RIFAT SERDAROĞLU : HÜKÜMET ETMEK


Rifat SerdarOĞLU

portresi3

HÜKÜMET ETMEK

AKP Hükümeti kadar öngörüsü olmayan, planı-programı bulunmayan, devlet bürokrasisi yerine cemaat-tarikat yetiştirmelerine güvenip danışan, dolayısıyla burnunun ucunu
bile göremeyen bir “Kör Hükümet” görülmemiştir.

İçkiyi istedikleri kadar yasaklasınlar, bunlar içmeden sarhoş olduklarından
doğruyolu bulamayacaklar.

Hele AKP’nin tüm siyaset ve bürokratik kadrosu, Başbakan Erdoğan’ın ağzından çıkan her şeye “emriniz olur sultanım” demeye devam eder, demokratik eleştiri ve uyarı görevlerini yapmazlarsa, AKP Hükümetinin körlüğü devam edecek ve ülke felaketlerden kurtulamayacaktır.

AKP’li aklıevvellere göre, Türkiye Cumhuriyetine “Hükümet Etmek”,
cami yaptırma derneğini veya belediye encümenini yönetmek kadar kolaydır!
Her şeyi bildiklerini zannederler.
Slogan üretmeyi, hükümet etmekle karıştırırlar.

Komşularla Sıfır Sorun” derler.
Bu sözün ne içini, ne altını doldururlar.
Uzun yol otobüs şoförü gibi dolaşıp dururlar.
Sloganın kullanılmasının üzerinden yıllar geçer, “Komşularla Sıfır Sorun” politikası, “Sorunsuz Sıfır Komşu” olarak gerçekleşir.
AKP’li avarel’ler sayesinde kavga etmediğimiz komşumuz kalmaz.

Geçen yıl Suriye ile “Açık Sınır” politikasına başlıyoruz, dediler.
Esad’ı kardeş ilan ettiler.
Sanki Esad daha dün iktidar olmuş gibi, Suriye’nin “Terör Devleti” ilan edildiğini,
PKK belasını başımıza saranların baş sorumlusu Beşar Esad ve Babası Hafız Esad olduğunu, Esad Ailesinin yıllardır halkına zulüm ettiklerini bilmezlermiş gibi
müşterek Bakanlar Kurulu toplantısı yaptılar.

Ne zaman ki Eşbaşkan Obama ve İsrail“Ne yapıyorsun yahu, biz Suriye’yi bitirmeye karar verdik, sen kardeşçilik oynuyorsun!” dediler,
kırk yıllık Esad derhal Esed oldu ve Suriye ile düşman olduk!

Olmasına olduk ama “Açık Sınır” politikası devam etti.

Suriye’de ne kadar it-uğursuz-katil-kaçak-tetikçi varsa hepsi ülkemize girdiler.

Bunlara, Suriye ile savaşacak El-Kaide ve benzeri katil sürüleri de eklendi.

Kendi vatanında, kendi özgürlüğü için savaşmaktan korkan yüz binlerce kaçkın,
güney illerimizi ve ilçelerimizi doldurdular.

Çaldılar, dövdüler, vurdular, kırdılar.
En sonunda da göz göre-göre, aylar öncesinden uyarılmaya karşın,
tonlarca bombayı Reyhanlı’da patlattılar.
Can güvenlikleri Türk Hükümetine ve güvenlik güçlerine emanet olan insanlarımız,
AKP Hükümetinin “Cahil İnadı” benzeri “Açık Sınır” politikası sebebiyle yandılar, kavruldular, sakat kaldılar ve öldüler.

Bu yitirdiğimiz canların, sönen ocakların tek siyasal sorumlusu, hırsı ve kibri aklının üstüne çıkmış, denetimini büyük ölçüde yitirmiş olan AKP Hükümetinin Başkanıdır.

Siz 11 yıldır Türkiye’yi tek başınıza yöneteceksiniz, hâlâ 30-40 yıl öncesini haksız yere karalamaktan medet umacaksınız!

İnsanlar sizin yanlış politikalarınız yüzünden paramparça olup ölecekler,
ülke kan ve saygınlık yitirecek, siz hiçbir şey olmamış gibi, “Açık Sınır” politikamızdan şimdi vazgeçtik diyeceksiniz.

Canlarını yitiren insanlarımızın yakınlarının ve Türk Milletinin yüzlerine
televizyon canlı yayınlarından baka-baka “Ensar” olun, evlatlarınızı öldüren
bu eşkıya sürüsünü bağrınıza basın diyeceksiniz.

Pes artık.

Burası sözün ve insanlığın bittiği yerdir.

İşin en acı tarafı ise, AKP Hükümetindeki körlüğün geçici değil, kalıcı olmasıdır.

Sağlık ve başarı dileklerimle.

(İLK KURŞUN, 25 Mayıs 2013)

2012 YILI BİTERKEN

2012 YILI BİTERKEN

portresi2

Suay Karaman
İlk Kurşun Gazetesi, 31 Aralık 2012.

2 Ocak 2011’de İlk Kurşun Gazetesi’nde yayınlanan “2011 Yılında Yaşadıklarımız” adlı yazımın ilk iki paragrafı şöyleydi:

  • “Ülkemiz 2011 yılını da, öbür yıllarda olduğu gibi büyük sıkıntılarla bitirdi. Ekonomik krizin, yoksulluğun, açlığın, işsizliğin, yolsuzluğun, talanın, terörün ve en önemlisi hukuksuzluğun büyük boyutlara ulaştığı Türkiye’de, insanlar umutsuzluğa sürüklenmekte, geleceklerinden kaygı duymaktadırlar.
  • Siyasi iktidarın, ileri demokrasi söylemlerinin ardında, sadece büyük bir hukuksuzluk yatmaktadır. Kendileri için özel bir hukuk sistemi yaratan siyasi iktidar, kendilerine karşı olanları baskı altına alarak, zulüm yapmaktadır ve yurtsever insanları hapislere atmaktadır. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, kendi ülkesinin ordusuna düşman ise, yasama, yürütme ve yargıyı kendine bağlamış ise, her koşulda sürekli kendi istediğini yapmak için uğraşıyorsa, o ülkede sivil darbe yapılıyordur. Bir ülkede hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları bir şekilde yargılayıp, susturmak, sivil darbe olarak adlandırılır.”

2012 yılını geride bıraktığımız bugün, ülkemizde değişen hiçbir şey yoktur.
Koşullar daha da ağırdır, ileri demokrasi görüntüsünün ardındaki ileri faşizm toplumun her kesimi tarafından hissedilmektedir. Sahte verilerle Balyoz davasında verilen cezalar, faşizmin bir yüzüdür. Şimdi sırada yine gerçekle bağdaşmayan verilere dayalı olarak  Ergenekon davasının sonuçlandırılması bulunmaktadır.
Faşizm, “durmak yok, yola devam” sloganıyla ilerlemektedir.

Başbakan 18 Aralık 2012 Salı günü ODTÜ’ye gitmiştir. Bu gidiş, ODTÜ yerleşkesinde bulunan TÜBİTAK binasında Göktürk-2 uydusunun uzaya fırlatılışını izlemek amacını taşıyordu. ODTÜ’ye 3600 polis, 110 koruma aracı, 20 zırhlı araç, 8 Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı (TOMA) ve yeterince kimyasal silahla birlikte gitmesi, akıllarda soru işareti bırakmıştır. Savaşa gider gibi bir üniversiteye gitmek, provokasyon şüphesini düşündürmektedir. Yaklaşık 300 öğrencinin başbakanı
protesto etmesinin ardından, polisin gereksiz ve aşırı güç kullanması sonucunda çıkan olaylar ve atılan gaz bombaları faşizmin bir başka yüzüdür.

Faşizmin bir başka yüzü de ulusal varlıklarımızın tek tek elden çıkarılmasıdır. Turgut Özal ile başlayan özelleştirmelerin %80’i, AKP’nin on yıllık iktidarı döneminde gerçekleştirilmiştir. Siyasi iktidar, halkın vergileriyle oluşturulan kamu varlıklarını
ve hizmetlerini sermaye güçlerine teslim etmekte bir sakınca görmemektedir.
Artık AKP iktidarı, daha önceleri başvurulan ‘zarar ediyor’ bahanesine gereksinim bile duymadan, özelleştirmeleri yapmaktadır. Halkın malı olan ve kâr eden işletmelerin satışıyla, kamunun zarar ettirildiği, kamu kaynaklarının özel sektöre ve ardından
uluslar arası güçlere aktarıldığı açıktır.

Aralık ayında yapılan 5.7 milyar dolarlık köprü ve otoyol özelleştirmesi ile
kamu kaynakları halktan alınıp, Koç-Ülker-UEM (Malezyalı firma) ortak girişim grubuna aktarılacaktır. Burada gözden kaçmaması gereken önemli bir şey daha vardır:

Cumhuriyetçi ve laik diye bilinen Koç grubuyla, yeşil sermayenin öncüsü olan
Ülker grubu kol kola girerek, yanlarına Malezyalı bir ortak alarak özelleştirmede
bir araya gelmişlerdir. Sermayenin ideolojisi, dini, sınıfı olmadığı bu örnekle
çok daha iyi anlaşılacaktır.

Artık sırada Spor Toto, Milli Piyango gibi özelleştirmeler bulunmaktadır.
Tüm kamu varlıkları ve hizmetleri bitirilmeye çalışılırken, devlet yok edilmeye doğru sürüklenirken, utanmadan Türkiye’nin dünyadaki 25 önemli ülkeden biri ve dünyanın
en büyük 17. ekonomisi olduğu söylenmektedir. Ülkelerin gelişmişlikleri açısından yapılan sıralamalarda Türkiye’nin, 134 ülke arasında 125. sırada kalarak, 3. Dünya ülkelerinin bile gerisinde yer alması karşısında utanmayanlar, faşizmin ve ardındaki emperyalizmin maşalarıdır.

Emperyalizmin bu maşaları, ‘komşularla sıfır sorun’ diyerek tüm komşularımızla ilişkilerimizi kötü duruma getirmişlerdir. Suriye’ye saldırmak için emperyalizmin maşası olmayı benimseyenler, yeryüzünde ilk kez emperyalizme karşı zafer kazanan bir milletin yöneticileri olmaya layık değillerdir.

2013 yılında yurtseverleri, ulusalcıları büyük ve önemli görevler beklemektedir.

Ulusal güçlerin tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığında bir araya gelerek
örgütlenmeleri ve aydınlık günlerin müjdecisi olmaları gerekmektedir.

Yeni yılın ülkemize ve tüm dünyaya sevgi, dostluk, barış, sağlık ve mutluluk getirmesi en büyük isteğimiz olmalıdır. 2013 yılının, ülkemizin ileri demokrasi denen ileri faşizmden, gerçek demokrasiye geçtiği bir yıl olması dileğiyle, yeni yılımız kutlu olsun..

AKP’yi Dibe Çeken 5 Alan, 5 Bakan

Mustafa Sönmez

AKP’yi Dibe Çeken 5 Alan, 5 Bakan
(http://mustafasonmez.net, 5.9.12)

Hızla zaviye kaybeden AKP rejiminin kimyasını bozan 5 temel sorun alanından söz etmek mümkün. Haliyle, bu sorun alanının sorumlusu 5 bakan için de inişin baş aktörleri ifadesini kullanmak yanlış olmayacaktır. Muhalefetin etkin mücadelesi ile ivme kazanabilecek AKP’nin inişinde öne çıkan alanları ve sorumluları şöyle sıralanabilir:

1- Dışişleri ve Davutoğlu: AKP rejiminin en çok kan kaybettiği alanı dış politika oluşturuyor. “Komşularla sıfır sorun” sloganıyla ortaya çıkıp bütün komşularla sorunlu hale gelen Türkiye, özellikle Suriye meselesini bir “iç mesele” durumuna sokarak
ayağına da kurşun sıktı. Bu sorunlu alanın baş aktörü Davutoğlu’nun, uluslararası toplumu Suriye’de tampon bölgeler kurmaya zorlama ve Şam rejimini bu yolla devirme stratejisi, geçen perşembe New York’taki BM toplantısında çöktü. Türkiye’nin tampon bölge talebi kabul ve destek görmedi. Sayılarının kısa sürede 200 bini bulması muhtemel sığınmacılarla Türkiye baş başa kalacak. Sığınmacı sayısı Türkiye’nin taşıma haddini aşınca bunlar, bir yandan kamu bütçesine büyük yük oluşturacak, gelenleri almama halinde Davutoğlu diplomasisinin “insani kılıf”ı da patlayacaktır. Ortadoğu’da değişim dalgasını yönetmeye, bölgesel düzenin öncüsü olmaya cüret etmiş bu Bakan ne ihtiyatlı davranmayı bildi, ne nüans, ne ölçü tanıdı… Zücaciye dükkânına girmiş fil gibi… AKP’ye maliyeti az buz değil. Topluma çıkardığı fatura ise kabarık; Daha da kördüğüm olmuş bir Kürt sorunu, Şiilerin düşmanlığı, içeride tırmanmış bir Alevi-Sünni gerilimi…

2- İçişleri ve İNŞ: AKP rejimini aşağı çeken ikinci sorun alanı İçişleri ve onun ünlü bakanı İNŞ yani İdris Naim Şahin. Her demeci büyük gaflarla dolu olan İçişleri Bakanı, özellikle Kürt sorununa artan “güvenlikçi yaklaşım”la iç siyaseti ve bakanlığını
mızrak başı yaptı. Hakkâri’deki ilginç gövde gösterisi halkın tepkisi ile karşılaşınca kent merkezi karıştı. Çatışma çıkınca Şahin bir dükkâna sığındı. Hakkâri ziyaretini eleştiren köşe yazarlarını da tehdit etti. Köşe yazarları için

“Ağzına tıkarım o yazıları senin” diyen Şahin,

gazetecilere, “Siz nerede askerlik yaptınız? Yaptınız mı? Yaptıysanız nerede yaptınız? Siz namlunun ucundan hiç baktınız mı? Karşıdaki namlu size hiç doğrultuldu mu?
Allah aşkına bilmeden mi yapıyorsunuz, yoksa korkarak mı yapıyorsunuz?” dedi.

Gaziantep’te yaşanan saldırının ardından BDP il ve ilçe başkanlıklarına yönelen saldırılara İNŞ, şu sözlerle arka çıktı:

“Gaziantep’te olay anını müteakip sıcak saatlerde, halkımızın bir tepkisi ortaya çıktı. Bunlar terör örgütüne, onun eylemlerine duruş açısından beklediğimiz, hatta doğru bulduğumuz tepkilerdir, duyarlılığın ifadesidir.”

İNŞ’yi tarihe geçirecek en önemli olay biber gazı ile ilgili ifadesi. Gaz bombasının tamamen doğal bitkilerden imal edildiğini, bir zararı olmadığını ve biber gazı nedeniyle herhangi bir ölüm yaşanmadığını iddia etti. İNŞ’ye kendi partilileri bile tahammül edemiyor.

3- Eğitim ve Ömer Dinçer: AKP rejminin eline ayağına dolanan 4+4+4 laiklik karşıtı
eğitim projesi, rejimi ve bakanı Ömer Dinçer’i fena sıkıştırıyor. Dinçer, bir kargaşa olduğunu kabul ediyor ve ekliyor; “Kargaşa var ama bu bizim yaptıklarımızla ilgili değil. Kargaşa var ama ciddi problem yok. Kargaşayı bizim ne yaptığımızı anlamayan sözde eğitim uzmanları çıkarıyor. Normal vatandaşlarımızın çoğu bizi destekliyor. Biz istemiyoruz ama vatandaş 60 aylık çocuğunu bile okula göndermekten yana. Eleştirilerin bir kısmı PKK kaynaklı. Çocuklarımızı erken yaşta okula alıp Türkçe öğreteceğiz, onları hayata hazırlayacağız. ‘Rapor dahi almayın’ diyenler PKK yanlıları. Bunu önlemek istiyorlar. Bir de laikçi kesim de bu reformdan rahatsız oluyor”. Eğitimdeki fiyasko, muhalefeti yükseltiyor.

4-Sağlık ve Recep Akdağ: Sağlıkta Dönüşüm adıyla başlatılan sağlığın piyasalaşması, ticarileşmesi, özelleşmesi sürecinde, başta yolunda gider gibi görünen, hatta AKP’ye umulmadık oyları taşıyan her şey, tersine döndü. Halka daha kolay ve ucuz sağlık hizmetine erişme iddiasıyla çıkılan yolda, doktor ve yardımcı sağlık personelinin iş yükü ağırlaştırılıp esnekleşme ile hakları budanırken SGK, bütçeden sürekli kaynak çeken bir kurum durumuna düşürüldü. Özel hastanelerce hortumlanan kamu kaynakları bütçe açıklarını büyütünce Sağlıkta Dönüşüm’ün de sonuna gelindi. Şimdi enkaz nasıl toparlanır, bunun arayışı hâkim. Hastalar daha çok “cepten öde” emrivakisi ile karşı karşıya kalıyorlar. SGK’nin açıkları büyüdükçe büyüyor. Özel hastanecilikte de küçük balık, büyüklere yem olmaya devam ediyor. Bütün bunlar artan ölçüde tepkilere neden oluyor.

5-Dış ticaret ve Zafer Çağlayan: Ekonomide tekne, en çok ihracat tarafından su almaya başladı. AB’nin ihracattaki payı % 34’ün altına düştü. Bu kayıp, Ortadoğu ve BDT pazarlarından ise kolay kolay telafi edilemiyor. İhracatçı, izlenen düşük kur politikasından, ihracatçının kullandığı kredilerin faizlerinin yüksekliğinden,
ithalatın yıkıcı etkisinden şikâyetçi ve Zafer Çağlayan’ı, içi boş demeçler verip,
yerli yersiz efelenip ortalıkta yalancı pehlivan gibi dolanıp gün öldürmekle eleştiriyor. İran’dan yapılan enerji ithalatının ödemesini, altınla Halkbank’a yaptıran Çağlayan’ın bunu altın ihracatı olarak göstermekte ısrar etmesi ise bütün dış ticaret ve büyüme verilerini kirleterek dışarıya karşı Türkiye’yi şaibeli bir ülke durumuna sokuyor.
***

Bildiğimiz RTE, bu sorunlu beş alanının aktörleri bakanlarını bir kabine değişikliği ile harcar mı? Kan değişimine, onunla birlikte politika değişikliğine gider mi?
Kolay değil. Çünkü bu kendisini inkâr ve temel politikalarının iflasını ikrardan başka bir anlam taşımaz. Bu 5 sorunlu alan ve bakanlarının tasfiyesi, AKP’nin çöküşünün
ilanı demektir. Ancak başlayan bu geri sayışın da dönüşü kolay değil.

İBRET VERİCİ BİR DEMOKRASİ DERSİ

İBRET VERİCİ BİR DEMOKRASİ DERSİ

Prof. Dr. Mümtaz SOYSAL
PUSULA, Temmuz 2012, sayı 41

Ülkelerin iklimine ve yönetim sistemine göre biraz değişse de mevsimler takvimi ile siyasal yaşamlar arasında hep rastlanan bir bağlantı vardır. Örneğin, bizde Haziran sonlarına doğru havalar ısınırken siyaset soğur
ve iktidar mücadelesinin sıcaklığı azalır. Gerginliklerin yerini tatil atmosferinin ve dinlenmekte olan sinirlerin yumuşaklığı alır. Ayrıca, başkent tenhalaşmakta ve siyasal ağırlık merkezi yavaş yavaş başka kentlere kaymaktadır.

Elbet ara sıra içte ve dışta ortaya çıkan olağanüstü gelişmeler bu durgunluğu bozsa da, Mayıs ortalarından başlayarak siyasal etkinliklerin azalması, çalışmaların yavaşlaması doğal sayılır. Partiler genellikle bu durgunlaşmanın dışında kalmaz, onlar da hız keserler.

Bu yıl, farklı oldu. Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin siyasal rejmlerini Batılı büyük devletlerin çıkarlarına uygun biçimlere sokmaya yönelik çabalar Mısır seçimleriyle birlikte pek sağlam görünmeyen bir istikrara bağlanmışken, Suriye’deki çalkalanma yalnız o ülkenin içini hallaç pamuğu gibi darmadağın etmekle kalmadı, devletler arasında Soğuk Savaş yıllarını andırır bir cepheleşme yarattı:

Bir yanda Batılı büyük devletlerle Türkiye’nin de desteklediği Suriyeli âsiler; öte yanda Esad hanedanının yönettiği Suriye devletiyle yanında İran, Rusya ve Çin. Son günlerin “düşürülen uçak” olayı Ankara’nın şimdiye kadarki politikasıyla nasıl bir çıkmaza sürüklendiğimizi açıkça gösterdi ve ülkeyi tehlikeli bir ikilemle karşı karşıya bıraktı: Ya Şam yönetiminin bilinçli ve küstahça davranışı karşısında dıştan bakıldığında pek onurlu gözükmeyen bir sonucu sineye çekmek gerekecektir, ya da gereksiz ve anlamsız bir silahlı kapışmaya sürüklenip yanlıştan yanlışa sürüklenmek zorunda kalınacaktır.

***
Gelinen nokta, başlangıçta benimsenen ve Türkiye gibi bir devlete çok yakıştığı söylenen bir politikanın yanlışlığını ortaya koymuş oldu. Ankara, yıldızının yükselmekte olduğu söylenmiş bir devletten beklenen role çağırılmış ve böyle bir çağrıyı gözleri kapalı hemen benimseyivermiştir. Sözde gurur okşayıcı bir çağrıydı bu: Büyük bir imparatorluğun vârisi yüzyıllar boyu egemenliğini sürdürdüğü topraklara yeniden “göz kulak olması” ve Batı dünyasının ilkelerine o topraklarda saygı gösterilmesini sağlaması istenmekteydi.
Böyle bir çağrıyı kim reddedebilirdi?

Nitekim, Ankara da reddetmedi.

Oysa, böyle bir göreve hevesle sarılmadan önce Suriye’deki durumu çözümlemek ve orada neler olmakta olduğunu, kimin ne yapmak istediğini iyi anlamak gerekiyordu. Ayaklananlar acaba gerçek demokrasi ve özgürlük âşıkları mıydı? Yoksa ülkede karışıklık çıkarıp o kaosta Batı yandaşlarını iktidara getirmek ve bölge için Batılı büyük
devletlerce öngörülmüş yeni düzenin kurulmasında yararlanılmak istenen gruplar mı söz konusuydu?

Mezhep kavgaları kışkırtılarak Sünni ve Alevi mi birbirine düşürülmüştü?
Üstelik, böyle bir hengâmeye bulaşmak Ankara’nın İran’la ve Rusya’yla kurduğu ilişkilere zarar vermeyecek miydi? Hesapsızlığın zararları saymakla bitmez ve bunların getireceği yararların neler olabileceğini de
kimse bilemezdi.

***

Ama bütün bunlardan daha da vahim olan ve Şark ya da Ortadoğu kültürünün insanlarınca asla affedilmeyecek sosyal psikoloji hatası, henüz birkaç yıl önce “ma aile” sarmaş dolaş olunmuş insanlara birden bire sırt çevirmek ve onlara karşı Batılı büyüklerle bir olmaktı.

Öte yandan, Suriye’yle kapışmanın Türk sanayicilerce üretilmiş malları Yakın Doğu’ya satma çabalarına vereceği zarar kolay hesap edilmeyecek kadar büyüktü. Gerçekten bütün bunları düşünmeden böyle bir politikaya niçin ve nasıl sarılındığını anlamak çok zordur. Hele “komşularla sıfır sorun” formülüyle yola çıkanların “stratejik derinlik” ararken böyle bir sonuç yaratmış olmaları diplomasi tarihinin ibret sayfalarından hiç eksik olmayacak.

***

Oysa Suriye devletini yönetenler, hiç tanımadığımız ve ilk kez ilişkiye girdiğimiz insanlar değil. Beşar Esad ya da Esed babasından devraldığı devleti aynı ilkeler çerçevesinde yönetmeyi sürdürmek niyetiyle işbaşına geçmişti. O tarihte, daha önceki dönemin gerginlikleri zaten büyük ölçüde giderilmiş ve oğul Esad devraldığı yönetimin Türkiye’yle ilişkilerini daha da geliştirebileceğı bir zemin bulmuştu. Kısacası, ilişkilerin bugünkü duruma sürüklenmesi, Suriye tarafında kesin ve belirgin bir siyaset değişikliği yüzünden değil, tam tersine Ankara’nın bu ilişki konusundaki politikasında köklü bir tutum kaymasının ortaya çıkmasından ötürü olmuştur.

Beşar Esad’ın işbaşına geçişiyle birlikte önceki ilişkinin daha da geliştirildiği ve neredeyse tam bir kucaklaşmaya dönüştüğü bir noktada ansızın beliren bir tutum kaymasıdır bu. Yalnız Türk kamuoyunu değil, ölgenin birçok ülkesindeki insanları şaşırtan bir dönüş olmuş, Türk tarafı, birden bire, Suriye’deki durumun ve epeydir sürmekte olan kargaşanın sorumluluğunu bütünüyle Beşar yönetimine yüklemek yolunu seçmiş ve eleştiri okları hep o yönetime çevrilmiştir.

Aslında bu şaşırtıcı dönüş, Arap Baharı’nı yönlendiren Batılı büyük devletlerin rejim öğütme değirmeni çarklarına Suriye’yi de itmiş olmalarından kaynaklanmaktaydı. Kuzey Afrika’da Tunus ve Libya’yla başlayan senaryoyu uygulama sırası artık Suriye’ye gelmişti: İnsan hakları ihlalleriyle suçlanan kesimlerin direnişleri, direnişlerin şiddete dönüşmesi, şiddetin şiddete doğurması, iktidarca alınan önlemlerin zalimleşmesi, zalimliğin göçlere ve baş kaldırışlara yol açması ve sonuçta iç savaş uçurumuna sürüklenme raddesine getirilmiş bir toplum.Kısacası, ve demokratik düzeni sağlamak amacıyla dış müdahaleyi, rejim değişikliğini hatta huzur getirici işgali kabul etmeye hazır duruma getirilmiş bir toplum ortamı.
Ankara’nın yanlışı, böyle bir senaryonun savunucuları arasına katılmak, rejim muhaliflerine kanat germek
ve sanki uygulayıcılığına da soyunacakmış gibi bir izlenim vermek.

Oysa, taraflar arasında tercihsiz ve tarafsız bir tutum komşuya daha fazla huzur getirebilir ve
Türkiye’ye daha az zarar verirdi.

ADD’den Suriye Üzerinde Düşürülen Uçağımızla İlgili Açıklama / Press Release by Ataturk Society of Turkey on downed Turkish plane

“Suriye Üzerinde Düşürülen Uçağımızla İlgili Açıklama”

“Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi Cumhuriyetimizin doksan yıllık dış politika ilkesidir.
Yine, Atatürk’ün sözleriyle;

“Savaş zorunlu ve yaşamsal olmalıdır. Öldüreceğiz diye yurdumuza saldıranlara karşı, ‘ölmeyeceğiz’ diye savaşa girebiliriz. Bu, nefsi müdafaadır. Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe SAVAŞ CİNAYETTİR.”

Cumhuriyetimizin doksan yıldır titizlikle korunan bu çok önemli dış politika ilkesi, ne yazık ki son birkaç yıldır, BOP Eşbaşkanlığı çerçevesinde unutulmuş, ülke, ABD’nin Ortadoğu çıkarları doğrultusunda, maceralara sürüklenmektedir.

İki yıl öncesine kadar “sıfır sorun” ilkesi ile, karşılıklı dostluk siyaseti yürüttüğümüz komşu Suriye ile;
ABD ve İsrail’in Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında yürüttükleri, Irak sonrası, Suriye’yi yeniden yapılandırma planı dışında ülkemizi ve ulusumuzu doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren ne olmuştur da, bu gün gelinen noktaya gelinmiştir?

Yaşanan olay; sürdürülen yanlış, ulusal olmaktan çok “eşbaşkanlık” gereği hatalı politikaların sonucudur.

Dileriz geç olmadan bu olaydan DERS alınmıştır:

Türkiye ulusal çıkarlarını “eşbaşkanlık” yoluyla savunamaz.

Türkiye “yurtta barış, dünyada barış” ilkesini “eşbaşkanlık” yoluyla çiğneyemez.

İktidarı; ulusal çıkarlarımızın gereğini yerine getirmeye, hatalı, yanlış, ülkeyi maceralara, hatta bölünmeye kadar götürecek politikalardan acilen vazgeçmeye,

Muhalefeti; sorunu, TBMM gündemine getirip dış politikalarımızın acilen ulusal çıkarlar doğrultusunda yeniden belirlenmesine katkı koymaya ve

Basını; artık kolaycı bir yaklaşımla TSK’yı kusurlu göstermek alışkanlığı yerine,
ulusal çıkarlarımızın gözetildiği, bir dış politikaya dönülmesine katkı sağlamaya,
gerçek görevini yapmaya,

ÇAĞIRIYORUZ !..

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi
23.6.2012, www.add.org.tr

www.ahmetsaltik.net