90. Yılında 3 Mart 1924 Devrim Yasaları..


90. Yılında 3 Mart 1924 Devrim Yasaları..
3_Mart_2014_90._Yil_BCP_Konf.

Dostlar,

Bu gün saat 14:00 – 16:00 arasında BCP (Bağımsız Cumhuriyet Partisi)
Genel Merkezinde (Mithatpaşa Cd. 49/5) birkaç gündür sitemizin manşetinde duyurageldiğimiz konferansımızı sunduk.

Küçük fakat çok nitelikli ve duyarlı bir dinleyici kitlesi önünde yaklaşık 2 saat boyunca 100 yansı ile 3 Mart 1924 Devrim Yasalarımızı 90 yıl sonra bilimsel yöntemle irdeledik.

Tarihsel ardalan, yaşananlar, güncele bağlantı ve geleceğe köprü kurma çabası gösterdik. Bilinçli tarih okuyuculuğu ile geleceği yordamaya çalıştık
ve bu güzelim Devrim Yasalarının yaşatılarak yaşama geçirilmesi için
neler yapılması gerektiğine kafa yorduk.

Soruları ve katkıları aldık..

Toplantıya emek verenlere, başta BCP Genel Yazmanı Sayın Müge Gülses
olmak üzere herkese teşekkür ediyoruz.

Epey emek ürünü olan yansıların yararlı olması dileğiyle..
Bu amaçla da paylaşılması, okunması, okıutulması, tartışılması dileğiyle..

Lütfen tıklar mısınız??

3_Mart_2014_3_ Devrim_Yasasi_BCP_Ankara

Sevgi ve saygı ile.
5 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

BAĞIMSIZ CUMHURİYET PARTİSİ’NİN ULUSAL EĞİTİM BİLDİRİSİ


Dostlar,

BCP’den (BAĞIMSIZ CUMHURİYET PARTİSİ) ve bu partinin gerçekten seçkin (Mümtaz!)
genel başkanı Sayın Prof. Dr. Mümtaz Soysal’dan bizlere ulaşan ULUSAL EĞİTİM BİLDİRİSİ tam anlamıyla görkemli..

Kendilerini gönülden kutlarım.

İşte Cumhuriyet kuşakları bunlar..

Rehberleri us- biliim ve yurtseverlik..

Bu ilkelerle emek ürünü de elbette görkemli oluyor.

Türkiye’nin muazzam bir Cumhuriyetçi birikimi var.

Bu özgüç (potansiyel), son kuşatmayı da yaracak..

Rapor şöyle bağlanıyor :

Bu gidişi durdurmalıyız.

Çocuklarımızın “bizim” olmaktan, hatta “kendileri” olmaktan çıkarılıp “onların olmasına” göz yumamayız.

Aynen katılıyoruz.. Gereğini yapmalıyız..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 30.9.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================================

BAĞIMSIZ CUMHURİYET PARTİSİ’NİN ULUSAL EĞİTİM BİLDİRİSİ

SİYASAL parti olarak, Cumhuriyet Hükümetinin “eğitim reformu”nu başından beri eğitimcilik deneyimi olan üyelerimizle, çalışan öğretmenlerimizle, eğitimbilimcilerimizle, çocuk psikolojisi uzmanlarıyla birlikte izledik, izliyoruz. Bununla yetinmeyerek, eğitim işkolundaki sendikaların, eğitim fakültelerindeki öğretim üyeleri ile tabip odalarının görüşlerini ve değerlendirmelerini de inceledik. Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana toplanan Eğitim Şuraları’nın belgelerini yeniden anımsadık.

Öte yandan, yaşam biçimlerine imrendiğimiz gelişmiş ülkelerin eğitim düzenlerini gözden geçirdik.

Eğitim sistemlerini düzenleyen ve altında devletimizin de imzası bulunan uluslararası belgeleri göz önüne aldık.

Bizce, durum şudur:

– Cumhuriyet, insanlarımızın içinde yaşadıkları aile, mahalle, köy, kasaba, kent gibi ortamları tanımalarını ve toplu yaşama uyum sağlamalarını, beslenme, barınma, giyinme başta olmak üzere tüm gereksinmelerinin ana kaynağını oluşturan doğayı bilmelerini ve canlı cansız yanlarını tanıyıp onlardan yararlanmalarını,
– tek başlarına aşamayacakları güçlükleri anababa ve kardeşlerden başlayarak öteki insanlarla işbirliği, işbölümü yaparak ve danışarak aşabilmelerini,
– kendilerine ve başkalarına zarar vermeden karşılıklı sevgi, saygı ve yardımlaşmaya dayalı bir barış içinde yaşamayı sürdürebilmelerini,
– üzerinde yaşadıkları yurdun ve birlikte yaşadıkları ulusun kendileri için de yaşam kaynağı ve bir güvence olduğunun bilincinde olmalarını,
– tüm insanların eşit hak ve özgürlüklere sahip olduklarını bilen, bu nedenle de kendi hak ve özgürlüklerinin bilincinde olup onları savunarak kullanıp geliştiren bir insan olmanın temel koşulu ve mutluluk huzuru olduğunu anlamasını,
– bütün bu gelişkin insan niteliklerinin ancak aklını kullanma, bilim ve teknikten yararlanma becerileriyle donanılarak kazanılacağını anlayabilmelerini sağlamış ve olanakları geliştikçe tüm okullarıyla onların donanımlarını, programlarını, öğrenim sürelerini, derslerini, konularını bu amaca göre düzenlemiş,
elbet öğretmenlerini de öyle yetiştirmeye çalışmıştır.

X x x

İçtenlikle ve vicdanla değerlendirilirse, cumhuriyetçi eğitim bazı kusurlarını karşın, önüne çıkarılan güçlükleri ve iktidarları saptırma çabalarını yenerek büyük ölçüde başarılı olmuştur. Bugünün Türkiye’sinde nüfusun

% 90’ı aşan bölümü okuma yazma olanağına kavuşmuştur.
% 50’ye yakını orta öğretim yapabilmektedir.
% 30’a yakın bölümü yükseköğrenim olanağı bulabilmiştir.
hemen hemen her meslek alanına uzman ya da ara eleman yetiştirilebilmektedir.

Yetersizlikler de vardır:

Bilimsel araştırma ve geliştirme olanakları sınırlıdır.
Teknoloji geliştirmede gerilerdeyiz.
Doğal kaynaklarımızı verimli kullanmada yetersizliklerimiz sürüyor.
Gelişmiş ülkelere yetişmekte geç kalıyoruz.
Toplumsal barış ve huzur ortamını kurmak, korumak, geliştirmek ve sürdürmekte zorlanıyoruz.
Saldırgan ve sömürgeci ülkelere karşı ulusal hak ve çıkarlarımızı koruyup güvenceye sağlı tutmakta yeterince başarılı değiliz.

Başka eksiklerimiz de sayılabilir. Ama eksiklerdeki başlıca nedenin dinsel inanç zayıflığı ve ahlâk bozukluğu olduğunu söyleyenlerin akıl, bilgi ve inanç sağlamlığından yoksun oldukları da bir gerçektir.

Eğitim, Birleşmiş Milletlerin sözleşmelerinde ve eğitim bilimcilerin söylemlerinde;

İnsan kişiliğini tam ve özgürce geliştirme etkinliği” olarak tanımlanıyor.

Çocuğun doğuştan getirdiği temel nitelikteki bedensel ve zihinsel özelliklerini geliştirmek ana-babanın, ülkedeki eğitim düzenin, okulun, öğretmenin ve elbette siyasal iktidarların sorumluluğuna girer.

Çocuğun gelişme yönünü çarpıtmak, değiştirmek, eğip bükmek kimsenin hakkı değildir.

Bu anlayış gereğince, AKP iktidarına gelinceye kadar hiçbir cumhuriyet hükümeti, dinsel duyarlılıklarını öne çıkarmış olduğu durumlarda bile,

– çocuklarımızı kör inançlara kaynaklık eden,
– akıl ve bilimden uzaklaştıran,
– farklı insanlarla barış ve hoşgörü içinde yaşayabilmeyi insan özelliği olmaktan çıkarıp tarikat ya da cemaatlere teslim etmeye..

şimdiki iktidar kadar heves etmedi ve ulusal eğitim kurumlarımızı din okullarına dönüştürmeye girişmedi. Onlarca yıldır, cumhuriyetin kıt olanaklarla yurttaşların hizmetine sunabildiği eğitim-öğretim düzenine bu kadar dindarca ve düşmanca davranan olmamıştır.

X x x

Bu durumun nedenlerini artık ciddiyetle düşünmek ve değerlendirmek zorundayız.
Söz konusu olan, çocuklarımız, torunlarımız, geleceğimiz ve ulusal varlığımızdır.
Temel Eğitim Yasamız eğitim düzenimizin önüne 3 temel amaç koyuyor:

Birincisi, iyi insan yetiştirmek: İster din ve mezhep inançlarına, ister psikoloji ve toplum bilimlerine, isterse de Türk ahlâk ve töresine göre, iyi insan en azından aklını ve yeteneklerini kullanabilecek becerilerle donatılmış, çalışkan, üretken, girişken ve barışçı, hoşgörülü, doğruluk ve dürüstlüğe bağlı, birlikte yaşama gereklerine uyan kişidir.

İkincisi, iyi yurttaş yetiştirmek: ulusunu ve yurdunu tanıyan, kaynak ve olanaklarını bilen, sorunlarını anlayıp çözümlerini arayan, işbirliğine, işbölümüne, yardımlaşma ve dayanışmaya katılan, yurt olanaklarını verimli ve yararlı kullanan, yurt ve dünya barışına katkısı olan kişidir.

Üçüncüsü, iyi meslek adamı yetiştirmek: Kişisel ilgi ve yeteneklerine dayalı bir mesleği seçmeyi, o alanda kendini geliştirmeyi, elindeki olanaklarla en verimli ve yararlı ürüne varmayı başarabilecek yetenek ve becerilerle donanmış kişidir.

Dünyada, özellikle de gelişmiş ülkelerde, eğitim süreleri, programları, okul türleri ve aşamaları, çocukları bu temel amaçlara ulaştırmanın gerekleri düşünülerek belirlenmeye çalışılmıştır. O nedenle, gereksinimler ve olanaklar arttıkça özellikle temel eğitim süreleri uzatılmıştır. Eğitim kurumlarından geçiş sürelerinin kaç yıl olması bu ölçütlere ve ilkelere göre belirlenmektedir. Böyle olduğu içindir ki, cumhuriyet tarihi boyunca eğitim yaşamımızda edinilen deneyimler ve olanaklar göz önünde tutularak eğitim süresi kesintisiz olarak uzatılmıştır. Bunun çok da yararlı olduğu günlük yaşamımızda da gözlenebilmektedir.

X x x

Şimdi olup bitenler ve tartışmalar, “imam hatip, din, mezhep, tarikat, akıl, bilim, laiklik” gibi sözcüklerin olur olmaz kullanıldığı bir kaosun yaşanmakta olduğunu göstermektedir. Bu durum şaşırtıcı değil. İyi insan, iyi yurttaş, iyi meslek adamı yetiştirmek gibi ulusal eğitim amaçlarının AKP iktidarınca pek önemli sayılmadığı anlaşılıyor. İnsan topluluklarının ortak gereksinimleri, olanakları, sorunları ve çözümleri üzerine özgürce düşünüp özgürce davranmayan, hak ve özgürlüklerini bilmek, kullanmak, korumak ve geliştirmek bilincinde olmayan, sorgulamayan, tartışmayan, başkalarınca kullanılmaya ve sömürülmeye yatkın, itaatkâr insanlar olması mı istenmektedir?

Bütün yurttaşlarımız bilmelidir ki;

– “muhafazakâr, dindar ve ahlâklı insanlar yetiştirme” perdesi gerisinde çocuklarımızı başta ABD ve AB olmak üzere Batı emperyalizminin sömürü çarklarına hizmet edecek köleler biçiminde yetiştirmek,

ulusal eğitim politikamızın asla hedefi ya da bilinçsiz ve dolaylı sonucu olamaz.

Bu gidişi durdurmalıyız.

Çocuklarımızın “bizim” olmaktan, hatta “kendileri” olmaktan çıkarılıp “onların olmasına” göz yumamayız.

Ulusal eğitim politikamızı bilimsel çalışmalarla ve geniş katılımlı Eğitim Kurultayı (Şura) kararlarıyla cumhuriyetçi temellerine yeniden oturtulmalıdır.

Mümtaz Soysal
BCP Genel Başkanı
www.bcp.org.tr
0312 442 59 45

İBRET VERİCİ BİR DEMOKRASİ DERSİ

İBRET VERİCİ BİR DEMOKRASİ DERSİ

Prof. Dr. Mümtaz SOYSAL
PUSULA, Temmuz 2012, sayı 41

Ülkelerin iklimine ve yönetim sistemine göre biraz değişse de mevsimler takvimi ile siyasal yaşamlar arasında hep rastlanan bir bağlantı vardır. Örneğin, bizde Haziran sonlarına doğru havalar ısınırken siyaset soğur
ve iktidar mücadelesinin sıcaklığı azalır. Gerginliklerin yerini tatil atmosferinin ve dinlenmekte olan sinirlerin yumuşaklığı alır. Ayrıca, başkent tenhalaşmakta ve siyasal ağırlık merkezi yavaş yavaş başka kentlere kaymaktadır.

Elbet ara sıra içte ve dışta ortaya çıkan olağanüstü gelişmeler bu durgunluğu bozsa da, Mayıs ortalarından başlayarak siyasal etkinliklerin azalması, çalışmaların yavaşlaması doğal sayılır. Partiler genellikle bu durgunlaşmanın dışında kalmaz, onlar da hız keserler.

Bu yıl, farklı oldu. Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin siyasal rejmlerini Batılı büyük devletlerin çıkarlarına uygun biçimlere sokmaya yönelik çabalar Mısır seçimleriyle birlikte pek sağlam görünmeyen bir istikrara bağlanmışken, Suriye’deki çalkalanma yalnız o ülkenin içini hallaç pamuğu gibi darmadağın etmekle kalmadı, devletler arasında Soğuk Savaş yıllarını andırır bir cepheleşme yarattı:

Bir yanda Batılı büyük devletlerle Türkiye’nin de desteklediği Suriyeli âsiler; öte yanda Esad hanedanının yönettiği Suriye devletiyle yanında İran, Rusya ve Çin. Son günlerin “düşürülen uçak” olayı Ankara’nın şimdiye kadarki politikasıyla nasıl bir çıkmaza sürüklendiğimizi açıkça gösterdi ve ülkeyi tehlikeli bir ikilemle karşı karşıya bıraktı: Ya Şam yönetiminin bilinçli ve küstahça davranışı karşısında dıştan bakıldığında pek onurlu gözükmeyen bir sonucu sineye çekmek gerekecektir, ya da gereksiz ve anlamsız bir silahlı kapışmaya sürüklenip yanlıştan yanlışa sürüklenmek zorunda kalınacaktır.

***
Gelinen nokta, başlangıçta benimsenen ve Türkiye gibi bir devlete çok yakıştığı söylenen bir politikanın yanlışlığını ortaya koymuş oldu. Ankara, yıldızının yükselmekte olduğu söylenmiş bir devletten beklenen role çağırılmış ve böyle bir çağrıyı gözleri kapalı hemen benimseyivermiştir. Sözde gurur okşayıcı bir çağrıydı bu: Büyük bir imparatorluğun vârisi yüzyıllar boyu egemenliğini sürdürdüğü topraklara yeniden “göz kulak olması” ve Batı dünyasının ilkelerine o topraklarda saygı gösterilmesini sağlaması istenmekteydi.
Böyle bir çağrıyı kim reddedebilirdi?

Nitekim, Ankara da reddetmedi.

Oysa, böyle bir göreve hevesle sarılmadan önce Suriye’deki durumu çözümlemek ve orada neler olmakta olduğunu, kimin ne yapmak istediğini iyi anlamak gerekiyordu. Ayaklananlar acaba gerçek demokrasi ve özgürlük âşıkları mıydı? Yoksa ülkede karışıklık çıkarıp o kaosta Batı yandaşlarını iktidara getirmek ve bölge için Batılı büyük
devletlerce öngörülmüş yeni düzenin kurulmasında yararlanılmak istenen gruplar mı söz konusuydu?

Mezhep kavgaları kışkırtılarak Sünni ve Alevi mi birbirine düşürülmüştü?
Üstelik, böyle bir hengâmeye bulaşmak Ankara’nın İran’la ve Rusya’yla kurduğu ilişkilere zarar vermeyecek miydi? Hesapsızlığın zararları saymakla bitmez ve bunların getireceği yararların neler olabileceğini de
kimse bilemezdi.

***

Ama bütün bunlardan daha da vahim olan ve Şark ya da Ortadoğu kültürünün insanlarınca asla affedilmeyecek sosyal psikoloji hatası, henüz birkaç yıl önce “ma aile” sarmaş dolaş olunmuş insanlara birden bire sırt çevirmek ve onlara karşı Batılı büyüklerle bir olmaktı.

Öte yandan, Suriye’yle kapışmanın Türk sanayicilerce üretilmiş malları Yakın Doğu’ya satma çabalarına vereceği zarar kolay hesap edilmeyecek kadar büyüktü. Gerçekten bütün bunları düşünmeden böyle bir politikaya niçin ve nasıl sarılındığını anlamak çok zordur. Hele “komşularla sıfır sorun” formülüyle yola çıkanların “stratejik derinlik” ararken böyle bir sonuç yaratmış olmaları diplomasi tarihinin ibret sayfalarından hiç eksik olmayacak.

***

Oysa Suriye devletini yönetenler, hiç tanımadığımız ve ilk kez ilişkiye girdiğimiz insanlar değil. Beşar Esad ya da Esed babasından devraldığı devleti aynı ilkeler çerçevesinde yönetmeyi sürdürmek niyetiyle işbaşına geçmişti. O tarihte, daha önceki dönemin gerginlikleri zaten büyük ölçüde giderilmiş ve oğul Esad devraldığı yönetimin Türkiye’yle ilişkilerini daha da geliştirebileceğı bir zemin bulmuştu. Kısacası, ilişkilerin bugünkü duruma sürüklenmesi, Suriye tarafında kesin ve belirgin bir siyaset değişikliği yüzünden değil, tam tersine Ankara’nın bu ilişki konusundaki politikasında köklü bir tutum kaymasının ortaya çıkmasından ötürü olmuştur.

Beşar Esad’ın işbaşına geçişiyle birlikte önceki ilişkinin daha da geliştirildiği ve neredeyse tam bir kucaklaşmaya dönüştüğü bir noktada ansızın beliren bir tutum kaymasıdır bu. Yalnız Türk kamuoyunu değil, ölgenin birçok ülkesindeki insanları şaşırtan bir dönüş olmuş, Türk tarafı, birden bire, Suriye’deki durumun ve epeydir sürmekte olan kargaşanın sorumluluğunu bütünüyle Beşar yönetimine yüklemek yolunu seçmiş ve eleştiri okları hep o yönetime çevrilmiştir.

Aslında bu şaşırtıcı dönüş, Arap Baharı’nı yönlendiren Batılı büyük devletlerin rejim öğütme değirmeni çarklarına Suriye’yi de itmiş olmalarından kaynaklanmaktaydı. Kuzey Afrika’da Tunus ve Libya’yla başlayan senaryoyu uygulama sırası artık Suriye’ye gelmişti: İnsan hakları ihlalleriyle suçlanan kesimlerin direnişleri, direnişlerin şiddete dönüşmesi, şiddetin şiddete doğurması, iktidarca alınan önlemlerin zalimleşmesi, zalimliğin göçlere ve baş kaldırışlara yol açması ve sonuçta iç savaş uçurumuna sürüklenme raddesine getirilmiş bir toplum.Kısacası, ve demokratik düzeni sağlamak amacıyla dış müdahaleyi, rejim değişikliğini hatta huzur getirici işgali kabul etmeye hazır duruma getirilmiş bir toplum ortamı.
Ankara’nın yanlışı, böyle bir senaryonun savunucuları arasına katılmak, rejim muhaliflerine kanat germek
ve sanki uygulayıcılığına da soyunacakmış gibi bir izlenim vermek.

Oysa, taraflar arasında tercihsiz ve tarafsız bir tutum komşuya daha fazla huzur getirebilir ve
Türkiye’ye daha az zarar verirdi.