5 Mayıs 2015 akşamı Halit Çelenk Hukuk Ödülleri töreni

Değerli Dostlar

5 Mayıs 2015 akşamı Av. Halit Çelenk Hukuk Ödülleri törenine bekliyoruz.5Mayis2015_anma_posteri5 Mayıs 2015, Salı
Saat 19:00, Yer : Barolar Birliği Balgat Merkezi
İlhami Soysal Sok. no 3
Av. Özdemir Özok
Konferans Salonu, Litai Otel
anma_fotosu
Düzenleme Kurulu adına
Özlem Şen Abay – Ali Rıza Aydın
İyi dileklerimizle…
========================================
Dostlar
,Av. Halit Çelenk‘i 5 Mayıs 2011 günü yitirmiştik.
Av. Halit Çelenk, Denizlerin avukatı idi.
Bu davaya gönlünü, gövdesini koymuştu..
Bir dava adamı ve harman yürekli bir yiğit idi..
Yılmaz bir Devrimci idi..
4 koca yıl geçti O’nu yitireli.. çoook özlüyoruz..
Merhum Çelenk’in küçük kızı Sayın Prof. Dr. Ferda Özyurda ile Ankara Üniv. Tıp Fak.
Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda meslektaş olarak bitişik odaları paylaşıyoruz..
Çelenk ustanın damadı Prof. Dr. Ümit Özyurda da aynı fakültede çalışma arkadaşımız.
Önceki anmalara katılmıştık. Buna da katılacağız.
Ailesinin ve Ulusumuzun acısını paylaşıyoruz..
Tüm devrimci çabalarını saygı ve şükran ile selamlıyoruz..
*****
Av. Halit ÇELENEK ile telefon görüşmemiz..22.05.08 günü bizi telefonla Fakültede iken aradılar (kızı çalışma arkadaşımız Prof. Ferda Özyurda aracılığıyla).
6 Mayıs 2008 günü yazdığımız “Deniz’e, Hüseyin’e, Yusuf’a!” başlıklı yazımızdan
çok mutlu olduğunu, bizi kutladığını belirttiler ve teşekkür ettiler.
Deniz’in idam öncesi sözleri gündeme geldi.. Biz, “Atatürk’ün adı geçti mi?” dedik..
– Bu gençler Atatürkçü değillerdi, Kemalist değillerdi..
ama O’na çok saygılı ve bağlı idiler.. dedi.
Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal yürüyüşü düzenlediler.. dedi.
Son sözlerini TV’lerde bana söyletmiyorlar.. dedi:
  • Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği
  • Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ilkleri
  • Yaşasın Türkiye’nin bağımsızlığı
  • Kahrolsun emperyalizm

İdam öncesi son sözleri idi.. dedi. Aradan 36-37 yıl geçti, düşünce açıklaması suç değil ama ürküyor ve söyletmiyorlar.. dedi.
Biz de teşekkür ederek, emeklerine kutlama ve saygı ile telefon görüşmesini bitirdik.
*****

Halit Çelenk ile, 10.03.07

10 Mart 2007’de imza gününde
Sayın Çelenk ile birlikteyiz..
(12 Eylül’de işkence ile öldürülen
İlhan Erdost’un ağabeyi
Muzaffer İlhan  Erdost kitapevinde)
TBB (Türkiye Barolar Birliği) sitesinde aşağıdaki başlıkla yayımlanan habere erişemk için lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

“HALİT ÇELENK HUKUK ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU”

 HALIT_CELENK_HUKUK_ODULLERI_SAHIPLERINI_BULDU_5.5.15

Sevgi ve saygı ile.
30 Nisan 2015, Ankara
 
Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

MESKA KONFERANSIMIZ : “İŞ’te SAĞLIK ve GÜVENLİK” : TÜRKİYE NEREDE??

MESKA KONFERANSIMIZ :

“İŞ’te SAĞLIK ve GÜVENLİK” :
TÜRKİYE NEREDE??

Dostlar,

25 Nisan 2015 günü İstanbul’a MESKA (Meslek Hastalıkları ve İş Kazaları) Vakfı‘nın çağrılısı idik. Vakfın kurucusu rahmetli ağabeyimiz – dostumuz Prof. Dr. Hüseyin Hilmi SABUNCU‘yu şükran ve özlemle anıyoruz.

ILO 28 Nisan Dünya İş Sağlığı Günü bağlamında Üsküdar Üniversitesinde
bir konferans verdik.

MESKA_konferansimiz_25.04.2015

“İŞTE SAĞLIK ve GÜVENLİK” TÜRKİYE NEREDE??
ILO 28 NİSAN 2015 DÜNYA İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ GÜNÜ anısına

Bu sunumun yansılarına aşağıdaki erişkeden (linkten) ulaşılabilir.

MESKA_Konf._25.4.15

Ülkemiz ve dünya emekçilerinin sağlıklı ve güvenli ortamda çalışma haklarına erişmelerine
bir katkı sağlarsa sevincimiz büyük olacaktır.

Bu yıl ILO, 28 Nisan 2015’ten başlayarak yılın temasını

“İŞ’te SAĞLIK ve GÜVENLİK” olarak belirledi.

Biz de bu tema bağlamında “Türkiye nerede??” sorunsalını işlemeye çalıştık.
116 yansı ile epey varsıl bir içerik oluştu.

Temel sorun                                       ; 

– Sermayenin küreselleşerek başlangıçtaki vahşet dönemine post-modern yöntemlerle dönmesi olarak tartışmasız ve çok belirgin biçimde tanımlanabiliyor. Yepyeni paradigmalara gereksinim var.. Adam Smith’in torunlarının geçmişe takılı kalmaktan kurtularak kendilerini reforme etmeleri gerek..

İlki “maksimum kâr” tunç yasasını yumuşatarak
“makul kâr” a razı olmak..

Emek piyasalarını sürüklendiği irrasyonel ve sürdürülemez, ağır – ilkel
ve o ölçüde de iğrenç olan sömürüden,  
yönetilebilir “optimal” bir
görece kararlı denge durumuna çekmek..

Hükümetlere de  bir çift sözümüz olacak                    :

* Sermayenin ulusal – uluslararası birlikteliği (konsorsiyumu) süreçlerine bütünüyle teslim olarak kendinizi yadsıyacak mısınız;
* Ya da size patronların dayattığı siyasal taşeronluk rolünü reddedip
akılcı – adil – sürdürülebilir yeni dengeler yaratacak mısınız? 

Unutulmasın; Adam SMITH,

“Sağlık hizmetlerinin piyasaya bırakılamayacak denli önemli ve KRİTİK hizmetler olduğunu..” yazmıştı siz sermaye çevrelerinin amentü bellediğiniz ünlü kitabında

Önümüzdeki yılların çalışma barışı odaklı toplumsal dinginliği,
yukarıdaki kritik sorunun diyalektiğinde belirlenecektir.

Toplantıya emek veren ve bizi konuşmacı olarak onurlandıran MESKA Vakfı Başkanı
Sayın Hüseyin Avni Yardımcı ile Üsküdar Üniversitesi’nin İş Güvenliği Bölümü Başkanı Sayın Y. Doç. Dr. Rüştü Uçan‘a ve çalışma arkadaşlarına teşekkür borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile.
26 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

YENİ ÇERNOBİLLER OLMASIN !..

..HASUDER logosu

YENİ  ÇERNOBİLLER OLMASIN !..

Bugün, Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 No’lu Biriminde
26 Nisan 1986’da meydana gelen patlamanın 29. yıldönümü.

Rusya’nın batı kesimlerinde, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da milyonlarca insanın
yaşamını o günden bugüne temelden etkileyen kazanın üzerinden tam 29 yıl geçti.

  • Kazadan bu yana kazaya bağlı olarak kaç kişinin öldüğü;
    kaç kişinin de kazaya bağlı sağlık sorunları ile boğuştuğu net olarak bilinmiyor.

Çernobil insanlık tarihinin bu en büyük kazası, ilk başta 31 itfaiyecinin ölümüne neden oldu, 1989’a dek yürütülen temizlik çalışmalarında görev alan ve sayıları 600 bini bulan temizlik görevlileri de yüksek radyasyona maruz (AS: sunuk) kaldı; bunun sonucunda bir bölümü yaşamını yitirirken; geri kalanları da bugün yüksek radyasyona bağlı sağlık sorunları ile boğuşuyor.

====================================

Dostlar,

HASUDER (Halk Sağlığı Uzmanları Derneği) bizim Tıp Uzmanlık Derneğimiz.
Doğallıkla biz de üyesiyiz.

HASUDER, Çernobil nükleer faciasının 29. yılı biter ve 30. yıla girerken yukarıdaki
özlü açıklamayı yaptı.. Biz de paylaşalım istiyoruz.

Mersin / Gülnar’da geçtiğimiz günlerde temeli atılan Akkuyu Nükleer Güç Santralı‘nın
ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporu yargı önündedir.

ÇED Raporu (Environmental Impact Assessment) 2872 sayılı Çevre Yasası ve
Anayasa (md. 56) uyarınca zorunludur. Anayasa’nın 56. maddesi (ilk fıkra) çok nettir :

Anayasa madde 56 : “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin
ve vatandaşların ödevidir…”

Yurttaşlar Anayasal hak ve de ödevlerinin gereği olarak çevreyi koruma – geliştirme davranışı
ve sorumluluğu sergilemiş, Akkuyu Nükleer Güç Santralı ile ilgili ÇED Raporunu
yargıya taşımışlardır. Hukuka saygılı bir idareden elbette yargı kararını beklemesi umulur.
Ancak böyle bir yönetim Türkiye’de var mıdır?

AKP iktidarının davranışı ortadadaır ve hukuka gene meydan okumaktadır.
Yargının ÇED Raporu hakkında vereceği karar neden beklenmemiştir?
Acelenin amacı nedir?
Nükleer Güç Santralı gibi bir konu aceleye getirilebilir mi??

Yargı ÇED Raporunu hukuka uygun bulmazsa ne yapılacaktır?
Akkuyu Nükleer Güç Santralı yapımı o zaman mı durdurulacaktır?
Durdurulacak mıdır? Durdurulursa oluşacak zararın sorumlusu kim olacaktır?

7 Haziran 2015 genel seçimleri öncesi AKP iktidarı uçan kuştan medet ummaktadır.

Seçim propagandası yapacaklardır bu konuyu da kesinlikle.. Göreceğiz..
Bir de bu dev maliyetli ihaleyi (25 milyar dolara ulaşıyor!) iktidarda iken
kendilerinin vermesinde “sayısız yarar” olsa gerektir herhalde??

  • AKP Hükümetini, santral inşaatını, hiç olmazsa yargı kararına dek, 
    açık açık olmasa da örtük olarak yavaşlatmaya – durdurmaya çağırıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
26 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Batının Ermeni politikası Türkiye’den toprak istemeye yönelik!


AVRUPA BİRLİĞİ VE ERMENİ KARARLARI

Metin AYDOĞAN
Metin_AYDOGAN_portresi
 

Batının Ermeni politikası
Türkiye’den toprak istemeye yönelik!

1970’lerden beri biçim değiştiren ancak yoğunluğundan bir şey yitirmeyen ve bugün de yürürlükte olan Batının Ermeni politikası, kesin ve saltık (mutlak) bir biçimde
Türkiye’den toprak istemeye yöneliktir. Olayların ortaya çıkışı, gelişmesi, gündemde tutulması ve alınan kararlar, bu savın açık kanıtlarıdır. AB organlarının aldığı kararlar ve
bu kararların uluslararası bir boyut kazandırılarak yaygınlaştırılması, toprak talebinin
ön hazırlıkları ve kamuoyu oluşturma girişimleridir.

Asala Terörü
1970 ve 80’li yıllarda Batı başkentlerinde şiddetli ve yaygın bir Ermeni terörü yaşandı.
ASALA örgütü elemanları, Türk elçilerine saldırılar düzenledi ve elçiliklerde görev yapan 35 Türk diplomatını öldürdü, 11 diplomatı yaraladı.1 

Yalnızca gizli servislerin değil, Batılı hükümetlerin de bilgi ve sessiz desteğiyle yapılan bu saldırılara, “demokratik” Batının “insan haklarına saygılı”kurum ve kuruluşları hemen hiçbir tepki göstermedi ve Türk diplomatlarına yöneltilmiş olan vahşi terör, yalnızca izlendi.
Gönülsüz yakalamalar sonucunda yapılmak zorunda kalınan göstermelik yargılamalarda, hukuk kurallarını olduğu kadar yaşam hakkını da yok sayan uygulamalar yapıldı. Sanıklara neredeyse kahramanmış gibi davranıldı. Avrupa Birliği bu dönemde, Ermeni terörüne karşı koyan ya da Türk diplomatlarına sahip çıkan hiçbir ciddi karar ve önlem almadı.
Terör dalgasının durmasından sonra Brüksel ve Batı başkentlerinde Ermeni konusunda Türkiye’yi suçlayan gerçek dışı açıklamalar yapılmaya başlandı. Siyasi temsil yetkisine sahip kişi ve kurumlar, Türklerin 20.yüzyıl başında Ermenilere soykırım uyguladığı yönünde savlar ileri sürdüler ve bu savlar, Batıda kabul gören ortak politik tutum durumuna getirildi.
Terör eylemlerinin “aniden” durması ve ardından teröre gerekçe oluşturan dayanaksız savların, “meşru” siyaset durumuna getirilmesi; Ermeni konusunun, Batı politikalarına önceden tasarlanarak yerleştirildiğini ve bu tasarımın Türkiye’ye karşı siyasi baskı unsuru olarak kullanılacağını gösteriyordu. Ermeni sorunu, 90 yıl sonra Avrupa’nın politik gündemine yeniden girecekti. Görünen açık gerçek buydu.
AB’nin Kürt ve Ermeni Politikası
AB’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı “Kürt” ve “Ermeni” politikalarında, tam bir benzerlik vardır. Her iki konuda da önce terör örgütleri oluşturulmuş, bunlara siyasi ve lojistik destek sağlanmış, daha sonra olay siyasallaştırılmıştır.
ASALA 1975 yılında Beyrut’ta, PKK aynı yıl Bekaa’da (Suriye) kurulmuştu. Her iki örgüt de sıradışı bir hızla güçlenmiş ve uyguladıkları terörle, Türkiye’ye ciddi zararlar vermişti. ASALA’nın 10 yıl süren silahlı saldırı döneminden sonra 1985’te, Ermeni savları siyasallaşmış ve bu tarihten sonra AB başta olmak üzere hemen tüm Batılı devletler “Ermeni soykırımı” kararları almaya başlamışlardı. 2000 yılında Batı başkentlerinde artık ASALA’nın 25. Kuruluş Yıldönümü kutlanıyordu.2
Aynı yöntem bugün, PKK için uygulanmaktadır. 30 yıllık terör döneminde her türlü destek verilerek ayakta tutulan PKK, şimdi siyasilleştirilmekte ve Türkiye’ye bu yönde dayatmalar yapılmaktadır. Ne gariptir ki Türk hükümetleri “demokratikleşme”, “yapısal dönüşüm” ya da “çözüm süreci” adı altında bu istekleri yerine getirmektedir.
Kararlar
Avrupa Parlamentosu ilk “Ermeni soykırım” kararını, ASALA’nın “silah bırakmasından” hemen sonra 18 Nisan 1987 tarihinde aldı. Bu kararda şunlar söyleniyordu: “Avrupa Parlamentosu, 1915–1917 yıllarındaki Ermeni olaylarını, Birleşmiş Milletler’in 9 Aralık 1948 tarihli kararındaki ‘soykırım’ tanımına uygun bulur ve ilan eder, Türk hükümetinin de bunu kabul etmesini ister. Türkiye’nin bu olguyu reddetmesinin Avrupa Birliği üyeliğinin kesin engeli olduğunu açıklar.”3 

Karara o günlerde hemen hiçbir tepki gösterilmedi. Oysa öldürülen 35 Türk diplomatının acıları çok tazeydi ve Türk kamuoyu bu konuya duyarlıydı; alınan karar kasıtlı bir yaklaşımı içeriyor ve Ermeni konusunu resmen, Türkiye karşıtı bir politika durumuna getiriyordu.
Avrupa Parlamentosu, 1987 kararından sonra “Ermeni soykırımıyla” ilgili olarak; 2000 ve 2002 yıllarında aynı nitelikte ve hemen aynı söylemlerle iki karar daha aldı. Türkiye’deki tepkisizlik, AB’nin yalnızca Ermeni “soykırımı”değil, hemen her konudaki isteklerini dayatmaya vardırarak arttırmasına yol açıyordu.
Avrupa Parlamentosunun 15 Kasım 2000 tarihinde aldığı ikinci Ermeni kararı şöyleydi:“Avrupa Parlamentosu Türk Hükûmetine ve Türkiye Büyük Millet Meclisine, özellikle modern Türkiye devletinin kurulması öncesinde Ermeni azınlığın maruz kaldığı soykırımın kamuoyu önünde kabul etmesi ve Türk toplumunun önemli bir parçasını oluşturan Ermeni azınlığa taze bir destek vermesi çağrısında bulunur.”4

Ermenilerin Türk toplumunun önemli bir parçasını oluşturduğu” ve “Ermeni azınlığa taze bir destek verilmesi çağrısının” ne anlama geldiğini ve ne amaç güttüğünü yalnızca politik yetki sahipleri değil hemen hiçbir kesim ele alıp irdelemedi. Türkiye’yi “yönetenlerin” gözü, AB’ye üye olmaktan başka bir şey görmüyordu.
Dirençsizlik
2000 yılında Avrupa ve Amerika’da Ermeni soykırım kararlarının neredeyse bir salgın durumuna gelmesine karşın, etkisi olmayan ve sözde kalan cılız karşı çıkışlardan başka bir şey yapılmadı. Türkiye’nin dirençsizliği nedeniyle, kendisine serbestçe hareket edebileceği geniş bir alan yaratan AB, Avrupa Parlamentosu aracılığıyla üçüncü Ermeni “soykırım” kararını 28 Şubat 2002 günü aldı.
Güney Kafkasya Raporu” adı verilerek alınan ve içinde “soykırım” savlarını içeren kararın ötekilerden önemli bir ayrımı vardı. Birçok insanımıza inanılmaz gibi gelebilir ama Avrupa Parlamentosu, Ermeni “soykırımının” kanıtlanmasını Atatürk’le ilişkilendiriyor ve aldığı kararda şunları söylüyordu: “Soykırımın Avrupa Parlamentosu ve bazı Avrupa ülkeleri tarafından tanınması, Birinci Dünya Savaşı sonunda Türk rejiminin bazı sorumluları soykırım nedeniyle ağır cezalara mahkum etmiş olması, bu sorunun Türkiye tarafından sonuçlandırılması için, AB’nin getireceği bir öneriye temel oluşturabilir… Kemal Atatürk, TBMM’nde 10 Nisan 1921 tarihinde yaptığı konuşmada, jöntürkler rejiminin, Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni halkına karşı soykırım yaptığı sonucuna varmıştı.”5
Avrupa Parlamentosu Atatürk’ün, Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığını kabul ettiğini ileri sürülüp bunu parlamento kararı durumuna getirirken, TBMM bu garip karara çok “kibar” bir tepki gösteriyor ve yayınladığı bildiride şunları söylüyordu: “Saygın olarak bilinen bir parlamentonun tarihi gerçekleri inkâr ederek asılsız Ermeni iddialarını benimsemesi, Türk tarihini, devletini ve milletini yaralar.”6
Avrupa Parlamentosu 28 Şubat günü yalnızca Ermenilerle ilgili karar almadı. Parlamento aynı gün, Sevr anlayışına bağlı kalarak, sürekli birlikte yürüttüğü Ermeni–Kürt politikalarına uygun düşen bir karar daha aldı. Bu kararda, Anayasa Mahkemesi’nde hakkında kapatılma davası açılmış olan HADEP’e destek amacıyla, duruşmayı izlemek üzere yedi kişilik bir kurul seçildi; Türk hükümetine HADEP’in kapatılmaması için çağrıda bulunuldu; HADEP’in Kürt halkının haklarının geliştirilmesi için bir şans olduğu vurgulandı. 7
Avrupalılar “ikiz kardeş” durumuna getirdikleri Ermeni ve Kürt konularında bu tür kararlar alırken, Türkiye Cumhuriyeti Başbakan YardımcısıMesut Yılmaz; kurulmasına Laeken Zirvesi’nde karar verilen ve ilk toplantısını 28 Şubat’ta yapan Avrupa Konvansiyonu’na katılıyor ve burada, bu tür kararların Türkiye’nin AB’ye üye olmasıyla önlenebileceği yönünde sözler söylüyordu.
Amaç
Avrupa ve Amerika’da Ermenilerle ilgili alınan kararlar ve yapılan uygulamalar, Avrupa Parlamentosu kararlarıyla sınırlı değildir. Batılı devletlerin hemen tümünde, değişik biçim ve aralıklarla, Türklerin 1915 yılında Ermenilere karşı soykırım uyguladığı yönünde kararlar alınmış, kararlara gerekçe oluşturan anlayış, bütünlüğü olan temel bir Batı politikası durumuna getirilmiştir. Konu üzerinde sağlanan “görüş birliğinin”, yöneldiği amaç ve taşıdığı önemin Türkiye’de yeterince kavranmamış olması; Ermeni “soykırım”kararlarına karşı, yaptırım gücü olan tutarlı politikaların ortaya koyulamamasına neden olmaktadır.
Avrupa’da kendimizi iyi tanıtamıyoruz”, “Ermeni diasporası destek görüyor” ya da “Tarihi tarihçilere bırakalım” türünden ilkel yaklaşımlar, karar yetkisine sahip çevrelerde sıkça dile getirilmektedir. Oysa, Batılıların somut bir ereğe (hedefe) yönelmeden ve çıkara dayanmadan; açıklama yapmak ya da tarihsel olaylarla ilgilenmek gibi bir alışkanlıklarının olmadığı bilinen bir gerçektir.
Ermenilerle ilgili dizgeli (sistemli) bir Batı politikasına dönüşen açıklama ve kararların, ne anlama geldiğini görmek güç değildir. Olaylar ve gelişmeler, geçmişten gelen ve bugünü kapsayan bir bütünlük içinde ele alındığında, ileri sürülen savların temelinde; “tarihsel bir haksızlığın” Türklere kabul ettirilmesi gibi basit bir isteğin değil, uygun zamanda somuta dönüştürülecek olan toprak isteminin yattığı görülecektir.
Fransız Parlamentosu
Fransız Senatosu, Avrupa Parlamentosu’nun Ermeni kararından bir hafta önce, 8 Kasım 2000 tarihinde; “Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığını” kabul eden bir yasa tasarısını oyladı ve büyük bir çoğunlukla bu tasarıyı yasalaştırdı. Yasanın hazırlanış ve kabul edilişi, Fransız Senatosu’nun tarihinde belki de örneği olmayan bir hızla gerçekleştirilmişti. Tasarı, sabaha karşı 02:00’de, “Acil sorunlar gündemi” çerçevesinde ele alınmış ve 05:30’da oylanarak kabul edilmişti.
Fransa Parlamentosu, gerçek dışı gerekçelere dayandırarak kabul ettiği bu yasayla yetinmedi ve daha sonra dünya demokrasi tarihinde görülmemiş bir yasa daha kabul etti. “Ermeni Soykırımı Yoktur” diyenlere ceza getiren bir tasarıyı yasalaştırdı.
Türkiye’de kuru–sıkı sözlerle yapılan, etkisi ve yaptırım gücü olmayan açıklamalar, Fransız yetkililer tarafından hemen hiç ciddiye alınmadı ve Türkiye’yle adeta alay eden karşı açıklamalar yapıldı. Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Bernard Garcia’nın sözleri bu tür açıklamaların, ulusal onur açısından en kabul edilemez olanıydı. Büyükelçi şunları söylüyordu: “Türkiye, Fransa’ya karşı önlem alırsa alır. Ama şu an kimin kime daha çok ihtiyacı var, ona bakmanız gerekir. Bunu yaptığınızda sonucun sizin zararınıza olduğunu görürsünüz. Dünyanın en önemli ülkelerine tehditler savurmakla Türkiye bir şey elde edemez.”8
İtalya ve Diğerleri
Avrupa Parlamentosu’nun Ermeni kararından iki gün sonra 17 Kasım 2000 tarihinde, bu kez İtalyan Meclisi, Ermeni “soykırımı” kararı aldı. Karar tasarısında, Avrupa Parlamentosu’nun aldığı soykırım kararı dile getirilerek, bu kararın desteklendiği belirtiliyor ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi için çalışma yapılması isteniyordu.9 

Ermeni “soykırım” kararı birçok Avrupa ülkesinde alındı ama Avrupa’yla sınırlı kalmadı; bugüne dek pek çok ülke benzer nitelikte kararlar aldılar. ABD Temsilciler Meclisi (1975 ve 1984 iki kez), Kıbrıs Rum Kesimi Parlamentosu (1982),Arjantin Senatosu (1998), Rusya Duması (1995), Kanada Parlamentosu (1996),Yunanistan Parlamentosu (1996), Lübnan Parlamentosu (1997 ve 2000 iki kez),Belçika Senatosu (1998), Fransa Meclisi (1998) Ermenilerin Türkler tarafından soykırıma uğratıldığını kabul eden kararlar aldılar.10
Ermenilerin “soykırıma” uğradığını yasa durumuna getiren ülkelerde soykırımı kabul etmemek, yasaya karşı gelmek olarak değerlendiriliyor ve yargılanmayı gerektiriyor. “Fikir özgürlüğüne saygılı” Batının “demokratik”kurumları, tarihsel gerçekleri “yasayla” çarpıtıyor ve “yasaya” göre düşünmeyi, bir zorunluluk durumuna getiriyordu.
İsviçre’de Olanlar
Düşünceyi yasayla sınırlayan Batının “demokratik” anlayışı, cezaya dönük ilk uygulamasını İsviçre’de gerçekleştirdi. 1996 yılında Angeline Fankhauseradlı parlamenterin, Ermeni “soykırım” yasa tasarısı hazırlama girişimine karşı beşbin imza toplayan 17 Türk; “Soykırımı küçümsemek ve inkâr etmek” suçlaması ile mahkemeye verildiler.
İsviçre–Ermeni Dostluk Derneği” tarafından mahkemeye yapılan başvuruda, 1995 yılında İsviçre Ceza Yasası’na eklenen ve soykırımın inkar edilmesinin suç sayıldığını belirten hükmünü öne sürdüler.
5 Eylül 2001 tarihinde Bern Ceza Mahkemesi’ne çıkarılan 17 Türk, sözkonusu yasa maddesinin Yahudilerin soykırımı için geçerli olduğunu ve 1915–1917 yılları arasında Türkiye’de herhangi bir soykırım olayı yaşanmadığını ileri sürerek kendilerini savundular.11
Düşene Vururlar
Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye Büyükelçisi Karen Fogg, 5 Temmuz 2001 tarihinde Gaziantep Valiliği’ni ziyaret etti. Fogg, Ticaret Odası’nın düzenlediği “Ulusal Program Çerçevesinde Türkiye–Avrupa Birliği İlişkileri”konulu konferansa katılmak üzere Gaziantep’e gelmiş ve Vali Erhan Tanju’yla makamında görüşmek istemişti. Yapılan görüşmede Vali Tanju, Gaziantepli işadamlarının Fransızlara karşı özel bir ilgisi olduğunu söyleyince, Karen Fogg’dan hiç ummadığı şu yanıtı almıştı: “Fransız işadamları Gaziantep’e gelirse onlara, aşağıdaki tabloyu da gösterin o zaman.”12 

Sıradışı bir kabalıkla söylenen bu sözlerde dile getirilen tablo, Gaziantep Valiliği’nin girişinde yer alan ve 1921’de Fransız işgaline karşı gerçekleştirilen halk direnişini canlandıran bir kabartmaydı. Kabartmada, Fransız işgalciler ve Ermeni işbirlikçiler, bir Türk kadınının çarşafını indiriyor ve bunu engellemek isteyen oğlunu ise süngülüyordu. AB “Büyükelçisi”, Bağımsızlık Savaşımızın en onurlu sayfalarından biri olan Antep direnişiyle alay ediyor ve Türk hükümeti bu konuda da hiçbir şey yapmıyordu.
Vatikan ve Ermeniler
Katolik Kilisesi’nin lideri Papa İkinci Jean Paul, 25 Eyül 2001’de, Ermenistan’ı “ziyaret” etti. Bu “ziyaret”, ikibin yıllık Hıristiyanlık tarihinde ilk kez yapılıyordu; daha önce hiçbir Katolik lider, Ortadoks Ermenistan’a gitmemişti. Papa II.Jean Paul, Erivan’daki Ermeni “soykırım” anıtına gitti ve burada şu konuşmayı yaptı: “20.yüzyılın başında yüzbinlerce Hıristiyan Ermeni’nin katledilmesi, Katolik Kilisesi’ni dehşete düşürmüştür.”13 

Türkiye’nin sıradışı bu ziyarete ve Papa’nın söylediği sözlere tepkisi, Vatikan’a bir nota vermek oldu. Nota’da kullanılan üslup, notadan çok edilgen bir yakınmaya uygun düşüyordu. Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Altan Güven’in verdiği notada şunlar söyleniyordu: “Papa II.Jean Paul, Ermenistan’ı mutlu etmek için sözde soykırım anıtını ziyaret etmekle; Türk halkını, Türk Hükümeti’ni hiçe saymıştır. Türk tarihini karalayan bir tutum sergilenmesinden Türkiye derin üzüntü duymuştur.”14

Papa II. Jean Paul
’un Ermenistan ziyaretinden 28 gün sonra, 18 Aralık 2001’de bu kez Dünya Ermeni Kiliseleri lideri Papa II. Karakin “ilginç” bir açıklama yaptı. Karakin Fransa’ya yaptığı resmi ziyaret sırasında şunları söyledi: “Ermeni soykırımı konusu Türkiye’de tabu olmaktan çıktı. Artık bu konu rahat bir biçimde tartışılmaktadır. Fransa Parlamentosu’nun Ermeni soykırım yasasını kabul etmesi bu konuda önemli rol oynamıştır.”15
1970’lerden beri biçim değiştiren ancak yoğunluğundan bir şey yitirmeyen ve bugün de yürürlükte olan Batının Ermeni politikası kesin ve saltık (mutlak) bir biçimde Türkiye’den toprak istemeye yöneliktir. Olayların ortaya çıkışı, gelişmesi, gündemde tutulması ve alınan kararlar, bu savın açık kanıtlarıdır. AB organlarının aldığı kararlar ve bu kararların uluslararası bir boyut kazandırılarak yaygınlaştırılması, toprak isteminin ön hazırlıkları ve kamuoyu oluşturma girişimleridir. Sıradan gazete okurlarının bile görebileceği bu gerçek, politik ve bürokratik çevrelerde yeterince görülmemekte, görülse de gerekli girişimlerde bulunulmamaktadır.
Sağlıklı Saptama
Ermeni konusunda en sağlıklı saptama ve izleme Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmaktadır. Genel Kurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan, Ermeni “soykırımıyla” ilgili yazıda şu bilgiler yer alıyor: “…Sözde Ermeni soykırımı konusu 1973’den sonra ‘Kanlı Ermeni Terörizmi’ne dönüşmüştür. Bu tarihten itibaren Türkiye’ye yönelik faaliyetleri ‘Dört T’ planı çerçevesinde uygulamaya konulmuştur. Bu plan, sözde Ermeni sorununun tüm dünyada tanıtılması (terörizm ile), tanınması (soykırım kabul aşaması), tazminat alınması (Türkiye’den) ve toprak elde edilmesi (Türkiye’den) aşamalarını içermektedir.”16
Batı Ermenistan”
Ermeni kararlarının toprak istemini amaçladığını, gösteren en açık davranış, Ermenilerin sürgündeki “hükümet” ve “parlamento” kurma girişimleridir. Daha önce Kürtlerin gerçekleştirdiği ve ilk toplantısını İtalyan Parlamentosu içinde yapan “sürgündeki Kürt Parlamentosundan” sonra Ermeniler de aynı yönde bir girişim başlattılar.
Kendilerine “Batı Ermenistan Halkının Rusya Temsilciliği” diyen örgüt, 20 Kasım 2000 tarihinde, Rus Nezavisimaya gazetesine verdiği ilanda; Türkiye’nin Doğu bölgelerinden “Batı Ermenistan” diye söz ediyor, Sevr Anlaşmasını’nın bu toprakları Ermenilere bıraktığını, ancak Atatürk’ün Lozan’da bunu ortadan kaldırdığını, bu nedenle “Batı Ermenistan” halkının kendi toprakları için savaşım başlattığını açıklıyordu.17
Savaşımın yürütülmesi için sürgünde bir “Batı Ermenistan” hükümeti ile parlamentonun kurulacağı ve bu iki örgütün amaçlarının şunlar olduğu söyleniyordu: “Batı Ermenistan Ermenilerinin torunlarına ait yasal hakların, uluslararası kuruluşlarda temsil edilmesini sağlamak ve Türkiye’yi bu konuda müzakereler yapmaya zorlamak; Uluslararası örgütlere, Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Adalet Divanı’na başvuruda bulunarak, insanlığa karşı işlenmiş soykırım suçu için özel mahkeme kurulmasını sağlamak; Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuki varisi olan Türkiye Cumhuriyeti yönetimini, Ermenilerin maddi ve manevi zararlarını tazmin etmeye mecbur etmek; Batı Ermenistan Ermenileri torunlarının, kendi tarihsel yurtlarına güvenlik içinde dönme hakkını elde etmek”18 (Ermenilerin Batı Ermenistan dedikleri bölge şu illerimizi kapsamaktadır; Kars, Iğdır, Ardahan, Artvin, Trabzon, Rize, Van, Muş, Bitlis, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum ve Erzincan).
DİPNOTLAR
1 “Ermeni İddiaları ve Türkiye” Kocaeli Üni., Ağustos 2001, sf.6-7
2 “ASALA ve Soykırım Yalanları” Yalçın Bayer, Hürriyet 24.09.2000
3 Grosser, A.Le Crime et la Memoire, Flammarion, 2002, Paris, 1989; ak. Taner Timur, “1915 ve Sonrası, Türkler ve Ermeniler” İmge Yay., Ank., 2.Bas., 2001 sf.20
4 European Parliament, European Parlament resolution on the 1999 Regular Report from the Commission on Turkey’s progress towards accession (COM–1999) 512–C5–0036/2000–2000/2014 (COS), 15.11.2000, ak. Türk–İş Yayınları “Avrupa Birliği Türkiye’den Ne İstiyor” sf.5
5 “Avrupa Soykırımda İddialı” Cumhuriyet 01.03.2002
6 “TBMM: AP Kararı Yaralayıcı” Cumhuriyet 01.02.2002
7 a.g.g. 01.03.2002
8 “Aferin Sana Fransa!” Emin Çölaşan, Hürriyet 09.11.2000
9 “İtalya Şaşılaştı ve Ermeni Tasarısı Geçti” Hürriyet 18.11.2000
10 “Lobi 11 Ülkede Başardı” Cumhuriyet 19.01.2001
11 “17 Türke Soykırımı İnkar Suçlaması” Hürriyet 06.09.2001
12 “Ermeni Tablosu Krizi” Hürriyet 06.07.2001
13 “Papa Hem Ermenileri Hem Türkleri Kızdırdı” 27.09.2001
14 a.g.g. 27.09.2001
15 “Sözde Soykırım Türkiye’de Tabu olmaktan Çıktı” Hürriyet 19.12.2001
16 “İddialar, Türkiye’yi Bölmeye Yönelik Politikaların Ürünü” Aydınlık 21.01.2001
17 “Baklayı Çıkardılar” Hürriyet 22.11.2000
18 a.g.g., 22.11.2000======================================

Dostlar,

Değerli araştırmacı arkadaşımız yürekli yazar Sayın Metin AYDOĞAN,
yukarıdaki kapsamlı yazısını paylaşıyor.. Çok emekli ve sıkı kaynaklara dayalı..
Metin bey bir Mühendis ve bu özenli kimliğiyle yakın tarihe ışık tutan politik irdelemelerini yetkinlikle yürüterek kitaplara aktarmış çok çalışkan ve üretken bir insan..
15’i aşkın yayımlanmış kitabı var..
Önemli sağlık sorunlarına karşın!

bitmeyen-oyun-turkiyeyi-bekleyen-tehlikeler-metin-aydogan

ADD’de kendileri İzmir’de, biz Edirne’de ve Ankara’da Genel Merkez Yönetiminde
birlikte çalışma olanağımız olmuştu.

Kendisine teşekkür ederiz emekleri ve paylaşımı için..

Politik – tarihsel fotoğraf ve satranç çoook net; “3 T Formülü” !

– Batının Ermeni politikası
Türkiye’den toprak istemeye yönelik!

Önce sözde – olmayan Ermeni soykırımını Türkiye’ye Tanıtamk; 1. T : TanımaSonra sıra 2. T’de, Tazminat..

Ardından sıra 3. T’de; TOPRAK istemi!

Herkesin bu acı ve yalın gerçeğe göre konumlanması gerek..

Sevgi ve saygı ile.
19 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Bu yazının tümüne pdf olarak erişmek için lütfen tıklayınız…

AVRUPA_BIRLIGI_ve_ERMENI_KARARLARI_Metin_AYDOGAN

Rıfat Serdaroğlu: BEN OLSAM

Rıfat Serdaroğlu: BEN OLSAM

BÜYÜK OYUN portresi_gulen

Cumhurbaşkanlığı Makamında Ben Oturuyor Olsaydım!

TÜSİAD gibi, Türkiye’de özel sektörün yarattığı iş gücünün % 60’ını yaratan bir topluluğun Hanımefendi Başkanına asla
“Sen” diye hitap etmezdim.

-TÜSİAD Başkanını basın önünde eleştirmeden önce, Ak-Saray’da yapılan Cümbüşlü eğlenceye ara verip, kendisini davet eder ve ekonomi konusundaki görüşlerini yüz yüze tartışmak isterdim.

-Türk Sanayici ve İşadamları Derneği üyelerini; “İstikrar ve güveni baltalamaya çalışan,
iş dünyasını tedirgin eden bir tavır”
içinde olmakla suçlamazdım.

-TÜSİAD mensuplarını; “Yatırın bunları masaya, hepsi güçlerini beşe katladılar.
Bire beş katlıyorsun, hala istikrarsızlıktan bahsediyorsun”
diye mahalle dedikoducuları gibi, basitçe ve yakışıksızca suçlamazdım.

-TÜSİAD Başkanını; “Geçmişte Türkiye’ye ne tür bedeller ödettiğini gayet iyi bilen birisiyim” deyip, belge-bilgi-açıklama yapmadan, sadece iftira ederek karalamaya çalışmazdım.

-Anne ve eş olan TÜSİAD Başkanı Hanımefendiye söz söylemeden önce, O’nun şimdiye dek aldığı eğitimi, edindiği birikimleri, uluslararası alanda kazandığı ödülleri incelerdim.

Sonra da kendi eğitimime ve siyaset dışında ne işler başardığıma bir bakar, utanır,
çenemi kapar otururdum.

*****

TÜSİAD Başkanlık Makamında Ben Oturuyor Olsaydım!

-Ülke ekonomisi ile ilgili durum tespitini ve eleştirilerimi, ekonomiyi sucuk-bisküvi satmak” sanan, ilkokul başarıyla bitirmiş kişilerin anlayacağı şekilde tane-tane anlatarak yapardım.

-Ülke yöneticilerine “Nasıl Beyefendi olunur”, “Toplum önünde nasıl konuşulur”, “Ekonominin Alfabesi” gibi ücretsiz kurslar açardım.

-Ülke yöneticileri, “Maaşını vergilerimle alan, Devlet Gücünü (Adalet-Emniyet-Maliye güçleri ile) benim topluluğumu tehdit etme aracı” olarak kullanmaya kalkarlarsa,
Türkiye’yi ve Dünyayı ayağa kaldırırdım.

-Şahsım ile ilgili olarak “Belgesiz-Bilgisiz-Yalan-Yanlış” konuşmalar yaparsa, o kişiyi
Türk Milleti önünde “İspata davet eder” ve hakkımı Bağımsız Türk Yargısı önünde arardım.

-Topluluk üyelerimi haksız yere suçlayan kişiye şunu sorardım;

Şimdiye kadar, tüm yaşamınız boyunca, kendi işletmenizde kaç kişiye iş verdiniz?
Bu yaşınıza kadar T.C. Devletine kaç TL Vergi verdiniz?

-TÜSİAD Üyeleri için “Yatırın bunları masaya, hepsi güçlerini beşe katladılar” diyerek haksız yere zenginleşmekle suçlayan kişiye Türk Milleti önünde şunu sorardım;

Siyasete girdiğinizden bu yana siz-çocuklarınız-eşiniz, yani aileniz servetinizi
kaça katladınız?

Biz TÜSİAD Üyeleri olarak T.C. Devletinin her türlü denetimine açığız. Ya siz?”

-Ben TÜSİAD Başkanlık Makamında oturuyor olsaydım;

Demokrasi’ye, Lâik Cumhuriyete, Hukuk Devletine, Sosyal Devlete ve Atatürk’e sonuna kadar sahip çıkardım. Elimdeki tüm olanaklarla Türk Siyasetini, cahillerden-hırsızlardan-gericilerden-bölücülerden temizleyecek sistemin kurulması çalışmasına destek olurdum.

-Ben olsam KORKMAZDIM. Haksızlık ve hakaret karşısında SUSMAZDIM.

Böylelikle, “ERKEKLİĞİN” yalnızca bacak arasında değil, yürek ve beyinde olduğunu
hem kendi topluluğumun erkek üyelerine, hem de Türk Milletine öğretirdim…

*****

Değerli Okurlar;

Gökyüzüne direk, denize kapak olur mu? Herkes haddini bilecek!
Makamlar mevkiler halka hizmet için, insanlar tarafından oluşturulmuştur.
Makamları, hiç kimse kendi kişisel amacı ve hakaret etmek için kullanamaz.
Hadsize haddini bildirmek, yetime giyim-kuşam vermek kadar sevaptır.
Boğaz dokuz boğumdur sözü, düşünerek konuşulsun demek içindir.
Ağızdan çıkan bilinmelidir!
Bilmeyenler için bir gün biri çıkar, bir söz söyler, onlar yerin dibine geçerler..

==============================

Teşekürler Sayın Serdaroğlu..

Dobra dour ve yürekli bir demokrat tutum ve dik duruş için…

Sevgi ve saygı ile.
18 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com