İki yıl önce bu gece

İki yıl önce bu gece

Aydın Engin

 

Sakin başlamış, sakin biteceğe benzeyen bir gündü. Yaz günü gün uzun sürer ya, biz de daha akşam karanlığı çökmeden gazeteyi gece sorumlusu takıma devredip, devretmekte biraz da acele edip paydos etmiştik. 
Bir arkadaş evinde, iki yaşlı yaz bekârı kendimize salata hazırlamış, birkaç çeşit peynir ve iyice soğutulmuş beyaz şarap eşliğinde bir yaz gecesi keyfine başlamış, hatta şaraptan birer yudum da içmiştik ki lânet olası cep telefon öttü: 
-Abi, Boğaziçi köprüsünde tuhaf bir hareketlilik var. Askerler köprünün bir yönünü kapattı. Öbür yön serbest. 
“Askerler” denmese yerimden bile kımıldamazdım. “Askerler” dendi, yerimden kımıldadım; ilk bulduğum taksiye atlayıp Cumhuriyet’in yolunu tuttum. Yolda taksinin radyosu ne olduğu anlaşılmayan bir önemli haberi, ne olduğunu anlatamadan laf gevelemekteyken cep telefonu yine öttü. 
-Abi Ankara’da jetler alçak uçuşa geçti. Camlar bile patlayacak gibi sarsılıyor. Meclis civarında uçan helikopterler de var… 
Ne diyeyim? Üç darbe yaşamış bir gazeteciysen “Neden, nasıl, ne oluyor” diye sormazsın. Ama taksinin meraklı şoförü sordu 
-Ne oluyor abi? 
-Darbe oluyor darbe…
***
Sonra meslek açısından aşırı yorucu, aşırı gergin ve bitmek bilmeyen bir gece başladı. 
Gazetenin yazıişleri takımıyla, Ankara bürosundan haber aktaran arkadaşların telefonuna yansıyan ses duvarını aşmış jet gümbürtüsü eşliğinde hiç de uzun sürmeyen bir toplantı yaptık. Ertesi sabah yayımlanacak Cumhuriyet’in ana manşetini saptadık: 

  • “Çözüm demokrasi” 

Jet gümbürtüsü İstanbul’a da ulaşmış; köprü üstünde askerler sivilleri silahlarla taramış; öldürülenlerin sayısı ürkütücü boyutlara ulaşmış; TRT ekranında kendine “Yurtta Sulh Konseyi” adını münasip görmüş darbecilerin bildirileri okunmaya başlamış iken de, yani görünüşe göre darbe başarıya ulaşmış gibiyken de o başlık hiç değişmedi. 
Ardından 1. Ordu Komutanının darbeyi reddeden açıklaması ekranlarda yansıdığında, onun da ardından CNN Türk ekranında Tayyip Erdoğan’ın halkı darbeye karşı direnmeye çağıran açıklamasını dinlerken de o başlığı değiştirmeyi hiç düşünmedik. 
Sabaha yaklaşmış, baskı saatine gelmişken darbe girişiminin sonucunu hiç düşünmeden o başlığı değiştirmedik: 

  • “Çözüm demokrasi”

***
Bu, Cumhuriyet’in, darbe girişiminin en hızlı saatlerinde, “Ya darbeciler kazandıysa ya da kazanırsa” sorusunu sorma yüreksizliğine asla düşmeden verdiği bir demokrasi sınavı idi. 
Cumhuriyet darbe girişiminin bastırılışının hemen ardından, darbecilerin kesinlikle ve en ağır ölçülerde cezalandırılmasını savunmaktan, ancak darbe girişimini “Allahın bir lütfu” sayıp darbeden haberi de olmayan, ucundan kıyısından bile bulaşmamış, asla desteklememiş siyasal rakipleri ve muhalifleri tasfiye niyet ve kararlılığı ayan beyan olunca “Cadı avına hayır” diyen bir demokrasi savunusunda da asla geri kalmadı, geri adım atmadı. 
Anlaşıldı ki darbeye karşı çıkma kararlılığı kadar hukuku, hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini yani en kestirme terimiyle “demokrasi”yi ısrarla, inatla savunmak suç sayılacakmış. 
Çok değil yalnızca birkaç ay sonra Cumhuriyet yöneticilerinin, yazarlarının evleri sabahın köründe basıldı ve hepsi de polis nezarethanesine kondu. Ardından 12 arkadaşımızın en kısası 10 ay, en uzunu 19 ay süren Silivri zindanı günleri başladı. 
15 Temmuz darbe girişiminin ikinci yılında Cumhuriyet’in öyküsünün özeti bundan ibaret. 
“Sen o gece ve sonrasında ne yaptın baba, dede” diye soracak çocuklarımıza, torunlarımıza göğsümüzü gere gere anlatacağımız onurlu bir öykü bu…

Ya bir de diktatör olsaydı…

Ya bir de diktatör olsaydı…

Aydın Engin 

Cumhuriyet, 26 Mart 2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazını altındadır..)

AKP Reisi’nin kendini yasa tanımazlıkla ve diktatörce davranmakla eleştirenlere bir cevabı var. Güçlü olduğunu sandığı bir cevap: 
– Diktatör olsam böyle konuşabilir miydin? 
Benim de her duyduğumda içimden “Yav acaba diktatör olsaydın daha farklı ne yapardın Reis?” diye sormak gelir. Bir yerlerde, mesela uçağında filan karşılaşsam sorarım da. Ne çare ki uçağı her zaman, benden kat kat daha önemli ve değerli gazetecilerle dolu. Bana yer kalmıyor anlaşılan… Bari buradan, Tırmık üstünden sorayım…
***
Müslüman mahallesinde salyangoz satmak misali Boğaziçi Üniversitesi’nde fetih lokumu dağıtmaya kalkanlarla salyangoz yiyebilen ama fetih lokumu ikramını savaş karşıtı ideolojik tercihleri yüzünden geri çevirenler arasında yaşanan gerginliği biliyorsunuz.  Reis’in buna çok içerlediğini, taaa Karadeniz kıyılarından kükrediğini de biliyorsunuz. Hem de ne kükreme…
Lokum dağıtanları “imanlı, yerli ve milli gençlik” diye övüp, itiraz edenleri de “komünist vatan haini, terörist” ilan ettikten sonra narasının desibelini daha da yükseltti: 

  • …Eşkâllerini belirlemek suretiyle bu gençlere üniversitelerde okuma hakkı vermeyeceğiz…

***
Bu satırlar yazılırken Reis’in polisleri, çoktan savaş ve fetih lokması karşıtı öğrencilerin “eşkâllerini belirlemiş”, Boğaziçi Üniversitesi’nin yurtlarını, kütüphanesini, kantinini basmış, öğrenci evlerine dalmış, çok sayıda öğrenciyi gözaltına almıştı bile. 
Anlaşılan şimdi sıra “Bu gençlere üniversitede okuma hakkı vermeme”de… 

  • Şimdi söyleyin lütfen, bazı gençlerin, mesela fetih lokumundan hoşlanmayan, savaşa itiraz eden gençlerin elinden üniversitelerde okuma hakkını kim alabilir? 

Bildiğim kadarıyla okuma (eğitim) hakkı, anayasal güvence altında bir hak. Anayasal güvenceye alınmış bir hakkı geri almak kimsenin (Reis dahil kimsenin) haddi değil. 
Belki, yargı kararıyla bu hak geri alınabilir ama onun bile hukuksal bir kılıfı bulunmalı. Bu da pek kolay olmasa gerek. Yani Reis’in sözlerini buyruk kabul eden bir yargıç “Mahkememiz şu, şu ve şu kişilerin üniversitelerde okuma hakkını iptal etmiştir” gibi bir karar vermeye kalkarsa hem komik hem rezil olur.
***
Peki, ortada yargı kararı bile yokken, taa Samsun dolaylarından naralanıp “Bu gençlere üniversitelerde okuma hakkı vermeyeceğiz” diye hüküm kesip kendi kafasınca karar veren bir siyasetçiye siyasal literatürde ne denir? 
Soruyu uluslararası ilişkiler, devletler hukuku, siyaset sosyolojisi gibi akademik alanlarda eğitim veren hocalar cevaplasın. 
Ben, sadece Yav Reis bir de diktatör olaydın ne yapardın acep? diye sormakla yetinip bu riskli yazıyı noktalayayım…
=============================================
Dostlar,

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ÜZERİNDEN
NE YAPILMAK İSTENİYOR??

Türkiye siyaset iklimi giderek daha da geriliyor.
Bunun bilerek – istenerek – kurgulanarak yapıldığını artık herkes biliyor çünkü iktidarın başı bunu itiraf etmiş, “Öfke de bir hitabet sanatıdır..” buyurmuştu yakın geçmişte. Tırmandırıyor.

AKP Gn. Bşk. Erdoğan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri için hedef gösteren sözlerini söylerken TV’de yüz hatlarına, mimiklerine ve beden diline dikkat ettik. Belki de en gergin konuşmalarından biriydi. Öfke saçıyordu ve Psikiyatride – Psikolojide “dürtü denetimi” diye bilinen kavramın zerresi yoktu.. Ya böyleydi ya da öyle görünerek sözlerinin zaten çok ağır içeriğine ek bir ileti daha verilmek isteniyordu.

Bu davranışın Demokrasi ve insan hakları ile zerrece ilgisinin olmadığı son derece açıktır.

Erdoğan, Boğaziçi Üniversitesini kafasına takmış görünüyor. Zaten rektör olarak eğilim yoklamasında % 80’in üstünde oy alan kadın adayı rektör atamamış, birkaç ay oyalandıktan sonra bir OHAL KHK’sı ile rektör atamalarını tek başına üstüne almış ve aday bile olmayan bir bıyıklı erkeği rektör atamıştı! Uluslararası ölçekte yüz akımız olan Boğaziçi Üniversitesi’nin 400’ü aşan hocaları ne bilirlerdi kendilerine rektör seçmeyi?

Bir de millet edebiyatımız var.. Posterlerde boy boy “Milletin gücünden daha üstün bir güç tanımadığını…” belirten en az 10 yıl gençleştirilmiş fotolarıyla gene Erdoğan..

Yerseniz!?

Bu seçkin – evrensel değerleri olan üniversitede “savaş ve fetih lokması dağıtmak” tahrik değil de nedir? Arkasından gelenler tahrikin kanıtı değil midir?

Haydi “savaş ve fetih lokması dağıttınız“.. Sormazlar mı size;

– Siz Afrin’i fetih mi ettiniz? İlhak mı edeceksiniz? Hedef terör tehdidini yok etmek değil miydi?
– Siz Afrin’de terör örgütleriyle savaş mı yaptınız? Uluslararası hukukta savaş devletler arasında olur. Karşınızdaki Suriye miydi, kimi terör örgütleri miydi?
– Siz savaş yaptı ve 3747 insanı etkisizleştirdi iseniz, yarın Uluslararası Ceza Mahkemesinde, La Haig Adalet Divanı’nda, BM/GK’de… nasıl savunacaksınız kendinizi – ülkemizi??
– Sizin “savaş ve fetih lokması dağıttırdığınız” gençlerin buna hakkı varsa; bunu reddetme hakkı – özgürlüğü de başkalarının yok mudur? Bu nasıl bir demokrasi ve hukuk anlayışıdır?

Olay derhal Erdoğan’a aktarılmış (!?) ve Samsun konuşmasında “gereği yapılmıştır“.. Olay buram buram provokasyon kokmaktadır.. Yazıklar olsun..

Efendiler; yapmayın, etmeyin, kıymayın bu ülkeye. Karşıt görüşlere de saygılı olun hoşgörülü olamıyorsanız bile.. Demokrasinin vazgeçilmezi budur.

Umarız – dileriz; Erdoğan’ın “Demokrasi bir tramvaydır, bineriz, istediğimiz durağa gelince ineriz..” aşamasına sürüklenmemişizdir hala. Ancak görünen köy de kılavuz istemiyor!

Biz Afrin operasyonu için çok farklı düşünüyoruz. Buna hakkımız var. Bunu açıklamaya da, yaymaya da..

  • Bu operasyon, AKP iktidarının hatalı politikaları yüzünden yapılmak zorunda kalınmıştır.
  • İktidar bu nedenle şişinme ve hele hele bundan politik rant sağlama hesabı yerine halkımızdan, özellikle şehit  – gazi yakınlarından açık özür dilemek zorundadır.
  • Bunca şehidin – gazinin – ağır maddi bedelin – enflasyonun – işsizliğin – turizmin olumsuz etkilenmesinin – benzinin 6 TL’ye çıkmasının…. sorumlusu bu son derece yanlış ve dış güdümlü politikalardır.
  • Nerededir fetih, neyin başarısı kutlanıyor? Ne için lokum dağıtılıyor ? Hem de işin iç yüzünü en iyi bilen yerlerden birinde, Boğaziçi Üniversitesinde.. Bu kışkırtma değil de nedir?

****
Eğitim” sözcüğü Anayasa’da 21 kez geçiyor. Doğrudan ilgili olan 42. madde :

Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi
Madde 42 – Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz
.
Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.
****
Daha fazlasını yazmaya gerek yok. Bu madde bütünüyle ve dikkatle okunmalıdır.
****
AKP iktidarı olağanüstü bunalmıştır.
“Moody’s” Türkiye’nin kredisini düşürürken gerekçe olarak “Türkiye’de kurumların çöktüğünü” gerekçe göstermişti. İktidar şavulladı, “Bizim için yok hükmündedir..” Sen öylesine kendini kandıra dur, halkı da şişir ama sana bu yıl en az 230 milyar dolar sıcak parayı borç verecek olanlar bu raporlara bakıyor. Ya yeter sıcak para bulamayacak ve borçları çeviremeyeceksin, ülkeyi moratoryuma (iflasa) sürükleyeceksin ya da ha bire “indirin şu faizi!” diye anlamsız – şov kokan biçimde gürlerken, daha yüksek faizlerle borçlanmak zorunda kalacaksın..
*****
Sular bitti.. Gemi karaya oturmak durumunda ve böyle giderse zorunda.
AKP = Erdoğan bu hatalı rotayı bırakmak zorunda. 
Ülkesiyle, halkıyla barışarak, ulusal birliğe sarılarak bu yangını söndürebiliriz.
Diyelim 2019 seçimlerini de şöyle – böyle aldınız..
Ülkeyi enkaza çevirdiniz, yönetemezsiniz efendiler yö-ne-te-mez-si-niz!

  • Hukuka – adalete – demokrasiye dönünüz; Anayasal düzene dönünüz; hemen!

 Sevgi ve saygı ile. 26 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Devlet adına yalan söylemek

Devlet adına yalan söylemek

Aydın Engin
Cumhuriyet, 28.5.17

Meclis’in yılan hikâyesine dönmüş komisyonlarından biri de “15 Temmuz’u Araştırma Komisyonu” idi. Başkanlığı TV’lerdeki tartışma programlarında “Ne pahasına olursa olsun AKP haklıdır” demek üzere konuk edilmesiyle ünlü Reşat Petek’e verilmiş; darbenin en dolaysız tanıklarını (belki de sanıklarını) dinlemekten inatla ve ısrarla kaçınmış bir Komisyondan söz ediyorum.
Komisyon adına Başkanı önceki gün karşımıza çıktı. 630 sayfalık bir rapor açıkladı ve raporun en önemli belgesini de burnumuza dayadı:
15 Temmuz “tuhaf darbe” girişiminin sorumlusu Gülen Cemaati’nin elebaşısı Fethullah Gülen’in 1967 yılında, yani bundan tastamam 50 yıl önce CHP’ye 5.000 TL bağışta bulunduğunu kanıtlayan makbuz ele geçirilmişti… Böylece:
Bir: FETÖ ile CHP arasında bağ bulunduğu kanıtlanmış oldu.
İki: 15 Temmuz darbe girişimi çorbasında CHP’nin de tuzu bulunduğu kanıtlanmış oldu.
Üç: “Kontrollü darbe” iddiaları ile yıpratılmak istenen Reis’in ve partisinin sütten çıkmış kaşık olduğu kanıtlanmış oldu… Yerseniz…
Yemediyseniz, “dağ gibi” TBMM komisyonunun “fare” değil “yalan” doğurduğu kanıtlanmış oldu…
Bir: Darbe girişimini güya araştırıp araştırıp, bula bula 50 yıl öncesinden bir makbuzu burnumuza dayamalarıyla, darbenin ciddi ve güvenilir belgelerine ya sahip olmadıkları ya da açıklamak istemedikleri kanıtlanmış oldu.
İki: CHP sözcüsü Çıray’ın sözcükleriyle söylersek, internetten kolayca bulunan antika bağış makbuzlarını doldurup CHP’ye suç ortaklığı bulaştırmak isteyen AKP’nin hepimizi salak sandığı kanıtlanmış oldu.
Üç: Bu belgeye mal bulmuş mağribi örneği sarılan AKP medyasının sahiden salak olduğu kanıtlanmış oldu…

***
Komisyon Başkanı Reşat Petek’in inciler savurmasından birkaç gün önce, bir başka toplantıda ve konuda yağıp gürleyen, eskiden “Demokrat Parti Başkanlığı” yapmış, sonra AKP iskelesine bordolamış, İçişleri Bakanlığı ile ödüllendirilmiş Süleyman Soylu’nun ne kadar “demokrat” olduğu da kabak gibi ortaya çıktı.
Dehşetengiz İçişleri Bakanı, bir mezuniyet törenini bahane edip polis şeflerine konuştu. Haber kanalları ne hikmetse bu konuşmayı canlı yayımlayacak kadar önemsediler ve orada Süleyman Soylu öfke ve iddia taşan cümlelerle KHK ile mesleklerinden atılmalarını protesto için şiddetten tümüyle uzak, açlık grevi eylemine girişmiş iki genç akademisyen hakkında “müthiş gerçekleri” açıkladı…
Mahalle kahvelerinde “Bak bak, onlar üniversite hocası değil, meğer terör örgütünün militanıymışlar” dedirtecek iddiada cümlelerdi.
İçişleri Bakanı ilan etti: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça DHKP-C örgütünün militanlarıydı. Haklarında açılmış onlarca (bir iki değil, onlarca) suç dosyası vardı.
Yerseniz… Yemezseniz sorarsınız:
Madem haklarında onlarca suç dosyası vardı, üniversiteden atmak için niye bu kadar ay, hatta yıl beklediniz? Niye üniversitede görevlendirdiniz? Yemezseniz sorarsınız:
Onlarca suç dosyası var, diyorsunuz. Oysa devletin resmi kurumundan alınan belgeler tartışmaya yer bırakmayacak bir açıklıkla gösteriyor: Her iki akademisyenin sicilleri tertemiz; tek bir soruşturma yok.
***
Komisyonu yalan belgelerle bizleri kandırmaya kalkışır, bakanı yalan iddialarla bizleri kandırmaya çalışır. Peki, bu adamlar yalanın bacaklarının kısa olduğunu, mumlarının yatsıya kadar yanacağını, birilerinin çıkıp yalanlarını suratlarına vuracağını bilmezler mi? Biliyorlarsa bizi salak sanıyorlar demektir. Peki, bilmiyorlarsa?..
================================
Dostlar,

Teşekkürler sayın Engin Aydın’a..
Veee bravo AKP… Asıl bravo İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘ya..
Yalan belge ile 2 gariban OHAL KHK’sı kurbanı kamu emekçisine İFTİRA ATACAKSIN.. ve hiçbir şeyden korkmayacaksın. Ya aklını peynir ekmekle yedin ya da YARGI KÖKTEN ELDE! Başka açıklaması var mı? Bu ay 900’e yakın AKP’li yargıç – savcı atanmadı mı? HSK tümüyle AKP – RTE’ye bağlanmadı mı? Toplam yargıç – savcı sayısı 13-14 bin dolayında.. Öncekileri geçelim, son 900 kişilik blok “kaydırma – atama” bağımsız – tarafsız yargı (!?) için yapıldı
değil mi? 18 maddelik deli saçması anayasa değişikliği halkoylamasında 1 madde de yargının niteliklerine “bağımsız” sözcüğüne ek olarak “tarafsız” sözcüğü eklenmesiydi değil mi?

Eyy halkımız, nasıl da aptal – salak – akılsız – budala… yerine konduğunu ne zaman göreceksin?
Şimdi, “Bu halka müstehaktır..” desek, 16 Nisan 2017 deli saçması halkoylamasında yarıyı biraz geçen HAYIR’cılara ayıp olacak.. Onları ayırarak sözümüzü yineleyelim :

  • AKP müridi gözü kapalı – kulağı tıkalı – ağzı mühürlü 25 milyona yakın yurttaş.. size müstehak değil de ne demeli?? Ama sen hala farkında değilsin.. Canı yananlar, senin için de sızlanıyor ah 2 gözüm, bir fark etsen, bir uyansan deriiiin mi derin ölümcül uykundan!? 

    Sevgi ve saygı ile. 28 Mayıs 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Gırtlaklama Beni Ey Burhan Kuzu!..


Gırtlaklama Beni Ey Burhan Kuzu!..

Aydın Engin
Cumhuriyet
portalı, 5.2.15

Bugünlerde bizde ya da başka bir gazetede, TV’de, radyoda filan “Aydın Engin gırtlaklanmış halde ölü bulundu.” diye bir haber okursanız şaşırmayın…
Bir faili meçhule filan kurban gitmiş değilim; “failim meşhur” dur.
Ben Ahmet Hakan’ın yalancısıyım. Hürriyet’te her hafta yaptığı “Çarşamba Sohbetleri”nde Burhan Kuzu’yu karşısına almış; sohbetin başlığını da nal gibi harflerle
“Gırtlaklamak istiyorum” diye çakmış.

Gel de okuma…
Okudum.
Gel de ürperme…
Ürperdim.

Anayasa profesörü (Valla öyle. Miletvekili olmadan önce hukuk fakültesi öğrencilerine anayasa hukuku öğretirmiş) Burhan Kuzu bilincini altüst yani tersyüz etmiş ve kükremiş:

– Başkanlık sistemi diktatörlük getirir diyenleri gırtlaklamak istiyorum.

N’olcak şimdi?
Ben, amasız, fakatsız, lakinsiz “Başkanlık sistemi diktatörlük getirir” diyenlerdenim;
demekle yetinmeyip birkaç kez bunu harbiden yazanlardanım.
Şimdi ben ne yapayım?
Zaten Hrant Dink’in öldürüldüğü 2007’den beri “yakın polis koruması” altında
berbat bir günlük hayatım var.
Acaba “Bir yetmez, iki üç koruma polisi daha isterim” diye dilekçe mi yazsam?

Tamam, Burhan Kuzu aslında “hoşsohbet” denen insanlara yakındır; mülayim görünür.
Ama meğer bu “bilinçüstü” ymüş. Şimdi bilinçaltı açığa çıktı. Gırtlaklamak fiilini şiddetle istediğini kendi söyledi. Olmaz olmaz demeyin, bakarsınız bir yerlerde karşılaşırız ve
benim gırtlak…
Anneeee!..

***

Burhan Kuzu’nun tersini düşünenleri gırtlaklamak istediği, bencileyin epey meslektaşın açıkça karşı çıktığı başkanlık sistemi, Mars’ta, Ay’da kurulmayacak. Haydi yeryüzüne inelim, İskandinav ülkelerinde, kurucu babaların kılı kırk yararak hazırladıkları ve Başkan’ı boğucu bir hukuk ve parlamento çemberi ile kuşatan ABD’de değil, Türkiye’de kurulacak.

Buna “he” demek, bu sistemin demokrasiyi geliştireceğine inanmak, “başkan”ı halkın seçmesini demokratik bir adım olarak değerlendirmek, koyunların kendilerini mezbahaya götürecek çobanı özgür iradeleriyle seçmesinden farksız…

Benim itirazım büyük Türk büyüğü Tayyip Erdoğan’ın başkan olması ihtimalinden kaynaklanmıyor. Literatürde “Asya despotik devleti” diye anılan ve kaçınılmaz olarak
devlet tapıncını yurttaşların (eskiden tebaanın, uyrukların) bilincine kazıyan bir sistemin
bu topraklarda epey derinlere kök salmışlığını bilmekten; kezlerce tanık olmaktan; mahkemesinde, hapishanesinde kezlerce ve dolaysız yaşamaktan kaynaklanıyor.
Aynı literatürde böyle bir devlet “kahhar ve kerim” olarak da tanımlanır.
Kahhar yani kahreden. Bu toprakların insanları bunu çok gördü.
Kerim, yani esirgeyen, bağışlayan, koruyan, kollayan.
Bu toprakların insanları bunu az gördü ve sık sık da “hiç” gördü.

-Galiba- başka hiçbir dilde “devlet baba” diye bir terim yok. Bizde ise günlük dilde bile sıkça kullanılan bir terim bu ve “baba dediğin ister döver ister sever” önkabulünü de içeriyor.

Dahası, başkanlık sistemini getirmek isteyen siyasal gücün yapacağı anayasayla,
demokratik bir devletin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin cenaze namazı için
saf tutmamız gerekeceğini bilmekten kaynaklanıyor. AKP iktidarında iyice şahlanan,
ancak ondan önceki iktidarlarca da yargı denetiminin bir ayak bağı, bir demokratik bela olarak görüldüğünü bilmekten, hem de iyi bilmekten kaynaklanıyor…

Eh, tarihsel kökleri de olan bir zihniyetin kol gezdiği yurttaşlık (tebaa, uyruk değil yurttaşlık) hakkını topu topu 92 yıl önce, hem de bir yurttaşlık hakkı mücadelesi vermeden kazanmış; demokrasiyle, üstelik oldum bittim şaşı, kör, topal kalmış bir demokrasiyle topu topu 65 yıl önce tanışılmış bir ülkenin insanlarıyız.

Bu koşullarda hukuksal denetimden neredeyse tümüyle arındırılmış bir devletin
“başkanlık sistemi” ile yönetilecek olması yalnızca ve yalnızca diktatörlüğe yol açar
ve orada fazla kalmayıp faşizan bir rejime evrilir

Böyle yazdığım, böyle düşündüğüm için de Burhan Kuzu beni…
Anladınız…
Yapabileceğim bir şey yok. Tek yapabileceğim…
Şimdi bu yazının başlığını bir kez daha okuyun lütfen…

=============================================

Dostlar,

Şimdi bu sözler,

– “Başkanlık sistemi diktatörlük getirir diyenleri gırtlaklamak istiyorum.”

Anayasa hukuku profesörü Burhan Kuzu’nun düşünce özgürlüğü kapsamında mıdır??

En azından etik çiğnem (ihlal) söz konusu değil midir??

Hukukçuların bir meslek örgütü – odası yok mudur??

Bay Kuzu Avukat ise ve bir baroya kayıtlı ise (İstanbul Barosu??) hiç olmazsa Baro bu “adam” hakkında disiplin soruşturması açamaz mı??

Sevgi ve saygı ile,
05.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net