MUSTAFA KEMAL’İ ANLAMAK

MUSTAFA KEMAL’İ ANLAMAK

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Aradan 95 yıl geçmesine karşın Mustafa Kemal Atatürk’ü hala anlamamış olmak, daha da kötüsü anlamak istememek ve O’nun gösterdiği yolun tam tersine yönelmek Türkiye’nin utanç verici en büyük yanlışıdır.

Bugün Türkiye, Dünya bilim ve teknolojisine zerre katkısı olmayan, kapitalizmin boyunduruğunda, yaşamsal varlıklarını satarak geçinen, gelecek kuşakların yaşamını ipotek altına sokarak ayakta kalmaya çalışan 3. sınıf bir ülke ise; bunun tek nedeni Mustafa Kemal’i anlamamış olması, O’nun gösterdiği yoldan birlik ve bütünlük içinde gitmemiş olmasıdır.

Mustafa Kemal, arkasında dogmatik bir ezber sistemi değil, ülkede ve tüm Dünyada (Doğayla uyumlu) barış içinde insanca bir yaşamın altın anahtarını bıraktı :

  • Hayatta en gerçek yol gösterici Bilimdir.” dedi…

Ancak Ülkeyi yöneten, yönetici geçinen kadrolar bu kısa öğüdü algılayamadılar, bu “zor yolun” gereğini yerine getir(e)mediler, Devrimleri koruyamadılar, tören ve görüntü Atatürkçülüğünü, halk goygoyculuğunu, işbirlikçiliği yeğlediler…

Eğitimci geçinen kadrolar
– Aklı hür,
– Vicdanı hür,
– İrfanı hür

kuşaklar yetiştiremediler; kolaycılığı, kopyacılığı yeğlediler.
Başarısızlığın otomatik mazereti hep hazırdı; kahrolası Emperyalizm !

Umarız ki, Mustafa Kemal’i anlamış ve kendini Bilimin aydınlık yolunda insanlığa ve milletine adamış gençlerimiz, mazeret üretmeden, cesaretle sorunların üstesinden gelir, yılmadan çalışarak arayı kapatır; emperyalizmin, kapitalizmin, fanatizmin engellerine takılmadan Ülkemizi yeniden aydınlığa, esenliğe çıkarırlar.

Tek umudumuz, durumdan görev çıkaracak bilinçli Gençliktedir.æ (3 Mart 2019)

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi, yazı
=================================================

Dostlar,

3 Mart Devrim Yasalarının 95. yılı

3 Mart Devrim Yasalarının 95. yılında, ülkemizde dinci – gerici karşıdevrimin epey yol aldığını saptıyoruz.

Ülkemiz  demir yumrukla tek başına yasal olarak sorumsuz ama sonsuz sayılacak yetkilerle yöneten Erdoğan, salt “dindar” değil aynı zamanda “kindar“, “dinini ve kinini eksik etmeyen” kuşaklar yetiştirmeyi hedeflemektedir ve üniversite öncesi eğitimin 2. ve 3. dört yıllık dilimlerinde bu hedef, neredeyse tüm ortaokul ve liselerin imam-hatip okullarına dönüştürülmesiyle yakalanmaya çalışılmaktadır.

Çok yol alındığı bir gerçektir.

Ancak AKP iktidarının yaşamın gerçekliği (sosyal realite) ile çatışma kertesine sürüklendiğini de izliyoruz. Son günlerde kimi imam-hatip okullarının öğrencisizlikten kapatıldığını öğreniyoruz basından.
Bu okulları bitirenlerin üniversite giriş sınavlarında ancak %20’sinin başarılı olabildiğini, onların da öncelikli tercihlerine yerleşemediklerini ÖSYM istatistiklerinden izliyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın ise Anayasayı açıkça çiğneyerek (başta md. 24) okul öncesi ve ilk 4 sınıf çocuklarına el attığını ve bu yaş diliminde pedagojik olarak olanaksız olan “değerler eğitimi” adı altında, üstelik kimi dinci vakıflara işi havale ettiğini dehşet içinde izliyoruz. Amaç körpe zihinleri erkenden devşirmek ve dinci-gerici koşullandırma yapmaktır.

Daha da endişe verici olan husus ise, Erdoğan’ın Başbakan iken yaptığı bir konuşmada, Sn. Ercan’ın yukarıda sunduğu görselde olduğu gibi salt “dindar” nesiller yetiştirmekten söz etmekle kalmayıp, aynı zamanda “kindar, kinini eksik etmeyen” nesiller yetiştirmeyi hedef olarak koymasıdır (https://youtu.be/zLzqB876I7M 19 Şubat 2012)!
Birkaç soru birbirini kovalayarak zihnimize üşüşüyor :
1. “kindar, kinini eksik etmeyen” nesiller kime – neye karşı yetiştirilecektir? Türkiye Cumhuriyeti’ne mi? Arşivlere giren bu sözleri söylerken Erdoğan Başbakandır ve sorunun yanıtı “evet” ise, Erdoğan’ın Başbakan olarak meşruluğunu yitirmesi, milletvekili yemininin dışına düşmesi söz konusu edilebilir.
2. İslam dini de dahil olmak üzere, bildiğimiz ölçüde “kin, kindarlık” kavramlarına hiçbir din yer vermemektedir. Dolayısıyla Erdoğan bu çok tehlikeli, barış karşıtı, düşmanlık tohumlayan, çağ dışı sözleri ile “din dışına düşmüştür” saptamasını yapmak zorundayız.
3. İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı neden bu söyleme hiçbir tepki vermemiştir?
4. Türkiye demokraside, hukuk devletinde, kadın haklarında.. sürekli gerilemekte. Üniversitelerimiz geçelim ilk 500’ü, ilk 1000 içinde kalabilme derdinde. Dünya sanatına, bilimine, kültürüne, teknolojisine hemen hemen hiçbir anlamlı katkımız yok! Ekonomik çöküş çok boyutlu… 2018 sonu verileriyle Türkiye artık dünyanın en büyük 17. ekonomisi değil.. İlk 20 olarak bilinen G20’nin dışına düşmüş durumda.. Ne acı ki, böyle olabileceğini bu sitede yıllar önce ve kezlerce yazdık. Oysa AKP = Erdoğan habire masal anlatıyordu ulusumuza; 2023’te ilk 10 ekonomi arasına gireceğiz, 500 milyar $ dışsatım yapacağız ve kişi başına gelirimi 25 bin $ olacak diye.. Son 6 yıldır kişi başına gelir Dolar olarak sürekli düşmekte ve 2018 sonunda korkarız, ulusal gelir 850 milyar Dolardan 700 milyar Doların altına indi!
*****
Cumhuriyetin temel değerleriyle yıkıcı biçimde çatışmanın ülkemizi sürüklediği çöküntü budur!
  • Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.

Bir nokta daha çok önemli : Mustafa Kemal Paşa döneminde “tek tipçi” eğitim yapıldığını ileri sürenler ne denli derin çarpıtma içinde.. Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün eğitim hedefleri ile Erdoğan’ın hedefleri ortada.. Erdoğan “dindar – kindar” kuşaklar hedeflerken; ATATÜRK’çü eğitim dizgesi (sistemi) “aklı hür, vicdanı hür kuşaklar yetiştirmeyi” felsefe edinmiş. Yine Atatürk, aşağıdaki sözlerin de sahibi..

  • Gençliği yetiştiriniz, onlara bilimin ve irfanın (aydınlanmanın) pozitif fikirlerini veriniz: geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız..
Bu insancıl, bilimsel, gerçekçi, derin öngörülü, yaşamın – insanı doğası ile örtüşen söylemi bile Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü insanlık tarihinin en büyük önderlerinden biri yapmaya yeter de artar da! Biraz da bu yüzden olsa gerek, kimileri O’nu anlamakta çok ciddi güçlük içindeler.
95 yıl sonra 3 Mart 1924 Devrimlerini ve Devrimcilerini, başta önder Mustafa Kemal Paşa olmak üzere şükran ve saygı ile selamlıyoruz.. AKP fetret parantezi de kapanacak ve Türkiye Cumhuriyeti uygarlık yolunda ilerlemesini, sonsuza dek payidar kalarak sürdürecektir.
Sevgi ve saygı ile. 04 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Prof. Dr. D. Ali ERCAN : ŞERİAT (Güncellenmiş..)


Dostlar
,

Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan, ŞERİAT başlıklı çok önemli ve çok değerli makalesini güncelleyerek bize de e-ileti ekinde yolladı. Önceki içeriğin dikkate alınmamasını dilemekte. Ancak burada 5 sayfalık uzun yazıyı yeniden dizmek epey zaman alıcı olacak. Bu bakımdan, söz konusu ŞERİAT başlıklı makalenin son biçimini pdf olarak aşağıda sunuyoruz.. Okumak için lütfen tıklayınız..

Şeriat_duzeltilmis_6.5.13

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 7.5.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================

Dostlar,

Aşağıdaki yazıyı, Sayın Duran Aydoğmuş’un Cidde’de doğrudan gözlemlerini içeren yazısıyla birlikte okumanızı öneririz.. 

http://ahmetsaltik.net/duran-aydogmusun-ciddede-islam-fasizmi-gozlemleri/

Sevgi ve saygı ile.
17.4.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=============================

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

portresi

ŞERİAT

Değerli arkadaşlar,

Şeriat “yol, yöntem” anlamında Arapça kökenli bir kelime olup, pratikte,

Toplumsal yaşamın, Hukuk kurallarının, yasaların Din esaslarına göre,
yani Kur’anın emirlerine (ayetler), Peygamberin sözlerine (Hadis) ve davranışlarına göre belirlenişi
demektir.

Dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan Müslüman Ülkelerin çoğunluğunda
(S. Arabistan, Yemen, İran, Afganistan, Pakistan, Mısır, Sudan, Libya… 20’den çok Ülkede) resmen şeriat hukuku geçerlidir. Çok değişik coğrafyalarda yer alan,
çok değişik kültürel geçmişleri olan ve şimdi antidemokratik Şeriat yasalarıyla yönetilen bu Ülkelerin temel ortak özellikleri bilimsel alandaki geri kalmışlıklarıdır.

Bu İslam ülkelerinin Çağdaş Dünyaya bilim, teknoloji, sanat alanında hemen hemen hiçbir katkıları ve ağırlıkları yoktur. İnsani Gelişmişlik İndeksi (HDI) sıralamasında
ve özellikle Kadın hakları konusunda Dünya listesinin en altındaki ülkelerdir.

  • İslamiyet zaten “eşitsizlik” üzerine kurulu bir dindir.

* Her şeyden önce Müslüman olanla Müslüman olmayan insanlar eşit sayılmaz.
(Hatta Müslüman olmayanların katli vaciptir, yani öldürülmeleri arzu edilir..) 

* Müslümanlardan Arap olanlarla Arap olmayanlar da eşit değildir; Örneğin Türkler
(70 yıl süren soykırım vahşeti karşısında çaresiz, kalıp zorunlu olarak) Müslüman olduktan sonra bile Araplar tarafından ikinci sınıf Müslüman görüldüler ve “Malawi” diye adlandırıldılar.

* Müslüman-Arap olanlar içinde de Kureyş kabilesinden (Kureyşi) olanlarla olmayanlar eşit değillerdir. Kureyşi olanlardan Ehl-i Beyt olanlarla (Peygamber ailesi)
Ehl-i Beyt olmayanlar eşit değildir.

* Kadınlar Erkeklere eşit değildir (Bkz. ilgili Kur’an ayetleri) köleler, cariyeler vs. vs.

Türk-İslam sentezcilerinin, bilimsel geri kalmışlık kompleksiyle sarıldıkları ve
“Büyük Türk âlimi” (?) diye tanıttıkları İbn-i Sina bile Al-Şifa” adlı meşhur tıp kitabının önsözünde İslam’a ve İslam peygamberine methiyeler düzdükten sonra “kavm-i necip (seçilmiş, üstün kavim) Araptır, öbür kavimler (tabii Türkler de) Araplara hizmet için yaratılmışlardır.” demektedir. (Biz de bu adamı onurlandırmak için adına hastane  açıyoruz.)

Değerli arkadaşlar,

Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Laik bir Cumhuriyet olarak kurulmuştur.

  • Laik Devlet yönetimi din esaslarına göre değil, akıl ve bilimin ışığında yürür.
  • Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.” der,

Büyük Atatürk. İşte tam da bu nedenle, yani  Devlet yönetiminde inancı, vahiy ve dogmaları değil, aklı ve bilimi rehber alışı nedeniyle, yobazlar Mustafa Kemal’e ve Laik Türkiye Cumhuriyetine yıkıcı, kıyıcı düşmandırlar… Demokratik özgürlüklerden, yöneticilerin öngörüsüzlüğünden ve yanlışlarından alabildiğine yararlanarak yürüttükleri sinsi politikalarla Laik Cumhuriyeti yok etmek noktasına kadar gelmişlerdir.

DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) tarafından yönetilen 80 bini aşkın Cami,

toplumu dönüştürme merkezleri olarak işlev görmekte, Kuran’ı yorumlamak adına “Fetwa” lar yayınlanmakta, çocuk yaştaki genç beyinlere İslami yaşam tarzı, yani Şeriat Devlet düzeninin düşünsel altyapısı işlenmektedir. Çoğunluğu babaların, kocaların dayatması ile de olsa, belli bir maddi çıkar karşılığı da olsa, bugün için Türkiye’de kadınların %60 kadarı “Türban” denen siyasal simgeyi kullanır hale gelmiştir.
Erkek zorlamasıyla takanların pek çoğunun aslında Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı olmadıklarını söyleyebiliriz, ama ne yazık ki yeterli bilgileri, “hayır” diyecek güçleri, medeni cesaretleri yok.

Türban

  • Bu tarz giyim kuşam aslında ne Kur’an da öngörülmüştür
    ne de bizim milli geleneklerimizde vardır. 

Kuran’da söylenen sadece “edep yerlerinin örtülmesi”dir. (1400 yıl öncesinin Arabistan çöl ikliminde Güneşe ve Kuma karşı gözlerini, kulaklarını korumak amacıyla başlarına aldıkları ve vücutlarını sarıp sarmaladıkları örtülerini özensiz kullanarak cinsel organlarını saklamayanlar uyarılıyor yalnızca..)

ABD Emperyalizminin Sovyetlere karşı planladığı “İslami kökten-dinci Yeşil Kuşak” Projesinin bir uygulaması olarak, ilk önce Mısır’da 1970’lerde başlatılan ve sonra Türkiye’nin başına sardırılan bu Türban; Türkiye’de  Laiklik, Cumhuriyet ve Atatürk  karşıtlığının siyasal simgesidir. Ülkemizde türban takanların yarısına yakını maalesef baba ve koca baskısıyla ve geri kalanın da yarısı maddi çıkar karşılığı takıyor. İnanarak (?!) Türban takanlar yaklaşık dörtte bir oranındadır.

Değerli arkadaşlar,

Tabii ki, Demokratik ve Laik bir Ülkede Yurttaşlar özgürdür; diledikleri gibi giyinebilirler. Kimsenin giyimine kuşamına karışamayız. Bir insanın hayat anlayışı, yaşam tarzı, giyinişi tabii ki, kimseyi ilgilendirmez. Eğer bir kadın “benim keyfim böyle istiyor, başımı bu şekilde bağlıyorum” diyorsa bu onun kişisel tercihidir, elbette söyleyecek tek sözümüz olamaz. Ancak bu hanımefendi “Kuran’ın emri gereği bu örtüyü kullanıyorum.” derse, işte bu çok yanlış ve tehlikeli olur; çünkü Kuran’da, “saçının tek teli bile görünmeyecek şekilde kadınlar başlarını örtecek” diye bir ayet
mevcut değildir.

Dolayısıyla böyle bir iddia, yani “bu tarz baş örtmenin İslami vecibe” olduğu iddiası,
başını örtmeyen kadınların Müslüman olmadıkları anlamını taşır ki, kimsenin böyle bir imada bulunmaya hakkı yoktur. Atatürkçülerin hassasiyeti işte bu noktadadır.
Biz bu tür (siyasal yandaşlık belirten) simgelerle inanan-inanmayan, Müslüman-Laik şeklinde insanlarımızın ayrıştırılmasına ve ötekileştirilmesine karşıyız.

“Dinimin, inancımın gereği…” ezberini inatla sürdüren türbanlılara ne diyebiliriz ki?… Demek ki Atatürk’ü ve laik Cumhuriyeti anlatamadığımız, sevdiremediğimiz, 15-30 yaş arası 1,6 milyon türbanlı genç kızımız var en azından (ve tabii bir o kadar da erkek) yazık, çok yazık!!

Hemen suçu dış güçlere, emperyalist işbirlikçilere yüklemek kolaycılığına kaçmadan, gerçeği açıkça söyleyelim ki, bu durum, kendi yıkılışına yol açan olanakları yaratan, kadroları yetiştiren Cumhuriyet Eğitiminin kurgusal, yönetsel başarısızlığından başka bir şey değildir sonuçta.

Bir YASAK işareti olan bu tarz örtünmeyi bireysel ÖZGÜRLÜK olarak algılayabilen çarpık bir mantıkla, (yasaklara uymak özgürlüğü ??!) beyinleri dumura uğratılmış bu gençler,

Devrim karşıtlarının ele geçirdikleri Cumhuriyet Eğitiminin ürünüdür. Ülkenin bu hale gelmesindeki en etkin Kurum da, kuşkusuz, vatan haini, bölücü, gerici birtakım siyasetçilerle birlikte başta DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) olmuştur. DİB hiçbir tarikatın, hiçbir dinsel akımın zararlı olamayacağı ölçüde, Laik Devlet yapısını, aynı Devletin olanaklarıyla içten içe oyarak, kemirerek tahrip eden, Şeriat altyapısını resmen  kurgulayan, uygulayan bir aracı Kurumdur. DİB içinde yuvalanmış kadrolar,
yıllardan beri Şeriata giden yolları milim milim döşemişlerdir.

Diyanet kaldırılmalıydı !

Değerli arkadaşlar,

1924’te Halifeliğin kaldırılması, Evkaf ve Şer’iye vekaletinin ilgası sonrasında, Mustafa Kemal “palyatif bir önlem” olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmak zorunda kalmıştı. Büyük Önder, “Laik bir Cumhuriyette Din ve Devlet işlerinin kesinlikle ayrı yürütülmesi gerektiğini, Dinin Devlet işlerine, Devletin de, sınırlı bir denetimin dışında, Din işlerine müdahale etmemesi gerektiğini” tabii ki çok iyi biliyordu.
Ancak o zamanki koşullar böyle bir çözümü zorunlu kılıyordu. Ömür vefa etseydi,
Yüce Atatürk ilk fırsatta bu Kurumu “İslâm’da yönetici Ruhban sınıfı yoktur” diyerek,
ya tümüyle kapatacak ya da Devlet aleyhine her türlü zararlı girişime engel, denetim erkini elde tutmak koşuluyla, Devlet desteğinin, ilgisinin olmadığı başka bir özerk yapıya kavuşturacaktı. Ne yazık ki, olmadı… (gerçek müminler için de kesinlikle böylesi daha hayırlı olurdu.)

İşte Diyanetin bir “Devlet Kurumu” olarak kuruluşunu büyük bir fırsat olarak değerlendiren Cumhuriyet karşıtı, Şeriat yanlısı yobaz takımı, bu Kurumu “üslenilecek bir merkez” olarak gördüler ve en kolay şekilde, bu zayıf noktadan Cumhuriyete “gedik” açabileceklerini anladılar. Diyanet aracılığı ile Devlet bürokrasisine sızıntının yolu açılmıştı. Nitekim 1950 seçiminde Demokrat Parti iktidarı ele geçirince, Devrim karşıtlarının baş ideologlarından Necip Fazıl Kısakürek Atatürk döneminin bitişini (!) sevinçle şöyle haykırıyordu :

“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes,
Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!”

Başından beri, ustaca takiyyelerle bugüne dek güçlenerek gelen, şu anda milyar dolarlara hükmeden Diyanet Vakfıyla, 8 bakanlığın bütçelerinin toplamına denk bütçesiyle, 20 bin kişilik görünen kadrosuyla dizginlenemez bir güce erişmiş olan
bu Kurumun çoktan Devlet’ten kopartılması, Devletle ilişiğinin kesilmesi gerekirdi; Çünkü Laik bir ülkede “Diyanet” gibi garabet bir Devlet Kurumu olamaz;
Laik bir Devletin okullarında Din dersi zorunlu olamaz. Ama ne yazık ki artık çok geç.

Değerli arkadaşlar,

Şeriat tehlikesine karşı mücadelede referansımızı yine Kuran’dan alabiliriz!..
Kur’anın sık yinelenen en önemli iletisi (mesajı) şudur : 

“Ayetlerimizi  anlayasınız  diye  Kur’anı apaçık arapça indirdik.”  der.
(Zuhruf-3, Nur-46, Hac-16, En’am-97….)

Yani bütün ayetler anlaşılsın diye, tek anlamlı ve apaçıktır.. Bir sözden iki ayrı anlam çıkarılmamalıdır (Birtakım şarlatanların söylediklerinin aksine, Kur’anın şifreleri falan olmadığını bizzat Kur’an söylüyor.).  Bunun için de Kur’an Arap dilindedir; diğer bir ifade ile Kur’an Araplar içindir… Çünkü yine aynı Kur’anda  :

* “Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik.” denmektedir. (İbrahim suresi 14-4) yine bir başka ayette :

* “Her milletin bir yol göstereni vardır.” denmektedir (Ra’d suresi 13-7)

* Ayrıca, insanların farklı dinlerden olabileceğini ifade eden bir ayet vardır : (109-6) “leküm diynüküm, veliyed-din- senin dinin sana, benim dinim bana” 

Buradan anlaşılan şudur ki; Arap milletinden değilseniz Kur’an hukukunu (şeriatı) uygulamanız gerekmiyor; kendi milletinizden, kendi dilinizden olan bir önderin gösterdiği yoldan gidebilirsiniz, demektir…

Değerli arkadaşlar,

Türk milletinin Büyük Önderi Mustafa Kemal Atatürk;

  • Yaşamda en gerçek yol göstericinin akıl ve bilim olduğunu söylemiştir.

Sevgilerimle..æ

Ek-1 Kuran’da kadınlarla ilgili ayetler  :

TANIKLIK :  Bakara Suresi 282. Ayet :

“…Erkeklerinizden iki tanık tutun… Eğer iki erkek bulunmazsa, bir erkek ve -biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak- iki kadın olabilir….”

POLİGAMİ : Nisa Suresi 3. Ayet

“… hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz;…”

MİRAS : Nisa  Suresi 11. Ayet :

“ (miras paylaşımı hususunda)  Allah emreder ki: erkek cinsten olana dişi cinsten olanın iki katı pay düşer…”

KÖLELİK : Nisa Suresi 24. Ayet :

“ Ve köle olarak maliki bulunduğunuz eşlerinizin dışında şerefli evli kadınlar da size yasaktır.”

KADINA CEZA : Nisa Suresi 34. Ayet :

“…erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler… Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınları uyarın, yataklarında onları yalnız bırakın, dövün! size itaat ederlerse daha ileri gitmeyin…”

ÖRTÜNMEK : Nur Suresi 31. Ayet : 

“Mümin kadınlara da söyle… ferçlerinin (cinsel organlarının) örtülü oluşuna dikkat etsinler, başlarına aldıkları örtülerini (memelerini saklayacak şekilde) yakalarının üzerine salsınlar…”

Ek-2

Değerli arkadaşlar,

Newsweek Dergisi tarafından “DÜNYADA KADIN” ekinde kadın hakları ve kadınların yaşam standartları bakımından yapılan kapsamlı bir değerlendirmede, Türkiye 132 ülke arasında Gabon, Zimbabwe, Gambia ve Madagaskar gibi yoksul Afrika ülkelerinin arkasından 87. sırada geliyor. Değerlendirme sağlık, eğitim, ekonomik, politik ve hukuksal veriler üzerinden yapılmış; Türkiye’nin puvanı 100 üzerinden 56,2…  Tartışmasız ilk sıralarda olan ülkeler Dünyanın en gelişkin İskandinav ülkeleri İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka.

Genelde listenin sonlarında yer alan Müslüman ülkelere bakacak olursak; Tunus 58, Malezya 63, Endonezya 64, Türkiye 87, Cezayir 88, Mısır 92, Fas 96, İran 97, Suriye 102, Libya 104, Bangladeş 110, Hindistan 112, Suudi Arabistan 115, Nijerya 121, Pakistan 126, Yemen 131 ve Afganistan 132 inci sıradalar.

Sosyal, ekonomik, hukuksal… Hemen her alanda tüm haklarını birçok Avrupa ülkesinin önünde, Cumhuriyetle birlikte 1930’larda kazanmış olan Türk kadınının bugün Dünyada 87. sıralara gerilemiş olması gerçekten çok üzüntü ve
kaygı vericidir. æ

1 Eylül DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

Prof. Dr. rer. nat. D. Ali Ercan

1 Eylül DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür,
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim!

Nazım Hikmet RAN

Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Paylaşım Savaşını başlattığı tarih olan 1 Eylül, “dünya barış günü” olarak kutlanıyordu;
ancak SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra hiçbir ülke 1 Eylül’ü
Dünya Barış Günü olarak kutlamadı.

Daha sonra BM kararı ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun açılış günü olan
21 Eylül, Uluslararası Barış Günü ilân edildi.

Her 21 Eylül de, Birleşmiş Milletler Merkezinde, Savaşlardaki insani kıyımın anısına Japonya tarafından yaptırılmış olan “Barış Çanı” çalınıyor. Bu çan, dünyanın
tüm ülkelerinden çocukların bağışladıkları bozuk paralardan üretilmiş;
Çanın üzerine, 世界絶対平和萬歳 (Çok Yaşa Mutlak Barış) yazısı var.

New York’ta Birleşmiş Milletler binası önündeki Japon Barış çanı.

1 Eylül ya da 21 Eylül, fark etmez, yılda yalnızca bir gün bile olsa,
barışı anmak insanlık için bir gelişim sayılmalıdır; çünkü başta su, hava ve
toprak olmak üzere yaşamın tüm gerekli altyapısı geriye dönüşsüz bir bozulum içindedir. Sınırlı dünya nimetlerinin adil olmayan paylaşımı da insanlar arasında sürekli artan bir gerilim yaratmaya ve gizli/açık mücadele/savaş nedeni olmayı
sürdürüyor. Öte yandan müthiş bir hızla üremeye devam eden insanlık, gezegeni
yalnızca kendi türü için değil, başka bütün canlı türleri için de yaşanamaz hale getiren olumsuz davranışlarını pervasızca, sorumsuzca sürdürüyor.

Özetle bu gezegen üzerinde yaşam savaşımı gittikçe zorlaşıyor.
Peki, bu durumda Japon Barış Çanı’nın üzerinde yazılı “mutlak barış”
nasıl gerçekleşecek?

Pek net olarak tasarlanamayan “Barış” kavramı çok daha somut görüntüsüyle
“Savaş” diye bildiğimiz olgunun antitezidir. Bir başka anlatım ile, iki sistem arasındaki çıkar dengesinin kurulduğu, korunduğu duruma “barış durumu” diyoruz. Dengesizliğin devam ettiği, çıkarlar çatışmasının öldürücü silahlarla sürdürülmesi ise “savaş durumunu” temsil ediyor. Ancak, uluslararası “şerefli ve adil barış” “her ne pahasına olursa olsun, yeter ki çatışma olmasın” mantığı ile,
bireysel özgürlükler ve ulusal bağımsızlıktan ödün verilerek oluşturulacak
yapay bir sessizlik ortamı da değildir.

Tarihte savaşlar, devletlerin veya siyasal örgütlenmelerin aralarında çözümleyemedikleri anlaşmazlıkları güce ve şiddete dayanarak çözmek girişimleri olarak karşımıza çıkıyor. Savaş ve politika arasındaki ilişkiye değinen
ve savaşı “siyasal bir araç” olarak gören Prusyalı devlet adamı General
Karl von Clausewitz’e göre, “savaş, politikanın bir başka biçimde devamıdır.”

İnsanlık tarihi boyunca savaş, toplumlar arasındaki bunalımlarda sonuç alabilmek için “en son başvurulan yol” olmuştur. Ancak çağımızın yönetsel paradigması olan ‘demokrasi’nin ürünü birtakım yeteneksiz, aferist (işgüzar, işbirlikçi), oportünist (fırsatçı), egoist (bencil), popülist (halk yalakası) sıradan insanların hemen
bütün ülkelerde politik güçleri ellerine geçirmesiyle, anlaşmazlıkların çözümünde kaba güç kullanımı, yani savaş neredeyse ilk seçenek durumuna gelmeye başlamıştır.

İster lanetlensin, ister kutsansın, Savaş bir ölüm makinesidir. 1. Dünya Paylaşım Savaşında yaklaşık 20 milyon, 2. Dünya Payalşım Savaşında 50 milyon insan yaşamını yitirmiştir. Bunların yarısı sivil insanlardı. Çanakkale Savunmasında İngiliz ve Fransız donanmalarının 2-3 nükleer bomba eşdeğerindeki bombardımanları altında ölen askerlerimizin sayısı 200 bin dolayındadır. Osmanlı ordusunun 1913-18 arası
bütün cephelerde yitirdiği asker sayısı 1 milyona yakındır. O zamanlar toplam nüfusun 12 milyon olduğunu düşünecek olursak, Anadolu’da 18-28 yaş arası erkeklerin 6’da 1’i savaşlarda ölmüş demektir.

Büyük Atatürk, “Vatanı müdafaa mecburiyeti olmadıkça harp bir cinayettir.” demiştir.

Tarihte doğrudan askerlerin ve orduların hedef olduğu savaşlar, günümüzde daha çok sivil halkı ve çocukları hedef almaktadır; askerden çok siviller ölmekte, çevre ve yaşam kaynakları büyük yıkıma uğramaktadır. ABD’nin Irak seferinde ölen yaklaşık
10 bin Amerikan askerine ve 50 bin Iraklı askere karşın ölen Iraklı sivillerin sayısı 200 binin üzerindedir. Bundan sonra da nerede ve nasıl olursa olsun meydana gelecek “sıcak” savaşlarda askerlerin 5-10 katı sayıda siviller ölecektir.

Yani çağımızın Savaşları, gerçekten masum insanları hedef alan bir cinayettir.

Doğada tüm canlıların yaşam mücadelesinde sınırlı yaşam kaynaklarına sahip olmak yarışı temel gerekçedir.*

Bunların başında yaşam alanı olan topraklar, ardından sular geliyor.
Çağımızda bunlara enerji kaynakları ve endüstrinin temel girdileri olan madenler
de eklendi.

Her ne olursa olsun çıkar çatışmalarının temel nedeni aşırı nüfustur.

Dünya nüfusu bugün 7 milyarı aşmıştır ve her gün 210 bin kişi artmaktadır. (doğanların ve ölenlerin farkı; acı ve kara bir mizah ama, teşbihte hata olmaz, insanların üzerine günde 2 atom bombası atılsa insanlığın nüfusu ancak sabit kalacak)

Yalnızca nüfus artmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyaya egemen serbest piyasa ekonomisinin dayatması ve yönlendirmesiyle savurganlık ve adam başına tüketim
düzeyi de artıyor; öte yandan yaklaşık 1 milyar insan açlık çekiyor,
her 10 kişiden 1’i yeterli temiz suya erişemiyor.

Türkiye’de resmi rakamlara göre nüfusun % 5’i (benim hesaplarıma göre bunun 2 katı) açlık sınırında yaşıyor.

Tüm bu olumsuzlukları gidermenin yolu, barışa giden yol,
öncelikle nüfusun azaltılmasından geçiyor.

Bugün Çin’de olduğu gibi tüm dünyada ciddi olarak, “Kadın başına bir çocuk” uygulamasına geçilse, belki 22. yüzyılın ortalarında, bu gezegenin gerçekten taşıyabileceği bir düzeye, 1 milyar düzeyine inilmiş olur. Aksi takdirde doğa
kendi dayatmasını zaten acımasızca uygulayacak; susuzluk, kuraklıklar ve
olumsuz iklim koşullarından kaynaklanan açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle insanlığın çok büyük bir bölümü kıyıma uğrayacaktır.

İnsanların kendi aralarında olması gereken barıştan çok daha önemlisi, doğa ile barışık yaşamanın gerekliliği de acı bir ders olarak öğrenilecektir.

Eğer insanlık, hem kendi türünün ve de öbür canlı türlerinin sonunu bir an önce getirmek istemiyorsa, aptalca üretim, haksız paylaşım ve savurgan tüketim sarmalından (şeytan üçgeninden) kurtulmalı; kulaklara çok hoş gelen bir saçmalığı, kapitalizmin uydurması olan “sürdürülebilir kalkınma” saçmalığını terk ederek, ortak gezegenimiz üzerinde “sürdürülebilir yaşam tarzı” aranışında olmalıdır ve bu temel üzerinde
yeni bir ortak kültürü mutlaka geliştirmelidir.

Amaç her şeyden önce mutfak ve lavabo arasında biyolojik atık borusu halinden kurtulmak, doğayla, evrenle ve tüm insanlıkla uyumlu yaşamın yollarını bulmak olmalı, amaç “insani gelişim” olmalıdır.

Birleşmiş Milletler tarafından gelir, gelir dağılımı, eğitim, bilim, teknoloji ve sanatsal üretim ve sağlık etmenleri göz önüne alınarak yapılan bir değerlendirmeye göre İnsani Gelişmişlik sıralamasında Türkiye (HDI 0,69) puvanıyla dünyada
92. sıradadır. Şimdiye dek hep “si vis pacem, para bellum” felsefesiyle hareket edildi; yani “barış istiyorsan savaşa hazır ol..” Ancak “si vis pacem, para justitiam” demek yani “barış istiyorsan adalete, adil olmaya hazır ol” demek
bence çok daha yerinde olurdu. Ama bunun için de bir paradigma değişikliği gerekli; egemenlerin hukuku yerine küresel adaleti ve küresel barışı sağlayacak evrensel akılcı hukukun egemenliğine geçiş gereklidir. İnsanlık, her şey çok geç olmadan,
bunu becerecek olgunluğa erişebilir mi? Temel soru(n) budur.

Tarih boyunca bilimin ve bilge kişilerin uyarıları ve yönlendirmelerine karşın
ilkel içgüdüsel davranışları sergilemeyi sürdüren insanlığın genel gidişatına ve gelinen noktaya bakılırsa, savaş maalesef bir gerçeklik (realite), barış ise
bir düş (hayal) olarak düşünülebilir. Ancak gerçek insanlık idealini yaşatmak isteyenler her şeye karşın bu düşün gerçekleşmesi için, gerçek barış için,
mutlak barış için aydınlatmaya, uyarmaya ve “barışçıl mücadele”ye devam etmeliler.

“Yurtta barış, dünyada barış” temel amacına yönelik olarak “Hayatta en gerçek
yol gösterici bilimdir.” diyen büyük önder Atatürk’ün yolundan gidenlere de
bu yaraşır. æ
_____________________________
*Çarpıcı bilimsel düşünceleriyle çağının entelektüellerini etkileyen İngiliz ekonomisti Thomas R. Malthus’un (1766-1834) doğada aritmetik dizi ile artan besin kaynaklarının, geometrik dizi ile artan tüketici nüfusuyla aynı oranda çoğalmadığı
ve bu nedenle “besin kaynakları için sürekli ve acımasız bir kavganın doğal olduğu..” yönündeki tezi özellikle Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace
(1823-1913) gibi “Evrim” biyologlarının geliştirdiği “doğal seçilim” kuramı için
esin kaynağı olmuştur.

Prof.Dr.Ali Ercan : ADD 12. Genel Kurulu’nda Bilim Danışma Kurulu Adına Konuşması

Ali_Ercan’in_BDK_adina_ADD_Genel_Kurul_Konusmasi_ 9.6.12