın sadece uluslararası meşruiyet halinde yabancı askerlerin ülkemizin topraklarımıza davet edilebilmesine ve başka ülkelere gönderilmesine izin veren hükmüne açıkça karşıydı (AS: Anayasa md. 92/1). Zira böyle bir müdahaleye olanak veren bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı yoktu. Ayrıca böyle bir operasyon siyasi ve insani açılardan da büyük sakıncalar getirecek, orada 600,000’den fazla masum insanın ölümüyle sonuçlanan bir operasyonun sorumluluğunu Türkiye’nin de tarih karşısında paylaşması sonucu verecekti.

Irak’a yapılan müdahalenin öncülerinden olan o zamanki İngiltere Başbakanı Tony Blair, şimdi bu müdahalenin yanlışlığını kabul etmekte ve ülkesinin istihbarat örgütleri tarafından yanıltıldığını itiraf etmektedir. ABD’nin eski Dışişleri Bakanlarından Hillary Clinton, ‘bugün bildiklerimi o zaman bilseydim o müdahale kararına oy vermezdim’ diyor. Ne yazık ki, operasyonun esas sorumlularının bile yaptıkları yanlışları kabul etmelerine rağmen Türkiye’de hala keşke Meclis bu tezkereye olumlu oy verseydi diyenler, yani yanlışa ortak olmamanın üzüntüsünü çekenler var.

Tezkerenin oylamasından önce yapılan görüşmelerde Amerikalıların Türk askerlerinin Kuzey Irak’a yapacakları operasyonda o bölgedeki PKK varlığının tümüyle tasfiyesine karşı çıktıkları, hatta teröristler ateş açmadıkça Türk askerlerinin ateş açmasını istemedikleri Fikret Bila’nın yazdığı ‘Ankara’da Irak savaşları’ başlıklı kitapta yer alan muhtıra’da yer alıyor.

1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden sonra bazı Amerikalı yetkililer bu kararın alınmasının sebebini askerlerin Meclise liderlik yapamaması olduğunu ileri sürdüler. Yani bir yandan asker siyasete karışmamalı diyeceksiniz, bir yandan da Meclisin kararını etkilemedikleri için askerleri eleştireceksiniz! İşte böyle çelişkiler yaşandı.

Bugün bölede yaşanan gelişmeler, bizim 1 Mart tezkeresini reddetmekle ne kadar isabetli bir tutum sergilediğimizi kanıtlıyor.

ABD’nin o zamanki Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, bundan sonra Türkiye Amerika’yla iyi ilişkiler sürdürmek istiyorsa “Amerika için iyi olan neyse Türkiye için de iyi olan odur” demesi gerektiği söylemişti. Bu sözler, Atatürk’ün önderliğinde tam bağımsızlık ilkesini benimsemiş olan Türk milletinin duymak bile istemediği sözlerdir.

1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Dubai’de Devlet Bakanı Ali Babacan ile ABD Hazine Bakanı Snow arasında bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 1 milyar dolar hibe veya 8 milyar dolar kredi verecek, buna karşılık Türkiye de Kuzey Irak’ta ABD’nin politikalarına uygun hareket edecek ve o bölgeye askeri harekatta bulunmayacaktı. Biz CHP olarak, Cumhuriyet tarihinde para karşılığında siyasi taviz verilmesi anlamına gelen hiçbir antlaşma imzalamadığımızı söyledik ve buna şiddetle karşı çıktık. İktidar geri adım attı ve anlaşmayı onay için Meclise getiremedi.

Daha sonra 2005 yılında AB ile Kıbrıs konusunda imzalanan bir antlaşmaya da CHP olarak itiraz ettik ve bu antlaşma onaylanırsa bunun Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Kıbrıs Devleti olarak tanımamız sonucunu doğuracağını söyledik. Hükmet bu uyarımız üzerine anlaşmayı onay için Meclis sunmaktan vazgeçti.

Ermenistan‘la imzalanan ve Türkiye’nin değil esas itibariyle Ermenilerin görüşlerini yansıtan antlaşmaya da itiraz ettik. Hükumet o antlaşmayı da onay için Meclise sunamadı.

İşte bu örnekler sayıca çoğunlukta olmayan bir muhalefet partisinin etkili bir siyasi mücadeleyle nasıl sonuç alabileceğini gösteriyor:

Bugün de ülkemizde ve bölgemizde yaşanan ve Türkiye’nin güvenliği ve temel çıkarları açısından büyük önem taşıyan gelişmelerin önlenmesinde CHP’ye büyük görev düşüyor. Partimizin ancak o zamanki ruh ve mücadele gücüyle bu zorlukların üstesinden gelebileceğini düşünüyorum. 1 Mart tezkeresini reddeden arkadaşlarımıza ve bütün partililerimize bugün de büyük görevler düşüyor. Ancak birlikte hareket ederek bu güçlükleri aşabileceğimize inanıyorum.

Saygılar, sevgiler.
==============================================
Dostlar,

1 Mart 2003, Türkiye tarihi bakımından önemli bir kırılma noktasıdır. O tarihte biz Edirne’de idik ve ADD Genel Merkezi’nin Yönetim Kurulu üyesi idik, Marmara Bölgesinden de sorumluyduk. Bölgedeki duyarlı siyasal partileri, örgütleri, kesimleri.. ADD öncülüğünde toplamış ve bir savaşım yolu çizmiştik. Girişimci kurul adına TBMM’deki 550 vekile mektup yazmak biz düşen görev oldu. Sabahlara dek çalışmış ve oluşturulan içeriği 550 vekilin e-ileti adreslerine yollamış, Edirne’de ve bölgedeki yerel – bölgesel basınla paylaşmıştık. 1 Mart 2003 günü TBMM genel Kurulu Hükümet tezkeresi görüşülürken tüm Türkiye nefesini tutmuştu.

Başbakanlıktan gelen izin istemi yazısında, sayısı 65 bini aşan ABD askerlerinin güneydoğuda ağır silahları ile pek çok noktada konumlanmalarını ve oradan Irak’ı işgal etmek üzere uygun gördükleri bir plana ve takvime göre Irak’ın kuzeyine geçmelerini öngörüyordu. Bu kapsamda onbinlerce ABD askeri, ağır silah donanımları, lojistikleri ile diledikleri kadar ülkemizde kritik noktalarda kalabileceklerdi. Bu, varolanlara ek yeni ABD üsleri anlamına da gelir ve hatta TÜRKİYE’nin AÇIK – ÖRTÜK İŞGALİ demektir!

Henüz Erdoğan AKP’nin başına geçmiş değildi dolayısıyla Başbakan da değildi. TEK ADAM rejimi henüz söz konusu değildi. AKP’li vekillerden 100 dolayında insan vicdanının sesini ve kamuoyunun uyarılarını dinledi – dinleyebildi ve “red” oyu verdi. TBMM’de 2 parti vardı; AKP’nin vekil sayısı 361, CHP’ninki 178’di. Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 264 kabul oyuna karşılık, 250 ret oyu çıktı. Anayasa’nın 96. maddesi gereği 268 salt çoğunluk sağlanamadığı için Tezkere dört oy eksikle reddedildi. Erdoğan çok ezik ve mahcuptu! 2 hafta kadar sonra Başbakan olabildi. Başbakanlığının 2. haftasında ise, başlatılmış olan Irak işgali nedeniyle ABD askerlerine dua etti ve başarı diledi! O denli ezikti ABD’ye karşı. ABD’den Paul Wolfovitz‘e yazdığı mektup ile Türk Genel Kurmay Başkanı ile görüşebilmesi için randevu ayarlanmasını bile isteyebilmişti. Ne de olsa o zamanlar iktidara hazırlanıyordu. ABD’ye gezisinde Devlet Başkanı – Başbakan protokolü uygulanarak kırımızı halılarla karşılanmış ve gerekli mesaj ABD diplomasisi ile dünyaya verilmişti. Erdoğan derin minnet borcu altındaydı ve Wall Street Journal‘da yayınlanan “ünlü” demecini verdi :

“We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.” By Recep Tayyip Erdogan
The Wall Street Journal March 31st, 2003
ve 21st April 2003, Washington Post
https://www.youtube.com/watch?v=39fzdsGsHEE

ABD -sözde- Türkiye’nin bu kendini bilmez başkaldırısını bağışlamamış ve 4 Temmuz 2003’te Irak’ta Süleymaniye yakınlarında 11 askerimizi başlarına çuval geçirerek tutsak almıştı.. Yarı diplomatik militer ya da militer – diplomatik yolla Türkiye’ye misillemede bulunmuştu. O zaman kamuoyunda ABD’ye nota verilmesi istemi CHP / Baykal tarafından istendiğinde, Başbakan Erdoğan;

  • “Ne notası veriyoruz… müzik notası mı bu?” buyurmuştu..

3 Mart 1924 Devrimlerinin 94. yılında salt bu 3 görkemli devrim değil, tüm Cumhuriyet devrimleri bütün olarak ve ne yazık ki iktidar tarafından kuşatılmıştır ve 2023’e dek “hesabın görülmesi” hedeflenmektedir. Yaşadığımız, artık eylem aşamasında olan net – açık – kararlı ve saldırgan bir Cumhuriyet düşmanı karşıdevrimdir..

Eğitim sitemi en başta vurulan sektördür.. Anaokullarına dek dinci dayatma sürmektedir.
İmamhatipleştirme büyük boyutlardadır ve dolaylı – açık dayatmalarla sürdürülmektedir. Kadınlar, geçelim türbanı, kara çarşaflara sokulmaktadır. O denli ki, ilkokullarda kara çarşaflı öğretmeler bile görevdedir. Eğitim dinci tarikat – vakıf cemaat – yurtlara ihale edilmiştir.

  • Alevilerin hakları kesinleşmiş birkaç AİHM kararına karşın tanınmamaktadır.
  • Yine zorunlu din dersleri kesinleşmiş birkaç AİHM kararına karşın zorla dayatılmaktadır.

Yobazlar devletin TRT’sinde, öbür kanallarda salt dinci gericilik yapıp hurafe yaymakla kalmamakta, cihat ve toplu öldürme niyetlerinden söz etmektedir.
DİB militanca iktidarın dinci planlarına hizmet etmekte, İslamın salt Hanefi mezhebini tüm topluma kendi yorumuyla “din bu” diye pazarlamaktadır.
Bebeklere dek inen tecavüz iğrençlikleri, kadına yönelik şiddet hatta cinayetler, genel olarak toplumda her tür yolsuzluk, ahlak dışılık, kokuşma, yoksulluk, işsizlik… ağır bunalımlardır.

Oysa Cumhuriyet devrimleri kararlılıkla uygulansa idi günümüzde gündem böylesine lanetli olmayacaktı. Kaynanasından, anasının dizinden, eşofman giyen kız çocuğundan tahrik olan, kendini kızını severken bile şehvetine yenilen, 6 yaşında çocukla evlenme fetvası veren arkaik yarasalar olmayacaktı. Onlar da uygarlaşacak, gerçek dinlerini öğrenebilecek, sosyalleşerek dürtü denetimi yetisi kazanacak, DİNLERİN GERÇEK HEDEFİNİ kavrayarak yorumlayabileceklerdi. Yazık oldu Türkiye’ye, Türk Ulusuna.. Birkaç onyıl geriye savrulduk.

Sonuç olarak; son 15+ yıldır AKP eliyle dayatılan bu tam karşıdevrimi Ulusça ve daha çok gecikmeden sonlandırmak zorunlu olmuştur ve bu bir halkın tarih önünde meşru savunmasıdır!

Sevgi ve saygı ile. 02 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yeğenine tecavüz edip hamile bırakan imam: “Rızam dışında ilişkiye girmiş”

Yeğenine tecavüz edip hamile bırakan imam: “Rızam dışında ilişkiye girmiş”

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Erzurum’da, ablasının 23 yaşındaki kızına tecavüz ederek gebe bırakan, dünyaya getirdiği çocuğun babası olduğu DNA raporu ile belirlenen Muş’un Malazgirt ilçesinde görevli imam, 2 çocuk babası 41 yaşındaki A.İ. tutuklandı. A.İ.
* “Uyurken odama girmiş. Rızam dışında ilişkiye girmiş. Asıl ben ondan şikayetçiyim” dedi.
Erzurum’da bir genç kadın, geçen 31 Temmuz’da (2017) Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek imam dayısı A.İ.’nin kendisine 2016 yılında tecavüz ettiğini belirterek yakınmacı oldu. Dayısının tecavüzü ile gebe kaldığını anlatan kimliği açıklanmayan kadın, tehditler nedeniyle bunu kimseye anlatamadığını söyledi. 9 Mayıs 2017’de başka bir şehirde özel bir hastanede doğum yaptığını belirten kadın, yakınma dilekçesinde şunları anlattı:

* “Dayım ile anneannemin yaşadığı köye gittik. Akşam saatlerinde köyde hasta olan birini ziyaret için anneannem, annem, dayım, yengem ve 3 çocuğu evden ayrıldı. Ben tek kaldım. Yarım saat sonra dayım eve geldi. Televizyon izlerken odaya gelen dayım battaniyeyi yüzüme kapatarak tecavüz etti. ‘Bu yaşadıklarını kimseye anlatmayacaksın. Anlatırsan seni öldürürüm, yaşatmam. Zaten kimse sana inanmaz ben imam olduğum için herkes bana inanacaktır. En sonunda sen suçlu çıkarsın’ deyip çıktı. O an korktuğum için kimseye birşey diyemedim. Malazgirt’ten sürekli Erzurum’a gelip benimle yalnız kaldığında şikayet etmemen konusunda tehditlerine devam etti. Hareketlerim ve duygusal durumum nedeniyle ailem sebebini sormaya başladı. Dayanamayıp anneme ve ablama anlattım. Hastaneye gittik ve 6 aylık hamile olduğumu öğrendim. Yasal süreyi geçirdiğimiz için kürtaj olamadım. Mayıs ayında doğum yaptım ve bebeği Sevgi Evleri Çocuk Yurdu’na bıraktım. Öz dayımdan şikayetçiyim ve en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum.”

İMAM DAYI BEBEĞİN %99.99 BABASI ÇIKTI

Hakkında şikayet olduğunu öğrenen dayı A.İ., Malazgirt Müftülüğü’ne dilekçe vererek görevinden istifa etti. Telefonlarını kapatan tecavüzcü imam ortadan kayboldu. A.İ.’nin Malazgirt’teki kurum amirinin bilgisine başvuran polisler, İlçe Müftüsü’nün duyumunu tutanak altına aldı. A.İ.’nin Malazgirt’ten ayrılırken “Erzurum’a gidip, tüm herkesi öldüreceğim” dediği iddia edildi.

Otomobiliyle kaçan A.İ. hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Elazığ’da yakalanarak Erzurum’a getirilen A.İ., sorgusunun ardından çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. A.İ., yeğeni ve evlatlık verilen erkek bebekten alınan kan örnekleri, Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı’na gönderildi. Biyoloji İhtisas Dairesi Başkanlığın’da yapılan DNA incelemesinde bebeğin yüzde 99.99 A.İ.’nin oğlu olduğu tespit edildi.

‘ASIL O BANA TECAVÜZ ETTİ’ 

Ablasının kendisini şikayet ettiğini öğrenince Diyanet İşleri’ndeki görevinden kurumunun zarar görmemesi için istifa ederek ayrıldığını söyleyen A.İ., yeğeninin iddialarının asılsız olduğunu öne sürdü. Yeğeni ile aralarında gönül ilişkisi olduğunu iddia eden A.İ. kendini şöyle savundu:

  • “Anneme ait köye tek başıma gittim. Eşim yanımda değildi. Akşam saatlerinde uyumak için odalardan birine gittim.
  • Uyurken kendisi odama girmiş. Ben farkında olmadan pantolonumu sıyırarak rızam dışında cinsel ilişkiye girmiş.
  • Uykulu olduğum için olayın nasıl gerçekleştiğini hatırlamıyorum.
  • Amacım, kaçmak değildi. Çok kızgın olduğumdan kimseyle görüşmemek içim telefonumu kapattım. Suçlamaları hiçbir şekilde kabul etmiyorum.
  • Kendisi kaldığım odaya gelerek rızam dışında benimle cinsel ilişkiye girmiştir. Asıl ben ondan şikayetçiyim.” (Cumhuriyet web sitesi, 20.11.2017)
    =================================================
    Dostlar,

DİNCİ EĞİTİM ve CİNSEL SUÇLAR..

Ne söylenebilir ki!

“Tuz koktu” desek “imamlar lehine ahlaksal bakımdan pozitif ayrımcılık” yapmış olabiliriz.

Tüm insanların, başkalarının rızaları dışında onlarla cinsel ilişkiyi aklından bile geçirmemesi zorunludur. İmamların ya da başka dinlerin görevlilerinin bu bağlamda ek bir yükümlülüğü düşünülemez. Ne var ki, tam da tersine olabiliyor ve özellikle yasaklılardan daha çok kriminal olgu ile karşılaşıyoruz.. Üstelik sözde din adamlarının bulaştığı bu suçlar basında çok daha az yer alabilir, yargıda belki de daha az yaptırım görebilir..

Bir bakıyoruz çok güncel bir cemaatın başı, anılarında geçmişte “Camide taarruza maruz kaldığını” yazarken, yatılı Kuran kurslarında, kiliselerde, hacı – hoca – şeyhlerin müşterilerine dinsel telkin – şifa vb. girişimlerinde.. yasaklı cinsel ilişkiler şaşılacak düzeyde. Eşcinsel de olabiliyor sıklıkla. Osmanlı Haremi çok ünlüydü bu bağlamda. Padişahlardan kimilerinin eşcinsel aşkları, şiirleri bile yazılmıştır..

durtu_deneyim_bozuklugu

İnsanlar böylesine etik – ahlak – hukuk.. dışı eylemlerden nasıl korunabilir, sakınabilir??

Görülüyor ki ağır mı ağır, yoğun mu yoğun din eğitimi (!?) alıp din adamı olmak bile yetmiyor.
Yeri geliyor Padişah olmak bile..

İnsanlara çocukluklarından başlayarak aile içinde, toplumda, örgün – yaygın eğitimde etkili rol modellerinden de yararlanarak DÜRTÜ DENETİMİ becerisi mutlaka kazandırmak gerekiyor.

Haremlik – selamlık değil, doğadaki gibi doğal kadınlı – erkekli yaşam ile sosyalleştirerek..

Yukarıdaki örnek olay pek çok bakımdan dramatiktir.. aynı zamanda tipiktir de!
Dahası, % 99’u Müslüman denilen toplumumuzda “insest” (yakın akrabalar arasında yasak cinsel ilişki) maalesef çoooook yaygın değil mi!?

Türkiye’de “dindar ve kindar “nesil yetiştirmeyi hedefleyen, Milli Eğitim sistemini tümüyle imamhatipleştirerek dincileştirenler... bu utandırıcı – yüz kızartıcı insanlık suçunu önlemek için ne yapmayı tasarlıyor?

Acaba insanlara “dininizi ve kininizi eksik etmeyin..” diyerek nifak tohumları eken – ayrıştıran – halkı birbirine düşmanlaştıranlar; Büyük ATATÜRK‘ün

  • “..Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar yetiştireceğiz..” 

ilkesi – hedefi karşısında zerrece düşünür ve utanırlar mı?? Böyle yapılsa idi, karşı tarafın geçerli rızası olmaksızın bu tür iğrenç saldırılar tolumda gerçekleşir miydi??

Diyanet İşleri Başkanlığı süs müdür? Bir araştırma yaptırıp rapora bağlayarak ivedi ve
köktenci girişimleri düşünecek midir?? Yoksa hurafe üretmeyi sürdürecek midir??
“İmamhatipliler suç işlemez” diyenler utanacak mı, “bunlar istisna” mı diyecekler??
Ulusal eğitim sistemi dinci baskılardan özgürleştirilecek midir?
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kapsamlı politika önerilerini hükümete taşımayacak mıdır?
AKP iktidarı, toplumu çürüten bu tür olayları çözmek üzere sorumluluğunu anımsayacak mıdır?
Muhalefet konuyu TBMM gündemine taşıyacak mıdır?

Yalaka – yandaş – dinci basın ilahiyat fakülteleri… devekuşu tutumunu bırakıp vicdanının – aklının sesini dinleyecek midir?

Kadın eli sıkmanın ateşten beter olduğunu söyleyen rektörler neyin alarmıdır?
Sosyalleşen insanlar plajda, saunada, havuzda….. dürtülerini denetleyebilirken;
kadının bakışından, tokalaşmaktan, zülfünün telini görmekten ürken ve hatta “tesettür yetmez, kadının yüzünü peçelemesi gerek, evde oturması gerek..” safsatalarında boğulanlar kimdir??

Yoksa, yoksa bunların hiçbiri olmayacak ve toplumumuz içten içe çürümeyi sürdürecek midir??

Suudi Arabistan bile ilkel ve din dışı Vahabi şeriatını bırakıp ılımlı İslama geçer ve kadınlara yeni haklar tanırken, Hicri takvimi bırakıp Miladi takvime geçerken..

Bir de yanıtını bulamadığımız bir sorumuz var :

  • Düne dek Suudi Arabistan’da “din budur” diye dayatanlar, şimdi ise “hayır din şudur”.. diyebiliyorlar. İslamda reform Suudi çöllerinde mi başlıyor?? Buna yetkileri var mı, kimden aldılar böylesi bir yetkiyi?? Tanrı’nın gerçek dini hangisi ve nerede? Hani İslamda ruhban sınıfı yoktu? Hani Tanrı Kuran’a göre insana şah damarından daha yakındı??

Karl Marx, kapitalizmin dinleri insanlara afyon olarak kullandığını yazmıştı..
Utanmazca çarpıttılar ve “Karl Marx dine afyon dedi..” yalanını uydurmuşlardı.

Fethullah Gülen’i bile devşirerek sözde ılımlı islam misyonerine dönüştürüp
Türkiye’de dinci – şeriatçı darbe için yurt içinde ve dışında maşa olarak kullananlar kimlerdir??

Aklı ve vicdanı olan dindarlar nerededirler ve ne yapmaktadırlar??

İslam dini AKP = RTE’nin tekeline bırakılabilir mi??

İslamda reformun zamanı gelip de geçmemekte midir? 

– İslam dini küresel kapitalizmin tasallutundan (çarpıtarak kullanılmasından) nasıl,
ne zaman ve kimler tarafından kurtarılacaktır??

Yoksa, bunların hiçbiri yapılmadığından “Din elden böylelikle mi gitmektedir” ???

Sevgi ve saygı ile. 20 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kimi dinci memleketin; kimi dinci çocukların ırzına geçiyor (ve çağrışımlarımız)

Murtaza Demir yazdı:

Kimi dinci memleketin; kimi dinci çocukların ırzına geçiyor

– Evet, kimi dinci memleketin ırzına geçerken, kimi dinci de çocukların ırzına geçiyor! Dincinin karakteri ve ahlakı bu…

Karşı cinsin bulunmadığı Osmanlı medreselerinde eğitim gören gençlerin birçoğunun
eşcinsel olduğunu tarihimiz kaydediyor. Günümüz devlet yöneticilerinin tarihi gerçeğimizi
bilip-bilmedikleri tartışma götürür olmakla birlikte; bilim, salt erkek çocuklarının
eğitim gördüğü tedrisat seçeneğini, cinsel sapkınlığın nedenlerinden biri olarak görüyor.

Soru 1- Bu gerçek ortadayken, yöneticiler neden Osmanlı’ya hayranlık besler ve
neden karşı cinsin olmadığı medrese biçimi eğitimi (erkek-erkeğe) tercih ederler?

Soru 2- Öğrencilerin, hocaları tarafından taciz, istismar ve seks aracı durumuna getirilmeleri karşısında, hükümet temsilcileri neden edilgen davranır, neden bu tür skandalları
örtmek-kapatmak isterler?

Soru 3- Çok sayıda yalan ve hayali habere, iftiraya, haysiyet cellâtlığına imza atarak
kıyametleri koparan yandaş medya, bu tür sapkınlıklar karşısında neden sus pus olur?

Bu sorulara adam gibi yanıt vereceklerini sanmıyorum, olsa olsa olaya ‘vakayı adiyeden’ diyerek kapatmaya çalışan hükümete değil, bana küfür ederler ama gerçekleri örtemezler.

İçten dindarları ayırıyor ve geriye kalanlar için diyorum ki; bunlar dindar değil, din taciridir. Siyasette ve ticarette örneklerini sıkça gördüğümüz bütün din tacirlerinin din ve Allah tasavvurları Muaviye damarından beslenir… Bu damar din taciridir, dincidir, sapkındır ve tamamı ahlaken dûn‘dur (!)

Din tacirinin en genel mesleği yalancılık, hırsızlık ve ahlaksızlıktır…

Kimisi din üzerinden siyaset yapar, çalar, Hazineyi yağmalar ki, bunların tamamı hırsız oğlu hırsızdır! Rakı, şarap içmezler… Bu doğrudur, çünkü bunların “yedikleri insan eti,
içtikleri kandır; kan içerler!

Muhalefet partileri “Yahu şu hırsızlık meselesini araştıralım, bir araştırma komisyonu kuralım, gerçeğin ne olduğunu anlayalım ve önlem alalım..” diyerek araştırma önergesi verir ancak bunlar, pisliğin kendilerinden kaynaklandığının açığa çıkmaması için bu önergeleri
her kezinde reddederler…

Kimisi din üzerinden ticaret yapar, dinci siyasetçiye dayanarak kamu hazinesini yağmalar… Rezalet öylesine açıktır ki, “Bakan” olarak atadıkları adamlar, hırsızın önüne yatacak ölçüde
alçaktır, karaktersizdir! Veren “ne isterse verir, alan da her istediğini alır…” Veren babasının malını değil, kamunun malını verir. Oğluna, kızına, damadına, yedi sülalesine verdiği gibi…

Ve tamamı yalancıdır; yeminlerine inanılmaz!

Özetle ülkenin her yanında vıcık vıcık şerefsizlik, hırsızlık, yağmacılık, kamu malını
peş keş çekme rezillikleri akmaktadır. Vicdanı olanın vicdanını sızlatmaktadır…
Bu hukuksuzluk ortamında, kanunun, yöneticinin, hukukun yerle yeksan edildiği ülkemde
kimisi de, ‘din öğretiyorum’ diyerek çoluk çocuğun ırzına geçmektedir.

Rezillik, yüzsüzlük öyle bir noktaya gelmiştir ki, daha dün Parlamento’da;
acaba öbür dinci kurumlarda da bu tür ahlaksızlıklar var mı, varsa ne ölçülerde,
sorumlu kim, sorunun kaynağı nedir, araştıralım..
” denilerek verilen önerge,
yine AKP hükümeti çoğunluğu tarafından reddedilmektedir…

  • Evet, kimi dinci memleketin ırzına geçerken,
    kimi dinci de çocukların ırzına geçiyor!

Dincinin karakteri ve ahlakı bu…
Bir de dinci şiddet var; mesela IŞİD ve türevleri… IŞİD’in din kabulü, dincinin sömürdüğü,
aç ve cahil bıraktığı, “hayrın ve şerrin Tanrı emri olduğuna” inandırdığı zavallı gençlerin sapkınlığıdır…

Dinci, (tekrar ediyorum dindar değil) karaktersiz olduğu kadar, tehlikelidir de…
Çünkü IŞİD de dincinin eseridir, Karaman’da ve ülkemin dört bir yanında yaşanan
ve sanıldığından çok daha yaygın olduğu bilinen cinsel sapkınlık da!

Utanıyoruz, başımız yerden kalkmıyor ama anlatamıyoruz. Yalnızca kahroluyoruz! (24.03.2016)

Murtaza Demir
Odatv.com

======================================

Dostlar,

Bu Karaman faciası üzerinde bir hekim olarak önemli ekleyeceklerimiz var :
İnsa0n 2 doğaya doğar.. İlki fiziksel – coğrafyasal doğal çevresidir. İkincisi ise içine doğduğu toplum – kültür ya da sosyal çevredir. İnsanı insan yapan bu 2. çevredir.

Epey zaman önce, Avustralya’nın derinliklerinde ormanlarda 18 yaşlarında olduğu kestirilen
bir “kadın” görülmüştü. 4 ayak üstünde yürüyor ve hayvansı sesler çıkarıyordu.. Her nasılsa bebekliğinden sonra yabanıl ormanlarda büyümüş ve ölmemişti. Tam bir “animal” (hayvansı) yaşam sürdürüyordu. Doğallıkla konuşmayı da öğrenememişti. Yani SOSYALLEŞEMEMİŞTİ!

Bu “İnsansı” (Quacy modo) uzmanlarca alındı ve yine uzman bir ailenin yanına yerleştirildi.
Ne görelim, depresyona girdi! Özel korumalı biçimde yeniden “yetiştiği” ortama zorunlu olarak iade edildi!

İşte insanın insanlaşması = Sosyalleşmesi böylesine bir olgudur.
Tersi durumda anti-sosyal kalırsınız.. Tıpta “Anti-sosyal kişilik bozukluğu” diye bir
hastalık / durum vardır. Kimi insanlar da, gerçekte toplum içinde yaşayıp yetişmekle birlikte,
toplumla kaynaşıp bütünleşme içinde kişiliğini geliştirme sürecini tamamlayamaz ve yine
belli ölçülerde anti-sosyal kalabilmektedir. Bu sorun önemli bir Sosyal Psikiyatri, Sosyoloji, Antropoloji, Kriminoloji, Siyaset Bilimi sorunsalıdır (problematiğidir).

Aşabilmenin başlıca yolu ise, doğal sosyal ilişkileri doyasıya yaşamaktır. Bu bağlamda da
ilk koşul, doğada olduğu gibi kadın – erkek 2 cinsiyetin ortak sosyal yaşantıları olmasıdır.
Bu öğrenme deneyimleri boyunca kadın ve erkek birlikte uygar toplumsal işbirliği ve
rol paylaşımını öğrenirler. Cinsellik tercihlerini doğallıkla oluşturur, ezici ağırlıkla
heteroseksüel (cinsel eğilimi karşı cinse yönelen) olurlar.

Dürtü denetimini de öğrenirler.. Öyle ki; plajda bile karşı cinsten insanlar uygar – sosyal ilişkiler ötesinde taşkınlık, dürtü denetimi sorunu yaşamazlar.. Ne harika olgudur..
Toplum, kurallarıyla insanları terbiye eder, olgunlaştırır ve uygarlaştırır. Ancak kadın – erkek yaşamı haremlik – selamlık olarak ayrıldığında, bu davranış insanın doğasına aykırı olduğundan, cinsel tercihlerde sapmalar için zemin sağlamaktadır. Cinsal sapmaların
psiko-patolojisi ve fizyopatolojik – endokrin denge bozuklukları karmaşık düzeneklere (mekanizmalara) dayansa da, her 2 cinsiyetin toplumsal yaşamı olağan akışında paylaş(a)mamaları çok ciddi bir sorun kaynağıdır..

Osmanlı döneminde sapık cinsel tercihlere ilişkin haremde, sarayda çok sayıda örnekler vardır. Yıllar önce (1999) çook kapsamlı yazmıştık, alıntılar sunalım :

  • Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları adlı yapıtında Hanedan’ın tüm pisliklerini sergilemektedir. İşte 2 örnek :
  • “.. 4. Murat’ın da böyle bir yaşamı olduğunu, (oğlancılık) tarihler yazarlar.
    Annesi Kösem Sultan, oğlunu sürekli güzel oğlanlarla ilişkiye yöneltmişti.
    İlk gözdesi Ermeni dönmesi Musa Melek Çelebi’ydi…” (Koçu, syf. 207-21)
  • “.. Fatih, Rahip Lukas Notaras’tan 14 yaşındaki yakışıklı oğlunu kendisine istemiş,
    vermeyince de rahibi öldürtmüştür. ” (syf. 207-21)
    Fatih’in sapık cinsel seçimini Osmanlı Tarihi adlı yapıtında Lord Kinross da
    dile getirmektedir :“… bir akşam, cinsel zevklerinin çok yönlü olduğu söylenen Padişah (Fatih) yemekte adeti üzerine bol şarap içtikten sonra Lukoş’un evine hizmetçilerinden birini gönderip 14 yaşındaki yakışıklı oğlunu kendisine yollamasını istedi. Red yanıtı alınca da derhal Lukoş’un başının uçurulmasını buyurdu. Oğlunun ve damadının da idamlarını emretti. Bir süre sonra 3 kelle şölen sofrasında önüne getirildi. Daha sonra öbür Rum ileri gelenleri de öldürttü…” (syf. 230)
  • Yine Fatih’in, Galata’da bir genç rahibe Avni takma adıyla yazdığı şiir son derece açıktır:“.. gittiği kiliseyi görenler mescide varmazlar
    Şansın iyi gitti, o sevgili bu gece yatağına geldi..”
    (Eş-Şekaikun Numaniye, Mecdi çevirisi, syf. 81)[1]
  • Haremde padişahın oğlancılığı konusunda Hans Dernschwams İstanbul ve Anadolu’da Seyahat Günlüğü adlı yapıtında son derece çarpıcı örnekler sunuyor. “Genç oğlanlar için Padişah İstanbul’da, Galata’da, Edirne’de ve Bursa’da hatta bizzat kendi sarayında
    özel köşkler yaptırırdı.” diyor (syf. 190). Bu kitapta yüz kızartıcı pek çok örneğe yer veriliyor.
  • Osmanlı Tarihi adlı yapıtında Alphonse de Lamartine, şunları yazıyor :
    “.. Saraylar yalnız savaş ganimeti olan güzel kızlarla değil, aynı zamanda bir bölümü
    hadım edilen ötekileri ise doğaya ters düşen cinsel ilişkiler için kullanılan güzel oğlan çocukları ile doluydu. Kadınca güzellikleriyle tanınan oğlanlardan bazıları harem güzellerinin en büyük rakipleri oluyorlardı…” (Cilt I, syf. 114).
  • Yavuz, “.. ‘altın, kadın ve oğlan’ tutkusuyla giriştiği İran savaşına giderken, yüzbinlerce Türk’ün can ve kan verdiği (1514) Çaldıran dolayında bir köyde gördüğü bir Acem oğlan karşısında
    uzun uzun durup tutkusunu şu 2 dize ile dile getirmekten kendini alamadı :”“ Şirler (aslanlar) pençe-i kahrımdan olurken lerzan
    Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek!

    (A.K. Meram, Padişah Anaları ve 600 yıl bizi yöneten devşirmeler, Toplumsal Dönüşüm yay.,
    5. Bs., İst. 1997, syf. 185-6)

[1] SHOW TV Ceviz Kabuğu Programı’nda Murat Bardakçı, 30/31 Temmuz 1999 gecesi telefonda bu şiirin tümünü okumuştur. Ahmet Akgündüz şiirde rumuz olduğunu ileri sürmüş fakat İlber Ortaylı “… şiirin anlamının çok açık olduğunu, rumuz olmadığını.” belirtmiştir.. Bardakçı ayrıca, Şeyhülislam Yahya Efendi’nin Divanı’nda daha da ileri giden şiirler olduğunu, RTÜK nedeniyle okumak istemediğini belirtmiştir. Yine Bardakçı, A. Cevdet Paşa Tarihi’nde “İstanbul’da delikanlı sevgililerimiz vardı. Tanzimat erkek yerine kadını koydu” dendiğini de aktarmıştır.

**********

Bu konuyu / sorunu oldukça ayrıntılı olarak yazmış (1999) ve web sitemizde yayımlamıştık (28.10.2015), bakılmasını ve ibret-i alem için okunmasını – okutulmasını dileriz..
31 sayfalık bu kapsamlı çalışmamızı indirmek için aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayabilirsiniz..

  • YENİ OSMANLICILIK HASTALIĞI’nın Yeniden Servis Edilmesi Nedeniyle
    Osmanlı Devletinin Kuruluşunun Yılını Kutlamanın Abesliği ve
    ATATÜRK’ün Osmanlılar Hakkında Görüşleri
    (http://ahmetsaltik.net/arsiv/2012/05/Neo_Osmanliclilik_ve_Ataturkun_Gorusleri2.pdf)

    İşte AKP, işte yeni Osmanlı hayranlığı ve Halife – Sultanlığa baş koymuş bir RTE..
    Ve de Türkiye’nin bütün uygarlık tarihini utandıran, yerin dibine sokan utanç halleri..
    Utanç buzdağının yalnızca ucu!
  • Eyyyy yurdum insanı AKP’liler…Artık uyanın ve bu sefil anlayışlardan kendinizi ve ülkenizi kurtarın..
    Çoluk – çocuğunun yobaz dinci sapıklarca ırzına geçilmesini engelleyin..
    Dahası, kendinizi bu cinsel tercih sapmalarından koruyun ve normal adam olun..
    Bu olanaklı.. Kendinizi ağır, yüz kızartıcı suç ortaklığından sakının..

    Çare AKP’den kurtulmak… anl artık.. gör artık.. 

Öte yandan uluslararası toplumun da bu kahredici rezalete
asla sessiz kalmamasını istiyoruz.. Bu küresel bir sorundur..

UNICEF başta olmak üzere Dünya Sağlık Örgütü, BM ve Çocuk Hakları Bildirisi, İHEB… üzerinden Türkiye etkili biçimde uyarılmalı ve bu ceberut iktidarın artık dayanç (tahammül) kalmayan saldırısından tasallutundan), yaşamı cehenneme döndüren
insanlık düşmanı dinci ilkelliğinden Türk halkı bir an önce kurtarılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
02 Nisan 2016, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazımızın pdf biçimi : Karaman_faciası_uzerinde_bir_hekim_olarak_soyleyeceklerimiz..
Ayrıca bakınız : 

İskandinav ülkeleri sünneti tartışıyor..

Dostlar,

Erkek çocuklar İslam ve Musevi inancında sünnet edilmektedir.

Ehil olmayan ellerde sünnet çok ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır.
Kimi kez cerrahi olarak düzeltim de çok zor olmakta ya da yeterli olamamaktadır.
Kimi doğumsal pipi (penis) anomalilerinde (örn. Hipospadias) sünnet yapılmaması, sünnette kesilip atılacak “prepusiyum” denilen parçanın rekonstrüktif cerrahide kullanılması gerekmektedir.

Öyleyse öncelikle vurgulayalım ki;

Sünnet ciddi bir tıbbi işlemdir ve mutlaka sağlık kuruluşlarında hekimlerce yapılmalıdır.

İkinci olarak sünnetin yaşı önemlidir :

2. yaşın bitimi ile 6. yaş bitimi arasındaki 4 yılda sünnet yapılmamalıdır.

Çünkü bu yaş dilimindeki oyun çocuğu (toddler) yapılan işlemin gerçek doğasını, niteliğini kavrayamamakta, “phallus” una (pipisine, penisine) dönük işlemle cezalandırıldığını, kastre edildiğini (kısırlaştırıldığını!) düşünebilmektedir. Bu tablo “kastrasyon (iğdiş edilme) kompleksi”  olarak bilinir ve giderimi çok zor olabilir.
Bu yaş çocuğu “fallik” dönemdedir, ilgisi “phallus” u (pipisi, penisi) üzerinde odaklanmıştır.

  • 2-6 yaş çocuğu Mastrübasyon bile yapmaktadır !

Bu dönemde (2-6 yaş arası) yapılacak sünnet, “Phallik dönem takıntısı” nedeni olabilecektir. Bütün bunlar, ileriye dönük ruh sağlığı açısından olumsuz birikimlerdir.
Bu tür çözümlenmemiş olaylar ve takıntılar bilinç altında birikerek nedeni açıklanamayan sıkıntı, gerginlik, davranış bozuklukları vb. nedeni olmaktadır.

Dolayısıyla ya 2. yaş bitmeden önce sünnet yapılmalıdır,
çocuk çok küçük olduğundan ne olup bittiğini algılamayacaktır.

Ya da 6. yaş bittikten sonra sünnet edilmelidir ki, ne olup bittiği kendisine anlatılabilecektir.

Phymosis” denilen bir durum sünneti erkene almayı gerektirebilir.
Bu sorunun doğmaması için bebek-çocuk yıkanırken her banyoda pipinin ucundaki “fazlalık” deri (prepusiyum) iyice geri çekilerek penis ucu (glans) tümüyle ortaya çıkarılmalı ve iyice temizlenmelidir. Bu temizlik yeterli yapıl(a)mazsa enfeksiyon yerleşmekte ve prepusiyum glansa yapışarak ağrılı – sancılı idrara neden olmaktadır. Dahası, penis ucundaki delikten yukarı doğru enfeksiyonun ilerlemesi riski de vardır. Aile fimozis ile başedemiyor ve sorun süregenleşiyor (kronikleşiyor) ise sünnetin öne alınması için tıbbi indikasyon doğabilir.

Belki de ideal olanı çocukların büyümesine bırakmak ve 18 yaş sonrası reşit olan küçüğün kendisinin kararı ile sünnet olup olmayacağının belirlenmesidir.

KADIN SÜNNETİ (FİRAVUN SÜNNETİ) !

Tarihsel kayıtlara göre Mısır kökenlidir, ve çok eskidir. O yüzden FİRAVUN SÜNNETİ” denmektedir.

Kabul edilir yanı yoktur!
İnsanlığa karşı ağır suçtur.
Dinsel bir dayanağı olmayıp, sapkın bir gelenek-töre ürünüdür.
Özellikle çok geri kalmış kimi İslam ülkelerinde kız çocuğunun cinsel duygularının köreltilmesi amacıyla bu arkaik uygulama hala yapılmaktadır.

Güya, kadının cinsel dürtüleri yok edilecek ve erkeği baştan çıkarması engellenecektir! Oysa cinsel organları ciddi biçimde tahrip edilen kadınla nasıl olağan – normal bir cinsel ilişki kurulabilecektir?

İkincisi cinsel açıdan çok kolay uyarılabilen (uyarılma eşiği düşük) olan erkektir.
Bu bağlamda “kadını rahatsız etmemesi” için erkeğin dürtü denetimi  ne alınması gerekmez mi? Öyleyse, örn. testislerinden 1’ini almaya (burmaya!) ne buyurulur?
Ya da başkaca yabanıl (vahşi, brütal) yöntemler keşfetmeye ?

Şakası bir yana; insanın normal fizyolojisine uygun bir toplumsal düzen kurmaktan başka bilimsel, akılcı yol yoktur.. Ataerkil (patriyarkal) ilkel baskıcılık (dominans) bırakılmalı kadın – erkek eşitliğine dayalı bir toplumsal işleyiş hedef olmalıdır. İnsanlar toplumsal yaşam içinde yeterince sosyalleşmeli, erdeme dayalı eğitimle de dürtülerini denetleyecek donanıma eriştirilmelidir.

Kadın sünneti” adı altında bilmem kaç bin yıllık ilkel Firavun uygulamasını günümüzde hala sürdürmek, geldiğimiz aşamada uygarlık adına utanç vericidir..

Yıllık uygulama DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) verilerine göre 80-130 milyon arasındadır.
Özellikle klitoris kesilmekte, o arada hoyrat ellerde büyük ve küçük dudaklar da ölçüsüz ve kalıcı zarar görebilmektedir. Kadının cinsel yaşamı ömür boyu zedelenmekte, hiç zevk alamamakta, dahası ağrılı ilişki kurabilmekte ve olağanüstü doğal estetiği yok edilmektedir.

Bu vahşi ve insanlığa karşı suç sayılması gereken eylemin en çok korkulan ve sık görülen 2 komplikasyonu kanama ve enfeksiyonlardır. Bu yüzden yitirilen kadın sünneti olguları hiç de az değildir. Enfeksiyonlar ise yukarıdan aşağı çıkarak kısırlık nedeni de olabilmektedir (assenden enfeksiyon).

Kadın sünneti insanlığın önemli halk sağlığı sorunlarından biridir ve küre genelinde bir seferberlikle kökünün kazınmasına çalışılmalıdır.

Sizlere, çok sayıda “erkek” sünneti yapmış bir hekim olarak temel düzeyde bilgiler sunduktan sonra, İsveç’ten gelen bir iletiyi paylaşmak istiyoruz :

– İskandinav ülkeleri sünneti tartışıyor

Bu bölümü bağlarken hoşgörünüzle yinelemek isteriz :

Sünnet ciddi bir tıbbi işlemdir ve mutlaka sağlık kuruluşlarında hekimlerce yapılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
22.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===================================================

İskandinav ülkeleri sünneti tartışıyor

ALİ HAYDAR NERGİS 

alinergis@yahoo.se
MALMÖ / İSVEÇ
(21.10.12, Cumhuriyet)

Adamın başında takkesi vardı. Çember sakallıydı. Kocaman karnının üzerinden ayak bileklerine dek uzanan beyaz bir entari giymişti. Naylon terliklerinin içindeki ayakları çıplak; tırnakları uzun ve kirliydi. Gerçek adının Davut mu, David mi; Müslüman mı, yoksa Musevi mi olduğunu hiç sormadığım arkadaşım, iri kıyım o adamı göstererek sordu:

“Çevrende sünnet edilecek çocuk var mı?”

Şaşırdım; “Sünnet mi, ne sünneti!” diye sorarken gözlerim uzun entarili o adama takıldı. Bir sünnetçiden çok, semirmiş bir kasabı andırıyordu. Yanında taşıdığı el çantasında makası, usturası, sargı bezleri hazırdı. “Haydi!” dendiğinde, oracıkta yatırıp keserdi adamı. Birden çocukluk günlerime uzandı usum… Köy meydanında davul, zurna çalınıyordu. Dört amca çocuğu aynı anda sünnet edilecektik. Küçüktük, henüz ilkokula başlamamıştık. Korkuyorduk, ağlıyorduk. Tek avuntumuz, sünnetten sonra artık “erkek” sayılacaktık. Birden amca oğullarımdan biri fırladı, kavağa tırmandı. Yalvar, yakar indiremiyorlardı. Şeker, lokum önerileri fayda etmiyordu.

“Erkek olamazsın, kız çocukları gibi entari giydirirler sana” dediler, öyle indi…

Yabancılar “sünnet” olayını kavrayamıyor, dinle bağlantısını kuramıyor. İsveç başta olmak üzere, İskandinavya ülkelerinde, çocuklar yuvaya başlarken sağlık ekiplerince tepeden tırnağa sağlık denetiminden geçiriliyor. Erkek çocuklarda travmatik izler bırakan “hatalı sünnet” ler işte o zaman ortaya çıkıyor. Sağlık ekipleri, raporlar düzenleyerek durumu üst kuruluşlara ve okul yönetimlerine bildiriyor. Bazı durumlarda, “hatalı sünnet” olan çocuk yeni bir operasyon geçirmek zorunda kalıyor. İsveç’te her yıl ortalama 3 bin Müslüman ve Musevi kökenli çocuk sünnet ediliyor.

Mahkemeler, sağlık kuruluşları, yalnızca hatalı “erkek sünneti” ile değil, “kadın sünneti” ile de uğraşıyor. Özellikle, Mısır, Sudan, Somali, Etiyopya, Kenya gibi ülkelerden gelen bazı göçmen aileler, “geleneklerini” de birlikte getiriyor; gelişme çağındaki kız çocuklarını, cinsel duyarlıklarını yok etmek amacıyla sünnet ettiriyor. Bu uygulamanın suç sayılması ve ağır cezaları gerektirmesi nedeniyle, son yıllarda bu işlem, kız çocukları ülkelerine götürülerek gerçekleştiriliyor. İskandinav polisi ve sosyal kuruluşları, İskandinav ülkelerinde oturma iznine sahip kız çocuklarına, ülkelerinde sünnet edilme olasılığıyla karşılaşmaları halinde en yakın İsveç, Norveç, Danimarka ve Finlandiya büyükelçilik veya konsolosluklarına sığınmaları önerisinde bulunuyor.

  • UNICEF verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 3 milyon kız çocuğu
    firavun sünneti yöntemiyle sünnet edilerek cinsel duyarlıkları köreltiliyor.

İskandinav ülkelerindeki çoğu doktor, “çocuğun bedenine dışarıdan zorla müdahale” olarak değerlendirdikleri için sünnet yapmıyor. Yüz binlerce Müslüman ve Musevi aile, erkek çocuklarını, yaz aylarında ülkelerine götürerek sünnet ettiriyor; ya da bulundukları ülkelerde, ellerinde çantalarla dolaşan yasadışı “merdiven altı” sünnetçilere teslim ediyorlar. “Hatalı sünnet” nedeniyle her yıl yüzlerce çocuk sakat kalıyor. Danimarka Ahlak Konseyi, 

15 yaşından küçük erkek çocukların sünnet edilmesinin yasaklanmasını istedi. Çocuk Konseyi Başkanı Charlotte Guldberg, “Erkek çocukların doğar doğmaz veya küçük yaşlarda sünnet edilmeleri kabul edilemez bir durumdur.” dedi. Ahlak Konseyi Başkanı Agger ise erkek çocukların sünnet olup olmayacaklarına kendileri karar verinceye dek beklenmesi çağrısı yaparak “Müslümanlar ve Musevilerin, sünnet geleneğini değiştirerek çağımıza uygun hale getirmelerini” istedi. Sünnet, yaz aylarında Danimarka parlamentosunda da tartışmaya açıldı. Kristlight Dagbladet gazetesi, muhalefet başta olmak üzere, parlamentoda grubu bulunan büyük partilerin, sünnetin yasaklanmasından yana olduklarını yazdı. Eleştirileri yanıtlayan Başbakan Helle Thorning Schmidt, “Bundan böyle sünnetlerin, sağlık müdürlüğünce denetleneceğini, sünnet sırasında doktor bulundurulmasının zorunlu hale getirileceğini” söyledi.

İsveç Tabipler Birliği de, “küçük yaştaki çocukların sünnet edilmelerinin yasaklanmasını” istedi. İsveç Çocuk Doktorları Derneği, Sosyal Sağlık Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği mektupta, “sünnetin, çocuk haklarının ihlali anlamına geldiğini ve etik olmadığını” savundu. İsveç Cerrahlar Birliği Başkanı Gunnar Göthberg sünneti “çocuklara açık saldırı” şeklinde değerlendirdi. Sünnet konusu Norveç gündeminin de ön sıralarında yer alıyor. Norveç Çocuk Hakları denetçisi pedagog Anne Lindboe, sünnetin tıp etiğine aykırı olduğunu savunarak, “Müslüman ve Musevi ailelerin sünnet yerine sembolik bir dini tören yapmalarını” istedi. Finlandiya’da ise İngiltere’den getirilen bir haham, doğumunun 8. gününde Helsinki’deki Musevi bir ailenin çocuğunu sünnet ederken kanamayı durduramadı. Helsinki Mahkemesi, çocuğun anne ve babasıyla, hahamı hapis cezasına çarptırdı. Finlandiya’da halen yürürlükteki uygulamaya göre, okul çağındaki erkek çocuklar, kendi onayları olmadan sünnet edilemiyor.