Etiket arşivi: Zafer Arapkirli

“Yetersiz bakiye!”

author

 

Modern zamanların, hayatımızın bir parçası haline getirdiği bu toplutaşıma anonsunu her duyduğumda, Türkiye’yi ve dünyayı yöneten ve yönlendirenlerin içine düştükleri durumu hatırlıyorum.

Hâkim sistemin, yaşamı doğrudan etkileyen düzenin yetersizliğinin ve çarpıklığının, nasıl her geçen gün ortaya çıktığından söz ediyorum. İnsanlığa refah ve mutluluk vaat eden ama yeryüzünü bir cehenneme çeviren kapitalizm adlı baş belası virüsün yarattığı ölümcül bir akıbeti anlatmaya çalışıyorum.

Bugün, ülkemizde 7’den 70’e herkesin gece gündüz konuştuğu en önemli gündem maddesi, dayanılmaz hale gelen mal ve hizmet maliyetleri ile bunları suratımıza birer şamar gibi çarpan faturalar. En başta da enerji faturaları.

Aslında, o meşhur deyimle “vergilerimizin bize yol-su-elektrik olarak dönmesi” gereğinin yerine getirilmemesinden kaynaklanmıyor mu bu durum?

En temel ve vazgeçilemez gereksinimler olan suya, elektriğe, doğal gaza, iletişime, toplu ulaşıma, eğitime, sağlığa neden para ödüyoruz? Neden bu temel mal ve hizmetler, bize ödediğimiz vergiler karşılığında bedava sunulmuyor?

Tek nedeni var.

Kapitalizmin, bunların “özelleştirilmesi halinde oluşacak rekabetçi ortamda, daha da ucuzlayacağı” yalanını, toplumun beynine alçakça zerk etmiş olması. O ünlü “Devlet elektrikle, suyla, otobüsle, telefonla uğraşmaz” yalanı, yıllar önce tedavüle sokulurken uyaranları “geri kafalı, dinozor ruhlu, çağdışı devletçiler” olarak suçlayanlar, bugün neden söz edildiğini anlayabiliyorlar mı?

Sanmıyorum.

O “geri kafalı” dediğiniz insanların, yani insanı, emeği ve insanoğlunun hakça üretip hakça paylaşımını savunan, yani sosyalizme inananların söylemi, hayatın bugünkü gerçekleri karşısında bir kez daha kanıtlanıyor. Başta elektrik, su, gaz olmak üzere temel gereksinimlerin (vergiyi mükelleflerden doğrudan ve dolaylı çuvalla toplayan) devlet tarafından karşılanmayıp açgözlü hırsız özel sektöre peş keş çekilmesi sonucu faturaların ulaştığı utanç verici seviyeyi bugün “sistemi hâlâ savunanlar” da bal gibi görüyorlar.

Evini ısıtamadığı, enerjiyi minimum gereksinimin bile altında kısıtlamak zorunda kaldığı, suyu neredeyse damla damla kullanabildiği için hayat seviyesini düşürmek zorunda kalan insanların yaşadığı durum açıkça bir halk sağlığı felaketidir”.

Aynı şekilde, internete dökecek çuval dolusu parayı bulamayan gençlerin başına gelen de, bir “eğitim ve aydınlanma karşıtı sabotaj” değil midir?

Toplu ulaşımı bile kullanmaya kesesi yetişemeyen kitlelerin acz içinde evlerinde oturmak zorunda kalmaları da ağır bir “insan hakkı ihlali ve seyahat özgürlüğünün kısıtlanması” ndan başka nasıl tanımlanabilir?

Bu manzara ortada dururken, emekçi kitlelerin, bırakın yoksulluğu, açlık, hatta kölelik (neredeyse angarya) düzeyinde ücretlere layık görülmesi, utanmazca bir cinayet değil de nedir?

Bugün dünyayı ve Türkiye’yi yönettiğini sanan ama her attığı adımda “Yetersiz bakiye” hatta “Geçersiz kart” anonsunu hak eden çapsız rejimlerin, bu sistemin yürüyemeyeceğini bir an önce kabul etmesi gerektiği ortada iken, kabul etmeyeceklerini biz de biliyoruz.

  • Emekçilerin son günlerde ülkenin her yerinde yükselen ve çığ gibi büyüyen hak mücadelesi ve direnişleri, işte bu gerçeklerin haykırıldığı ve kaçınılmaz olarak toplumun her kesimine yayılan bir çığlığın ilk tınılarıdır.

Başta ülkenin sol-sosyalist güçleri olmak üzere, rejimin-sistemin bu kokuşmuşluğunu, çaresizliğini en geniş kitlelere yayabildiği bir dayanışmanın önemi ortadadır. Muhalefetteki “düzen partilerinin” de “masada oturma düzeni, protokol görüşmeleri takvimi vb.” gündemlerle vakit harcayarak toplumu oyalamaya çalışacaklarına, bu onurlu mücadeleye destek vermek için ne yapılacağına kafa yormak gibi bir görevi vardır.

Hiç kuşkusuz, önümüzdeki (hızla yaklaşmakta olan) seçimin sonucu, bıçağı kemiklerinde hisseden yoksul ve çaresiz kitlelerin taleplerine kimin sahip çıktığına göre şekillenecektir.

O halde, çare bellidir.

Mücadele, daha kararlı mücadele ve daha yüksek sesle hak talebine sahip çıkmak.

Kapitalizmin “Yetersiz bakiyesi” sıfırın altına düşmüşken tarihe gömülmek şeklindeki akıbeti yaklaşmaktadır.

Karton devlet

authorZAFER ARAPKİRLİ

Ortaokula ilk başladığım yıllarda, Darüşşafaka’da, öğrencilerin kültür ve sanatla gencecik yaşta buluşması ve bu alanda formasyonumuzun geliştirilmesi anlamında kurumun yoğun çabalarını şükranla anarım hep. Müzik, sinema, plastik sanatlar, halk dansları. Her alanda etkinlikle bizleri buluştururdu, idare. Belirli günlerde konferans salonunda yabancı 8 veya 16 mm’lik belgeseller izletirlerdi. O zaman (1960’ların sonları) için bulunmaz bir nimettir.

Bir gün “Karton film gösterisi var” dediler. Daha çocuğuz, “Kartondan film nasıl oluyor?” diye merak ettim. İzledikten sonra anladık ki, “cartoon” yani çizgi/animasyon filmden söz ediyorlarmış. Dilimize yapıştı, yıllarca animasyona “Karton film” dedim ben.

Geçen gün, İstanbul’un anlı şanlı havalimanında yerli yabancı binlerce insana koca koca salaş ambalaj kartonları dağıtıldığını görünce, nedense aklıma o ‘karton filmler’ geliverdi.

Her ne kadar ciddi bir felaketten söz ediyorsak da, ortada bal gibi ‘karton’ (cartoon) bir görüntü ve trajikomik bir rezalet vardı. Bütün “bilim kaynaklı ve odaklı” uyarılara rağmen bir inat ve rant uğruna “Dünyayı kıskandırıyoruz” diye on milyarlarca dolar harcanarak yapılan devasa bir beton yığını üzerine çöken çatısı ile, “Bize otel bulun” diye gösteri yapan turistlerin üzerine Çevik Kuvvet gönderilmesi ile “Fellini – Tarantino – Allen – Disney kokteyli” bir sürreal senaryoya dönüşerek iyice “kartonlaşıyordu”, o 1 gecelik kar yağışı ile. Daha da vahim ve komiği, o gece resmen bir “Karton Devlet”e dönüşen iradenin temsilcileri o “Zafer Abidesi” havalimanına değil de, tarihten silmek istedikleri Atatürk Havalimanı’na inerek, kendi itibarlarını ve beraberlerinde Devlet’in itibarını mecburen sıfır noktasına indirmeyi beceriyorlardı.

“Devlet” denilen yapı ve simgesel entite, tarih boyunca farklı rejimlerin ve farklı siyasi duruş ve ideolojilerin elinde farklı anlam ve işlevler kazanmıştır. Ama son bir yüzyılın fena halde kanıtladığı üzere, kapitalist – faşist sistemlerin elinde, olanca “ciddi, ceberut ve ağır abi” gibi görünmeye çalışsa da bir “karton filme” dönüşmeyi hep başarmıştır.

Çünkü halkları öncelemeyen, kendisine (mesela bizdeki gibi) “Devleti yaşat ki insan yaşasın” gibi abuk ve akıllara ziyan şiarlar edinen baskı ve rant odaklı rejimler, hem kendilerini hem de yönettikleri halkları (en hafif ifade ile) mahcup duruma düşürmüşlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni bugün yönettiği iddiasında olan ancak yönetmek bir yana, “savrum savrum savrulan” rantiye ve faşizan klik, bunun tarihi örneklerini adeta ansiklopedilere girecek boyutta sergilemektedir.

Çünkü bütün “sözde vizyonları”; bilimle, hukukla, adaletle, laiklikle, şeffaflıkla, insan hakları ile düşünce özgürlükleri ile ve ne kadar pozitif çağdaş ve evrensel değer varsa onlarla ama en önemlisi de halkla kavga etmekle sınırlıdır.

Bunun “götürüsünün” de, sadece yönettikleri iddiasındaki ülkeye verdikleri maddi ve manevi zararla kalmayacağının, bu ülkeyi her alanda küme düşürmenin bir çabasına dönüştüğünün de farkında değiller.

İşte tam da bu yüzden; havalimanındaki rezalet ve meteorolojik felaketle mücadelede yetersiz kalmaktan tutun da bugün Sezen’le, yarın Sedef’le öteki gün Ekrem’le, beriki gün Kemal’le, Selahattin’le, Osman’la ve bilcümle muarız saydıkları ile itiş kakış içinde olmayı marifet saymaktadırlar.

Tam da bu yüzden, ekonomik başarısızlıkları nedeniyle yoksulluktan inim inim inlettikleri ülke halkından tutun da, ulusal çapta çarkların durmasına yol açtıkları sanayiye kadar herkesi kendisine düşman etmeyi beceren bir “Karton Devlet”e dönüşmüş olmak umurlarında bile değildir.

Çare, başta (ve öncü olarak) ülke emekçi sınıfının en örgütlü ve en kararlı biçimde bu filme bir son vermek üzere saflarını sıklaştırması ve komediye “The End” diyerek ilk seçimde hem hükümeti değiştirmesi hem de “Devlet”i dönüştürmek için kolları sıvamasıdır.

Çünkü toplumun tüm kesimleri olarak lâyık değiliz bunlara ve bu muameleye.

***

Bu vesile ile BirGün okurlarına, emekçilerine ve bu köşede her cuma günü sizlere hitap etme onurunu bana sağlayan yönetimine ve Türkiye’nin tüm güzel insanlarına kucak dolusu bir “Merhaba” ile söze başlamış olalım.

========================================

Değerli dostumuz Sn. Zafer Arapkirli‘ye BirGün‘de başarılar dileriz.

Kendisini daha önce yıllarca izlediğimiz gibi, burada da izleyecek kendisinden öğrenmeyi sürdüreceğiz. Birikimli, deneyimi ve yürekli, yurtsever – emekten yana çizgisiyle ülkemize daha uzun yıllar katkı vermesini dileriz.

KRT TV’de hafta içi sabahları saat 11:00’de başlayan Medya Terapi programı da çok nitelikli ve değerli. (Bu program aynı gün gece 01:00’de yineleniyor..)

Sevgi ve saygı ile. 29 Ocak 2022

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    

 

Mektep…

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli

Okuma yazmayı, kendisi 1920’lerin bir “Ali Mektebi”nden yetişmiş rahmetli ve mübarek anneannem Mesnet Hanım’dan öğrendim.

İlk öğretimimi, İstanbul’un o yıllarda “parmakla gösterilen” nadide okullarından birinde Teşvikiye’deki Maçka İlkokulu’nda gördüm. Öğretmenim, Feriha Aksavrın Hanımefendi’ydi.

1968’de, bu toprakların ulu çınarı ve şefkat yuvası Darüşşafaka’ya geçerek orta ve lise öğretimimi orada aldım.

Ve yine bu ülkenin yüz akı Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum.

Hayatın, bir insana “eğitim ve öğretim” başlığı altında verebileceği en önemli ödüllerdir bunlar.

Gazetecilik eğitimimi de Türkiye Cumhuriyeti’nin en köklü ve imrenilecek kurumu Cumhuriyet’te aldım. Bu mektebin kalite ve kalibresini, dünya çapında nasıl saygın bir yeri olduğunu kimseye anlatmak gerekmiyor.

Daha sonra radyo ve TV yayıncılığını öğrendiğim ve bizzat çatısı altında çalıştığım İngiltere’nin BBC’si ne ise Türkiye’de de Cumhuriyetin yeri odur.

Gerek oraya gitmeden, gerek Londra’da gazetecilik yaptığım yıllarda gerekse sonrasında Cumhuriyet’le bağım hep bir emekçi olarak, muhabir, editör, çevirmen, sayfa sekreteri, köşe yazarı olarak sürdü.

Bilen bilir…

Bu mektepten “kâğıda basılı” bir diploma alınarak mezun olunmaz.

Bu mektepten çıkılıp gidilmez.

Bu mekteple geçici olarak kurumsal bağ kopar, ama sonra bir aşamada yeniden kurulur.

Bir nefes alınır.

Bir mola verilir.

Ama o tüm “köklü mekteplerin geleneğindeki” gibi, hep o imrenilesi “pilav günlerindeki” ruhla, gönlünüz o yuvadadır.

Şimdi de aynı duygu ile yazılarıma ara verdiğimi, Cumhuriyet yazarlığından ayrılışımı geçen hafta sonu bir açık mektupla duyurdum.

Cumhuriyet bir ailedir. Bu ailede zaman zaman yaşananların şu tarafında ya da bu tarafında yer almak değildir meselemiz. Hepimizin tek tarafı vardır: Bu mektebin bekası ve basın özgürlüğü. Kimsenin tarafında ya da davasına angaje olmak değil bu son gelişmeler de. O bilinçle o kaygı iledir ayrılıklarımız, geri dönüşlerimiz. Hatalarımızı onararak, ders alarak.

Okurlara veda etmenin yerinin de bu köşe olduğuna inandığım için bu duyuruyu buraya koymak istiyorum.

Cumhuriyet, bu ülkenin insanına en layık yönetim biçimiyse, bu elinizde tuttuğunuz gazete de bu ülke insanına en layık gazetedir.

Buranın yaşaması ve yaşatılması için hepimize büyük görev düşüyor.

Her gün, bir ekmek ve “en az bir Cumhuriyet alarak bu görevimizi yerine getirmeliyiz.

Ben kendi adıma öyle yapacağım.

Görevimiz, özellikle de bugünün Türkiyesi’nde ve dünyasında büyük önem taşıyor.

Şimdilik hoşça kalın.
===========================================
Dostlar,

Hacettepe’de tıp eğitimine başladığımız 1971’den bu yana 50+ yıldır Cumhuriyet okuru, destekçisi, aileden biri ve arada yazarıyız.

Büyük ATATÜRK‘ün adını koyduğu 1924’ten bu yana bu ad altında yayınlanan Cumhuriyet, dünya basın tarihinde de haklı bir ün, saygınlık ve konum edinmiştir.
Türlü güçlüklerle boğuşagelmiştir.
Olmadık baskılar görmüş, tuzak (kumpas) davalarla devr-i AKP‘de çökertilmek istenmiştir.
Ekonomik sıkıntılar yakasından düşmemiştir.
**
Ancak Cumhuriyet, gerçek okurlarınca hep korunup kollanmıştır.
Gene öyle olacaktır.

İçeride” neler olup bittiğini “ayrıntılı” biliyoruz sayılmaz.
Ancak birkaç ay önce yetkin yurtsever ekonomist dostumuz Sn. Prof. Dr. Erinç Yeldan, kısa bir açıklama ile haftalık yazılarını sonlandırdı, dönüşü hala sağlanamadı.
(Kişisel web sitesinde yazmakta ve bize de göndermekte, web sitemizde yayınlamaktayız..)

Bu kez Sn. Zafer Arapkirli‘nin Çarşamba ve Cuma yazılarından yoksun kalıyoruz!?

Saygın yazar Arapkirli’nin açıklaması dışında “fazla” birşey bilmiyoruz.

Arapkirli, –belki bizim de ricalarımızı dikkate alarak– çok nitelikli Çarşamba yazılarına Cuma’yı da eklemişti kısa süre önce. KRT TV’de sabah programları (öncesinde haber programı hazırlayanı – sunanı) ve bu TV’nin web sitesinde ek yazıları da iyi bilinmekte. Bunları biz de olabildiğince web sitemizde paylaşmaktayız.

Sn. Arapkirli’nin üstteki “geçici” veda yazısı, saygın ve ağırbaşlı kişiliğinin bir yansıması doğallıkla.

Biz okurlar da şu ya da bu “yan”da değil, Cumhuriyet‘in yanındayız.
Yaşasın ve daha da güçlensin istiyoruz.
Geçtiğimiz haftalarda Gazetemizin satış – akçalı durum zorluğu bilgisi bize de ulaşınca, çok çaba gösterdik katkı için. Bu bağlamda bir dayanışma çağrısı içeren tweet iletimizi kısa sürede yarım milyon insan okudu. Bize dönütler çok olumlu oldu ve “küskün” (neden acaba??) pek çok okur, “Gazete”yi yeniden almaya başladı. Dileriz toplam satış rakamlarına yansımış olsun..

  • Gazete yönetiminden bir açıklama, uygun girişimler beklemekteyiz pek haklı olarak.

Kemalist ilkelerden asla ödün verilmeden uzlaşılmasını; ilkeli ama aynı zamanda demokratik – bilimsel – dostça – sevecen bir yönetim iklimi ile Gazetemiz Cumhuriyet‘in, ülkemizin içinde sokulduğu çok yönlü ağır bunalım koşullarında daha da çok “işe koşuk” olmasnı diliyoruz.

Gereksinim ve görev budur ve ivedidir

PS : Bu notlarımızı Cumhuriyet‘in saygın yöneticilerine, yazarlarına da doğrudan ilettik.

Bu vesile ile mutlu – sağlıklı – onurlu bir 2022 yılı dileriz ülkemize ve tüm dünyalı kardeşlerimize..

Sevgi, saygı ve tükenmeyen UMUT ile. 29 Aralık 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

 

 

 

Yandaşlık zor zenaat

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
24 Aralık 2021, Cumhuriyet

 

Söyleyince, alınıyor ve bozuluyorlar. Hatta geçmişte bir tanesi bu sıfatı yani yandaş diye hitap edilmesini “hakaret” olarak da algılamış ve bana “solcu-sosyalist” diyerek aklınca “mukabil hakaret”te bulunmuştu. Gülmekten kramp girecekti az kalsın. Bir sosyaliste “sosyalist” diyerek hakaret ettiğini sanıyordu…

İktidar partisine kayıtsız şartsız angaje bu “tekhücreli” kafalara bunu bir türlü sokamadık. “Belli bir görüş ve inanca sahip olmak” ve bu görüş ve inanış üzerinden iktidar ya da muhalefetteki siyasetçilerle aranızda “doğal-kendiliğinden” bir paralellik bulunması başka bir şeydir. Buna yandaşlık demiyoruz biz.

Solcusundur, sağcısındır, İslamcısındır, devrimcisindir, faşistsindir, komünist ya da ırkçısındır. Kastımız bu değil.

Bunları “yandaş” diye adlandırmamızın nedeni, “Bir siyasi parti ve liderine ölümüne biat etmek, körü körüne bağlılıkla aklını, beynini, yüreğini, kişiliğini, benliğini, onurunu gönüllü olarak satışa çıkarmak” hastalığından malul olmalarıdır. Bunu anlamak istemiyorlar. Çünkü işlerine gelmiyor. Ve evet, “hakaret” olduğunu da zımnen kabullenip bunu da hak ediyorlar.

Son “döviz operasyonu”nu örnek vereyim, mesela…

Yılın başında 7.5 TL civarında olan ABD Doları’nı, 20 Aralık günü 18 TL’nin üzerine çıkarmış olmayı da aynı gün 12 TL’ye indirmiş olmayı da aynı coşku ve vecd içinde alkışlayabilmek için insanın bir “robot” olması gerekir. Günümüz teknolojisinin ulaştığı seviyede, bildiğim kadarı ile robotların bile bir tür zekâsı (yapay zekâ – artificial intelligence diyorlar) var diye biliyorum.

Bizim memleketin yandaşında bu bile yok. Kayıtsız şartsız biat, kayıtsız şartsız alkış ve destek, sıfır sorgulama, sıfır temkin ve sağduyu.

Bu kadarla da kalsa iyi. Yani sadece alkış ve destekle yetinseler yine de anlamaya çalışırdım. Bunu bir adım daha öteye taşıyıp saldırganlığa tevessül edip sanki asıl “acınacak” durumda olan kendileri değilmiş gibi, bizleri “aşağılamaya” bile vardırıyorlar işi.

İktidarı desteklemeyen gazetecilerin, herhangi bir yayının herhangi bir anında çekilmiş asık suratlı halinin ekran görüntüsünü dondurarak “Bozum oldular… Şiştiler… Morardılar… Bilmem ne gibi kalıverdiler” mealinde şaklabanlıklarla kendilerince eğlence yapıyorlar.

Bazısı, iyice kayışı kopardığı için “Bizans Tekfuru bile yenemedi bizim başkanı. Hepinizi alt edeceğiz…” türü psikopotlıklara dalmış durumda. Bir tanesi, iyice “klinik” vaka durumunda “Ah be… Bizim başkan aslında ABD’ye başkan olmalıydı” hokkabazlığını bile kendine yakıştırabiliyor.

Roman havası mı istersin, çiftetelli mi? Halay mı, horon mu? Her tür oynak müzik duyulabiliyor yandaş, yalaka, yağcı mahfillerden.

“Allah acil şifa versin” diyeceğim de… Diyemiyorum.

Çünkü, tıp literatüründe de halk dilinde de bu namuhteremlerin durumu tam da “Doktor ne yerse yesin dedi” evresi olarak tanımlanıyor.

Ama memleketin bu komik azınlık dışında kalan kesimi için gülecek bir şey yok ortalıkta.

Ne yaparlarsa yapsınlar, hâlâ en azından 1’e 11 – 1’e 13 seviyelerinde seyreden bir Dolar kuru ve buna bağlı olarak ekonomide ciddi bir yangın manzarası var.

Onların ve efendilerinin (sahiplerinin, besleyicilerinin) saraylarından, konaklarından, köşklerinden görülmeyen, hissedilmeyen, daha doğrusu hissedilmek istenmeyen bir yangın bu.

Nas Nas Paraları Leyla’ya…

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 22 12.21
Son Yazısı / Tüm Yazıları

Son günlerde, artık utanmazca ve mide bulandırıcı bir şekilde “vatandaşla alay etme noktasına” gelen ekonomik ve siyasi gündemi okur ve konuşurken aklımda hep o oynak, kıvrak, hoplak şarkı:

“Hayatını Yaşa Şükret Mevlaya
Hiç Götüren Var mı Öbür Dünyaya
Haydi Kollarını Kaldır Havaya Usta
Bas Bas Paraları Leyla’ya
Bi Daha mı Gelicez Dünyaya?”

Memleketi adeta yeşil çuhalı bir kumar masasına ve bin bir renkli spot ışıklarının yanıp söndüğü, “hoppala-zıppala” insanların raks ettiği bir pavyonun dans pistine döndürdüler.

Ülkenin en önemli milli sembollerinden biri olan para birimini pula dönüştürdükleri yetmiyormuş gibi, bir de dolar-TL ekseninde büyük bir “rulet masası” kurarak milletin başını döndürecek bir “Döviz Şovu”nun senaristi ve prodüktörü oldular.

Bir yandan Edirne, bir yandan Kars sınırlarını, Mersin kıyısını, Sinop sahilini korumak neyse, aynı anlama sahip olan “Türk Lirası’nı korumanın” ne olduğu umurlarında bile değildi, hiçbir zaman.

Öyle bir aşamaya getirdiler ki milli paramızın değerini, kimi zaman değil günde 1 TL, saatte 1 TL hızla erimesine göz yumdular. Bu erimenin ve felaket tablosunun sonucunda, hiçbir şey üretemeyen bu ülkede, iğneden ipliğe her şeye zam geldi. Döviz geliri olmayan vatandaş, her birinin fiyatı dövizle belirlenen mal ve hizmetlerin fiyatlarına yenik düştü.

Göstermelik bir pazarlık süreci sonunda belirlenen ve daha belirlendiği saatlerde (ülkenin gölge para birimi haline gelmiş) döviz karşısında hızla eriyen bir asgari ücreti, adeta büyük bir “lütuf” diye satmaya çalıştılar. Açıkça yalan söylediler.

İktidar milletvekilleri ve bakanları, yandaş besleme yazarları, halkla dalga geçen demeçleri ile yoksulluktan inim inim inleyen 80 küsur milyon insana, “saraylarından, köşklerinden ve konaklarından” nanik yaptılar.

Bu rezalet ve küstahlık, bu kibir ve utanmazlık yetmiyormuş gibi, birtakım “dini kavramları” da istismar ederek “Nas Nas” muhabbetine kalkışıp kendilerini iyice yüz kızartıcı duruma düşürdüler. Bir yandan, “Allah, din, kitap, sure, ayet” söylemine sarılıp bir yandan da halkın parası ile 30 milyon değerinde yeni otomobiller satın almaya giriştiler. Bu küstahlığın ve utanmazlığın, simit-çay hesabı yapan emekçinin, adeta “yedi ceddine küfür” anlamına geldiğini bile umursamadılar.

Ülke sınırlarından içeri akın akın hücum eden komşu ülke vatandaşlarının, “kıs kıs gülerek” dükkânlarımızı adeta yağmalamasını, saraylarından “kih kih diyerek” izlediler.

Ekonomide ve finans sisteminde her gün yeni bir çare, yeni bir plan, yeni bir sözde çıkış yolu bulabilmek adına, “kesik başlı tavuk” misali her gün yeni bir “enstrüman imalatı”na giriştiler. O enstrümanlardan çıkan garip seslere, artık herkesin kulaklarını tıkadığını bile bile.

Kısacası, hem ülkenin tüm kaynaklarını tükettiler hem mevcut çıkış yollarını bile tıkadılar, hem de en önemli gereksinim olan “güveni” sıfırladılar. Sadece ülke yönetimine yani o yönetimin temsil ettiği devlete vatandaşın duyduğu güveni değil, dünyanın bu ülkeye duyduğu güveni de sıfırladılar.

Bu ülkenin ekonomik iklimine, hukukuna ve demokrasisine duyulan güven, neredeyse “eksi seviyelere” kadar düştü.

Tam bir hovarda zihniyetle, dün Kemal Kılıçdaroğlu’nun kullandığı yerinde bir tanımla  Beytülmal ile kumar oynamaya” devam ettiler. Devletin hazinesi ile kumar oynarken, malum türkünün dönüştürülmüş halini, yani “Nas Nas Paraları Leyla’ya” türküsünü söylemeye devam ettiler.

Bu topraklar, bu ülkenin onuruna düşkün halkı, bütün bunların hesabını, gelecek seçimde ağır biçimde ödetmeye artık iyice kararlıdır.

Seçimi ne kadar ertelerlerse ertelesinler, ne kadar “top çevirirlerse” çevirsinler, akıbet kaçınılmaz. İlk sandıkta ve sandığın sonrasında bu kepazeliklerin hesabı burunlarından fitil fitil getirilmelidir.

Gelecekte, yani iktidar değişikliğinde bunları unutmaya ve unutturmaya çalışacak olanlar, bugün muhalefette ne kadar doğru tespit ve söylemler içinde olurlarsa olsunlar, iki elimizin onların da yakasında olacağını bilinmeli.

Affedeni de affetmemek, andımız olsun.

Sefil bir tiyatro

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 17 Aralık 2021

Olay ucuz, sefil ve hatta 5’inci sınıf bir tiyatro kumpanyasının “derme çatma dekorlu”, sapır sapır dökülen oyununa döndü.

Memleketi yangın yerine, tsunami vurmuş bir sahil kentine, kızgın lavlar altında kalmış bir volkanik dağ köyüne döndüren beceriksiz yönetim, bir yandan da işi adeta “gırgıra” bağlamışçasına milletle alay etmenin derdinde.

Ekonomideki ağır buhranın altında ezilmişliği gölgelemek için komik komik insanları seferber ederek daha da sefil bir tabloya imza atıyorlar.

Geçen gece, Pelikan çiftliğinden kız çocuğunun birine hazırlattıkları ve “amatör bir stand up gösterisi” kıvamındaki sosyal medya videosu ile kahkaha attırdılar herkese. Hani şu “Amerika yıkılıyor, Almanya kırılıyor, İngiltere perişan. Onlarla kıyaslandığında, bizdeki sıkıntı ne ki?..” tadındaki zavallı şovdan söz ediyorum. Sonra Meclis kürsüsünden bir hanımefendiye yaptırdıkları “Ezanları susturamayacaksınız, bayrakları indiremeyeceksiniz, bizleri teslim alamayacaksınız” mealinde ezik bir konuşma ile iyice gülünç duruma düştüler. Artık iyice saçmalama rekorları kırmaya başlayan bir “fırıldak yandaş duayen”e yazdırdıkları yazıda “Allahını seven defansa gelsin. Biz düşersek Türkiye düşer. İzin vermeyelim” tadında yazılarla, acınacak “veda notları”na imza attılar.

Sağda solda, sosyal medyaya yansıyan bazı “dayı videolarında” bu iflasın ve çöküşün ifadesi anlamında trajikomik savunmalarla, ilkokul müsameresi kıvamında komikliklerle tarih yazmaları da cabası.

Bir yandan da yandaş havuzun sefil manşet üreticileri ve köşe yazarları, bu komiklik furyasında ön almak için canla başla mücadele içindeler.

Biri tutuyor, “İBB’de cirit atan PKK’li teröristler komedisi” çevirmeye kalkışıyor. Her zaman yaptıkları gibi, “Pislik at, izi kalsın” düşkünlüğünde, haklarında bir yargı kararı bulunmayan kişileri sözde terörist ilan ederek İBB’yi karalamanın derdinde.

Bir başkası, gece gündüz “Meral – Kemal – Ekrem – Mansur dörtlüsü” arasında nasıl bir savaş çıkarırım da Millet İttifakı’nı zayıflatırım çabasında. Yılın 365 günü aynı konuyu diline dolayarak o konudan bir “ekmek çıkaramayacağını” bile anlamadan tam gaz devam ediyor “misyonuna”…

Koalisyonu oluşturan partilerin liderleri, bozuk plak gibi “Olmayacak erken seçim, vallahi olmayacak, billahi olmayacak…” nakaratını tekrarlayarak “Geliyor gelmekte olan” sloganını böyle karşılayamayacaklarının bile farkında değiller.

TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında, “gelmekte olanın korkusu ve endişesi ile sağa sola saldıran, ona azar, buna atar, ötekine gider modunda” bakanların, kendilerini gülünç duruma düşüren tiratları ve çıkardıkları kavgaları saymıyorum bile.

Kısacası, bir garip ruh hali ile debelenip duran bir yönetici klik ve onların yancıları, yandaşları ile beslemelerinden oluşan çaresiz bir koroyla karşı karşıyayız.

Aslında, bunların dışındaki on milyonlarca insandan oluşan mağdur çoğunluk olarak hayat pahalılığından, geleceğe güvenin erimesinden ve karamsarlıktan mustarip olmasak, aslında bayağı eğleneceğiz de… İşin şaka ve espri kaldırır bir yanı kalmadı artık.

Bir an önce şu 5’inci sınıf oyunun “final” yapması ile bir nefes almayı umuyoruz.

Aslında sadece bir “nefes” alacağımızı, ama gerçekten normal hayata dönmemizin çok uzun bir süre alacağını bile bile.

İşte, bunun için sevmiyoruz

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli 
Cumhuriyet, 10 Aralık 2021

 Siyasette, güvenilir olmanın ve halka yalan söylememenin, en önemli koşul olduğunu bilmez gibi davrandığınız için sevilmiyorsunuz.

İktidara gelmeden önce ve iktidarı elinizde tuttuğunuz geçen 19 yıl boyunca, ağzınızı her açtığınızda “vesayet” muhabbeti, asker-sivil bürokratın “aşağıda durması gerektiği” muhabbeti yaptığınız ve bunun “sahte ve ikiyüzlü bir söylem olduğunu” kanıtladığınız için sevilmiyorsunuz.

Mesela, “seçilmişin, atanmıştan daha üstün ve daha makbul olduğunu” gece gündüz, 7/24 tekrarlamanıza rağmen, bugün TBMM’ye bir atanmış bürokratı (Fuat Oktay) yollayıp bütçeyi sundurduğunuz ve savundurduğunuz için antipatik oluyorsunuz. Yine aynı şekilde, “Cumhurbaşkanı Şahsım’ın sekreteryasının üyesi atanmış bakanları” yollayıp seçilmiş milletvekillerine “bağırıp, çağırıp, küfür ve hakaret edip, atar gider yapıp, parmak sallamak” suretiyle aşağılamalarına imkân sağladığınız için itici oluyorsunuz.

Başkasının (ana muhalefet lideri) yaptığı bir anlık (üstelik size yönelik olmayan, halkın sırtındaki yükü tasvir etmek üzere yapılmış) bir el hareketini, nedense üzerinize alınıp “terbiye, edep, adap” sorunu yaptıktan sonra, geçmişte ve bugün başkalarına en galiz küfürler ve hakaretlerle saldırmaktan zerre kadar utanmayarak (futbol tabiriyle) “10 metre ofsayta düştüğünüz için” itibarınız yerlerde sürünüyor.
Yaklaşık 100 yıllık geçmişe dönük olarak hesaplasak, belki de birkaç yüz milyon Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının emeği, alın teri ve vergileri ile yaratılmış değerlerimizi, Ortadoğulu şeyhlere, emirlere, prenslere, sultanlara, krallara ya da Avrupalı-ABD’li kapitalistlere haraç mezat pazarlarken bir yandan da “milliyetçiliği” kimselere bırakmadığınız, ona buna “ensenizde milli nefes” tehditleri savurduğunuz için olağanüstü sevimsiz oluyorsunuz.

Tercih sizin tabii.

Bütün bunlar karne notları olarak bir yere yazılmakta.

Sandıkta, insanlar oy pusulasını bir yana, bu “karneyi” de yanına koyacak ve ona göre mührü basacak.

“Ertesi sabah” ne olacağını her birlikte göreceğiz.

Millete ‘nanik’ yapıyorlar…

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 03 Aralık 2021

 

AKP-FETÖ ittifakını, yıllardır hatta on yıllardır eleştiren, lanetleyen ve bu ittifakın ATATÜRK Cumhuriyetini yıkma amaçlarını deşifre eden kitlelerle alay etmekten, Cumhuriyeti seven ve kollayan on milyonlarca vatanseveri “aptal yerine” koymaya çalışan bir güruhtan söz ediyorum.

Teşkilatın ne kadar “ağababası – büyükbaşı” varsa ya kasıtlı olarak “uçup gitmesine” göz yumdular ya da çeşitli şekillerde “iade-i itibar” sağlıyorlar. Gün geçmiyor ki birini önemli bir mevkiye getirerek, adeta bunca yıllık “Cumhuriyet yıkımı” çabalarını ödüllendirerek milletle dalga geçiyorlar. Son olarak da Pensilvanya’lı “Ağlak Vaiz”le mutlu ve mesut pozlar veren AKP’lilerin tipik bir temsilcisini Türkiye Cumhuriyeti’nin Hazine ve maliyesinin başına getirdiler. Nureddin Nebati’ye, üstelik de bu kritik dönemde paramızı ve ekonomi yönetimini emanet ettiler. Yani kasamızı, kesemizi, hepimizin esenliğini, hayatını ve geleceğinin anahtarlarını teslim ettiler. Her ne kadar kararları başka biri (Şahsım) alıyorsa da “FETÖ’nün dizinin dibinden” birinin bu makama gelmesi, bu millete savrulmuş bir “küfürdür”.

“Milat” olarak ilan ettikleri 17 – 25 Aralık ve sonrasında özellikle de 15 Temmuz darbe girişiminden başlayarak “FETÖ ile mücadele” komedisini yazıp yönetip oynayan “yönetici klik, onların sözcüleri ve beslemeleri”, neredeyse FETÖ’nün bankasının üzerinden uçan kuşa bile “operasyon” yapıp zindana tıkarken, Cumhuriyet yazarının “pide siparişi” verdiği dükkânın akrabası üzerinden bir “iltisak” üretmeye, “Cumhuriyet çizerine parke işi yapan ustanın” ikinci derecede yakını üzerinden “FETÖ pisliği bulaştırmaya” çalışırken bizzat en yakınında poz verenleri, “Türkiye Cumhuriyeti Bakanı” sıfatı ile makama ve kırmızı plakalı arabaya yerleştiriyor.

Millete yapılmış bu “nanik” hareketini, millete utanmazca “çıkarılmış bu dili” ve hakaretin faturasını ilk sandık sınavında önünüzde bulacaksınız.

Böyle bir alay, böyle bir yüz kızartıcı pişkinlik, asla karşılıksız kalmayacaktır.

Emin olun.

Fırıl, fırıl, fırıl…

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 26 Kasım 2021

 

Rüzgârlı havalar bunlar. Püfür püfür esiyor rüzgârlar. Hatta, fırtına boyutlarına ulaşıyor zaman zaman. Ama meteorolojik kökenli bir rüzgâr değil bu. Fırıldaklardan, rüzgârgüllerinden kaynaklanan yoğun hava akımlarından söz ediyorum.

Ekonomide ayrı, siyasette ayrı, dış politikada ayrı.
Dönüşler geri dönüşler, geri geri dönüşler. Sürekli bir “manevra” hali.
ABD ile ilişkilerde, Rusya ile ilişkilerde, Suriye politikasında, Libya politikasında, Kıbrıs’ta, AB ile ilişkilerde.

Şimdi de Birleşik Arap Emirlikleri konusunda tarihi bir geri dönüş. Hem de utanç verici bir tarihi geri dönüş.

Ağlak Vaiz’in hain asker kılıklı piyonlarının gerçekleştirdiği 15 Temmuz gecesinde hayatını kaybeden 250 insanımızın mezarlarına ve yaralanan insanlarımızın suratına suratına esen bir utanç rüzgârı ve geri dönüşten söz ediyorum. Üç gün öncesine kadar yandaş havuzlarındaki gazetelere attırdıkları “Şerefsiz Bunlar!” manşetlerinin henüz mürekkebi kurumadan, “o darbeye finansör oldu” dedikleri Arap lideri ağırladılar, “turkuvaz halı”da.

Entarisinin eteklerini savura savura, çantasındaki milyar dolarları göstere göstere, onca zamandır ettiğiniz küfürleri adeta “yedirdi” adam bu ülkeye.

Yani, Prens Nahyan’ı elinde dolar dolu bavulla gönderen “otorite”, nam-ı diğer “Dış mihrak”, size nanik yaparcasına “Bırakın finansörlük muhabbetini. Şimdi de biraz size finansör olayım. Öptüm canım” diyerek dalga geçiyor adamlar.

Ve bu ülkeyi yönetenler, aynı D. Trump’ın ünlü “Don’t be a fool (Aptallık etme)” mektubunda olduğu gibi, aynı V. Putin’in “görüşme odası kapısında ayakta bekletmesi” örneklerinde olduğu gibi, onur kırıcı geri manevralar yaşattılar ülkemize.

Hani, “itibardan tasarruf olmaz” diyordunuz ya… Hani itibarımızı “Glasgow’a gidecek konvoydaki araç sayısı” ile ölçmeye kalkıştınız ya.

Aha işte.. Al sana itibar sınavı.

Fırıl fırıl dönen pervanelerin rüzgârında uçup gitti son kırıntıları da.

Kişisel itibarınız söz konusu olsa, kendi paşa keyfiniz bilir. Ne isterseniz yapın.

Ama faturasını gelecek nesillerin ödeyeceği, onların hanesine yazılacak bir “devlet – millet itibarı erozyonundan” söz ediyoruz.

Yazık değil mi?

Demokrasiden nefret ediyorlar…

Zafer ARAPKİRLİZafer ARAPKİRLİ 

Zafer ARAPKİRLİ – Demokrasiden nefret ediyorlar… (krttv.com.tr)
22 Kasım 2021,

Her ne kadar bizim satılık – kiralık – devre mülklük liboş tayfası mevzuya uyanmasa da, daha iktidara bile gelmeden önce de “Dava’nın önderi” kendi ağzı ile söylemişti:

  • “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz.”

Bu sözü hatırlattığımızda bile, bu Cumhuriyet’i yıkım ekibinin” payandalığını yapan aymazlardan gelen “Niyet okuyorsunuz” suçlamalarına muhatap oluyorduk. Oysa, çok belirgindi durum. Referansları; çağdaş dünya, çağdaş bilim, hukuk ve demokrasi olmayanların, tam tersine 2000 yıllık dogmalar olanların başka türlü düşünebilmesi mümkün değildi. Biat kültürünü iliklerine kadar sindirmiş ve birilerine itaat ve boyun eğme üzerine kurulu dünya görüşleri gereği, demokrasiye ve çağdaş parlamenter demokrasiye inançlarının “sıfır” olduğunu görmemek için kör olmak gerekiyordu.

Nitekim, daha gelir gelmez kazma ve küreği ellerine alıp, buldozerlerin direksiyonuna geçip Cumhuriyet’in bütün kalelerini, olağanüstü bir nobranlıkla, olağanüstü bir hoyratlıkla ve acımasızlıkla yıkmaya başladılar. Muhalefette iken “Milli irade, milli irade” diye bas bas bağırıp,  “seçilmişlerin atanmışlara karşı üstünlüğünü savunuyoruz” yalanları ile milleti kandırırken, seçilir seçilmez kendi “yandaş bürokrat ordularını” ve hatta “parti teşkilatlarını” Milli İrade’nin üzerine çıkarma çabalarına başladılar.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin Kurtuluş Savaşı yıllarında bile “Tek Adam”dan ve “Başkomutanlık”tan daha üstün olduğu gerçeğini unutmak ve unutturmak için ellerinden ne gelirse yaptılar.

Aradan geçen 19 yıl içinde de önce Parlamento’nun denetim gücünü kademe kademe ortadan kaldırıp, Anayasa değişikliği sürecinde “küfür kâfir, dayak ve sopa ile kanun maddeleri geçirerek” kanıtladıkları üzere, sonuçta “rejim değişikliği”ni de gerçekleştirip “Anti –  Demokrasi”nin bayrağını, Ankara Kalesi’nin burçlarına mecazen diktiler.

Bu politika ile pratikte Parlamento, artık 600 milletvekilinin sembolik olarak girip çıktığı, sembolik olarak el kaldırıp indirdiği ve bir demokrasinin vazgeçilmez şartı olan “denetim” görevini yapamaz olduğu bir organ haline getirildi.

  • Yasa metinlerinin, biatçı Saray kurullarınca hazırlandığı ve TBMM’ye gönderilerek doğru dürüst tartışmaya bile izin verilmeden onaylatıldığı bir dönem açıldı.

Özellikle bu yılın bütçe sürecinde tanık olduğumuz şekilde, artık “iyice muhalefeti umursamayan” bir iklime büründü yasama süreci.

İçişleri Bakanlığı’nın bütçesi görüşüldüğü sırada bu sabah Komisyon toplantısında yaşananlar, bu anlattıklarımın somut bir kanıtı niteliğindeydi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile ana muhalefetin grup başkanvekili Engin Özkoç arasında yaşanan sert polemik sırasında, Komisyon başkanı AKP’li Cevdet Yılmaz‘ın aldığı tavır, kelimenin tam anlamıyla ibretlikti.

Oranın Meclis, konuşanların milletvekili, bütçeyi savunması ve hesap vermesi gerekenin (S. Soylu)  de (yeni rejimin statüsü gereği) “Saray’ın bir bürokratı” statüsünde olduğu gerçeğini unutarak, Komisyon başkanı adeta milletvekillerine (bu arada Sayın Özkoç’a) “Amma uzattınız ya. Çok konuşuyorsunuz. Kesin artık tatavayı da, onaylayın. İşimiz gücümüz var” kabilinden ayar vermeye çalışıyordu.

Ana muhalefet sözcüsü Özkoç, iktidarın ve onun İçişleri Bakanı’nın “Suç çeteleriyle içli dışlı ilişkilerinden tutun da, uyuşturucu kaçakçılarının üzerine gitmemesini, ana muhalefet liderine yönelik linç girişimine sessiz kalmasını, terör örgütü üyelerine vatandaşlık verilmesini, mafyadan 10 bin dolar alan bir siyasetçiden ima yoluyla söz ettikten sonra bir türlü adını açıklamamasını, bunları dile getirenleri (mesela sayın Özkoç’u) de soruşturmaya uğratmasını” tek tek hatırlattı ve eleştirdi.

Ama salonun asayişini koruma ve muhalefetin en azından (oy gücü yetmese de) sesini duyurmasını sağlama görevini haiz Komisyon başkanı, usul tartışması açarak “mevcut konuşma sürelerini bile kısıtlama yoluna gitmeyi” yeğliyordu. Bir yandan da, İçişleri Bakanı Soylu’nun salona (nedense) düzinelerle koruması eşliğinde gelip gitmesini ve salonda bunlarla birlikte durmasını eleştirenlere de kulak asmıyordu.

Demokrasi bir kez daha ayaklar altına alınıyor, parlamenter rejimin vazgeçilmezi olan “parlamento zemininde denetim ve hesap sorma” ilkesi, iyice mezara gömülüyordu.

Bütün bunların “gidiyor, gitmekte olan” anlayışındaki bir iktidarın son çırpınışları olduğunu görmemek mümkün değil tabii. Sandığın ortaya koyulduğu günün bu iktidarın “fiilen” son günü olacağını, “ruhen” ise o “son günün” zaten çoktan yaşandığını bilmek – görmek için büyük bir siyaset bilimci, bir dâhî veya bir kâhin olmaya gerek yok.

Ekonomiden sağlığa, dış politikadan eğitime, hukuktan çevre politikalarına kadar her alanda iflas etmiş, miadını doldurmuş olan “AKP rejimi” son günlerini yaşarken, gider ayak iyice hırçınlaşarak “kırmadan dökmeden gitmez bunlar” öngörüsünde bulunanları âdeta mahcup etmemeye, haklı çıkarmaya uğraşıyor.

Son günlerde konuşan rejimin her düzeyde sözcüleri, MKYK üyelerinden eski bakanlara, milletvekillerinden parti kademelerinde her düzeyde emir erine, yandaş ve besleme kalemlerine kadar hemen hepsi bunun fevkalâde farkındalar ve fevkalâde hırçın bir dile başvurmuş durumdalar.

Bu durumda muhalefete olağanüstü soğukkanlı ve vakur biçimde mücadeleyi sandığa kadar sürdürmek kalıyor. Ama en önemli görevlerinin, iktidar el değiştirdiğinde demokrasiye ve Cumhuriyet’e yönelik bu “Yıkım harekatının” hesabını mahkemeler önünde mutlaka sormak olduğunu unutmadan.

Eğer bu dediğim yapılmaz, yani mahkemede hesap sorma görevi yerine getirilmezse, bu virüs (Covid’in varyantları gibi) bu topraklarda yeniden baş gösterir ve yeniden can almaya devam eder. Asırlar boyu da hortlayarak bu işlevini sürdürür. Bunun adı genellikle bu ülkede olumsuz ve sevimsiz bir kavram olarak kullanılan “Devr-i sabık” değil, bunun adı “Demokrasinin gereğinin yerine getirilmesi”dir.

Hukuk en iyi ilacıdır bunun. Sağlam, sağlıklı ve demokrasiyi özümsemiş hukukçuların elinde bir hukuk, tabii ki.