Dünyayı kurtaran madam

Dünyayı kurtaran madam

Prof. Dr. Selçuk Erez
12.10.17, Cumhuriyet
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Economist dergisi, mayıs ayında ölmüş olan Stanislas Petrov’un dünyayı kurtaran adam olduğunu yazdı. Petrov, dünyayı 1983 sonbaharında kurtarmış! Moskova yakınlarında bir merkezde çalışan bu adamın görevi Rusya’yı vuracak ABD füzeleri yola çıkınca yanacak uyarı işaretlerini ABD’yi bombalayacak Sovyet makamlarına bildirmekmiş. 
O gün ABD’den füzelerin geldiğini bildiren uyarı lambası yanıvermiş. Petrov, bunun bir uyarı hatası olduğunu kavrayarak emrinde çalışanlara “Korkacak bir şey yok, oturun yerinize!” demiş. Dergi, “O gün nöbette başkası olsaydı savaş çıkar, milyonlarca insan yaşamını yitirirdi” diyor. 
Bu vahim yanlış hemen düzeltilmelidir: Dünyayı kurtaran Petrov değil Agavni Topçuyan’dır! Açıklayalım: Zapistan Başkanı ile Trump bundan beş ay önce bir saat kadar görüşmüşlerdi. Biz üçüncü bir savaşın kurbanı olmamamızı, bu görüşmede çevirmenlik yapmış olan Agavni Hanım’a borçluyuz. 
Zapistan Başkanı son yıllarda ABD’yi günaşırı kınamakta ve suçlamaktaydı. Onun şimdiye kadar birçok ülkeyi böyle tehdit ettiğine, sonra da pek bir şey yapmadığına bakarak “Boş ver, bir şey olmaz” diyen çoktu ama “Belli olmaz!” diyen de vardı. 
Trump’ı iyi bilenler onun bu başkandan Kim Jong Un’dan ve Ebu Bekir el Bağdadi’den fazla tiksindiğini söylüyorlardı. 
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin araya girmesiyle düzenlenen bu görüşmenin tutanakları yeni yayımlandı: 
Trump, tercümanı Agavni Hanım’a, “Sor bakalım” demiş, “zoru neymiş?” 
Agavni Hanım, Başkan’ın sözlerini çevirmiş: 
-Zapistan’dan kaçan devesini geriye yollamanızı istiyor! 
-Ne yapacakmış deveyi? 
-Binip gezecekmiş!
-Ülkesinde deve çoktur. Başkasına binip gezsin. 
-Eskiden çoktu ama şimdi hangisine sorsan “Ben deve değilim” diyor! 
-Deveyi geri yollasak kestirir, yahni yaptırır, yersin. 
Agavni Hanım bu söze Başkan’ın gergin bakışlarla verdiği yanıtı çevirmiş: 
-Bu, iç işlerimize karışmaktır. 
-Tell him to… 
Agavni Hanım, bu ağır ve ayıp sözü olduğu gibi çevireceğine “Sayın Trump size sabır ve iyilikler diliyor!” diye aktararak Zapistan Başkanı’nın tepesinin atmasını ve ABD’ye savaş ilan etmesini, böylece Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasını engellemiştir. 
Olup bitenin pek farkında olmayan Trump konuşmanın sonunda gazetecilerin önünde başkanla tokalaşmış, Başkan da “ABD’nin sayın başkanıyla ele aldığımız her konuda fikir birliğine varmış bulunuyoruz” deyip saraydan ayrılmıştı.
==================================
Dostlar,

Biraz da biz sürdürelim mi sonra ne oldu??

Zapistan Başkanı’nın “Dostum Trump” diye yağlama – yıkaması da işe yaramadı.
Trump, Zapistan Büyükelçisini azdırarak vizeleri askıya aldırdı.
Zapistan Başkanı çıldırdı, bir büyükelçi nasıl vize yasağı koyar diye.
Oysa dünya alem bilirdi ki, hiçbir büyükelçi tek başına böyle bir karar almaya cesaret edemeyeceği gibi buna kesinlikle hukuksal yetkisi de yoktur!
Sayıları bilinmeyen muhterem danışmanları ihanet ederek Zapistan Başkanı’nın bir kez daha kandırılmasına neden oldular. O da yüklendi durdu Büyükelçiye.. Koca Trump ülkesini bir büyükelçi mi idare ediyordu? Çooooook öfkelenmişti Zapistan Başkanı, burnundan soluyordu. Yurt içinde, dışında, mikrofonu her kaptığında içini döktü haklılığına peeeek çok inanarak (!?).
Trump’ın uzak diyarlardaki ülkesinden yanıt tez geldi : Bu, devlet kararı idi..

Zapistan Başkanı kandırıla kandırıla kandırılmamayı bir türlü öğrenemiyor, muhatapları giderek O’nu daha kolay ve ağır biçimde kandırma becerisi geliştiriyorlardı.
Ama O, ne yapıp edip Zapistan halkını seçimlerde kandırmayı becererek koltuğunu koruyordu!?

Sevgi ve saygı ile. 13 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İngiliz holiganları perişan!

İngiliz holiganları perişan!

Prof. Dr. Selçuk EREZ

SELÇUK EREZ
www.selcukerez.com

Galatasaray – Beşiktaş maçında yaşananlar konusunda çok şey yazıldı:

– “Maç sırasında tekbir getirip sahaya inenler Çarşı’dandı” diyene gülerler;
çünkü Çarşı, maçları, Doğu Tribünü’nün üst katından izler; evrim geçirip uçmayı öğrenmeleri gerekir sahaya dalabilmek için. Acemice bir provokasyondu bu!

– Takımını seven hiçbir taraftar 92. dakikada elde sandalye sahaya girip polis kovalamaz. Hadi kovaladı diyelim, bir anlık öfke ile kendini sahaya attı ama en azından sahanın ortasında, polislerin önünde hatıra fotoğrafı çektirmez.

– Provokatörler! Bu kafayla gitsek 2800 olimpiyatlarını bile vermezler bize!
Biz böyle düşünür ve hayıflanırken musibetten bir iyilik doğdu: Olimpiyat Komitesi
bu hafta toplanıp – kuşkusuz 2020 Olimpiyatlarını kaybetmemizin yol açtığı üzüntünün hafiflemesi için- “Provokatörlü Futbol”un 2020 olimpiyatlarına alınmasına karar verdi.
Böylece tarihte ilk kez, olimpiyatlara yüzde yüz kendi icadımız olan bir spor dalını
kabul ettirmiş olduk:

Provokatörlü futbol maçlarında iki değil, üç taraf bulunur:

İki formalı takım ve hangi tribünden ne vakit sahaya ineceği belli olmayan provokatör takımı.

Asıl maç, iki taraf arasında değil provokatörlerle futbolcular ve halk arasında gerçekleşir. Provokatörler maçı temelli durdurabilirlerse 6, en az yarım saat durdururlarsa 3, daha kısa süreli durdurmalar için de 1 gol atmış sayılırlar. İlk haftalarda durdurmalarda skorlar 2 ile çarpılır. Sonuçsuz girişimlerde bu puanlar gerçek taraftarlara ve kulüplere verilir.

Provokatör başarısı, futbol hakeminden farklı ve ayrı olan provokatör hakemince değerlendirilir. Bunlar eski köy korucuları ya da mütekait peşmergeler arasından seçilir.

Provokatörlü Futbol, böylece, ciritten sonra en ulusal sporumuz olmuştur:

Güreş aslında eski Yunan sporudur: Von Aulock kataloğundaki eski Yunan paralarında elense de var, künde de! Mısırlılar bile firavun zamanında halter ve uzun atlamayı bulmuşken biz olimpiyatlara kabul edilmiş tek bir özgün spor türü bile üretememenin ezikliğini yaşıyorduk ki Tanrı’ya şükür bu hükümet zamanında bunu da başardık.

Bizim stat basanlarımızın bu başarıları karşısında İngiliz, Slovak ve birçok ülkenin holiganı şimdi kıskançlıktan saçlarını başlarını kimbilir nasıl yoluyorlardır!

Kim sevmedi senWi başkan?

 

 

Kim sevmedi senWi başkan?
portresi

 

SELÇUK EREZ
www.selcukerez.com

 

Gezi Parkı Olayları’nın çekirdeğini 1990’dan sonra doğan gençler oluşturdular.
Sonra, bunlara her yaştan yurttaşlar eklendi

  • “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan”

diyen Onuncu Yıl Marşı’nı doğrularcasına…

Başlangıcından bu yana çok zaman geçmedi; bugün Gezi Parkı Olayları’nın önemi konusunda herkes aynı düşüncede ama yorumlar alabildiğine farklı!
Mesela, Başbakan nasıl yorumladı?

– Önce sen haddini bileceksin. Bilmem ne platformuymuş, ne platformu olursan ol. Ayaklar ne zamandan beri baş olmaya başladı. Böyle şey olur mu? Milletin vermiş olduğu bir yetki var. Milletimizin verdiği bu yetkiyi kullanamaz duruma gelirsek
o zaman bittik demektir.

Bu tanı yanlıştır ve her yanlış tanı gibi yanlış tedavilere sürükler insanları.
Doğru tanıya varmanın yolu 90 doğumluları bilmekten geçer:
Bu kuşaktan olanlar genellikle analarından babalarından baskılanmamışlar,
dayak yememişlerdir, internet yoluyla ve konuştukları yabancı diller aracılığıyla yeryüzünün başka yerlerinde olup bitenleri iyi izlerler: Sadece hangi ülkenin hangi
pop şarkıcısının dinlemeye değer olduğunu değil dünyanın neresinde hangi çevre sorununun öne çıktığını da bilirler. Yeryüzünün gelişmiş ülkelerinin gençleri gibi
farklı olana saygılı, değişik düşünceye de hoşgörülüdürler.

Onlara “Önce sen haddini bileceksin!” diyenler böyle midir?

Hayır!

F. Çalmuk ve R. Çakır’ın “Kasımpaşalı” başlıklı kitaplarında yazıyor:

  • Başbakan çocukken kendini sık döven babasını yumuşatmak için onun ayakkabılarını öpermiş.

Bir gün Tayyip bir komşu kadına küfretmiş. Babası O’nu ayaklarından tavana asmış.
Yirmi dakika asılı kalmış, dayısı kurtarmış.
Çocukluğunda dayak yiyenler, gençliklerinde cemaat önderinin huzurunda haddini bilmenin gerektiğini belleyenler, baskı görmeden büyümüş gençlerin yaşamlarına, önemsedikleri çevreye vb. akla yatkın açıklama yapılmadan,
“Ayaklar ne zamandan beri baş oldu?” denerek zarar verilmesine
ne boyutta tepki vereceklerini kavrayamazlar.

Gençler bunu da anlamışlardır: H. Badilli’nin Gezi şarkısı ne diyor?

“Kim sevmedi söyle seni sayın başkan sen çocukken”

Anaları ve babaları tarafından dövülmemiş, baskılanmamış yurttaşlarını
sen bu yaştan sonra baskılamaya, dövdürmeye kalkarsan ne olur?
Gezi olur işte!
(Cumhuriyet pazar Dergi, 08.09.2013)
 

 

Sinbad gibiyiz şimdi


Dostlar,

Sayın Prof. Selçuk Erez, Cumhuriyet‘in Pazar ekinde haftalık yazılarını sürdürüyor.
İnce esprilerle iletilerini ustalıkla veriyor.

Aşağıdaki yazı da güncel Türkiye’ye not düşen acı ama gerçek içerikli..

Sevgi ve saygı ile.
12.8.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================================

Sinbad gibiyiz şimdi*

portresi

 

Prof. Dr. SELÇUK EREZ
www.selcukerez.com
Cumhuriyet Pazar eki, 11.8.13

 

Çocukken okumuştum: Gemici Sinbad’ın, Harun Reşid devrinde başından geçenler anlatılıyordu. O zaman yalnızca heyecanlı maceralar olarak algıladığım bu öykülerin aslında yararlı dersler içerdiklerini şimdi anlamaktayım.

Sinbad’ın dördüncü seyahatında neler olmuştu? Gemisi batmış, Sinbad, kendini yamyamların arasında bulunca denize atlamış, hızla yüzerek yakındaki başka bir adaya sığmıştı. Bu adanın padişahı Sinbad’ı çok sevmiş, O’nu, adasının en güzel kızıyla evlendirmişti… Sonra? Eşi kısa bir süre sonra ölünce Sinbad’ı -o adanın geleneği uyarınca- eşiyle birlikte bir yer altı mağarasına gömmüşlerdi.

Zavallı kendini birden karanlıkta, kokuşmakta olan bir cesedin yanında bulmuştu.
Yanına bir testi su ve birkaç somun ekmek bırakmışlardı.

Anımsıyorum: Sinbad’ın  mezardaki günleri, duvarları elleyerek kaçış, çıkış yolları aramakla geçmişti. Tehlikenin farkındaydı ama çare bulamıyordu.
Sinbad sonunda kurtuldu ama çocukluk günlerimden bu yana benim belleğimde kalan,
O’nun bu çıkmazda uzun sürmüş sıkıntılarıdır.

Ben uzunca bir süredir kendimi, böyle boğucu bir çukurdan çıkaracak yol arayan
Sinbad gibi hissediyorum!

O nasıl kurtulmuştu bu çukurdan?
Vahşi bir hayvan görmüş, peşine takılarak mağaradan çıkabileceği bir yol bulmuştu…

  • Peşine takılabileceğimiz yaratıklar nerede?

Peki, Sinbad öbür karabasanlardan nasıl sıyrılmış, gün yüzünü nasıl görebilmişti?
O’nun başka sıkıntılar karşısında bulduğu çözümler acaba beni de düze çıkarır mı?
Sinbad, bundan sonra başına gelenleri şöyle anlatır:

“Zayıf, çelimsiz, yaşlı birine rastladım. Bir akarsu kenarına ilişmiş karşıya bakıyordu. Anlaşılan zavallının dereyi aşacak gücü kalmamıştı. Acıdım, onu sırtıma aldım,
karşıya taşıdım. İnmesini bekledim ama “Buyur in” deyince boğazıma elleriyle ayaklarıyla yapıştı ve inmedi. Beni  günlerce bir binek hayvanı gibi kullandı,
istediği yönde koşturdu durdu… Eleştiri kabul etmiyordu.. Onu sırtımdan indirmeğe kalktığımda, “Artık yeter, in be tepemden!” dediğimde beni tehdit ediyor,
boğazımı sıkıp nefes almama engel oluyordu.

  • Sinbad, tepesine çöreklenmiş bu meretten nasıl kurtulmuştu?

Tarla kenarında bulduğu bir kabağı delmiş, boşaltmış, yolda topladığı üzümleri bunun içinde bekletip ekşiterek insanı sarhoş eden bir içki üretmişti. Sinbad’ın bu içkiyi içerek neşelendiğini, sırtındaki yüke karşın oynayıp hopladığını gören “despot” merak etmiş, bundan tatmak istemişti:

– Vermezsen ümmüğünü sıkar, boğarım seni!

Herif, üzüm suyunu son damlasına kadar içip kafası alabildiğine dumanlanınca
Sinbad onu kaldırıp yere vurmuş ve bağımsızlığına ancak böyle kavuşabilmişti!

Ama heyhat! Benim sırtımdaki maymun alkollü içki içmez ki…
Öyleyse ben, Sinbad’ın başka uygulamalarından esinlenecek, bu dikta denizinde, gençlerin toplandıkları platform adacıklarına doğru kulaç atarak kurtulacağım.

*6 yıl önce yazmış olduğum bir yazıyı, bu günkü duygularımı en iyi yansıttığını düşünüp az rötuşlayarak sunuyorum.

Boston’da ne oldu?


SELÇUK EREZ
www.selcukerez.com

file:/Users/apple/Desktop/1415%20pazar/indd/05PD06/%205%20MAYIS%202013:KELLE%20FOTOLAR:DSELCUK.jpg
file:/Users/apple/Desktop/1415%20pazar/indd/05PD06/%205%20MAYIS%202013:KELLE%20FOTOLAR:DSELCUK.jpg

Boston’da ne oldu?

İki Çeçen genci, 19 yaşındaki Zokar ile ağabeyi Tamerlan, maraton sırasında bomba patlatarak 3 kişinin ölümüne, çok kimsenin sakatlanmasına yol açtılar;
birkaç gün sonra da bir polisi öldürdüler. Zokar yakalandı, ağabeyi öldürüldü.

Gazeteciler Zokar’ın okuluna koşup O’nu bilen öğrencilerle konuştular.
Kız arkadaşı, Jenifer Mendez, “Sosyal yönü güçlüydü, güldürürdü!” dedi. Mendez, O’nun futbol sevdiğini, partilere gittiklerini de söyledi. Köktendinci İslam eğilimli biri olmadığına inanmaktaydı.

Zokar’ın arkadaşlarının tümü Jennifer’inkini andıran şeyler söylediler.
Zokar, sorgulandığında saldırıyı ağabeyinin planladığını, kendisinin de O’na uyduğunu söyledi. Ağabeyi, İslamın böyle savunulacağına inanıyordu.
Zokar’ın köktendincilikle ilgisi olmadığı halde ağabeyine karşı gelemediği anlaşılıyor.

Neden?

Bu olay, bana Tabip Odasının onur kuruluna yapılmış bir başvuruyu anımsattı:
Hasta şikâyetçiydi:

– Sağ dizimde menisküs yırtılmıştı. Bu dizimin ameliyatı için bayıltıldım.
Ayıldığımda sol dizimin ameliyat edildiğini gördüm.
Sorduğumda, “Meğerse o dizin de hastaymış. Önce onu doğrulttuk!” dediler.

Ameliyat notlarının sonradan yapılmış yanlışın saklanması amacıyla değiştirildiği anlaşılıyordu.

Ameliyatı yapan hekim, “Şefim beni arayıp acil işinin çıktığını, ameliyatı benim yapmam gerektiğini söyledi. Hazırlanmış dizi açınca bunun sağlam olduğunu gördüm.
Şefi cepten aradım. Sağlam dizi kazı, diğerini sonra düzelteceğimizi söyle.” dedi.
Hocamdı, saygım gereği başka türlü davranamazdım!

Genç Zokar da, bile bile sağlam dizi ameliyat eden doktor da kendinden büyüğün emrine karşı koyamayan, büyükten gelen emir yanlış, hatta çok yanlış bir emirse bile “Ben böyle bir şey yapmam!” diyecek olgunluğa varamamış olmanın acınası kurbanlarıydı.

Çocukların, büyüklerin, şeflerin, her dediklerine körü körüne uymanın, “terbiye” ve ”gelenek” gereği olduğu yanlışıyla yetiştirildikleri toplumlarda böyle cinayetler
böyle rezaletler sürer gider. Toplumumuz da Çeçen topluluğu da böyle toplumlardır.
Bu rezaletler ne zaman mı sona erer?

Baş eğmeyi, biat toplumu olmamayı öğrenmemizin şart olduğunu kavradığımızda!
(Cumhuriyet Pazar eki, 5.5.13)